Elhamdüli'l-lâhi Rabbi'l-âlemîn. Kemâ yenbağî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih.
Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn seyyidinâ ve senedinâ ve tâcu ruûsina ve taibîbi kulûbina Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l-ceza.
Çok aziz ve muhterem kardeşlerim;
Allah'a hamd ü senâlar olsun. Şu mübarek beldelere mukaddes diyarlara ziyaretimizi bize müyesser eyledi. Allah'ın biz kullarına verdiği nimetler sayılamayacak kadar çoktur.
Çünkü her şeyimiz O’nun lütfudur, ihsanıdır. Ama bu nimetlerin en büyüğü Müslüman olmak nimetidir. Çünkü insan ancak mü’min olduğu zaman, âhiret saadetini garantileyebiliyor ancak imanlı olduğu zaman cennete girebiliyor. Müşrik, kâfir, itikatsız, inançsız ise ebedî hayatı mahvoluyor. Bu dünya mühim değil, gelip geçiyor ama ebedî hayatı mahvoluyor. O bakımdan, sayılamayacak kadar çok olan nimetler içinde Rabbimiz’in en büyük nimeti biz kullarına; bizi Müslüman olma şerefine sahip kılmış olmasıdır.
Çok şükür şu anda Müslümanız. Allah bizi Müslüman bir anneden babadan, Müslüman bir diyarda dünyaya getirdi. Çok şükür haramlara, günahlara mümkün olduğu kadar bulaşmamaya çalışarak yaşadık. Bu nimetin içinde bugünlere geldik. Allah bu nimeti, ömrümüzün sonuna kadar devam ettirsin ve şu can emanetimizi de Allah’a yine mü’min bir kulu olarak teslim etmemizi, âhirete mü’min kulu olarak göçmemizi nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu bir kul olarak çıkmayı nasip eylesin.
Bu dünyadan firavunlar gelmişler geçmişler. Tantanalı, saltanatlı, debdebeli, şaşaalı hayatlar sürmüşler. Nice insanlar kendilerine hizmet etmiş; hazineleri altın, gümüş, cevher dolu olmuş ama kıymeti yok. Firavunların, Nemrutların, Kayserlerin, Kisraların ve diğerlerinin imanı olmadıktan sonra, bu dünyada ellerinde olan sarayların, hazinelerin hesabını vermekten aciz durumda, âhirette perişan durumda olacaklar.
Biz elhamdülillah Müslümanız ve Allah-u Teâlâ hazretleri ne buyurduysa, ne emrettiyse onu yapmaya niyetliyiz. Diyoruz ki; “Yâ Rabbi emret, emrini tutalım.” Bildiğimiz kadar da emirlerini yerine getirmeye çalışıyoruz.
Bizim memleketimiz sıcak değil. Memleketimizde az çok kurulmuş bir düzenimiz vardı. Bu kadar sıcağa, izdihama, sıkıntıya, Arafat’taki o çeşitli meşakkatlere, Müzdelife’de ki o derbederliğe, dağınıklığa, Mina’daki sıkışıklığa niye katlanıyoruz?
Allah rızası için sevap olduğu için. Allah razı olsun diye yapıyoruz. Demek ki elhamdülillah bir derece güzel bir durumumuz var ki; malımızdan, canımızdan, rahatımızdan Allah için fedakârlık yapacak bir durumdayız. Allah bize bu imanı, bu iz’anı, bu irfanı nasip etmiş, çok şükür!
Elbette burası rahat yeri değil. Elbette burası keyif ve safâ yeri değil. Burası çok ince mânâlarla, sırlarla dolu olan, çok ibretli, çok hikmetli, çok ilâhî bir seyahat ve bir ziyaret yeri. Allah-u Teâlâ hazretleri emir buyurmuş, mühim bir emir olarak;
Beytullah’ı usulüne uygun olarak ziyaret edip hac vazifesini yapmak, Allah’ın, gücü yeten kullarının boynuna yazdığı bir fariza, bir vecibe. Bunu emretmiş Allah-u Teâlâ hazretleri. Elhamdülillah bu vazifeyi yapmaya çalışıyoruz.
Hep duyuyoruz ki; “Haccınız mebrur olsun” diyorlar. Biz de sizlere onu temenni ederiz. Allah şu yaptığınız haccınızı mebrur bir hac eylesin. Sa’yinizi meşkûr bir sa’y eylesin. Amellerinizi kabul eylesin. Günahlarınızı mağfiret eylesin. Bunları temenni ediyoruz.
Hacc-ı mebrur nedir?
Mebrur hac hakkında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den benim gördüğüm bir-iki hadîs-i şerîf var.
Câbir radıyallâhu anh’den rivayet edildiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;
Mebrur hac, haccın iyi olması, Allah’ın seveceği bir tarzda güzel bir hac olması ne ile olurmuş?
Peygamber Efendimiz şöyle işaret buyurmuştur: İt’âmu’t-taâm; yemek yedirmek, ziyafet çekmek. Ve tîbu’l-kelâm; tatlı, hoş, güzel söz söylemek.
İkisinin de altında yatan mâna ne?
Karşındaki adamın parası yok mu? Aç mı? Açık mı? İkisinin altında yatan mâna; gönül yapmak, gönlünü hoş etmek. Tatlı sözle de, insan karşısındakinin gönlünü alabilir, yemek yedirmekle de. “Bizim eve buyur, misafirimiz ol, lütfen, soframızı şereflendir, Allah ne verdiyse bir şeyler yiyelim.” diyorsunuz. O da bu yakınlıktan memnun oluyor; evinize geliyor, sofranıza oturuyor, bir samimiyet oluyor. Netice itibariyle gönül yapıyorsunuz.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şu bizim ziyaret ettiğimiz Kâbe-i Müşerrefe’ye dedi ki;
“Yâ Kâbe-i Müşerrefe! Ne kadar şereflisin, ne kadar mübareksin, ne kadar kıymetlisin! Ama Allah’a yemin olsun ki Allah indinde mü’minin kalbi senden daha kıymetlidir.”
Kâbe’ye ne kadar hürmet ediyoruz! Dönerken nasıl ağlıyoruz, örtüsüne sarılıp nasıl gözyaşı döküyoruz! Ellerimizi duvara yapıştırıp, yanağımızı taşlarına koyup nasıl hüngür hüngür ağlayıp dua ediyoruz! Ne kadar kıymetli o Kâbe! Dünyanın her yerinden milyonlarca insan nice fedakârlıklarla buraya gelmiş, geliyor, etrafında dönüyorlar. Kimisi izdihamdan eziliyor, ölüyor. Ötekiler yine korkmuyor, bu vazifelerini yapmaya devam ediyorlar. Ama Peygamber Efendimiz yemin ediyor ki; “Vallahi mü’minin kalbi senden daha şerefli, daha kıymetli!” diyor.
Bu hadisi, Kâbe’yi ziyaret etmeyen bir insan anlayamaz. Ama Kâbe’yi ziyaret eden, Kâbe’ye insanların ne kadar hürmet ettiğini, ne kadar sevgi duyduğunu, ona nasıl itibar ettiğini gören bir insan bu hadisin mânasını canlı olarak yakalar. Mü’minin kalbi Kâbe’den kıymetli. Onun için Mevlânâ Farsça bir şiirinin baş tarafında diyor ki;
“Kâbe netice itibariyle Halil İbrahim Peygamber’in bina ettiği bir yapıdır. Ama mü’minin gönlü, Allah’ın nazar ettiği, teveccüh eylediği bir mahaldir. Onun için, Kâbe’yi ziyaret etmekten gönül yapmak daha önemlidir.”
Biz şimdi bir hac yaptık. Ama it’âmu’t-taâm yapmadık. Belki bazı arkadaşlar bazı arkadaşları kahvaltıya çağırmıştır, belki elindekinden bir şeyler yedirmiştir. Çok yapmadık bunu. Ama burada, kesenin ağzını açıp da Allah rızası için fedakârlık yapmak meselesi de var.
Bizim önümüzde bir tır duruyordu. Zenginin birisi gelmiş. “Bunun içinde ne kadar ayran, meşrubat, satacağın malzeme var? Kaç para bunlar?” “Şu kadar.” “Al parasını, sebil dağıt benim namıma...” Nasıl biliyor kârını adam?
İnsan sevdiği için fedakârlık yapar. Mü’min de çok çok sevdiği Rabbi için, nispeten sevilen paradan -mal canın yongası demişler; para da seviliyor çünkü her şey para ile alınıyor veriliyor- Allah için feda eder.
İbrahim aleyhisselâm’ı düşünelim. İbrahim aleyhisselâm’ın Sâre hanımından uzun zaman çocuğu olmadı. Evlat istediler. Hangi evli çift, karı-koca evlat istemez? Evlat istediler, istediler, olmadı. Sonra Hâcer validemizden İsmail aleyhisselâm dünyaya geldi. Düşünün, bir baba yıllar yılı evlat bekliyor. Bir ana-baba yıllarca evlat bekliyor. Sonra bu evlat büyüyor. Evlat güzel mi güzel, terbiyeli mi terbiyeli, anlayışlı mı anlayışlı, gözlerinin bebeği.
Sonra Allah celle celâlüh, rüyada İbrahim aleyhisselâm’a o evladını kurban etmesini emretti. Peygamberlerin rüyası oyuncak değildir. Rüya vahyin bir bölümüdür. Çünkü onların gönülleri uyumaz. Peygamber Efendimiz öyle buyuruyor; “Benim gözüm uyur, kalbim uyumaz.”[4] diyor. “Ben önden de görürüm, arkamdakini de görürüm.” buyuruyor. Çünkü görme dediğimiz şey gözle değildir. Göz ışınları alıyor, sinirlere götürüyor. Doktor kardeşlerimiz bilir; sinirler beyine sinyal götürüyor. Beyin kafatasının içinde, kemiklerin içinde, dışarısını hiç görmeyen bir varlık olduğu halde, o gelen sinyallerden önünü görüyor. Allah uygun sinyali verirse arkayı da gösterir, sağı da gösterir, uzağı da gösterir, yakını da gösterir.
İbrahim aleyhisselâm rüyasında evladını kestiğini gördü. Kendinizi olayların içindeki şahısların yerine koyarsanız, daha iyi anlamak mümkün olur. On iki yaşına gelmiş bir çocuğunuz var. Erkek çocuk, beklemişsiniz, olmuş. “Elhamdülillah Allah bana levent gibi bir erkek evlat verdi.” demişsiniz. Erkek evlat daha da isteniyor. Tabii kız da olsa erkek de olsa hepsinin hayırlısı, ama eski devirde erkek evlat daha da önemliydi. Hatta bu Araplar, eskiden kız çocuklarını gömerlermiş, biliyorsunuz utanırlarmış. “Kız çocuk doğdu.” diye utançlarından perdelerin arkasına saklanırlarmış.
Allah İbrahim aleyhisselâm’a; “Evladını kurban edeceksin.” diyor. Halilullah, Allah’ın dostu. Allah vermiş bu sıfatı.
İbrahim aleyhisselâm önüne iki yol çıktı mı, daima Allah için olan tarafı tercih edermiş. Ölçermiş; keyfi, nefsi için, para, menfaat için değil; hangisi Allah’ın daha çok seveceği yolsa onu yaparmış. Hiçbir sofrasına misafirsiz oturmamış, daima misafir ağırlarmış. Cömertliği var. Halim selimliği var. İnce, rakik, rikkatli kalbi var. Bu da önemli.
Evvâh; çok ah eden, çok duygulu, çok hassas insan demek. Halîm de hilim sahibi, yumuşak demek. İbrahim aleyhisselâm’ı kaşı çatık, sert bir insan sanmayın; değildi. Halim selim, duygulu, gözü yaşlı, sevimli, çok hassas bir insandı. Yani katı bir insan çocuğunu; kaşlarını çatar, bağrına taş basar, “Öldürsünler.” diyebilir ama İbrahim aleyhisselâm öyle değildi. “İnne İbrâhîme le-evvâhun halîm” Âyet-i kerîmede böyle bildiriliyor.
“Evladını keseceksin.” diye emir geliyor. İbrahim aleyhisselâm tereddüt etmiyor, evladını kesecek. Dürüst de insan. Diyor ki;
Gidiyor, konuyu İsmail aleyhisselâm’a da açıyor. İsmail aleyhisselâm 10-12 yaşında, yani ilkokulu bitirmiş, ortaokula yaklaşmış bir çocuk gibi yaş seviyesi olarak. Diyor ki;
“Evladım ben rüyamda seni kesme emri aldım, kurban etme emri aldım. Düşün bakalım sen ne dersin bu işe?”
Manzarayı düşünebiliyor musunuz? Yani o rüyayı gören İbrahim aleyhisselâm’ı anlayabiliyor musunuz? Bu hüküm kendisine bildirilen İsmail aleyhisselâm’ı anlayabiliyor musunuz? Anlıyoruz hepimiz, tüylerimiz diken diken oluyor!
Ne cevap veriyor İsmail aleyhisselâm?
يَاأَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ
Yâ ebetif’al mâ tu’mer. “Ey benim sevgili babacığım, Allah sana neyi emretmişse yap onu.” İf’al mâ tu’mer. “Emrolunduğun şeyi yap babacığım, kes beni!” diyor.
Çocuktaki asalete bak, duygusuna bak!
Ben bilmiyorum yani, ben düşününce sırtım ürperiyor, terliyorum.
“Yap babacığım emrolunduğun şeyi.”
سَتَجِدُنِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ مِنَ الصَّابِرِينَ
Setecidunî inşâallâhu mine’s-sâbirîn.[8] “İnşaallah babacığım, beni sabredenlerden bulursun.” diyor. Kolay değil kafası kesilmek.
Sonra bıçağı alıyor İbrahim aleyhisselâm, kesmeye teşebbüs ediyor ama Allah kestirmiyor. Yerine koç gönderiyor.
وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ
Ve fedeynâhu bi-zibhin azîm.[9] Büyük bir koç gönderiyor, “Bunu kes.”
قَدْ صَدَّقْتَ الرُّؤْيَا
Kad saddakte’r-ru’yâ.[10] “Sen rüyanın emrini ihlâs ile yapacak bir insan olduğunu gösterdin, rüyanı doğruladın, ihlâsını ispat ettin. Ben seni imtihan ettim.” diyor.
Allah celle celâlüh hepimizi imtihan ediyor. Sizi de bizi de, herkesi, peygamberini de, peygamberinin oğlunu da. Herkes imtihanda… İbrahim aleyhisselâm’ın, İsmail aleyhisselâm’ın imtihanı ne kadar zor bir imtihan ve nasıl başarmışlar. Rüyada oğlunu kesmeyi görüyor, kesmeye kalkışıyor. Oğul kendisinin kesilmesi hükmünü duyuyor, boyun uzatıyor, kabul ediyor. Fedakârlığın büyüklüğüne bakın! Bir sürü evladı olsa insanın; “Ne yapalım, hadi bir tanesi, sabredeyim.” diyebilir insan. Ama böyle kıymetli, böyle güzel, böyle asil bir evlat.
İmtihan hepimizin başında.
Siz sanıyor musunuz ki buraya gelirken imtihan geçirmediniz, burada imtihan görmediniz, burada imtihan görmüyorsunuz, burada imtihan görmeyeceksiniz? Şeytan sizi rahat bırakıyor, öyle mi sanıyorsunuz? Mümkün mü? Şeytan İbrahim aleyhisselâm ile İsmail aleyhisselâm’ın peşine düşmedi mi? İbrahim aleyhisselâm’ı döndürmeye, Allah’a âsi etmeye çalışmadı mı? İsmail aleyhisselâm’ı kışkırtmadı mı? Onu döndürmeye çalışmadı mı?
Mina’da neyi taşladık biz? Niye taşladık? İbrahim aleyhisselâm şeytana taş attı, “Defol mel’un! Ben Allah’ın emrini yapacağım, sen ikide birde geliyorsun fit koyuyorsun, vesvese veriyorsun, aldatmaya çalışıyorsun.” İbrahim aleyhisselâm şeytanı taşladı. Biz aynı şeyi yapıyoruz. Şeytan bizi rahat bırakıyor mu? Bırakmıyor. Tam şeytanı taşlamaya gittiğiniz zaman evde hanımla kavga ediyorsunuz. Şeytan kavga ettiriyor. Tam taşlamış geliyorsunuz, bir imtihan oluyor, kaybediyorsunuz. Her an imtihan. O kadar bariz. İnsan ibret alsa, dikkat etse, gözünü açsa, göreceği o kadar bariz imtihanlar var.
Biz buraya Allah’ın bir lütfu ile geldik. Eğer Müslüman olmasaydık, Allah’ın bizim üzerimizde İslâm nimeti olmasaydı, bizim, buraların güzelliğinden haberimiz olmazdı. Hindular Ganj Nehri’ne gidiyorlar, orada çimiyorlar, çıpıllaşıyorlar, çamurlu suların içinde... Onların haccı öyle, Hindular öyle. Hristiyanlar bir âlem. Yahudiler Kudüs’te ağlama duvarına gidiyor, orada ağlıyorlar. Allah’a hamd ü senâlar olsun ki Hz. Âdem atamız aleyhisselâm’dan oğlu Şit aleyhisselâm’dan beri yapılmış, insanlığın tarihi kadar eski bir ibadet yerine, peygamberlerin gömüldüğü, peygamberlerin dolaştığı yerlere geldik.
Peygamberler tarihini burada okudum. Peygamberlerin çoğu Cebel-i Ebû Kubeys’te defnedilmiş; Safa tepesinin arkasında, şimdi Saray’ın olduğu yerde. Çoğu oralarda medfun. Bir kısmı rükn ile makam arasında defnedilmiş. İsmail aleyhisselâm Hicr-i İsmail’de defnedilmiş. Kâbe’nin o açık olan duvarın arkasındaki kısmında. Daha nice nice peygamberler olduğu rivayet ediliyor. Yani buranın kıymetini melekler de biliyor, peygamberler de biliyor, evliyâullah da biliyor. Çoğu orada burada yaşamış ama gelmiş sonunda Kâbe-i Müşerrefe’nin çevresinde ve burada defnolunmuş, kabirleri buralarda.
Şimdi bize elhamdülillah Allah nasip etti, Müslümanız. Ama Müslümanların da çeşitleri var. Bir kısmı ibadetine-taatine mukayyet değil; aldırmıyor, bilmiyor. Namazını kılmıyor. Niye kılmıyorsun? “Allah affeder.” İçkisini içiyor. Niye içiyorsun? “Gençliktir, bırakırız inşaallah, tevbekâr oluruz hocam.” Haramı, faizi yiyor. Allah’ın bütün yasakladıklarını yapıyor, bütün emirlerinden kaçıyor. O da Müslüman. Müslümanlığı da kimseye bırakmıyor; sana da bana da bırakmıyor. “Ben daha iyi Müslümanım. Siz biraz sofusunuz. O kadar öyle olmamak lazım.” diyor. “Eğlenme zamanında eğlenmek lazım, ibadet zamanında ibadet etmek lazım.” gibi diyenler var. Bunları hepiniz kulağınızla duyuyorsunuz, gazetelerde okuyorsunuz.
Allah’a hamd ü senâlar olsun. Allah bizi kendisine bağlı, edepli kullardan eylesin asi etmesin. Şeytana aldananlardan, nefse uyanlardan eylemesin. Elhamdülillah biz haccın kıymetini anlamış, “hacca geleceğiz” diye paramızdan para ayırmış insanlarız. Müracaat etmişiz, Allah da nasip etmiş, buraya gelmişiz. Müslümanlığı nasip etmiş, Müslüman olmuşuz. Haccın kıymetini anlamışız, müracaat etmişiz. Müracaat edenlerden nice nice gelemeyen insanlar var. Bize kapı açılmış. O da Allah’ın bir lütfu. Gelmişiz elhamdülillah, buralarda ibadet ediyoruz.
Şöyle etrafıma bakıyorum. Su-i zancı bir insan değilim yani her şeyi kötüye yormam ama hacıların çoğunun haline, tavrına bakıyorum. Bu ibadetin ne kadar önemli bir ibadet olduğunun farkında değil.
El-hâccu yeşfe’u fî erba’i mietin min ehli beytihî ve yahrucu min zünûbihî ke-yevmi veledethu ummuhû.
Ebû’l-Mûse’l-Eş’arî radıyallâhu anh’den el-Bezzâz rivayet etmiş. Diyor ki Peygamber Efendimiz müjde olarak sizlere ve bizlere;
“Hacı, ehli beytinden dört yüz kişiye şefaat edecek.”
Dört yüz kişiye! İnsanın üç tane, dört tane oğlu vardır. Bir anası babası vardır, birkaç torunu, dayısı, amcası vardır. Yani düşününce; bir hacı dört yüz kişiye kıyamet gününde şefaat edecek. Hem kendisi kurtuluyor, hem de ne kadar insanı kurtarıyor! Allah’a hamd ü senalar olsun. Tabii hacc-ı mebrur yaparsa; yani gönül yıkmadan, gönül alarak, cimrilik yapmadan, yumuşak konuşarak, sabrederek, ziyafet çekerek, hoş konuşarak, iltifat ederek, cömertlik yaparak şöyle tatlı bir hac yaparsa, kendisi bir kere cennetlik oluyor.
El-haccu’l-mebrûru leyse lehû cezâun ille’l-cenneh.[11] Başka bir mükâfatı yok, cennet. Cennetlik oluyor elhamdülillah, bu bir. Ehli beytinden, etrafından, ahbabından, akrabasından dört yüz kişiye de şefaat hakkı var.
Parayla alınır mı bu! Veya para gidecek diye endişe ederek bu kıymetli fırsat kaçırılır mı? Bu kadar kıymetli bir fırsat kaçırılır mı?
Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz başka bir hadîs-i şerîfinde;
Bunun da kıymetini anlayalım. İbn-i Abbas radiyallu anhüma'dan rivayetle buyurmuş ki Peygamber Efendimiz: Hacı eskiden ya binekli olurdu ya yaya gelirdi. Bir de Allah’ın nimetlerini iyi anlayalım diye onu da ortaya koyalım. Biz İstanbul’dan buraya uçakla üç saatte geldik. Eski insanlar üç ayda geliyorlardı. İki ihtimal vardı; zenginse ya atı veya devesi vardı, ya at veya deve kiralıyordu, onunla geliyordu, ya da yayan geliyordu. Tabanvayla, ayaklarıyla yürüyerek geliyordu. Şimdi biz ne yapıyoruz? Diyelim ki biz sabah namazını memleketimizde kılıyoruz. Uçağa biniyoruz. Yatsı namazında buradayız veya akşamda buradayız veya ikindide buradayız. Belki öğlende buradayız. Elhamdülillah bir vakit ya geçiyor ya geçmiyor. Hiç o sıkıntıları çekmiyoruz.
Eski zamanlarda haccetmiş bir hacının defterini eski kitapların arasında Almanya’da bir kütüphanede buldum. İstanbul’dan bir günde nereye geliyor, yürüyor, tahmin edin. Kartal’a geliyor. Bir günde Kartal’a geliyor, mola veriyor. İkinci günde yürüyor, iki günlük yolculukta Gebze’ye geliyor. İkinci gün Gebze’de. Yazmış bunları. “Gebze’de Hz. Osman’ın hattıyla yazılmış Kur’ân-ı Kerîm vardı, onu da ziyaret ettik.” diye kendi hatıralarını yazmış. Üçüncü gün İzmit Körfezi’ni geçiyor, yürüyerek veya hayvanla İznik’e geliyor. Lüks tarafı hayvana binerek. Köydekiler çok iyi bilirler, şehirdekiler de az çok görmüşlerdir, bilirler. Hayvana bindiği zaman insanın oturak yerleri yara olur. At güya lüks, ben bir-iki defa heves ettim bindim de kaç gün ağrıdı, acıdı. Atın, devenin rahat olduğu düşünülüyor o zamanlar; veyahut yaya yürüyecek.
İbn Abbas radıyallâhu anhumâ’dan. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz;
el-Hâccu’r-râkib. “Binekli olan hacı için.” Lehû bi-külli hatvetin yedauhû baîruhû hasenetun. “Hayvanının attığı her adım için bir hasene verilecek.” Kaç adım atılıyorsa; yüz binlerce, milyonlarca adım...Her adımı için bir hasene verilecek. Bu bir.
Ve’l-mâşi. Mâşî; yürüyen demek. Ve’l-mâşî. “Yürüyerek, yayan hac yapan.” Lehû bi-külli hatvetin yahtûhâ seb’ûne hasenetin min hasenâti’l-harem. “Her adımı için yetmiş hasene verilecek.” Allah’ın lütfuna bak ki zengin veya ihtiyar veya yürümeye tâkati olmayan bineğe biniyor. O biraz rahat, rahat olduğu için atının attığı her bir adıma bir hasene veriliyor. Ama yayanın attığı bir adıma yedi yüz hasene veriliyor. Yedi yüz misli daha fazla. Bir, görüyor musun fakiri nasıl kolluyor Allah? İki, zahmeti nasıl mükâfatlandırıyor, görüyor musun? Biri rahat, az zahmetli; diğeri sıkıntılı, zahmetli. Allah; “Kulum, sen benim için fedakârlık yaptın, zahmet ediyorsun. Al sana şu kadar mükâfat.” diyor.
Ama bir de arkasından bir söz daha var, diyor ki;
Min hasenâti’l-harem. Şu Mekke’nin hasenesi; İstanbul’un hasenesi değil! Mekke’nin ölçeğiyle hasene. İstanbul ölçeği ile değil. Mesela bir insan İstanbul’da sevaplı bir iş yapsa Allah ona bir hasene, bir mükâfat verecek. اَلْحَسَنَةُ بِعَشْرِ اَمْثَالِهَا el-Hasenetu bi-aşri emsâlihâ. Veyahut on misli verecek. Güzel bir iş yapmışsa; ister bire on verir, veyahut bire yetmiş verir, veyahut bire yedi yüz verir. Harem’in dışındaki bir yerin hasenesi diyelim buna. Konya, İstanbul, Sivas, Samsun hasenesi yani.
Harem-i Şerîf’in hasenesi yüz bin mislidir! Burada, Harem-i Şerîf’te bir namaz kıldığınız zaman İstanbul’da kıldığınız namaza göre bu, yüz bin misli fazla. Hadîs-i şerîfle sabit. Peygamber Efendimiz’in mescidinde kılınan İstanbul’a göre bin misli fazla. Kudüs’te kılsaydık, yol açık olsaydı; kılınan namaz beş yüz misli fazla. Köy mescidinde kılsaydık; kılınan yirmi beş. Şehirdeki mescitte kıldığımız zaman elli misli fazla. Mescit büyüdüğü zaman sevap artıyor.
İnsan evinde cemaatle namaz kılsa, “çoluk çocuğu topluyorum namaz kılıyorum” diye evinde kılıyorsun ama camideki kadar sevabı olmaz. “Mahalledeki mescitte kılıyorum hocam.” Mahalledeki mescitte, köydeki camide kılarsın ama şehirdeki kadar olmaz. Ona yirmi beş, ötekisine elli.
Bir insan arazide elini kulağına dayadı bir ezan okudu, dağlara taşlara Allah’ın varlığını birliğini ilan etti. Ondan sonra kamet getirdi namaz kıldı. Bunun sevabı ne kadar? Bire elli. O da çok sevap. Onun için insan seyahatlerde, otobüsten indiği zaman yanında seccade ile gezmeli. Bizim bir arkadaşımız vardı, beline bağlardı. Bir tanesi vardı; muşambayı arka cebine koyardı, çamur olsun, toz olsun, toprak olsun, nerede olsa yayardı, orada kılardı. Ezan okuduğunuz zaman, siz arazide okuyup dağa taşa ilan edip de namaz kıldığınız zaman elli oluyor. Ama burada yüz bin.
Allah yürüyerek hacceden bir insanın bir adımına yedi yüz hasene veriyor, ama Mekke hasenesi veriyor. Mekke hasenesi, yani yüz bin. Yüz binle yedi yüzü çarparsak ne ediyor? Yetmiş milyon hasene veriyor bir adıma. Yetmiş milyon hasene, yetmiş milyon hasene, yetmiş milyon hasene. Adımcık adımcık, adım adım bunu kazana kazana geliyor.
Şimdi ne yapmışlar; Kafkasya’nın Çeçenistan’ından bizim Şeyh Şamil’in evlatları, torunları, kimlerse, müritleri bu sene Çeçenistan’dan yaya olarak hacca yola çıkmışlar. Bizim Batum’dan ileride, Gürcistan’dan ötede Çeçenistan. Oradan yaya yola çıkmışlar. Tebük valisi bu mübarekleri karşılamış. Siz mübarek insanlarsınız, yaya hac yapıyorsunuz diye ziyafet çekmiş. “Bundan sonrasını arabayla gidin.” diye araba teklif etmiş. “Yok, sen bizi aldığın yere geri götür. Sarayına yemek yedirmek için, ziyafet çekmek için getirdiğin yere geri götür. Biz oradan burayı da yürüyeceğiz. Kimseye sevabı kaptırmak istemeyiz.” demişler, bineği de reddetmişler. Anlaşılan bu hadîs-i şerîfi biliyorlar. Bir adımına yedi yüz Mekke hasenesi var.
Buradaki bazı hacı kardeşlerimiz de hiç olmazsa Mina, Müzdelife, Arafat; Arafat, Müzdelife, Mina yolculuğunu hiç olmazsa haccı öyle yapayım diye yaya yürüdüler. Şevk ile aşk ile elhamdülillah bazıları yaya yürüdüler. Allahu âlem o sevabı da aldılar. İşte hac böyle sevaplı.
Allah-u Teâlâ hazretleri sizi sırât-ı müstekîmden ayırmasın. Sevdiği, razı olduğu kul eylesin. Mârifetullaha erdirsin. Aşkullahı, muhabbetullahı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna, sevdiği razı olduğu kullar olarak varıp; cennetiyle, cemaliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
[3] Hâkim, el-Müstedrek, I, 658, r. 1778; Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ, V, 431, r. 10390; Beyhakî, Şu'abu'l-Îmân, VI, 25, r. 3824; Taberânî, el-Mu'cemü'l-evsat, VIII, 203, r. 8405; Ebû Nuaym,; Bk. Ahmed b. Hanbel, III, 325, r. 14482; Ali el-Muttakî,Kenzu'l-ummâl,V, 13, r. 11834.
Buhârî, “Teheccüd”, 16, r. 1147; Müslim, “Salâtü’l-Müsâfirîn”, 17; Ebû Dâvud, “Taharet”, 80, r. 202; Tirmizî, “Salât”, 325, r. 439; Nesâî, “Kıyamu’l-Leyl”, 36, r. 1697; Muvatta', “Salât u’l-Leyl”, 2; Ahmed b. Hanbel, I, 220, r. 9.
[11] Buhârî, “Umre”, 1, r. 1773; Müslim, “Hac”, 79; Tirmizî, “Hac”, 90, r. 933; Nesâî, “Menasikü’l-Hac”, 5, r. 2629; İbn Mâce, “Menasik”, 3, r. 2888; Muvatta', “Hac”, 21; Ahmed b. Hanbel, II, 461, r. 9941; Ramuzu’l-Ehadis, 201/8.
[12] Bezzâr, Müsned, XI, 313, r. 5119; Bk. Münâvî, Feyzu'l-Kadîr, III, 402, r. 3774; Ali el-Muttakî,Kenzu'l-ummâl, V, 25, r. 11893; Ramuzu’l-Ehadis, 201/5.