24.01.1982 - Alimin Abide Üstünlüğü, İlmin Önemi, Kitap Okumak
24.07.2026
27 dk 22 sn
Elhamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ hayra halkihî Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi's-sahîhi’l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Fadlü'l-âlimi ale'l-âbidi ke-fadlî alâ ednâküm. İnnallâhe ve melâiketehû ve ehle's-semâvâti ve'l-aradîne hatta'n-nemlete fî cuhrihâ ve hatta'l-hûte le-yusallûne alâ muallimi'n-nâsi'l-hayra.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Fadlü'l-âlimi ale'l-âbidi ke-fadlî alâ ednâküm. "Alimin yani bilgin, bilgi sahibi, malumat sahibi kişinin abid yani ibadet ehli olan kimse üzerine üstünlüğü, fazileti; benim sizden en aşağısı üzerine olan üstünlüğüm gibidir."
Söyleyen kim?
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz! Yani alimin abid üzerine üstünlüğü Peygamber Efendimiz' in ashabının en aşağı mertebede olanına üstünlüğü ne kadarsa… Nerede Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, nerede ashabının derece itibariyle en geride kalanı, en aşağısı!.. O ikisi arasındaki fark ne kadar yüksek ne kadar büyük ne kadar derin ise alim ile abid arasındaki fark da o kadar yüksek, o kadar derin, o kadar uzaktır. Yani alim, abid üzerine o kadar üstündür.
Bu hadis-i şerif bize ömrümüzde ışık tutmalı, rehber olmalı! Yalnız, burada izah edilecek birkaç husus var. Alim, bilen insan. Abid, ibadet eden kimse.
Alim daha üstün ama nasıl alim daha üstün?
"Ben trigonometriyi, fiziği, kimyayı çok iyi biliyorum; dünya üzerinde bir taneyim. Bu sahada benim elime su dökecek insan yok. Fizik veya biyoloji deyince ilk önce hatıra ben gelirim. Araştırmalarım ve ilmî eserlerim var. Bana Amerika'dan, Avrupa'dan teklif mektubu yağıyor. Herkes beni çağırıyor."
Alim bu mu?
Hayır! İnsan ilk önce iman sahibi olacak. Allah'a iman etmedikten sonra, ne kadar uğraşırsa uğraşsın… İlk önce imanın kapısından girecek. Bir derece alabilmesi için insanın ilk önce iman ehli olması lazım.
Peki, o alim ne olacak? Yani o ilim kıymetsiz mi?
Hayır! Bütün ilimler kıymetli ama o ilmin o alime ahirette bir faydası yok. Yani o fizikçiliğiyle, biyoloji uzmanı olmasıyla, kimyada bir tane olmasıyla ahirette cehennemden kurtulamayacak.
Nasıl oluyor o iş? Allah-u Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de öyle buyuruyor;
İnnallâhe lâ yağfiru en yüşreke bihî ve yağfiru mâ dûne zâlike limen yeşâ.
"Allah-u Teâlâ hazretleri kendisine şirk koşulmasını asla affetmez. Onun dışındaki başka günahları, dilediği kul için afv-u mağfiret eder."
Eğer o adamın aklı var ise kâinatı yaratanı bulsaydı... Eğer aklı varsa ve alim ise kâinatın halikını görsün. Cümle zerrât-ı cihan; "Allah-u Teâlâ hazretleri var! Bizim bir yaratanımız, halikımız var." diye bas bas bağırıyor. Allah-u Teâlâ hazretlerinin ispatına bir zerre bile kâfi... Bir yaprak bile, bir atomun yapısı bile, bir yağmurun yağması bile kâfiyken ne biçim aklın var ki senin…
Demek ki atın iki tarafına etrafı görmesin diye gözlük taktıkları gibi, iki tarafına bir şey takmışlar da sen etrafını görememişsin, sadece kimyayı görmüşsün. Beygirden farkın yok ki! Bak, o tarafı kaldırsan etrafı göreceksin.
Allah-u Teâlâ hazretlerinin varlığını, birliğini anlayamadıktan sonra o adamda bir şey yok! Belli bir noktada var. Tımarhaneyi ziyaret edin; öyle dahi deliler vardır ki iki saat, üç saat sizi bilgisine hayran bırakır. Bakarsınız; matematikten, fizikten, kimyadan öyle şeyler söyler ki… Üç saat sonra zihin yorulmaya başladı mı, başlar zırvalamaya. Üç saat belli bir sahada rahat rahat konuşur.
Bir insanın birazcık malumat sahibi olması mühim değil. Mühim olan işin esrarına, künhüne vâkıf olması…
Varlığın bilme ne hacet küre-i âlem ile
Yeter ispatına halk eylediği bir zerre bile.
Bir atomun yapısına, onun nasıl işlediğine, nasıl teşekkül ettiğine bak; anlarsın. Onu anlayamadıktan sonra demek ki hakikaten alim değil.
Tabii! Mesela bugün en parlak isim olarak herkesin hemen hatırına gelen, rölativiteyi, izafiyet teorisini ortaya atmış olan Einstein! Yahudi asıllı olduğu için biraz da propaganda ile büyütüyorlar, "büyük alim" diye…
Hemen ilk hatıra kim gelir, büyük alim diye?
Atom alimi Einstein gelir. Einstein' e soruyorlar:
"Hem kâinatı inceliyorsun; yıldızları, ayı, gökleri… Hem de atomu inceliyorsun… Bir de yeni nazariyeler ortaya atmışsın, herkes seni alkışlıyor. Allah hakkında ne dersin? Var mı acaba? İnanıyor musun?"
Diyor ki:
"Kâinatı incelediğimiz zaman en küçük zerreden, en büyük âlemlere kadar, yıldızlara kadar bir matematik intizam var." Yani rakamlarla tespit edilen, aksamayan bir nizam var. "Eğer bu nizamın kurucusuna inanmaksa sizin maksadınız, ben bu inançlıların en başında geliyorum."
Madem nizam var, o halde o nizamı kuran var.
Bizi Libya'ya, "Kur'ân-ı Kerîm yarışması var." diye çağırdılar, gittik. Orada bir memleketin baş müftüsüyle de görüştük. Baş müftü; "Beni Moskova'ya çağırdılar, gittim." dedi. Moskova'da konuşma açılmış. Demiş ki:
"Şu bina ustasız olur mu?" Olmaz!
"Şu saat ustasız olur mu?" Olmaz!
"Şu bahçelerin, bulvarların, şehrin tesadüfen olması mümkün olur mu?" Olmaz!
"O halde kâinatta bu intizamla yaratıcısız olmaz. Bu kâinatın sahibi var." demiş.
Bayağı yüksek mevkide bulunan adamı susmuş kalmış. Neyse aradan aylar geçmiş. O müftünün memleketinden birisi, yine bir iş için Moskova'ya gitmiş. O ikinci giden adama, müftü efendinin daha önceki gidişinde görüşmüş olan adam demiş ki:
"Müftü Efendi nasıl?"
"Eh iyi, sıhhatte."
"Ben mü'minim. İmana geldim. Ona selam söyle." demiş.
Aklı varsa insanın, anlar. Gözüne batacak kadar deliller çokken, bu kadar çok delil karşısında hala inat ediyorsa "keçi" desek keçilere hakaret olur. Başka hayvanlara benzetmek, onlara hakaret olur. Çünkü her şey itiraf ediyor, her şey ispatına yeter.
Onun için hakiki alim, bir kere ilk önce iman edecek. İnsaf ehli olacak. Allah-u Teâlâ hazretlerini bilmek, asıl büyük hüner. Bir insan, Allah-u Teâlâ hazretlerini bildi ve iman, insaf, vicdan ehli bir kimse oldu mu ondan sonra öğrendiği her bilgi bir değer kazanıyor. O zaman tamam. O zaman alim olan insanın değerine paha biçilmez. İman ehli olduktan, Allah'a boyun büktükten, muti olduktan, Kur'an'ı kabul ettikten ve Resûlullah'a tabii olduktan sonra; tamam. O alimin değerine paha biçilmez.
Ötekisi abid! Şahsen çalışıyor, kendisinin manevi mertebesini yükseltici işler yapıyor. Berikisi ilimle meşgul olduğu için hem meçhulleri çözüyor hem de öğrendiğini başkasına naklediyor.
Bugün biz neden geri kaldık?
Biz bugün Osmanlıları tarih kitaplarından okuyoruz. Dedelerimiz Viyana'ya kadar gitmiş, göğsümüz kabarıyor. Akdeniz bir Türk gölüymüş, göğsümüz kabarıyor. Fas'a kadar bizimmiş. İtalya'nın çizmesinin uç tarafındaki Otranto kalesini bile almışız. Göğsümüz kabarıyor.
Peki şimdi, şu anda nasılız?
Şu anda perişan bir durumdayız. Şarkı bıraktık, garba yöneldik, "batılı olacağız" dedik. Batıya kendimizi bir türlü beğendiremedik. Hepsi hasım, hepsi düşman! Norveç bir taraftan itiraz eder, Fransa bir taraftan itiraz eder, ötekisi öbür taraftan… Hem de incir çekirdeğini dolduran bir şey yok ortada. Biz etraflarında yüzsüz insanlar gibi dolaşıyor, boyun büküyor, yalvarıyor, yakarıyoruz;
"Aman biz sizdeniz, biz sizi seviyoruz. Siz bizi astınız, kestiniz, her türlü hileyi yaptınız, aldattınız; biz yine sizi seviyoruz."
O da bizi elinin tersiyle itiyor;
"Ben senle dost değilim, istemiyorum." diye…
Bunun için ciltlerle kitap yazılmış. Birçok alim bu meselede zihinlerini yormuşlar. Hülasasını söyleyeyim, ilimden ayrı düştüğümüz için… İlimden ayrı düştük! İlmî cevvaliyetimiz, hayatiyetimiz, faaliyetimiz zayıfladı. Onlardan geride kaldık. Halbuki hiçbir Müslüman herhangi bir ilmî mesai sahasında meşgul olmazsa bütün Müslümanlar, "Niye o sahayla meşgul olmadın?" diye mesuliyet altında.
Herkesin çalışması lazımdı; atom üzerine, iktisat üzerine, cemaatimizi, cemiyetimizi koruyacak ve kollayacak askerî tedbirler üzerine çalışmadık. Düşmanın fitnesinden, fesadından, beşinci kol faaliyetlerinden, içerdeki yıkıcı çalışmalarından, kurduğu gizli cemiyetlerden, bize arkadan sapladığı hançerlerden haberdar olmadık. Bunların hepsi ilim meselesiydi; ilmî çalışma ve gayret meselesiydi. Delilleri ortaya koyup da araştırma meselesiydi. Bu gibi çalışmaları hiç yapmadık. İlmi bir tarafa bıraktık, ondan mağlup olduk. Yoksa bizim elimize hiç kimse su dahi dökemezdi. Bizi kimse yıkamazdı. Zaten uğraşıyorlar halen, yıkamadılar.
Yıktılar mı Osmanlıları?
Yıkamadılar! Yıksalardı Türkiye de olmazdı. Daha yıkamadılar. Ama yıkmak için uğraşıyorlar. Eline fırsat geçse, imkân bulsa onu yapacak. Fırsatını kollayıp duruyor. Ne kadar sağlammış ki bünyesi, hâlâ yıkamadı.
İşte biz bu duruma düşmanımızın faaliyetini, iktisadî gelişmesini, coğrafî keşiflerini, ilmî araştırmalarını ve matematikteki gelişmelerini takip etmediğimiz için düştük. Onları ileriye geçirdik, biz geride kaldık.
Eskiden?
Eskiden onlar bize muhtaç idi. Orta Çağ’da teknik, teknolojik bakımdan bize geliyorlar, bizden öğreniyorlardı. Bizden istifade ettiler, ilerlettiler; onlar ileriye geçtiler. Biz Müslümanlar arasında iş birliğini sağlayamadık.
Arthur Kroeber diye milletlerin, medeniyetlerin gelişmesini inceleyen büyük bir alim var. Diyor ki:
"Avrupa'da ilmin ilerlemesi, medeniyetin gelişmesi tek bir milletin üzerinde olmamıştır. Nöbeti devralmışlardır. Yorulan ötekisine devretmiştir ve müşterek mesai sonunda olmuştur."
Tarihlerini veriyor;
"Şu tarihten şu tarihe kadar Fransa parlamıştır. O tarihten öteki tarihe kadar İngiltere parlamıştır. Şuradan şuraya kadar Almanya parlamıştır. Hepsi birbirleriyle birleştiği için ve Hıristiyanlık gibi bir müşterek güç onları bir araya getirdiği için müşterek bir medeniyeti ortaya koyabilmişlerdir."
Bizde en son devirlere kadar… Mısır bile Kütahya'ya kadar gelmiş, asker sürmüş. Kavalalı Mehmet Ali Paşalar, bilmem neler Osmanlılarla çarpışmış. Osmanlı bir taraftan Balkanlarda çarpışırken, Mısır'daki gelmiş ve bizimle çarpışmış. İran'daki çarpışmış, başka taraftaki çarpışmış. Yemen'deki, bilmem neredeki kabileler isyan etmiş. Biz bu birliği sağlayacak tedbirleri alamamışız. Müslümanları bir araya getirip kendi elimizdeki imkânları harekete geçirmeyi bilememişiz.
İlim işi, öyle kolay olacak iş değil! Bunların hepsi, oturup enstitüler kurup çalışarak elde edilecek neticeler. Öyle tek tük insanların derme çatma bilgileriyle halledilecek iş değil.
Almanya ne zaman kurtulmuştur? Fransa ne zaman kurtulmuştur? Nasıl yükselmiştir?
İlimler akademisini kurduğu zaman kurtulmuş. Almanya bir ilimler akademisi kurmuş ve ilmî araştırmaya büyük tahsisatlar ayırmış. Ondan sonra iş gelişmeye başlamış. İngiltere öyle, Fransa öyle…
İlimsiz hiçbir şey yapmak mümkün değil. İbadette bile ilimden koptuğunuz zaman yanılmalar başlar. İbadette bile şaşırmaya başlarsınız. Onun için din de dünya da ve ahiret de her şey ilimle halledilir. Onun için alimin kadri, abidin kadrinden üstün. Birisi kendine çalışıyor; birisi bütün insanlığa faydalı olacak faaliyet sahasında çalışıyor.
Bu fazileti belirtmek için Peygamber Efendimiz hadis-i şerifinde buyuruyor ki;
İnnallâhe. "Muhakkak ki Allah-u Teâlâ hazretleri…" Ve melâiketehû. "Ve onun bütün melekleri…" Ve ehle's-semâvâti ve'l-aradîne. "Semaların ve yerlerin bütün ahalisi…"
Kim onlar bilmiyoruz ki! Melekler var, meleklerden başka bildiğimiz ve bilmediğimiz bir sürü varlıklar var. Kâinatın biz ne kadarına sahibiz ne kadarını biliyoruz; bilemiyoruz.
"Bütün melekler, bütün sema ve yer ahalisi, insanların gayrısı olan Allah'ın çeşitli yaratıkları…"
Hatta'n-nemlete fî cuhrihâ. "Deliğindeki karıncalar…" ve hatta'l-hûte. "Denizdeki balıklar bile…" Le-yusallûne alâ muallimi'n-nâsi'l-hayra. "İnsanlara hayrı öğreten kimseye istiğfar eder, dua eder, salât u selâm eder."
Demek ki Allah-u Teâlâ hazretleri, melekler, yer ve gök ehli olan bütün iyi varlıklar, yerdeki karıncalar ve sudaki balıklar bile alim için… Burada alimin bir açıklaması da oluyor, dikkat edilirse; le-yusallûne alâ muallimi'n-nâsi'l-hayra. "İnsanlara hayrı öğreten kimseye salât-u selâm eder, istiğfar eder, hayır dua eder, hayır temenni eder." diyor. Demek ki mühim olan insanları hayra sevk etmek! İnsanlara hayrı öğretmek, hayır ulaştırmak!
Başka bir hadis-i şerifi hatırlatıyor bu söz, bu ifade. Yine Peygamber aleyhissalatu vesselam Efendimiz 'in bir hadis-i şerifidir; insanların en üstünü, en hayırlısı kimdir?
Hayru'n-nâsi enfeahüm li'n-nâsi veyahut men yenfau'n-nâsi. "İnsanların en hayırlısı insanlara faydası en çok dokunandır."
Kendisi için yaşayan değil! Abid kendisi için yaşıyor, kendisi için ibadet ediyor, kendisi için zikrediyor, kendisi için tesbih çekiyor; zamanını öyle değerlendiriyor. Derece alır, almaz değil. Çünkü dikkat edilirse Peygamber Efendimiz onu sahabeye benzetmiş. "Benim ashabımdan en aşağı derecede olan…" Kâfire, müşrike benzetmiyor; yine sahabeye benzetiyor.
İbadet ehli kimse de sahabe gibidir ama alim, insanlara hayır öğreten kimse peygamber gibidir. Onun için insanlara hayrı, hakkı, doğruyu öğreteceğiz; insanlara hayrı götürmeye çalışacağız. Asıl ilmin değeri de orada ortaya çıkıyor. Alimin değeri başkasına hayır ulaştırmasından… İnsan kendi başına kaldığı zaman, bu olmuyor. Başkasına hayrı öğrettiği zaman oluyor.
O halde bundan bize ne ders çıkar?
Elimizden geldiği kadar ilme yöneleceğiz. Kütüphanelerimize aldığımız o güzel yaldızlı, pırıltı kaplı kitapları okuyacağız. İyi kitabı soracağız ve kaliteli kitabı kütüphanemize alacağız. Hocalara; "Hangi kitabı alayım, hangisini okuyayım?" diye soracağız. Aldığımız kitaba da vakit ayırıp okuyacağız ve öğrendiğimizi de başkasına öğreteceğiz. Çünkü insanlara hayrı öğreten alim vasfına sahip oluyor.
"Ben kime öğretebilirim?"
Sen, kendi çoluk çocuğuna öğretebilirsin. Sen, karına öğretebilirsin. Sen köyündeki, kentindeki, yakınındaki komşularına, akrabana öğretebilirsin. Onun için sen de bu vasfa dahil olabilirsin.
İnsan, Allah-u Teâlâ hazretlerinin kendisine salât-u selâm etmesini, meleklerin, sema ve yerdeki, bütün bildiğimiz ve bilmediğimiz varlıkların el birliğiyle, ağız birliğiyle, karıncalar ve balıklar dahil salât-u selâm etmesini istemez mi?
O halde ilme yöneleceğiz.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemize zihnî bir açıklık, bir zekâ, bir hakkı hak olarak görüp tâbi olma kabiliyeti ihsan eylesin. Mukallitlikten yani taklitçilikten bizi kurtarsın. Allah cümlemizi işin künhüne vâkıf olup da yaptığı işi bilerek yapan, hayatı şuurlu bir tanzim içinde, hayatının istikametini, çizgisini bir plan dairesinde sevk eden, yöneten, şuurlu kimselerden eylesin.
Fadlu'l-ilmi ehabbu ileyye min fadli'l-ibâdeti ve hayru dîniküm el-vereu.
Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifinde buyuruyor ki:
"İlmin üstünlüğü, fazileti bana ibadetin faziletinden daha sevimli gelir."
İfadelerdeki inceliklerden birkaç söz söylememiz gerekiyor. Hem fadlu'l-ilm hem fadlu'l-ibadet diyor. Demek ki her ikisinin de ilmin de ibadetin de fazileti var. İkisi de faziletli bir faaliyet şekli. Fakat Peygamber Efendimiz; "İlim bana daha sevimlidir." diyor.
"İlmin fazileti, ibadetin faziletinden bana daha sevimlidir." Yani; "Ben onu elde etmeye daha çok gayret ederim." demiş oluyor. Burada da bir yanlış anlamanın kapısı kapatılmış oluyor. Yani, "İlme gayret edelim, ibadet etmeyelim." gibi yanlış bir düşünceye mahal yok! O da önemli, o da önemli! Fakat mühim olan ilmin ötekisinden mertebe bakımından daha üstün olması.
Hadis-i şerifin ikinci tarafı;
Ve hayru dînikümü el-vereu. "Dininizin en hayırlı olanı..." İnsanın dindarlığının çeşitli görünümleri, şekilleri vardır.
En hayırlı dindarlık hangisidir?
El-Vereu. "Verâdır."
Verâ nedir?
O zaman "verâ" kelimesini izah etmek lazım. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; "Verâ en güzel dindarlıktır." diyor.
"Verâ" şüpheli şeylerden dahi çekinip, sakınıp İslâm'da en garantili tarzda hareket etme zihniyetidir. Bizim dinimizde gerek Kur'ân-ı Kerîm'in içinde, gerek hadis-i şeriflerde, gerek ahkâm-ı şer'iyyede helal olan şeyler bellidir. Haram olan şeyler de bellidir. Bunlarda tereddüt yok.
Gerçi düşman hepsine bir tereddüt sokmaya başladı. O kadar ustaca çalışıyor ki… Farzların hepsini bir sıralayın. Otuz iki farz, elli dört farz; sıralayın. Her birine bir şüphe! Adamlar sanki toplarını nişan alıp hazırlamışlar, her farzı bombardımana tutuyor gibi. Cemiyetimizde her farzda her Müslümanın zihninde bir tereddüt uyandıracak bir faaliyet var.
Gözünüzü açın! İkaz ediyorum ki her farza bir hücum var. Her farz hususunda sağlam inancımızı sarsacak ters bir propaganda vardır. Onun için gözünüzü açın! Haram belli, helal belli! İkisi arasında tereddüt edilebilecek noktalar vardır. Bu tereddüt edilebilecek noktalar, halkın avam tabakasına tereddütler ilka edebilir. Onları çözmek onlar için müşkül gelir. Ama ulema bilir. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Lâ ya'lemuhâ kesîrun mine'n-nâsi. "İnsanların çoğu onu bilmez."
Demek ki az bir uyanık zümre bilebilir. İşte kim böyle şüpheli şeylerden sakınırsa o zaman dinini kurtarmış olur. Şüpheliye ayak basmazsa, şüpheliden uzak durursa, bu titizliğe ulaşırsa işte buna "verâ" deniliyor.
Verâ sahibi insanın elde ettiği şeyleri bir hadis-i şerifle hatırlatayım. Verâ sahibi bir insanın kıldığı iki rekât namaz, başkasının kıldığı namazdan bin kat daha sevaplıydı. İnsan verâ sahibi, titiz, şüpheliden kaçan bir Müslüman oldu mu bir rekât namaz kılar, ötekinin bin rekâtına bedel olur.
Onun için, bu din bir eğlence değildir. Hayat, insanın eline bir defa geçen bir fırsattır. Müteaddit defalar geçmeyecek. Ahirete gittikten sonra, cehenneme düşen pek çok insan feryâd-u figan edecek.
"Yâ Rabbi! Sen bizi bu cehennemden çıkar. Yâ Rabbi! Sen bizi dünyaya bir daha gönder. Eğer biz yine bu kötü şeyleri yaparsak, o zaman bize ne yaparsan yap. Bizi tekrar dünyaya gönder." diye yalvarıp yakarmalar olacak ama bitti.
Hatta ecel vakti geldiği zaman da bazıları yalvaracak;
"Aman yâ Rabbi! Biraz daha mühlet ver. Biraz daha yaşayım da şimdiye kadar yaşadığımdan farklı bir hayat tarzı tutturacağım. Senin istediğin gibi yaşayacağım."
Lâ yeste'hirûne sâaten ve lâ yestakdimûne. "Ne bir saat, bir an tehire uğrar; ne bir an öne gelir."
Neyse, o vakit! O vakitte insan emaneti teslim edecek, gidecek. Onun için, madem bu hakikat bize o hal başımıza gelmeden önce bildirilmiş, şimdiden gözümüzü açalım. Geleceğini Kur'ân-ı Kerîm bize bildiriyor; o zamanı beklemenin ne lüzumu var? O zaman olmuş bil. Kendini ölmeden ölmüş bil. Ona göre şimdiden tedbirini al.
Kendini şu anda ölmüş bil, bir hesaba çek bakalım. Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızasına uygun mu hareket ettin? Yoksa bu dünya seni de aldattı mı? Bu dünyanın süsü, ziyneti, parası, pulu, ticareti, karısı, kızı, alayişi, debdebesi, saltanatı seni de aldattı mı?
Hesabı herkes kendisi bilir. Hiç kimseye sormaya lüzum yok. Herkes kendi hesabını kendi yapsın. Ondan sonra herkes ayağını denk alsın.
Onun için bize büyüklerimiz diyorlar ki:
"Her gün biraz ölümü düşünün."
Ölümden sonra başınıza neler geleceğini, kabri, kabirden sonra insanların mahşer yerinde toplanacağını, hesabı, kitabı düşünün. Akıllı ve hikmet sahibi insan, hadiseler olmadan önce tedbirini alır. En üstün insan budur. Olmadan evvel tedbir alıp menfi durumları önlemek ve kendisini zararlardan kurtarmak; akıllı insanın işi budur. Normal akıllı bir insan, hadise başına geldiği zaman sıyrılmasını becerir. Üstün akıllı insan, olmadan önce tedbir alır. Aptal insan da hadise başına geldiği halde hala aptallığında ısrar eder durur.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi zeki eylesin. Dindar olmak için zeki olmak lazım! Gerçek dindarlık akıl işidir, oyuncak değildir. Cennetin kazanılması kolay değildir. Zannetmeyin ki cenneti kazanmak milyonları kazanmaktan daha kolaydır. Milyonlar için ömrümüzü harcıyoruz. Biraz beğenilen bir iş sahibi olalım diye ömrün yarısını harcıyoruz. Bakıyorsun; otuz yaşında hala tahsille uğraşıyor.
Neden? Ömür 70 yaşsa 35 yaşına kadar okuyor, adam olayım diye...
İnsan dünyanın basit bir şeyi için bu kadar vakit harcarsa ahiret için değmez mi? Cennet, cemâlullah, Allah'ın rızası, cehennemin dehşetinden kurtulmak için değmez mi?
Cehenneme atılacak insanlar ellerinde ne varsa -dünya kadar malları olsa- kendilerinin fidyesi olarak onları verip, feda edip kurtulmaya çalışacaklar ama fayda yok. O zaman vereceklerinin hiç faydası olmayacak. Bunu bize ayet-i kerimeler haber veriyor. İlim meselesi işte! Tabii okumayanlar bilmez.
Allah-u Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz' in sünnet-i seniyyesine hüsnü temessük nasip eylesin. Rızasına uygun bir şekilde ömür geçirmek nasip eylesin. Cümlemizi Peygamber Efendimiz' in sevgili ümmeti eylesin. Ahirette cehennemden azat eylesin, cehennemine sokmasın. Cennetine dâhil olan bahtiyarlardan eylesin. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in livâü'l-hamd sancağı altında salih kimselerle, din büyüklerimizle, sâdâtımızla, meşâyihimizle beraber haşr-u cem olmayı cümlemize nasip eylesin. O kevser şarabından kana kana nûş etmeyi cümlemize lütf-u ihsan eylesin. Cennet içinde Cemâl-i bâ-kemâl'ini müşahede nimetine, selâm hitabına ve Kur'ân-ı Kerîm'i O'ndan dinlemeye cümlemizi nasip ve müyesser eylesin.