Yemek Adabı, Açlık Sıhhattir

Yemek Adabı, Açlık Sıhhattir
el-Hamdülillâhi rabbi’l-âlemin ve’l-âkibetü li’l-muttakîn ves-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. İ’lemû eyyühe’l-ihvân enne efdale’l-kitâbi kitâbullâh fe-enne efdale’l-hedyi hedyu Muhammedin sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem ve şerre’l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid’ah ve külle bid’atin dalâleh ve külle dalâletin fi’n-nâr ve bi’s-senedil muttasili ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Yemek de doysa bile herkes kalkmadan [kalkma.] Daha yiyecekler vardır mesela, iştahları vardır. Sen çekilince onlar da utanır, kalkarlar. Onun için sen de kalkma. Hep beraber elini uzatırsın, az bir şey alırsın yine. Yemekte evvela büyüklerin ve alimlerin yemeğe el uzatması şart. Tabaklarda da olsa evvela bir büyük başlar, bismillâhirrahmânirrahîm der, ondan sonra diğerleri de bismillah diyerekten yerler.
Halbuki şimdi devrimizde çok acayip haller oldu. Her gelen hemen mutfaktan gidiyor tabağına yemeğini alıp yiyip gidiyormuş. Yemeğini alıp yiyip gidiyormuş, o evde bereket de olmaz, yemek de yetmez, çok masraf da olur. Halbuki sofraların vakti vardır. O vakitte herkes toplanır, güzelce yerler, oh ne güzel, tatlı tatlı.
Yemekte külfete katiyen girmemeli. Yemekte, misafir de olsun ne olursa olsun katiyen külfete girmemeli. Yemekler borçla veya meşakkatle yapılmamalı. Misafir gelecek mesela, e para da yok bende. Şuradan borç alayım da misafirleri bu akşam şunu bunu yapayım. Yok, evde ne varsa. Bu meşakkatli yemeklerin yapılmasını da istememeli. Biz bu akşam geleceğiz ama sana biz şunu da isteriz, bunu da isteriz gibi böyle terbiye harcı şeyler olmamalı.
Hazreti Ali Efendimizi yemeğe davet etmişler, o da üç şartla gelirim demiş. Üç şartla gelirim, birisi çarşıdan bir şey almayacaksın, evdekilerden de bir şey saklamayacaksın. Çarşıdan almayacaksın, evdekilerden de saklamayacaksın. Evde ne varsa onu getireceksin. Bu husus da aileni de yormayacaksın. Onlara da bize yedirdiğinden ayıracaksın. Bu şartla gelirim demiş.
Eski devirdeki Müslümanlar kendilerini ziyarete gelen kimselere evlerindeki yiyecek her şeyi çıkarırlar önlerine koyarlarmış. Eskiden tabii hep kışlıklarını yaz sonunda hazırlarlar. Her şeyiyle evinde mevcut. Meyvesi de. Yemek vakitlerini gözleyip de o vakit misafirlik yapmak çok ayıp. Hatta buyurun deseler de yemek de caiz değildir demişler. Gittik yemekteler, buyurun diyecek tabi artık. Yok, oturmamalı diyor.
Davetsiz olarak yemeklere gidenler fâsık olaraktan giderler. Bak bu çok mühim bir şey. Davetsiz yemeklere gidenler fâsık olarak gider, haram yerler demişler.
Halbuki bizim burada tabii ziyafetler yapıyorlar da umumi ziyafet, herkes geliyor artık. Ama ev sahibinin misafiri dışarıda kalacak, buna kulak asan yok.
Aç olduğu halde; karnı aç, parası da yok. O zaman bazı dostların evlerini gidip yemek yemek caizmiş.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Ebû Bekir es-Sıddîk Hazretleri, Hazreti Ömer radıyallahu anh Ebü’l Heysem adında [bir sahabinin] ve Ebû Eyyûb el-Ensarî hazretlerinin evlerine yemek kastıyla gitmişler, hadi bakalım biz aç geldik, karnınızı doyur demişler.
Misafiri kapıya kadar da uğurlamak lazımdır. Uğurlar olsun diye yapmak, kapıya kadar eksik olmasınlar diyerekten güzel sözlerle uğurlama sünnettir.
Misafir hane sahibinin izni olmadan evden de çıkması da sünnetten değildir. Ben doydum hadi Allah'a ısmarladık. Olmaz öyle. Doydun, ev sahibi sana izin verirse ne âlâ, izin vermediyse oturacaksın. Tabii o da verir izin ama izin istemek lazım yani. Ev sahibinden izin istemek lazım.
Üç günden fazla misafirlik olmadığı gibi üç günden fazla da ziyafet yapılması doğru değildir demişler. Mesela bazı hacı sofraları, düğün sofraları yaparlar. Bazen gider üç gün, beş gün yedirir. Ama üç günden fazlası doğru değil demişler.
Misafire, ziyaretçiye, ancak evde hazır bulunanlar takdim olunur, tekellüf caiz değildir. Tekellüf yapanlara da lanet edilmiş. Çok önemli. Enes vesaire ashâb-ı kirâm radıyallahu anhum evlerinde olan şeyleri çıkartır ve topluca yemek yerler ve Kur'an okurlarmış.
Yemek için toplanmak da mekârim-i ahlâktandır. Bu akşam bize buyurun da beraber yemek yiyelim demek mekârim-i ahlâktandır diyorlar. Güzel. Ashâb-ı kirâm hazretleri Kur'an okumak ve zikrullah yapmak için toplanırlar ve ama yemek istemezlermiş. Bu bizim için belki biraz acıyacak. Biz böyle bir şey yaptık mıydı, gözümüz bakalım ne getirecekler diye bakarlar, bakarız. Bu olmaz. Biz Allah için geldik, okuduk, zikrullah yaptık, ölülerimize, bizim ölülerimize Allah rahmet eylesin. Bizim kastımız bu. Ama ev sahibi canı istemiş de bir şey ikram etmiş. O ayrı. Ancak ikram olunursa buna da kanaat ederlermiş.
Yahu Hazreti Rufai, Ahmet Rufai hazretlerinin bir kitabını okudum. Çok yemek yedirirmiş adam. Çok yemek yedirirmiş. Düşündüm, düşündüm hiç aklım ermedi, bu kadar yemeği padişah bile yediremez yani. Binlerce insana her gün buna yer de lazım zaten o kadar yemeğe. Ama Arabistan'da yere lüzum yok, bahçelere sererler sergileri yerler. Ha sonra anladım ki öyle yemek memek değil, ekmeği doğruyormuş, buyurun. Aç olan tabii yiyormuş, ekmek kâfi. Katık olursa, peynir zeytin ne âlâ. Ama bugünün insanına böyle ekmeği doğrayıp da buyurun demek, ona imkân mı var!
Hatırı sayılan kimselerin dostlarından şunu da isteriz, bunu da isteriz diye söylerlermiş. Tabii buna da ev sahibi pek memnun olurmuş. İmâm-ı Şâfiî de bunu yapmış.
İbadet sağlıkla olur, hayatla olur. Onun için İmâm-ı Âzam hazretlerinin sözleri, sıhhat ilmini bilmeyen fakih olamaz demiş. Sıhhat ilmini bilmeyen fakih olamaz. Onun için el-ilmü ilmâni: ilmü’l-ebdâni, ilmü’l-edyâni. Birisi vücut ilmini bilmek, sağlık ilmini bilmek din ilmini bilmek kadar lazım. Din ilmini bilmeyen biri işte namazı bütün ibadât u tâatları bilmek nasıl borcumuzsa sıhhat kaidelerini de böylece bilmek vazifemiz. Bunda ihmal [yapıp da] canım Allah'tan [demek doğru değildir]. Allah'tan, şüphesiz her şey Allah'tan ama sen sebep oluyorsun bu hallerinin başına gelmesine. Nasıl ki mesela namaz kılmamız Allah'tandır. Ama biz namaza durmazsak, girmezsek eh o zamanda Allah halk etmez kudreti.
Onun için sıhhat kaidelerinde büyüklerinin yazdıklarından size biraz okuyacaktık.
İnsan aciz mahluk, başka mahluklara pek de benzemez. Onun için o Kanuni Süleyman nasıl demiş;
[Halk içinde mu'teber bir nesne yok devlet gibi]
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.
demiş.
Cihanda. Yani en şey, siz Allah muhafaza etsin sizi. Nefes alamayan insanlar var şimdi. Nefes alamıyor ve veremiyor da. Sıkıntı var içerisinde, bunaltı. Çok zor, Allah esirgeye.
Bunların en çoğu hep mide bozukluğundan ileri gelen şeyler. Onun için Kanuni Sultan ne iyi söylemiş. En güzel şey sıhhat.
Sıhhatin kıymetini de hasta bilir diyorlar. Hasta olduktan sonra da kıymeti yok zaten. Bilsen ne bilmesen ne de artık.
Ne yazık ki bu vücudu bize teslim eden Allahu Teâlâ bunu korumayı, muhafazayı da bize emanet etmiş. Bak ben sana verdim bu vücudu, hadi bakalım sen de koru. Büyü, bana kulluk et. Bize lazım olan vazifelerden mühimi de midesidir. İnsanın en çok iki şeyden müteessir olur, birisi soğuk, birisi de midesi. Üşütür kendisini bir hasta olur. Bir de midesini bozar, ondan sonra hasta olur.
Neden bozulur mide?
Lüzumsuz şeyler yer, ağır şeyler yer, hazmedemez, fazla da yer. O da demirden de olsa bozuluyor işte. Demir değil ki et parçası.
Onu bozacak her şeyden son derece sakınmak gerektir. Onun için Erzurumlu İbrâhim Hakkı hazretleri o Marifetname’sinde güzel yemek listesi yapmış. Güzel yemek listesi yapmış, bunları ye, bunları yeme diyerekten. Ama bizim bugün bunların hiçbirisine kulak astığımız yok işte. Ne bulursak onu yiyoruz.
Bilmek başka yapmak da başka. Bilirsin de fakat canı ister. Canım istedi yiyeyim der, iştah doludur, insan da genç. Ama ileride bunun zararı olacak, yapma yeter [desen bile,] ona hâkim olamaz insan işte. Canı istedi miydi mesela bal, kaymak güzel şey, canı ister. E yiyeyim. Ama zarar eder arkasından. Hani bal şifaydı ya. Şifa ama kararınca. Kararını kaçırdın mı bu sefer de zarar olur.
Burada demiş ki içkinin, sigaranın zararını bilmeyen hemen hemen yok gibidir. Hatta doktorlarımız, hoca efendilerimiz bile ne kadar sigara müptelası oldukları herkesçe malumdur. Bu iptilalar ekseriyetle gençlik devirlerinde alışıp sonra da âdetleşen bir beladır ki terki pek büyük mücahedelerine bağlıdır. Zaten bu yemek meselesinde de usule riayet edemediğimizin sebeplerinden birisi de aile arasındaki alışkanlıktır. Bu alışkanlığa tabiat-ı sâniye, tabiat-ı sâniye diyorlar ki kurtulmak için yine büyük mücahedelelere bağlıdır. Çünkü nefis daima alıştığı şeyi ister. Vermezsen elinden gelmez. Vermezseniz sizi rahatsız eder.
Artık azizim çok sebat sahibi olmak gerek ki nefsin elinden yakayı kurtarabilesin. Bu nefsin elinden kurtulmadıkça da insanlıkta tekemmül denilen, olgunluk denilen, dürüstlük denilen, üstünlük denilen şey olmaz. Okumuşsunuz başka, biliyorsun başka ama o Allahu Teâlâ'nın istediği üstün olgun bir kul nefse hakimiyetin üstünde. Bu nefsin elinden kurtulmadıkça [Kemal olmaz].
Onun için büyükler, bazen tavsiye ederim. Müzekki’n-Nüfûs diye bir kitap okumuştum gençlik devrelerinde, çok hoşuma gitmişti. Onu şimdi galiba yeni yazıya da çevirmişler. İnsanların nefsini baya terbiye ediyor yani. Bu insan, tekemmül denilen olgunluk denilen şey kolay bir şey değil yani. Zengin olmak kolay, para sahibi olursun başka, bilgi sahibi o da olur, o da başka. Ama insan olarak peygamberin istediği, Allah'ın istediği güzel bir kul olabilmek [de yine başka.] Bak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Enes diyor, ben on sene onun hizmetkârlığını yaptım da bana bir kere niçin yaptın veya niçin yapmadın demedi.
E bu kolay bir şey mi? Biz kaç defa darılırız günde hizmetkârlarımıza?
Onun için üstünlük, olgunluk mümkün değil demiş. O da yedikçe azdıran bir canavardır. Şimdi o da yedikçe azıtan bir canavar. Tabii hakkından gelemezsin. Onun hakkından ancak açlık gelmektedir, başka hiçbir şeyden korkmaz. Onun için koşu atlarını bile koşturacakları vakitte biraz onları az yemeye çekerler. Muhtemelen eskiden besler, sonra koşacağı vakitte onun yemeğini keser. Yemeği yedirirse koşamaz hayvan o zaman. Nasıl yaparsa.
Ahiret yolcularına da yakışan ilk şey kendisini açlığa alışmaktır. Kanaat. Hastanedeki hastaların bazısına doktorlar perhiz verirler. Bu herhalde onları öldürmek için değil ya. Hastalığının icabı buna muhtaçtır. Yoksa ölüme sebep olsun diye değil.
Allah kusurlarımızı afv u mağfiret eylesin. Tevfîkât-ı samedâniyesine mazhar eylesin. Cümlemizi fazl u keremiyle nefsin, şehvetin, şeytanın elinden kurtulup o güzel cennetine müstahak, istihkak getiren kullarının zümresine kabul buyursun.
el-Fâtiha!
Allah Sevgisi,
İyilik Yapanlarla Birlikte
Davet Adabı,
Niyet
