Musab bin Umeyr, Telkin, Sılai Rahim, Ana-Baba Hakkı, Allah Korkusu

Musab bin Umeyr, Telkin, Sılai Rahim, Ana-Baba Hakkı, Allah Korkusu
Elhamdülillah, sümme elhamdülillah, elhamdülillahî hedâna lihâza vema künnâ linehtediye levlâ en hedânallah. Vema tevfîki illa billah aleyhi tevekkeltu ve ileyh.
Neşhedü en lâ ilâhe illâlahu vahdehu lâ şerîkeleh. Veneşhedü enne Muhammeden abduhu ve habibuhu veresuluhu. Allahümme salli vesellime ve barik alâ hazen nebiyyu kariybu ve Resulu Seyyidul senedil azim fi kalbirrahim seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.
Câbir radıyallahu anh var ya, o naklediyor, diyor ki: "Biz bir topluluk halinde bir evde oturuyorduk." Topluluk, ma'lûm ya aza da derler, çoğa da derler. Ne kadar olduğunu söylemiyor. "Derken, Rasulullah üzerimize çıkageldi." Gelince bunlara demiş ki:
Yâ ma'şerel-müslimîn "Ey müslüman cemaati, ittekullâh “Allah'tan korkun!” Ve sılû erhâmeküm “Akraba ü taallûkâtınıza sıla yapın!" Akraba ü taallûkat; ana ve babalarının teferruatları, amcalar, dayılar, halalar, teyzeler, ve onların çocukları. Bunlara sıla-i rahim yapmayı, Allah-u Teâlâ emrediyor; Peygamberimiz de bize tavsiye ediyor. Çünkü sevabın en çok, en fazla insana erişeni sıla-i rahimden olur. Sıla-i rahmin sevabı çok çabuk geliyor. Onun mükâfatı büyük, dünyada da ahirette de.
İkincisinde diyor ki: Ve iyyâküm vel-bağy "Zulümden sakının!" Çünkü, sıla-i rahmin sevabı ne kadar çabuksa, zulmün de cezası o kadar çabuktur. Binâenaleyh, anaya babaya da haksızlık yapanların cezası çok çabuk gelir. Bazı cezalar ahirete bırakılır ve geciktirilir. Bazıları da böyle ana babaya zulüm gibi -diğer zulümler de öyle- onların cezası çabuk gelir, çabuk yetişir insana. Onun için, bundan sakının!
"Cennetin kokusu bin yıllık yoldan duyulur." O kadar güzel bir koku. "Bunu, anaya babaya asi olan duyamaz!" Cennete giremez demek. O kokuyu duymamak, cennete girememesinin alâmeti. Onun için, âsî olan bunu duyamaz. Bunun arkasından daha üç beş tane daha var, sıralanmış ama, şimdi burada yalnız o Allah korkusundan bir iki kelime bahsedeceğim.
Allah'tan kim korkar? Hepimiz korkarız. Mü’miniz. Mü'minler Allah'tan korkarlar. Ama nisbet dahilinde. Onun için, bir büyük demiş ki, sana sorarlar ki: "Allah'tan korkuyor musun?” " Sus, cevap verme!” “Niçin?” “Korkuyorum desen, korku yok; o yanlış söz. Korkmuyorum desen, küfür olur o da. Binâenaleyh sükût et!”
Bizim Allah'tan korkumuz çok zayıf. Lâ ilâhe illallah diyenlerin hepsi Allah'tan korkarlar ama, o korku derece derece.. Şimdi, Allah-u Teâlâ bize, korkanı anlatıyor:
İnnemâ yahşallâhu min ibâdihil-ulemâ'
"Allah'tan kulları içinde ancak alimler hakkıyla korkarlar."
Allah'ı bilme nisbetinde Allah'tan korkulur. Bunu da en çok ulemâ bilir. Ulemâ Kur'an ilmine vakıf olan kimselerdir. İlm-i Kur'ana vakıf olan insana ulemâ derler. Şimdi, bir çok ulemâlar var ortada; o değil! Kur'an ilmine vakıf olan kimseler, vukufu nisbetinde, bilgisi nisbetinde Allah'ı bilir. Çünkü, Allah-u Teâlâ bize kendisini Kur'an'da bildiriyor. Kur'an'ı bilen Allah'ı bilir. Kur'an'ı bilmeyince, öteki duygularla bilinen bilgi ile, okuyarak bilenin bilgisi elbette bir olmaz.
Onun için, Cenâb-ı Hak innemâ yahşallâhu min ibâdihil-ulemâ' demiş. Allah hepimizi o ulema zümresine ilhak buyursun.
Ondan sonra, ne diyor Efendimiz:
Re'sül-hikmeti mehâfetullâh "Hikmetin başı Allah korkusudur."
Allah korkusunu elde etmek için; iman ne kadar kuvvetli ise, insan o kadar Allah'tan korkar. Şimdi diyorlar ki: "Cehennem bir ateş, oradan korkumuz var yanmayalım diyerekten." Fakat, Allah'tan ayrılığın acısının yanında bir katredir cehennemin hepsi birden. Allah'tan ayrı kalmanın korkusu daha büyük!
Meselâ; namaz kılmak, oruç tutmak, Kur'an okumak, zikrullah yapmak Allah'la beraber olmanın alametleri. O anda Allah ile beraber o adam. Bundan ayrılıp namazsız, zikirsiz, Kur'ansız olan adamın hali. Ateş bir damladır, o Allah'tan ayrılığın acısı yanında, ama farkında değil.
Nasıl ki hastalarımızın bazen keserler elini ayağını, doktorluğun icabı; adam acıyı hiç duymaz. Niçin? Orata bir morfin yapıyorlar duymuyor. Şimdi biz de morfinlenmişiz, o acıdan haberimiz yok. Allah affetsin.
O günah yerlerinde, günah işlerinde, gaflet en büyük günah! Gaflet; Allah'tan ayrı kalmak... Oyunlara, ve sâir günahlara dalaraktan uzak kalmanın acısını hissedemiyoruz; çünkü üzerimizde morfin var.
Müslümanlık çok güzel bir dindir. Öyle ne derler, her gürültüye pabuç bırakmamak bakımından güzel bir derstir hepimize. Allah-u Teâlâ'nın verdiği ecel, hiçbir zaman değişir değildir. Ecelden evvel kimse ölmez, ecelden sonraya da kimse kalmaz. Muayyen dakika ne zamansa, o zaman ecelini alırlar. Şunun bunun müdahalesi ile bugün ölenler var mesela. Hep bunlar ecelleriyle ölenlerdir. Ecelsiz ölen yoktur. Onlara ecel o şekilde takdir olunmuş ve o şekilde gitmişlerdir. Binâenaleyh bundan kurtulmanın çaresi de yoktur. Şöyle yaparsan kurtulursun, böyle yaparsan kurtulursun demek boştur. Korkaklığın da ölüme faydası yoktur.
Onun için, Allah hepimizi affetsin. Bize lütfettiği bu İslâm dininin kadr ü kıymetini anlamak, şuurlu bir müslüman olabilmek devletini cümlemize nasîb eylesin. Dünyanın gözü de hep bizlerde. Allah hepimize sağlam akîde ihsan buyursun. Metanet versin, sabr ü selâmet versin.
Bize de sabır tavsiye etti. Estaizü billâh:
Vallâhu meas-sâbirîn diye Kur'an'ın bir çok yerlerinde gelir; “Allah sabırlılarla beraberdir.” Sabreden derviş, muradına ermiş derler. Onun için, her zorluğa göğüs germek ve yılmadan İslâm'ın müdâfii ve muhafızı olmak hepimizin vazifesidir.
İslâm'ın iki yolu var: Birisi emr-i ma'ruf, diğeri nehy-i anil-münker. Bununla her müslüman me'murdur. Her müslüman hem emr-i ma'ruf yapacak, hem de nehy-i anil-münker yapacak. Fenalıklara engel olmaya çalışacak; iyilikleri de teşvik edecek, yaptırmaya çalışacak.
Mus'ab isminde Umeyr'in oğlu. Mus'ab isminde birisi. Peygamberimizin etrafında toplanan o günün insanlarından elli kişinin ismini kitap olarak yazmış bir adam. Bize de yollamışlar kitabı oradan okuyorum. Mus'ab ilk Müslümanlardan olarak yazılmış. İslâmiyeti çok acı. Peygamberimiz saklı, iman âşikâre değil yâni. Peygamberimiz bir evde etrafına gelen beş on kişiye müslümanlığı anlatıyor. Kabul eden ediyor, etmeyen etmiyor. Derken beş-on kişi müslüman olmuşlar. Mus'ab da duymuş ki, müslümanlık diye bir şey var ortada. “Bu acaba nedir” diyerekten, Peygamberimiz'in gizli olduğu yeri buluyor. Giriyor içeriye, dinliyor. Peygamber sallallahu aleyhi vessellem nasihat ediyor, dini anlatıyor. Hristiyanlıkla mukayese ediyor, bir şeyler yapıyor.
Mus'ab, gayet zengin bir adamın evlâdı. Çok güzel, çok da zengin. Çok da şık giyinen bir genç. Müslüman oluyor. Müslüman olanlara çok eza, cefa yapıyorlar. Yaşama imkanı yok gibi o devirlerde, müslüman olanların. Diyor ki:
" Ben kimseden korkmam ama, anamdan korkarım. Anam benim müslüman olduğumu duyarsa, kimbilir bana neler yapar? Annedir çünkü. Haber vermeyin ona!" diyor.
Fakat bir müşrik annesine, "Senin oğlun da müslüman oldu." diyor. Annesi de bunu hapsediyor, odanın birine kilitliyor.
O zamanlar Müslümanlar sıkıştılar, Mekke'yi terkedip Habeşistan'a kaçmaya mecbur oldular. O sıralarda Mus'ab da bir yolunu buldu, Habeşistan'a kaçanlarla beraber o da kaçtı. Şimdi biz, bu mahalleden öbür mahalleye, bu komşudan öteki komşuya gitmeye zorlanıyoruz. Zorluk var diyoruz, şu bu diyoruz, bin bir bahane buluyoruz. O günkü devirde, Mekke'den çıkıp da ta Habeşistan gibi diyara gitmek, lafta kolaydır. Vasıta yok, hep yayan yapıldak.
Gidiyorlar, fakat orda barınamıyorlar. Bir müddet sonra, yine geri dönüyorlar. Geri döndükleri vakitte, annesi bunu yine hapsediyor. O zaman sallallahu aleyhi vessellem Hazretleri, onu Medine-i Münevvere'ye gitmek üzere vazifelendiriyor. Bir çıkış yolu bulup Medine-i Münevvere’ye kaçıyor. Peygamber o zaman Mekke'de, İslâm da daha gelişmiş değil.
Orada, Peygamber sallallahu aleyhi vessellem gelinceye kadar, tam yetmişiki kişinin müslüman olmasına sebep oluyor. Orda durmuyor, etrafındaki köylere gidiyor, kasabalara gidiyor, cemaatlerin arasına gidiyor. Putların fenalığından bahsediyor, İslâm'ın ulviyetinden, Allah'ın birliğinden bahsediyor. İnsanların içlerinde nasipleri olanlar Müslüman oluyorlar.
Neticede bir köye gidiyor. Orda Müslümanlığı anlatmaya çalışırken, oranın ağası olan herif kızıyor, "Bu ne demek?" diyor. Hemen kılıcını çekiyor, geliyor, O'nun başına dikiliyor:
"Eğer yaşamak istiyorsanız, gidin buradan! Yoksa, kafanızı keseceğim!" diyor.
Mus'ab zavallı, güzel de idareci bir efendiymiş. Allah rahmet eylesin.
"Efendi, biz buraya dövüşmeye gelmedik. Ben konuşuyordum. Müsaade et, otur, sen de dinle! Hoş görürsen ne âlâ; görmezsen biz de bırakır gideriz. Zorla işimiz yok." filân diyerekten adamı ikna ediyor.
Oturtuyor oraya, ona güzel bir Kur'an okuyor. Peygamber'den aldığı ilhamların bazılarından, putların boş şey olduğundan bahsederekten, adamın gönlünü yumuşatıyor. "Eşhedü en lâ ilâhe illallah, ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlühû" dedirtiyor. Evvelâ kılıçla geliyor ; arkasından da kelime-i şehadet getiriyor, Müslüman oluyor.
Onun için, telkinin çok faydası var. Usulü dairesince, kavgaya gürültüye lüzum yok. Put dediğin senin taştan yapılmış, cansız bir mahlûk. O mahluktan medet ummak ne kadar cahilâne bir şey! Bugünün münevveri bile buna aldanmakta. Bugünün münevverleri bile şefaatçi diyorlar.p. Hiç taştan şefaatçi olur mu?
Şimdi, Peygamber sallallahu aleyhi vessellem Medine'ye hicret etti, geldi. Geldikten sonra Bedir Harbi oldu. İkinci harp Uhud Harbi oldu. Uhud Harbi'nde Cenâb-ı Peygamber bayrağı Mus'ab'a veriyor. Orada ecel gelmiş. Bir düşman süvarisinin hücumuna uğrayaraktan kendisi de orda bayrak elinde, şehit düşüyor.
Cenâb-ı Peygamber, harb sonunda şehidleri toplarlarken, Mus'ab'a çok ağlamış. Çünkü Mus'ab çok zengin bir babanın evlâdı, çok ferah fahur büyümüş. Fakat, İslâmiyet uğrunda o fedakârlığa katlanmış. Aç, yarı aç yarı tok, bir gün aç bir gün tok. Hep İslâmiyet lehinde çalışmalar yapıyor; en nihayet de şehadet şerbetini içiyor.
Bir gün Rasûlüllah sallallahu aleyhi vessellem O’nu görmüş. Kış günü, üşümüş, üstünde bir şey yok. Kendini muhafaza için bir posta bürünmüş giderken, Rasûlüllah demiş ki:
" Şuna bakın! Bir babanın ne kıymetli bir evlâdı idi. Bugün, İslâm yolunda her şeyini bıraktı. Anasını da bıraktı, babasını da bıraktı, malını mülkünü de bıraktı. İslâm fedaisi!" diyerek, daha hayatında iken O’nu öyle görünce ağlamış.
Onun için, Allah celle ve alâ cümlemize din ve iman aşkı, iman gayreti versin de, dinimizi yalnız kendimize hasretmeyelim. Etrafımızdaki insanlara, komşulara dinin fadâilinden bahsetmekte ne beis var? İyilikle güzellikle anlatmaya çalışalım! Bu fena, at onu dışarıya. Bu da kötü, onu da at dışarıya. Biz bize kalalım mı? Olmaz ki! O, kâfirleri yola getirmiş, bizimkiler de herhalde yola gelir. Gelecek olanı tabii.
Allah affetsin kusurlarımızı. İmanımızda kemâl nasip etsin. Sevdiği, razı olduğu kulları arasına cümlemizi kabul etsin.
Bu dünya fânî diyoruz ama, dilimiz diyor. Ashap bunu güzel anlamış, dünyaya hiç metelik vermemiş. Nasıldı o Selmân-ı Fârisî? Evinde bir şey yok, "Ben nasıl gideceğim huzur-u Rasûlüllah'a?" diye ağlıyor. Biz ne yaparız bilmem. Dünyaya o kadar bel bağlamışız ki, bu bel bağlayış bizi her fedakârlıktan uzak ediyor. "Ne yapalım çoluk var, çocuk var, ev var, bark var." diyoruz.
Selman'ın babası çok zengin, emtiası çok, her şeyi çokmuş. Mus'ab'ın ki de öyle ama, iman için hepsini feda etmişler. Hiçbir şeyi gözleri görmüyor.
O günkü ilimle bugünkü ilim arasında dünya kadar fark var ama, bugünkü bilgiler dilde, içeriye inmiyor. O gün böyle bilgilerin hiçbiri yoktu ama, iman bilgisi hepsinin üstündeydi elhamdü lillâh! Allah onlara nasip olan imandan, bir nebze de bize ihsân etsin inşallah.
El-fâtiha!
Nefisle Mücadele,
İslamın Şartları, Papazın
Misafire İkram,
Sılai Rahim
