Kişi Sevdiğiyledir, Açlık ve Tokluk

Kişi Sevdiğiyledir, Açlık ve Tokluk
el-Hamdülillâhi rabbi’l-âlemin ve’l-âkibetü li’l-muttakîn es-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn. İ’lemû eyyühe’l-ihvân enne efdale’l-kitâbi kitâbullâh fe-enne efdale’l-hedyi hedyu Muhammedin sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem ve şerre’l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid’ah ve külle bid’atin dalâleh ve külle dalâletin fi’n-nâr ve bi’s-senedi’l-muttasili ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ yuhübu racülün kavmen illâ ce’alehullâhu me’ahüm.
Hadîs-i kutsî.
Bir kimse hangi kavimi severse Cenâb-ı Hak bu kişiyi muhakkak o sevdiği kimselerle kılar. Bunlarla haşr olur. Yani bu sevdiği kimse iyi, zahid, müttaki, hayalı, namuslu, dindar bir kimse ise, bunları seven, bahtiyar kişi de, her ne kadar bu meziyetler üzerinde bulunmasa dahi yine onlarla haşr olunacaktır. Bunları sevdiğinden nâşi…
Onun için bu sevgi pek mühimdir. İnsanın akıbeti, saadeti, selameti de bu sevgiye bağlıdır. Maazallah insan bir de aldanıp dünya, şehvet ve saltanatlarına imrenip de safaya dalan, ibadet ve taatten mahrum, kötülüklere meyyal bedbahtları severse işte o zaman da bu kimse saadet yerine felaket, saadet yerine nedamet. Daha açıkçası cennet yerine, cehennemi, Hakk'ın rızası yerine de gazabını seçmiş olur. Hele şu bizdeki güzellikleri, güzelliklere hayran olmamak mümkün mü? Bu göz, kulak, ağız, burun, hele yüzdeki letafet, gözlerin, sözlerdeki ahenk, hatta cazibeleri, hele hele o akıl, idrak, şuur bunlar nereden gelip nereye gider?
Sonra bir de bu insan denilen mahlukun yaptığı harikalara şaşmamak da mümkün değil. Bu yerden kalkan koskocaman makine bir de içindeki insanla beraber aya kadar gider. Buraya bayrak diker. Gökyüzünde parçalanır, birleşir. Televizyonlar, radyolar, radarlar, koca koca makineler, hep insan kafasından çıkmış hünerler değil mi? Acaba bu kadar kuvvet ve kudreti bu insanı kim vermiştir? Bu insan ki bu üstünde yaşadığımız topraktan hasıl olmuştur, bu topraktan yaratılmıştır. Bugün de yine o topraktan hasıl olduğumuzda hiç şüphe yoktur. Bütün yediklerimiz hep bu topraktan değil mi? İşte o yediğimiz yemekler içimizde bir taraftan kan alıp cesedimizi, hayatımızı idame ettirir, diğer taraftan da insanlık tohumlarını hazırlar.
Halbuki bunların hiçbirisinden bizim haberimiz bile yoktur. Allahu Teâlâ'nın yarattığı nizam dahilinde her şeyi yerli yerinde cereyan etmektedir. Bunları daha biraz genişçe düşününce Allahu Teâlâ'yı bilmek, bulmak, anlamak, sonra ona tam manasıyla teslim olup O’nu cân u baş ile sevmek. Zira böyle bir kuvvet ve kudret-i kâmile sahibini sevmemek elden gelmez. Muhakkak Allah'ını sevecek, Allah'ının sevdiklerini de sevecektir.
Onun için Peygamberini de ashâb-ı kiramı da ulemasını da sever. Bunları da sevmek Allahu Teâlâ'yı sevmek gibidir. Namaz kılmak farzdır. Namaz kılmak için abdest almak da farz değil mi? Allah'ı sevmek farzdır. Allah'ın sevdiklerini sevmek, o da farz değil mi? Öyleyse, ben Allah'ı severim. Başkaları ne oluyor diye onları sevmek de boynumuzun borcudur. Zira Hakk’ı seven mutlaka Hakk’ın emirlerine mutî ve mümtaz olur. Aksi takdirde sevgisine inanılmaz. Çünkü bütün bilgiler der ki, seven sevdiğine mutîdir. Sevgilisine itaat etmeyen, sevgiye kimse inanmaz. Bu sevgi olsa olsa şeytanî bir oyundur. Sevgi ihlas ile bir de candan olursa bu sevgiye can kurban.
Sevginin tabiatıyla böyle olması lazım. Zira sevdiğimiz Allahu Teâlâ başka sevgililere benzemez ki. Bizim sevdiğimiz sevgililer hep bizden bir şeyler beklerler, isterler. Vermediğimiz vakitte bizden yüz çevirir. Halbuki Allahu Teâlâ bizlere her şeyleri vermekte; isyanlarımız, kabahatlerimiz, günahlarımız ne kadar çok olsa da yine vermekten de geri kalmamaktadır.
Böyle lütfu bol, ihsanı bol, keremi bol, afv u mağfireti bol, kusurlarımızı daima örtmekte olan Allah'ı sevmeyeceksin de ya kimi seveceksin?
İşte bu büyük Allah'ı sevenler ancak onun sevdiğini severler ve sevmediğini de sevmezler. Yani Allahu Teâlâ kendisini sevenleri sever. O’nu sevenler de O’nun her emrine mutî ve münkâttır. Namazlarını muntazaman erkanına riayetle kılarlar, oruçların da hiç de kusur etmezler. Hem de nafile namaz, nafile oruçları da bırakmazlar. Zekatlarını, sadakalarını bol bol verirler. Haclarını da ihmal etmezler. Hem de Allah'ın mahlukuna karşı çok şefkatli ve merhametlidirler. Kimseyi de incitmezler. Onun için Allahu Teâlâ da onları sever. Öyleyse sen de onları sev ve onları sevenleri de sev. O zaman dünyan da güzel rahat olur, ahiretin ise daha fazlasıyla güzel olur. Bu sevdiklerine bu sevdiklerinle beraber olursan, cennet içinde cennet, nimet üstüne nimet.
Cenâb-ı Hak cümlemizi Hakk’ı seven ve emrine uyan ve buyruğundan dışarıya çıkmayan ve Hakk’ı sevenleri de seven sevgili kullarından etsin. Amin.
Hakk'ın sevmediği kimseler ise malum münafıklar, mü’minim deyip de taatten mahrum olan isyankârlar. Emirlerini tutmadıkları gibi yasaklarından da korkup kaçmayan, haram yiyenler. Öyleyse Allah'ın sevmediğini sevmek elbette hiçbir Müslümana yakışmaz.
Onun için İslam dini iki şeyden ibaret demişler: Birisi Hubb-u fillah birisi de buğz-u fillah. Yani sevdiğini Allah için sev, sevmediğini de Allah için sevme. İslam'ın yaşamasına, ayakta kalmasına yegâne sebep bu muhabbet ve buğuzdur. Yerine göre kullanmak pek büyük hünerdir demişler.
Bu sebepten Cenâb-ı Peygamber Efendimiz, Allah'ı sevmek, Allah için sevmeyi, imanın şartından kılmıştır. Şart olmayınca meşrut da olmaz derler. Bu sevgi olmayınca imân-ı hakîki de olmaz. Dualarında da böyle buyurmuşlar.
Allehümme innî hubbeke … ilâ âhir… Yâ Rabbi! Beni senin muhabbetinle ve seni sevenleri sevmekle ve senin muhabbetine beni yakın eden şeyi sevmekle beni merzuk eyle. Muhabbetini bana soğuk suyu sevmekten daha sevgili kıl.
Malum ya, Arabistan'da bahusus yaz aylarında çok sıcak günlerde soğuk suyun kıymetini ancak bu yananlar anlar. Onun için ki soğuk suyun kıymeti pek müstesnadır. Binâenaleyh Hak sevgisi ise insanların sıcakta bayılacağı zamanda imdadına yetişen bu soğuk sudan daha evladır. Bu muhabbet insanda kendiliğinden hasıl olamaz. Mutlaka ilm ü irfana ve sohbetlere muhtaçtır. Yalnız tefekkür kâfi gelmez. Maazallah insan yanlış yollara da sapabilir. Bak, Müslümanların yetmiş iki fırkayı bölünmesinin sebeplerinden birisi de kendi akıllarıyla hareket etmeleridir. İnsanın aklı bir dereceye kadardır, bunun ötesine gidemez. Onun için mutlaka ve muhakkak Peygamberimizin yolundan ve o yolu bizlere gösteren kâmil, olgun alimlerin, ariflerin sohbetlerine pek muhtacız. Bu sohbetler ki, muhabbetler ki bize Allah'ı tanıtır, bildirir ve O’na sevgi ve aşkımızı arttırır. Bizleri O’na ibadete de sevk eder. Ve O’nun azamet, kuvvet ve kudretinden korkup yasaklarından uzak eder. Aşk ve muhabbetten gözlerine uyku girmez. Daima ağlar, aczini, zaafını bilerek ağlar durur.
İmâm-ı Nebevî rahmetullahi aleyh der ki, Râbiatü’l-Adeviyye hatuna sormuşlar ki, sen bu büyük ve yüksek makama ne sayede eriştin? Demiş ki ben Allah'a ibadeti ne cennet sevgisi ne de cehennem korkusu için yapmadım. Kötü bir işçi gibiyim, yalnız ibadetimi ancak ve ancak O’nu sevdiğim ve O’na aşk ve şevkimden naşi yaparım demiş. Bak, bu bir kadın ama ne sultan kadın!
Binâenaleyh Tezkiratü’l-Evliyâ’yı oku, aşıkların hallerine vâkıf ol.
Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri de sevgisini üç şeyde beyan etmiş. Birisi Cenâb-ı Peygamber'in mübarek cemalini, güzel yüzünü seyretmek, daima ona bakmak. Onun yüzüne bakmaktan doymamak. İkincisi varını yoğunu bu Resûlullah'ın yolunda vermek. Üçüncüsü de kızımı o Peygamberin nikahında bulundurmak en büyük emelimdir demiş. Bak büyüklük nasıl oluyor. Öyle kuru laflarla fayda eden [sevgi olmaz.] Her sevginin bir alameti var. Hakk’ı sevmenin alameti de O’nun sözlerini dinlemek ve O’nun gönderdiği Peygamberi ve kitabımız olan Kur'ân-ı Azîmüşşân’ı sevmek ve o sevgiyi bir fiil göstermektir.
Münebbihât’da şöyle der. Dünya ve ahiret bütün hayırların başı Allah'tan korkmak. Tövbe insanlara farzdır. Lakin günahları terk etmek vaciptir. Her kim Allah'ı severim der de haramlardan kaçmazsa davası batıldır. Her kim Resûlullah'ı seviyorum der de fukarâ-i mesâkini hoş görmezse davası batıldır. Yine her kim ben cenneti seviyorum der de tasaddukta bulunmazsa onun da davası batıldır. Yine her kim ben cehennemden korkuyorum der de günahları terk etmezse onun davası da batıldır.
Ebû Tâlib el-Mekkî hazretleri, Ḳûtü'l-ḳulûb adlı kitabının kenarında …'l-ḳulûb adlı eserinde yüz altmış yedinci sayfasında şöyle diyor: Her ihsan edeni, her vereni herkes sever. Her ihsan edeni, her vereni herkes sever.
Ne kadar severler?
Kapılarından ayrılmazlar.
Sebebi?
Yedikleri bir lokma ekmek.
Cenâb-ı Hak bizlere bil-vesile neler vermiyor ki! Vücudumuz, vücudumuzdaki envaiçeşit nimetler, hepsinden daha güzel, o canım gözler, kulaklar, akıl fikir. Paha biçilmek mümkün olur mu? Onun için hem düşünmek hem de ahiret ilimlerine ait kitapları çok okumak, sonra da gönül açan, insanlara hakkı tanıtan ilim adamlarını ve meclislerini bahusus zikrullah meclislerini arayıp bulmak ve bunlara devam etmek. Yalnız şunu da unutmamalı ki, bugün bu davayı yapanlar pek çok fakat çok uyanık olmak gerek. Burada biraz acize bir şey yazılmış ama. Dünya muhabbetleriyle hiç fayda vermez dersem acaba beni ayıplar mısınız? Çünkü bugünkü toplantıları görüyoruz ki biraz Allah'ı, ilahî notasıyla okurlar, sonra arkasından muhabbet derken bundan sonra da birbirlerini çekiştirme gıybetler başlar. O zaman hem sevaplar gider hem de bir sürü günahlara girilir. Hele bazı yerlerde bir de şakalaşma olursa vay halimize.
İşte bunların hepsinin bir sebebi var. Hatta birçok sebepler var. En birinci ve en başlı gaye nefsi yenmek ve emmârelikten, levvâmelikten, mülhimelikden kurtarıp nefs-i mutmainneye eriştirip, hatta da oradan da ileriye geçmek. Bunun ilk işareti yemeyi ve yemek öğününü azaltmak, Resûlullah'ın ve onun ashabını yolunu tutmak.
O Peygamber-i âhir zaman her şey emrine âmâde iken yemez ve açlığını birazcık giderebilmek için mübarek karınlarına taş bağladıklarını bilmeyen yoktur zannederim. Kızı Hazreti Fatıma'nın bir gün yaptığı ekmekten babasına da ikram için getirmiş olduğu bir parça ekmek, ekmeğe karşı kızına üç günden beri ağzıma bir şey koymadığını ifade eden peygamber ahir zamanın halini elbette duymuşumdur.
Ashâb-ı kirâm'ın hâli bile hepimize bir ders ve ibrettir. Hele Ebû Hüreyre'nin hâli. Hele çektikleri sıkıntılar. Eğer onlar da bizim gibi nefislerine düşkün olmuş olsalar… Bir değil iki değil, üç öğün yemek, hem de nasıl tatlısı, tuzlusu, yağlısı, ballısı, üstüne de enva-i çeşit meyveleri, meyve suları, hazım ilaçları, tozları. Sonra da gece yarılarına kadar muhabbetler. Cemaat ve gece namazları, teheccütler, sabah namazları ise ya uyku ile veya darı darına kılınan namazdan ne hasıl olur? Bunlar hep yemeklerin verdiği gaflet eseridir. Sonra yemekler kuvvetli olunca insanda şehvet kuvvetlidir. Haktan, hakkından gelinmez hale gelir. O zaman pek çok günahlara girilmiş olacağından şüphe de yoktur. Sonra insanın gözleri dünyaya dikilir. Ya memuriyet arar ya kazanç yollarına gider. Bunlar tabii fena bir şey değil. Ama şehvet insanı burada bırakmaz. Gözleri daima yükseklerde gezer ve bunun için çareler arar. Bunun için arkası kesilmeyen dedikodu, gıybetler, iftiralar hepsi hoş görülür.
Cenâb-ı Hak cümlemizin yardımcısı olsun.
Bir ekmek meydana gelinceye kadar üç yüz altmış altı mahluk ona hizmet eder demişler. Evvela Mikail aleyhisselam. Melekler, güneş, yıldızlar, havalar, hayvanlar, ekip biçenler, harmanlar, bir sürü kimseler, hep bu bir lokma gibi için değil mi? Ademoğluna iki lokmacık yeter denmiş. Maksat az bir miktar ile iktifa etmektir. Çok yemek insanı zikrullahtan alıkoyar diyorlar. Bu da en büyük bir şerdir. Zira dünya fâni, âhiret ise bâkidir.
Onun için bir kişinin yiyeceği iki kişiye kifayet eder denmiş. Kul, açlığını unutur, rabbisinin zikriyle meşgul olursa meleklere benzer. Ve eğer tokluğa devamla şehvetinin peşinden dolanır, dolaşırsa bu sefer de behâime benzer demişler. Bak, açlığı padişahlığa, sultanlığa benzetmişler. Tokluk da köleliktir demişler. Yani nefsin esiri ve kölesi oluyor. Açlığın hepsi izzettir, tokluk da hepsi zillettir. Bütün hastalıkların anası mide bozukluğudur, biri de soğuktur. Açlık ahiretin anahtarı, zühdün kapısı, tokluk da dünyanın anahtarı ve dünyaya rağbetin kapısıdır.
Cenâb-ı Peygamber buyuruyor ki; muhakkak her şeyin bir kapısı vardır, ibadetin kapısı da oruçtur. Yani açlıkla Allah'a ibadet olunur demektir. Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız. Kalplerin, gönüllerin sıhhati ise, uyanıklığı ise hepsinden daha âlâ ve daha ahsendir. Cennetin kapısını çalmaya devam ediniz, elbette açılacaktır. Cennetin kapısı nasıl çalınır demişler. Açlık ve susuzlukla Cenâb-ı Hakk'a yalvarmakla olur denmiş. Çünkü tok kimseyi yemeğe davet etseniz gelmez, gelse de yiyemez. Binâenaleyh medh u senâ olunan güzel ahlaklara da toklukla erişilmez. Ancak açlıkla terbiye-i nefis olur. Onun için o büyük zatlar eriştikleri büyük derece ve makamlara hep bu açlık ve susuzlukla erişmişlerdir.
Allah kusurlarımızı afv u mağfiret eylesin. Tevfîkât-ı samedâniyesine mazhar eylesin. Cümlemizi fazl u keremiyle nefsin, şehvetin, şeytanın elinden kurtulup o güzel cennetine müstahak, istihkak getiren kullarının zümresine kabul buyursun.
el-Fâtiha!
Misafire İkram,
Sılai Rahim
