18.10.1981 - Deccal, Ağız Temizliği, Zekat

18.10.1981 - Deccal, Ağız Temizliği, Zekat
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Tûbâ li-men bâte hâccen ve asbaha ğâziyen. Raculün mestûrun zû iyâlin.
Metninin baş tarafını okuduğum hadis-i şerifinde Efendimiz Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyorlar ki;
Tûbâ li-men bâte haccen. "Ne mutlu hacı olarak geceleyene..."
Bâte, Arapça' da beytûtet mastarından "gecelemek" mânasına bir fiil. "Hacı olarak gecelemek" demek, yani "hacı olana..." Arap dilinde "gecelemek" mânasından daha geniş bir şekilde de kullanılır.
"Hacı olana, haccedene ne mutlu!" diyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem.
Ve asbaha ğâziyen. Ve gazi olarak, gazâ yapan, cihat yapan bir kimse olarak sabahlayana ne mutlu!"
Şimdi bu cümle üzerinde icap gerekiyor:
"Hacı olarak akşamlayıp gazi olarak sabahlamak."
Ulemamız demişler ki;
Ey tâbaa beyne haccihî ve ğazvihî. "Hem haccını yapıyor hem de gazâ ediyor. Haccının peşinden gazâsını yapıyor. Haccı da bırakmıyor, cihat hizmetini de bırakmıyor. Resûlullah Efendimiz böyle bir kimseyi anlatıyor. Bu mânaya gelir." demişler.
Akşam sabahtan murat; "Haccını yapar, ondan sonra da onun arkasından gazâ eder." mânasına gelebilir.
Bir de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in başka hadis-i şerifleri var.
Ebu Hüreyre radyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuşlar ki;
Cihâdu'l-kebîri ve's-sağîri ve'd-daîfi ve'l-mer'eti: el-haccu ve'l-umretü.
"Büyüğün, küçüğün, kadının cihadı hac ve umre yapmaktır."
Hac ne kadar önemli bir ibadet; İslâm'ın temellerinden, erkânından birisi, aynı zamanda "cihat" diye adlandırılıyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bizzat "cihat" diye adlandırıyor. "Büyüğün de küçüğün de, kadının da cihadı hac ve umredir." diyor.
Bir başka hadis-i şerifte rivayet edildiğine göre; bir zât gelmiş... Muhakkak ashâb-ı kiramdan, Peygamber Efendimiz' le gelip görüşen, ona soru soran kimse, ashaptan bir zât. Diyor ki:
"Yâ Resûlallah, ben Allah yolunda cihat etmek istiyorum."
İzin istiyor. Yani "Müsaade edersen cihat edeyim." demek.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ona buyurmuş ki;
Elâ edullüke alâ cihâdin lâ şevkete fîhi. "İçinde silah olmayan, çarpışma olmayan, ayağına diken batma olmayan, yollarda yürüyüp zahmet çekme, cihadın o yaralanma ve sair meseleleri gibi şeyler olmayan bir başka çeşit cihat sana tavsiye edeyim mi?"
Fe-kâle: Belâ yâ Resûlallah. "Evet, bildir yâ Resûlallah!" dedi, o zât-ı muhterem. Dedi ki;
Haccu'l-beyt. "Allah-u Teâlâ hazretlerinin muhterem, mübarek kılmış olduğu Harem-i Şerif'teki o Mescid-i Şerif'i ziyaret etmek, haccetmek cihattır." diye ona onu tavsiye etti.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in zevce-i muhteremesi Âişe-i Sıddîka validemiz, bir keresinde kendisine;
"Biz cihadın çok faziletli olduğunu Kur'ân-ı Kerîm ayetlerinden, senin ifadelerinden anladığımız kadarıyla görüyoruz. Yâ Resûlallah, biz de cihat etmeyelim mi?" diye sordular.
Onlara cevaben buyurdu ki:
"Kadınların cihadı hacdır, hacca gitmeleridir."
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in hadis-i şeriflerinde hac, "cihat" diye adlandırılıyor.
Neden? Çünkü Hz. Ömer radıyallahu anh'ın da bir sözü var;
"Bir kimse atının eğerlerini eğerledi mi, yol hazırlıklarını yapıp yola çıktı mı o gazidir, Allah yolunda gazâya çıkmış bir insan demektir." diye, o da bildirmiş.
Neden?
Meşakkat var. İnsan aynı şekilde sıkıntı çekiyor. İstediği yiyeceği bulamıyor, toza toprağa bulanıyor. Kadrini kıymetini kimsenin bilmesi mümkün değil; memleketinde istediği kadar itibarlı insan olsun... Yollara düşünce, tozlu topraklı, saçı başı karışmış yolculardan birisi... Gittiği yerde, Allah'a tevekkül etmiş, karşısına ne çıkacak?..
Güzel bir ev de çıkabilir, bir şey [de] bulamayabilir. Yollarda, kaldırımlarda uzanmış bir sürü hacılar var... Ne yapsınlar ya parası yetmiyor ya yer kâfi gelmiyor. Bütün misafirleri evlerde ağırlamak mümkün değil. Bizim beğenmediğimiz; "Aman bu oda çok dar, sandık odası gibi küçük." diye evimizde beğenmediğimiz bir odaya 3-5 kişi birden yatıyor. Yatağın sığdığı kadar insan yatıyor. Hele bir misafir odası olursa 20-25 kişi yatıyor. O kadar insan yatınca; abdest alacak, sıra beklemesi lazım. Su kesiliyor, su bulunmuyor, temizliğini tam yapamıyor. Çeşitli hastalıklara tutuluyor, öksürük oluyor, ateşli hastalıklara tutuluyor.
İşte cihat... Bunun gibi sebeplerden dolayı Allah-u Teâlâ hazretleri onu cihat eylemiş.
Bu hadis-i şerifte de mümkündür ki; "hacı olan kimse aynı zamanda gazi demektir", bu manâya da gelebilir. Bir de "haccın arkasından gazâ eden kimse" mânasına da gelebilir.
Buradan ulema ihtilaf etmişler ve bir mesele üzerinde düşünmüşler;
"Acaba hac mı daha üstün, yoksa Allah yolunda cihat etmek, gazâya gitmek mi üstün?" diye.
Okuduğum kitapta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in bir hadisini naklediyor, diyor ki:
"Henüz hac vazifesi üzerinde olan, haccetmemiş bir kimsenin haccetmesi 10 defa gazâya iştirak etmesinden daha hayırlıdır."
İbn Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre...
"Haccetmiş bir kimsenin gazâ etmesi 10 defa haccetmesi gibidir."
Haccettikten sonra gazâ edecek. Haccetmemiş ise, önce haccederse o daha faziletli oluyor.
Okuduğum kitapta bir hadis-i şerif daha nakledilmiş. Hz. Ali radıyallahu anh diyor ki:
"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bize bildirdi ki:
'Bir kimse haccettikten sonra cihada giderse ona 400 hac sevabı verilir.'"
Bu rivayetleri ashâb-ı kiramın fakirleri veyahut güçsüzleri, takat getiremeyenleri hac da yapamayıp cihada da gidemeyecek durumda olanları duymuşlar, münkesiri'l-kulûb olmuşlar, yani kalpleri mahzunlaşmış; "Eyvah! Ne kadar ecirli sevaplı ameller var da biz bunların hiçbirine gücümüz yetmiyor, yetişemiyoruz ne haccedebiliyoruz ne cihat yapabiliyoruz..." diye mahzun olmuşlar.
Aradan bir müddet geçmiş. Allah-u Teâlâ hazretleri Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine vahyeylemiş ki; -o hadis aliminin bildirdiğine göre- "Ey Resulüm, bir kimse sana bir salâtu selam getirirse 400 defa gazâ etmiş gibi ecir alır, her gazâsı da 400 hac gibi olur." diye demin kitapta okudum.
Bütün bunlardan çıkan, haccın ve umrenin ne kadar kıymetli bir ibadet olduğudur.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;
El-Umretü ile'l-umreti keffâretün limâ beynehümâ. "Bir kimse bir umre yapsa..."
Umre ne demek?
Hac zamanının dışında Beytullah'ı ziyaret, "umre" diye adlandırılıyor. Hac mevsiminde hac oluyor. Kurban Bayramı'nın olduğu zaman Arafat'ta bulunmak, o hac; onun dışındaki zamanlarda yapılan ziyaretlere, tavaf ve sa'ye "umre" diye ad veriliyor. O da küçük hac sayılıyor, ona haccı asğar deniliyor. Üç tane umre bir hacca bedel. Senenin her zamanında yapılabilir. Kurban Bayramı günlerinde yapılması mekruh.
İki umre, aralarındaki günahlar için kefarettir. Bir umreye gitmiş şahıs, ondan sonra bir daha fırsat bulmuş, ne kadar zaman sonra gittiyse bir daha bir umre yapmış; ikisi arasındaki günahlarına kefarettir, eski günahları silip götürüyor.
Ve'l-haccu'l-mebrûru leyse lehû cezâun ille'l-cennete. "Makbul, mebrûr bir haccın mükâfatı ise cennetten başka bir şey değildir."
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemize tekrar tekrar umreler yapmak, tekrar tekrar o Beyt'i, o muhterem mahalleri ziyaret etmek, haclar yapmak nasip eylesin. Yapanlara da şimdiye kadar yapmamış olanlara da tekrar tekrar Allah nasip eylesin.
Bu kadar sevaplı, büyük bir ibadet.
Tekrar Peygamber Efendimiz' in hadisine dönüyoruz:
Tûbâ li-men bâte hâccen ve asbaha ğâziyen. "Hacı olarak akşamlayıp gâzi olarak sabahlayana ne mutlu!"
Şimdiye kadar ki izahatımızdan; "'Peş peşe hac da yapıyor, gazâ da yapıyor.' manâsına da gelebilir. Veyahut 'Onun haccı gazâ gibidir.' manâsına da gelebilir." demiş olduk.
Onun üzerine demişler ki;
Ve men hâzâ yâ Resûlallah? "Kim bu böyle 'ne mutlu!' denilen zât, o bahtiyar kim?" diye sormuşlar.
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Raculün mestûrun. "Kimsenin bilmediği, gözlerden gizli bir adamcağız ki..." Zû iyâlin. "Çoluk çocuğu bol, küçüklü büyüklü bir sürü evlâdı var, ailesi kalabalık..." Müteaffifün. "İhtiyacı var, parası kâfi değil. İhtiyacı var ama Allah'tan hayâ ettiği için, iffetinden dolayı kimseye el açıp da bir şey istemiyor." Kâniun bi'l-yesîri. "Eline geçen az şeye kanaat ediyor."
Kanaatkâr, iffet sahibi, kimseye el açmaya tenezzül etmeyen bir güzel ahlâklı kimse...
Kâniun bi'l-yesîri mine'd-dünyâ. "Dünyadan az bir şey eline geçti mi..."
İşte üç tane hurma geçti; "Elhamdülillah, çok şükür doydum, kâfi." diyebiliyor.
Yedhulu aleyhim dâhiken ve yahrucu minhüm dâhiken. "Çocuklarının yanına gülerek giriyor, yanlarından gülerek çıkıyor."
Bu ne demek?
İnsan işyerinde canı sıkıldı mı, işi ters gitti mi, parası pulu, ticareti biraz ziyanlı oldu mu yüzü asılır. Sıkılır sıkılır, eve geldi mi acısını çoluk çocuktan çıkartır. Bağırır çağırır, eser tozar, kırar geçirir. Hanım bir köşede, çocuklar bir köşede büzülür kalırlar.
Neden? İşi ters gitti adamcağızın, ziyan etti, ticareti bozuldu; acısını evden çıkartıyor.
Demek öylesi iyi değil.
Ne diyor aleyhi's-salâtu ve's-selam Efendimiz?
Bir ahlâka işaret ediyor; "Gülerek çoluk çocuğunun yanına girer, gülerek çoluk çocuğunun yanından çıkar."
Demek ki evine karşı şefkatli ve morallerini yükseltecek gibi [geliyor]; "Fakirim, elimde çok şey yok." diye, bir de onu surat asıklığıyla, sertlikle bir kat daha zorlaştırmıyor. Mütebessim; "Allah kerimdir, olur inşaallah." diyerek, gülerek giriyor, gülerek çıkıyor. Bu bir güzel ahlâktır.
Allah cümlemize nasip eylesin.
Fe-vellezî nefsî bi-yedihî. "Nefsim elinde olan Zât'a yemin ederim ki."
Peygamber Efendimiz böyle yemin ederdi.
"Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki." diye tercüme ederler. 'Yed-i kudret'in ne mânaya geldiğini bilmez;
"Acaba Allah'ın kudreti sekiz tane değil de yedi tane mi?"
Öyle şey olur mu?
Allah-u Teâlâ hazretlerinin kudreti sonsuz! Buradaki yed, "el" demek. "El" kelimesini Arapça söylüyor; "yed-i kudret" diyor, yanlış anlaşılıyor.
Peygamber Efendimiz böyle yemin ederdi.
Nasıl yemin ediyor? "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim."
Nefis demek, "kendisi yani kendi zatı, kendi varlığı..."
Bizim varlığımız kimin elinde?
Hepimiz Allah-u Teâlâ hazretlerinin âciz, naçiz kullarıyız. Dilerse diriltir, dilerse öldürür. Dilerse rızıklandırır, dilerse mahrum eder. Dilerse ihya eder, dilerse imha eder. Dilerse ceza olarak dalâlete sevk eder, dilerse hidayet ihsan eder.
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah bi-yedihî melekûtü külli şey'.
Her şey O'nun elinde. Nefsimiz de onun elinde; kalbimiz de gönlümüz de sürurumuz da her şeyimiz de O'nun elinde...
"Kendisine teslim olduğum, her türlü kudretiyle O'na bağlı bulunduğum Zât-ı Celil, Allah'a yemin ederim ki." demek. Peygamber Efendimiz böyle bir üslup ile yemin ederdi.
"Şu zatım, şu nefsim elinde bulunan Allah'a..."
Tabii "el" deyince cahil bu sefer; "Acaba Allah-u Teâlâ hazretlerinin eli nasıl, beş tane parmağı mı var?" diye düşünür, diye ecdadımız "yed-i kudret" demiş. Yani "kudreti elinde bulunan" diye, öyle kudret ile tefsir eylemişler.
Ama bazı alimler de diyorlar ki:
"Onların izahına hiç girişilmez. Çünkü Allah-u Teâlâ hazretlerinin zatını bilmemiz mümkün değil."
Musa aleyhisselam;
"Yâ Rabbi! Müsaade eyle de cemâlini göster." dedi.
Allah-u Teâlâ hazretleri;
"Mümkün değil, dağa bir tecelli edeyim, dağ dayanabilirse o zaman sen de görebilirsin." dedi.
Dağa tecelli edince dağ parça parça oldu, dağlar taşlar dayanamadı.
Onun için, Allah-u Teâlâ hazretlerinin künhünü, mahiyetini, zatını bilemeyiz.
Nesini biliriz?
Lütfunu, keremini, asarını biliriz. Sıfatlarını, tecellilerini biliriz.
Allah-u Teâlâ hazretlerini nasıl bileceğimizin küçük misalini anlatayım:
Bir hacı arkadaşla uçakta karşılaştık. Diyor ki:
"Hocam, malum ya, 'Yâ Rabbi! Senin rızan için hacca niyet ettim, onu benden kabul eyle ve bunun icrasını bana kolaylaştır.' diye evden niyet edilerek çıkılıyor ya... Şimdi ben; 'Yâ Rabbi! Bunu benden kabul eyle ve kolaylaştır.' diye yola çıktım. Ne zaman bir zorluk gelse; 'Yâ Rabbi! Hani kolaylaştıracaktın ya?' diye hatırıma geliyordu. Niyette öyle dedim diye... Vallahi birisi yolumu açıyor gibi kalabalık önümden açılıyordu. Tavafta sıkıştığım zaman öyle düşünüverdim mi önüm açılıveriyordu." diyor.
Allah-u Teâlâ hazretlerini biz göremeyiz. Güneşe bakamıyoruz, görmemiz mümkün değil.
Nasıl bileceğiz?
Lütfundan, tecellisinden, asarından bileceğiz. "Bak Mevla’m bana lütfediyor. Bak şunu ihsan etti... Bak diledim, dilediğimi hemen şu anda verdi. Sabah istedim, öğleyin elime geldi." diye oralardan bilinir. Allah-u Teâlâ hazretlerini bilmenin yolu öyle...
Onun için, insanın etrafındaki hâdiselere ibretle bakması lazım. "Bu neden oldu, nasıl oldu?.." Öyle ibretle bakarsa o zaman Allah-u Teâlâ hazretlerini tanır, mârifetullaha erer. Etrafındaki hâdiseleri iyi değerlendirirse, ibretle bakarsa; "Bunun başka hiçbir ihtimali yok, bak Allah-u Teâlâ bunu gönderdi." diye anlar. Öylece tanışıklık, marifet olur.
Fe-vellezî nefsî bi-yedihî. "Nefsim elinde olan Allah-u Teâlâ hazretlerine and olsun ki, yemin ederim ki..." İnnehüm hümü'l-hâccûne'l-ğâzûne fî sebîlillâhi azze ve celle. "Onların hepsi hacılardır, hepsi Allah yolunda gazâ eden kimselerdir."
Kimlerin hepsi?
Bir kişiden bahsediyor, bir racul diyordu, "gizli bir adam" diyordu; ailesiyle, çoluk çocuğuyla beraber hepsi...
Neden?
Babalarının, aile reislerinin haccetmesine, gazâ etmesine onlar da sabrettiler. O meşakkatten onlara da bazı parçalar isabet etti. Babaları gazâdan dönünceye kadar, hacdan dönünceye kadar sıkıntılara uğradılar. İşte o yüzden hepsi hacıdır, hepsi gazâya iştirak etmiş gibidir.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi Allah-u Teâlâ hazretlerinin sevdiği şekilde ibadetlerimizi yapmaya muvaffak eylesin. Makbul, mebrûr haclar yapmak nasip eylesin. Allah yolunda cihatlar, gazâlar yapmak nasip eylesin.
Tûbâ li-ayşin ba'de'l-Mesîhi yü'zenü li's-semâi fi'l-katri ve yü'zenü li'l-ardi fi'n-nebâti fe-lev büziret habbetün ale's-safâ le-nebetet ve lâ tebâğuda ve lâ tehâsüde hattâ yemurre'r-raculü ale'l-esedi fe-lâ yedurruhû ve yetau ale'l-hayyeti fe-lâ tedurruhû.
Ebu Hüreyre radyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre, bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz kıyametin yani ahir zamanın ahvâline ait birtakım hususları bize bildiriyor.
Mâlum, "Deccal çıkacak. İsa aleyhisselam nüzul edecek." diye o zamanlardan Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bildirmiş.
İsa aleyhisselâm'ın lakabı Mesih idi. Burada hadis-i şerifte buyuruluyor:
"Mesih'ten sonraki hayata ne mutlu ne kadar güzel o hayat!"
İsa aleyhisselam nüzul edecek, Deccal'i öldürecek, yeryüzünde İslâm'ı hâkim kılacak.
"Onun o nüzulünden sonraki hayata ne mutlu!"
Neden? "İnsanların hepsi salih, iyi kimseler oldukları için." diyor şerhte, sebebini öyle açıklıyor.
"Kuraklık olmayacak. Gökyüzünden yağmurlar, rahmetler şıkır şıkır yağacak. Yeryüzüne müsaade edilecek; otlar bitecek, bolluk bereket olacak. Bir küçük hububat tanesi, bir tohum yere ekilse; yere değil düz kaygan taşın üstüne ekilse orada bitecek. Toprakta değil, taşın üstüne eksilse bitecek. İnsanlar arasında birbirlerine buğz etmek, hasetleşmek olmayacak. İnsanlar arasında değil, hatta kişi arslanın yanından geçecek, arslan ona zarar vermeyecek. Yanlışlıkla yılana basacak, yılan onu sokmayacak." diye, Peygamber Efendimiz bildiriyor.
İzah olarak da: İnsanlar iyi olacaklar. İnsanların yeryüzünde çektikleri bütün sıkıntılar, başlarına gelen bu belalar, musibetler günahlarından dolayı olduğundan, onlar olmayınca Allah bolluk bereket verecek ve dünyanın hâli böyle olacak.
Tûbâ li's-sâbikîne ilâ zılli'llâhi...
Hz. Âişe validemizden rivayet edilen bu hadis-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuşlar ki:
"Allah'ın Arş'ının gölgesine yarışırcasına koşanlara müjdeler olsun! Ne mutlu onlara!"
Kim bunlar? Allah-u Teâlâ hazretlerinin Arş'ının gölgesinde gölgelenen o bahtiyarlar kim?
"Gölgelenmek" ne demek?
O gölgelenmek şu: Mahşer yerinde insanların hepsi toplanacak. O kadar büyük izdiham olacak ki, o kadar büyük bir sıkıntı olacak ki insanlar çenelerine kadar terlere batacaklar. Fevkalâde sıkışık bir durum olacak, insanlar parmak üstünde duracak. Allah-u Teâlâ hazretleri bir müddet mahkeme-i Kübra’yı kurmayacak. İnsanlar o uzun mahşer yeri beklemesinden o kadar bunalacaklar, o kadar bunalacaklar ki mücrimler, suçlular bile diyecekler ki; "Hakkımızda hükmedilsin de mahkeme-i Kübra kurulsun, amel defterlerimiz açılsın, sevaplar günahlar ölçülsün; cehenneme gideceksek cehenneme gidelim, cennete gideceksek cennete gidelim." diyecekler. O kadar uzun ve zorlu bir bekleyiş olacak. Herkes sıkıntıda olacak.
Ama o sıkıntılı günlerde, o müthiş günlerde, "Güneş insana bir arşın boyu yaklaştırılacak." diye anlatılan böyle sıcak, hararetli, terli, sıkıntılı o zamanda, o mahşer gününde Allah-u Teâlâ hazretleri bazı sevgili kullarına o sıkıntıları duyurmayacak.
Onlar hakkında çeşitli hadis-i şerifler var. Mesela bir meşhur hadis-i şerif var. Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten, İbn Ömer radıyallahu anhümâ'dan, çeşitli sahabelerden rivayet edilmiş:
"Yedi sınıf insan vardır ki Arş-ı Âlânın gölgesinde gölgelenecek."
Onları daha evvelki derslerimizde zikretmiştik.
"Birbirini Allah için seven, Allah için kardeşlik edenler Arş-ı Âlânın gölgesinde nurdan minberlere oturacaklar. Libasları, yüzleri nur olacak; peygamberler ve şehitler onlara gıpta edecekler."
Ashâb-ı kiram;
"Kim onlar yâ Resûlallah?" diyorlar. Efendimiz;
"Onlar birbirlerini Allah için seven kimselerdir." diyor.
Onun için, Müslüman Müslümanı sevecek. Öyle ufak tefek şeylerden muhabbeti zedelemeyecek. Allah için ahbaplık, arkadaşlık edecek.
İşte burada da Peygamber Efendimiz; "Ne mutlu, Allah'ın Arş'ının gölgesine yarışırcasına koşup gidenlere!" diye buyurmuş. Sonra da onların kimler olduğunu şöyle izah ediyor:
Ellezîne. "Onlar o kimselerdir ki..." İzâ u'tu'l-hakka kabilûhu. "Kendilerine hak verilirse kabul ederler." Ve izâ suilûhu. "Kendilerinden hak istenirse..."
"Ver bize hakkımızı, bizim şu şeyde hakkımız vardı." diye bir şey istenirse...
Bezelûhu. "Bol bol bezlederler, verirler, ihsan ederler."
Bu ifade bir ayet-i kerimeyi hatırlatıyor:
Ve fî emvâlihim hakkun li's-sâili ve'l-mahrûm. "Zenginlerin mallarında isteyenlerin, dilenenlerin ve mahrum olanların hakkı vardır."
Nedir o hak? Zekât.
Demek ki mallarımızda fukaranın hakkı var. Eğer biz zengin isek o fukaraya yardım etmek bizim vazifemiz oluyor. O onların hakkı oluyor. Demek ki böyle bir hak istenirse hemen bol bol veriyorlar.
Zekât kırkta birdir ama asgarî haddi, aşağı hududu, çizgisi kırkta birdir. Ondan daha fazla verirsen "Niye fazla verdin?" demezler. Ondan dolayı insan bol bol sevap kazanır. Kırkta biri verecek yerde beşte bir versen ne olur?
Daha çok sevap kazanırsın.
Demek ki, o Arş-ı Âlânın gölgesinde gölgelenecek, oraya koşarcasına giden, onun için yarışan bahtiyarlar kimlermiş?
Kendilerine hak verilirse kabul ederler. Hak söz söylenirse; "Tamam, peki, ben yanılmışım." diye hakkı kabul ederler. Kendilerinden bir hak istenirse onu bol bol ihsan ederler.
Vellezîne yahkumûne li'n-nâsi bi-hükmihim li-enfüsihim. "İnsanlar arasında hükmederken, yani bir hüküm verirken, bir şeyi kararlaştırırken, bir neticeye varırken kendilerine vermiş oldukları karar gibi hükmederler."
Ne demek?
Yani kendileri için istediklerini, kendileri için razı oldukları muameleyi onlara yaparlar.
Sen hakkının çiğnenmesini ister misin? İstemezsin.
"Ben kendimin hakkımın çiğnenmesini istemiyorum, o halde şunun hakkını çiğnemeyeyim." gibi...
İşte böyle, kendilerini insanların yerine koyup, ölçüp biçip onların hakkını veren, hak çiğnemeyen kimseler Arş-ı Âlânın gölgesinde gölgelenecek.
Bu çok mühim bir kaidedir.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemize bu adalet duygusunu ihsan eylesin.
Nalıncı keseri gibi hep kendi tarafına yontmak değil de kendi aleyhine de olsa başkasını da kendisini onun yerine koymak suretiyle koruyup kollamak lazım.
Diğer hadis-i şerif:
Tayyibû efvâheküm. "Ağızlarınızı güzelleştirin, iyileştirin, hoşlaştırın, kokulandırın." buyuruyor Peygamber Efendimiz.
Fe-inne efvâheküm tarîku'l-Kur'âni.
Neden?
"Çünkü ağzınız Kur'an'ın yoludur. Kur'an okurken ayetler ağzınızdan çıkıyor, onları oradan okuyorsunuz. Onun için ağzınızı güzelleştirin, iyileştirin." diye söylemiş.
Ağzın iyileşmesi nasıl olur?
Dişleri temizlemekle, ağzı çalkalamakla, dişte, ağızda fena koku verici maddeleri oradan gidermek suretiyle olur.
Onun için, misvak kullanmak fevkalâde sevaplıdır.
Peygamber aleyhi's-salâtu ve's-selam Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde bize bildirmişlerdir ki:
"Misvak ile misvaklandıktan sonra kılınan namaz, misvaksız kılınan namazdan 70 kat daha sevaplıdır."
Onun için, tekrar tekrar ağzı temizlemek lazım.
Müslümanın dişi nasıl olması lazım?
İnci gibi olmalı; üzerinde ne taş olmalı ne sapsarı olmalı ne de daha başka kusur olmalı.
Çünkü Peygamber Efendimiz 1400 sene önceden bize dişin, ağzın temizliğini böyle emretmiş.
Misvak hakkında uzun hadis-i şerifler vardır.
"Acaba başka şeyle ağız temizlesem olur mu?"
Olur. Çünkü bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
El-Esâbiu tecrî mecre's-sivâk. "Parmaklar da misvak yerine geçer."
Ağzını yıkıyorsun, o sırada misvağın yok, ağzına parmağını sokmak suretiyle parmağınla dişlerini temizlesen o da olur. Misvak olmadığı zaman o şekilde de olur. Başka bir madde ile de ağzın, dişlerin arasındaki çöpleri, ekmek kırıntılarını, yemek kırıntılarını, yağları vesaireleri temizlemek yine aynı noktaya gelir.
Yalnız, misvağın birtakım faziletleri ve birtakım tıbbî hassaları var. Misvak denilen ağaç dişlerde olan bazı hastalıkları önler. Misvak kullanmayanlarda görülen bazı hastalıklar misvak kullananlarda görülmüyor. Misvağın içinde bir asit varmış, o mikropları öldür[üyormuş.] Allah'ın, kendi Resulünün sünnetine uyanlara bir ikramı...
Onun için, ağzınızın temizliğine umumiyetle dikkat edin. Çünkü ağız Kur'an'ın yoludur. İnsan namaz kılarken misvaklandığı gibi Kur'an okurken de misvaklanır. Kur'an okumadan evvel ağzı misvaklamak Kur'an'ın okunuşunun adabındandır.
Zanentüm enna'llâhe teâlâ salletahâ aleyye. Mâ kâne li-yef’ale- ya'nî zâte'l-cenbi- vellezî nefsî bi-yedihî lâ yebkâ fi'l-beyti ehadün illâ ludde illâ ammî.
Hz. Âişe validemizden.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz malum, hastalandı ve o rahatsızlığından 40 gün kadar yattı. Ondan sonra da ahirete teşrif eylediler. Buyurmuş ki:
"Siz sandınız ki Allah-u Teâlâ hazretleri bu hastalığı bana musallat eyledi. Halbuki Allah-u Teâlâ böyle bir hastalık musallat edecek değil. O bir sebep olacak."
Bu hastalıktan maksadı; ya'nî zâte'l-cenbi. Bu sözüyle zâtü'l-cenb'i kastetti. Zâtü'l-cenb, ciğerde olan bir hastalıktır. Ciğerin karın ile bağlandığı yerdeki zarlarda-"diyafram" diyorlar, eski doktorlar hicâb-ı haciz diyorlardı- olan iltihap.
Rahatsızlanınca böyle buyurmuş.
Vellezî nefsî bi-yedihî. "Nefsim kudreti elinde olan Allahu Teâlâ hazretlerine yemin ederim ki evde hiçbir kimse kalmayacak, herkes aynı şekilde o ilacı alacaklar, amcam Abbas müstesna." demiş.
Şimdi bu sözlerin mânasını açıklayalım.
Peygamber aleyhi's-salâtu ve's-selam Efendimiz rahatsızlanınca kendinden geçer gibi oldu. Etrafındakiler; "Bu rahatsızlığı kendisine Allah'ın musallat ettiği bir hastalıktır, tedavi edersek geçer." sandılar. Halbuki o, ahirete irtihaline sebep olacaktı.
Ağız kapalıyken ağzının kenarından huni gibi bir şey koymak suretiyle, Arapların yaptığı bir ilacın ağza dökülmesi var. O tedaviye geçtiler. Ağzına huni gibi şeyi sokup ilacı dökmeye çalıştılar. Peygamber Efendimiz yapılmamasını istedi. Etrafındakiler; "Hiçbir hasta ilacı sevmez, herhalde ondan böyle oluyor, biz devam edelim." dediler. O hâli geçtikten sonra, onlar rızası hilâfına yaptıktan sonra, Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Nefsim kudreti elinde olan Allah'a yemin ederim ki herkes aynı ilaçtan aynı şekilde alacak, amcam Abbas müstesna."
Çünkü o esnada evde o yoktu. Onda suç yok.
"Ceza olarak herkes o ilacı aynı şekilde alacak. Çünkü benim rızam yoktu. O ilacı ben 'kullanmayın' dediğim halde o şekilde bana onu yaptınız. Hepiniz aynı şekilde yapın." diye böyle buyurmuş.
Zahru'l-mü'mini himen illâ bi-hakkihî. "Müslümanın sırtı -sırtından maksat kendisi, zatı-mukaddes, çevrili arazi gibidir."
"Himâ, yani himaye edilmiş muhterem bir mıntıkadır."
Bu söz; "Müslüman muhteremdir." demek.
Yani ne demek? "Müslüman dövülmez." demek.
Neden? Müslümanlığın izzeti var. Müslüman izzet sahibidir.
Neden?
Kendisinde iman şerefi var. O şeref kendisine öyle birtakım haklar bahşediyor ki ona vurulmaz.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;
"Müslümanın sırtına vurulmaz." diyor.
Müslümanı dövemezsin.
İllâ bi-hakkihî. "Cezayı hak ettiyse o müstesnadır."
Bak, Müslümanlık ne kadar önemli. Ve bizim işimiz de Müslümanlıktan ne kadar sapmış!
Şimdi ben bizim ahalinin karısını dövmesini, çocuğunu dövmesini düşündüm. Biz biraz dövmeye fazla alışmışız. Çat, pat, küt, hemen sırtı, ensesi... Kafasına vurursak bir şey olur diye, sırtına daha fazla vururuz.
"Müslümanın sırtı muhteremdir." diyor.
Himâ, "himaye edilmiş saha" demek. Mesela bir kralın, bir hükümdarın, kimsenin giremeyeceği çevrili arazisi... "Buraya giremezsin!" Mesela askerî bir bölge olsa, tel örgüyle çevrilmiş olsa, "yasak bölge" dese girebilir misin?
Giremezsin. Onun gibi...
Müslüman'ın sırtı muhteremdir, çevrili bir arazi gibidir.
Yani ne demek?
"Müslüman dövülmez." demek, öyle izah ediyor.
Onun için, Müslümanlara izzet itibar edelim. Çocuklarımız da Müslümandır, hanımlarımız da Müslümandır, kardeşlerimiz, arkadaşlarımız da Müslümandır. Öyle paldır küldür hemen [dövmek] yok. Ona Müslümanlığının izzetine yakışır şekilde muamele edelim.
Peygamber aleyhi's-salâtu ve's-selam Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyurmuş ki:
"Çocuklarınıza seyyit, efendi, kerim insan muamelesi yapın."
Büyüyünce kerim olacak. Sen onu 'çat pat, çat pat' döversen o çocuk ne olur?
Her tokatta karakterinden bir parça dökülür yere, gider. Dökülür dökülür; şahsiyetsiz, karaktersiz bir şey olur.
Öyle olur olmaz şeyden dövmeyeceksin.
Allah razı olsun, biz babamızdan hiç... ömrümüze bir kere iki kere belki yapmışızdır.
Dövmek iyi değil. Çocukları döverseniz iyi olmaz. Huyu, karakteri bozulur. Azarlarsanız da iyi olmaz. Ona yoluyla, yöntemiyle [söylemeye] alışın.
Zaherat lehümü's-salâtu fe-kabilûhâ ve hafiyet lehümü'z-zekâtü fe-ekelûhâ ülâike hümü'l-münafikûn.
Bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz zamanındaki birtakım insanları tarif ediyor. Diyor ki:
"Onlara namaz zahir oldu, yani aşikâr olarak göründü ve kabul ettiler."
"Tamam, olur, namaz kılalım." dediler, namaz kılmaya razı oldular.
Ve hafiyet lehümü'z-zekâtü. "Ama zekât gizli kaldı."
Yani zekâtı anlamazlıktan geldiler. O maldan verilecek ya... Namazı kılıyor; abdest alıyorsun, bir şey yok, şurada namazı kılıyorsun. Ama maldan zekât vermeye gelince...
Fe-ekelûhâ. "Onu vermediler, yediler."
Namazı kabul ettiler. Ama zekâtı anlamazlıktan geldiler. Zekât sanki onlara gizli kaldı, görmediler ve onu yediler.
Ülâike hümü'l-münâfıkûn. "İşte onlar münafıkların ta kendileridir."
Öyle namazı kabul et, zekâtı [verme]. Olmaz!
Allah-u Teâlâ hazretlerinin ahkâmı parçalanma, bölünme kabul etmez.
"Şunları şunları yaparım, şunları şunları yapmam."
E-fetü'mimûne bi-ba'di'l-kitâbi ve tekfurûne bi-ba'din. "Allah'ın kitabının bir kısmına inanacaksın da bir kısmını red mi edeceksin?"
Öyle şey olur mu?
Münafıklık da en kötü vasıflardan biridir.
İnne'l-münâfıkîne fi'd-derki'l-esfeli mine'n-nâr. "Münafıklar cehennemde en aşağı derecede olacaklar."
Nifak, münafıklık insanı cehenneme sokacak. Bu tarzda, imana dokunan münafıklık. Bir de günahlardan dolayı olan münafıklık var.
Allah münafıklıktan cümlemizi korusun.
"Münafıklığın alâmeti üçtür." buyurmuş bir hadis-i şerifte. Bilirsiniz, çok meşhur bir hadis-i şeriftir.
İzâ haddese kezebe. "Konuştuğu zaman yalan söyler." Ve izâ veade ahlefe. "Vaat ederse vaadinden cayar, hilâfına hareket eder." Ve ize'tümine hâne. "Kendisine emanet olunursa, güvenilirse, güvenilmiş şekilde muamele yapılırsa ona hıyanet eder."
Münafığın alâmeti budur.
Sen güvenirsin, senet almazsın; "Yok, benim sana borcum yok." deyiverir. Güvendin, adam yerine saydın, almadın. Aslında alman lazımdı; çünkü Peygamber Efendimiz' in tavsiyesi, Kur'ân-ı Kerîm'in tavsiyesi odur. Küçük büyük bir şey demeden borç alacak, kâğıda yazılacak. Ancak karşılıklı malı alıp verdiğin zaman verdiğin para müstesna. Hesaplı, vadeli bir şey oldu mu yazacaksın. "Kur'an'ın emri, sevap olsun." diye yazacaksın. "Kardeşim, ben seni seviyorum, sana itimadım var; ama Kur'an'da böyle emrediliyor, ona uyalım da sevap kazanalım." diye yapacaksın. Çünkü sen buradan ayrılırsın, ölürsün. -Allah geçinden versin, hüsnü hâtime nasip etsin.- Veyahut ötekisi ölür, alacak, borç kalır; bir senet olmadığı için bilinmez. Onun için yazıya geçirmek lazım.
Hâsılı, münafıklığın alâmeti demek ki sözde durmamak, vaadini yerine getirmemek ve hıyanet etmektir.
Allah bu gibi münafıklık alâmetlerinden cümlemizi korusun.
Namazı kabul edip orucu, haccı, zekâtı kabul etmemek de münafıklığın ta kendisidir.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
18.05.1986 -
Cennete Hesapsız Girenler,
20.10.1999 -
Hac Sonrası, Allah
