Kasidei Bürde, Bismillahillezi Duası, Allaha Tevekkül, İsa (AS), Musa (AS), Yahya (AS), Nuh (AS)

Kasidei Bürde, Bismillahillezi Duası, Allaha Tevekkül, İsa (AS), Musa (AS), Yahya (AS), Nuh (AS)
el-Hamdülillâhi rabbi’l-âlemin ve’l-âkibetü li’l-muttakîn es-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. İ’lemû eyyühe’l-ihvân enne efdale’l-kitâbi kitâbullâh ve enne efdale’l-hedyi hedyu Muhammedin sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem ve şerre’l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid’ah ve külle bid’atin dalâleh ve külle dalâletin fi’n-nâr ve bi’s-senedi’l-muttasili ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Allah'a bağlılık ne kadar mühim bir şeydir. Ente Şâfî. Şifa ancak sendendir yâ Rabbi! Şafi sensin. Hakikât şifa O’ndandır.
Musa aleyhisselam hasta olmuş.
Yâ Rabbi! Hastayım.
Eh, git filan yerdeki filan ottan ye, hastalığın geçsin.
Gidiyor otu buluyor, yiyor, hakikaten de hastalığı geçiyor. Bir müddet sonra hastalık tekrarlıyor. Tekrarlayınca ha diyor, filan yerdeki ot iyi geliyordu ya. Gideyim o ottan bir tane daha alayım yiyeyim. Gidiyor otu alıp yiyor fakat hastalık geçmiyor bu sefer.
Yâ Rabbi! Hastalığım geçmedi. Sen dediydin ya…
Ya kulum, o zaman ben dedim sana git kopar diyerekten. Şimdi sen kendin gittin kopardın demiş. Şifa bende. Ben dersem şifa olur. Zehir de şifa olur.
Zehrin şifa olduğuna inanır mısınız?
Hâlid bin Velîd. Hacılarımız görmüştür, Humus şehrinde caminin içerisinde yatar. Cami de Sultan Hamit'in de yaptırdığı güzel bir cami. Hoşumuza da gitti yani. Etrafı da çok güzel. Orada içinde yatıyor, Hazreti Ömer'in oğluyla beraber.
Bu zat bu şehri muhasara ediyor. Papaz diyor ki en nihayet, siz bana bize bir keramet gösterin. İnanalım, biz size kalemizi teslim ederiz.
Ne istiyorsunuz?
Bizde bir zehir var, o zehri içerseniz ve kurtulursanız biz kaleyi size teslim ederiz.
Getirin.
Zehirden bir parça diyor, bir parça içerseniz. O zehiri getirmişler işte bir yüzük içerisinde veyahut fincan içerisinde. Hazreti Hâlid diyor ki;
Bismillâhillezi lâ yedurru me’asmihî şey’ün fi’l-ardı ve lâ fi’s-semâi ve hüve’s-semi’u’l-alîm. Yâ Hayyu yâ Kayyûm. Bismillahi Allahu ekber.
Ha şimdi, ha şimdi! Bakıyorlar ki ne ölen var ne kalan var. Buyurun size münasip kale. Teslim ediyorlar kaleyi.
Allah Şâfi ve Kâfi.
Yalnız Allah'a bağlanmak lazım. Mülkün sahibi yalnız Allah, başkası değil. O tabiat kanunları, cazibe kanunları hep Allahu Teâlâ’nın kanunlarıdır. Kuvveti Allah verir.
Ente Rabbî. Ne iştir bu yani. Ente Rabbî, Ente Hasbî. Sen benim Rabbimsin. Mürebbi. Elhamdülillahi rabbi’l-âlemîn.
Bir Fransız gelmiş Samsun'a. Hocaefendi de vaaz ediyor. Dinlemiş. Elhamdülillahi rabbi’l-âlemîn’den bahsediyor Hocaefendi. Allah, Fransız'ın Allah'ı değil, İngiliz'in Allah'ı değil, Rabbü’l-âlemîn. Âlem denince bütün varlıklar. Onların da rabbisi Allah.
Müslüman olmuş adam. Ne güzel din demiş. Bak nasıl Allah'ı tarif ediyor, Rabbü’l-âlemîn diyor. Bütün âlemin, Müslümanların değil yalnız. Âlemînin Rabbi'sin.
Onun için Ebû Bekr-i Sıddîk diyor ya. Ente Rabbî. Benim de Rabb'im sensin yâ Rabbi. Ente Hasbî. Bana Sen yetersin. Bana Sen yetersin.
İbrahim aleyhisselam da öyle demedi mi?
Ateş yanıyor, cayır cayır. İbrahim aleyhisselam da hazırlanmış mancınıkla atılacak. İşte melekler geliyor, yâ İbrahim emret. Allahu Teâlâ gönderdi bizi, emrine âmâdeyiz. Yağmur yağdıralım, söndürelim, rüzgarlarla bunu dağıtalım. Ne istiyorsan söyle.
Çekilin dedi. Çekilin. Allah'ım benim oraya atılacağımı biliyor mu bilmiyor mu? Dedi. Öyleyse siz karışmayın.
Tevekkellik, Kur'ân-ı Azîmüşşân’da bir dersimiz var. Bütün tevekkül âyetleriyle doludur. Allahu Teâlâ’ya bağlanabilmek. Allahu Teâlâ'ya bağlanabilmek O’nu bilmekle olur. Bilen bağlanır, bilemezsen esbaba tevessül edersin, kıvranır durursun.
Ente rabbî ente hasbî ente lî ni’me’l-vekîl. Sen ne güzel vekilsin ya Rabbi. Ne eşin bulunur ne emsalin bulunur. Sen Allah'sın. Allah'ın başka bir Allah da olmasına imkân olmadığı gibi vekaletle de kimse yoktur senin yerini tutacak. Ben sana teslim oldum. Sen benim vekilimsin. Senden daha güzel vekil bulamam ben.
İşte atıyorlar [ateşe]. Ne yapalım atarlarsa atsınlar.
Ne yaptı Allah celle ve alâ?
Gökte oturulurken malum gidiyor ya. Giderken de yetişti melekler yine. Onlara da dedi çekilin. Allah kâfidir dedi ve O’na teslim oldu.
Ateşi ne yaptı Allah?
Kûnî berden ve selâmen ‘alâ ibrâhîm [1] dedi. Cenâb-ı Hak’ın her şeyi tam. Alâ ibrahim dedi. Yalnız İbrahim yanmayacak. Başkası birisi dokunsa derhal hemen yanacak. Ama İbrahim'i yakamaz. Bu uzun.
İşte şimdi esas Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri de İbrahim evladı. Biz de İbrahim evladıyız. Tahiyatta her gün okuruz: Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrahime ve alâ âli İbrahim. İnneke hamidü’n -mecîd diye her namazda onu hürmetle anarız.
İşte bu İbrahim aleyhisselamın Allah'a olan bağlılığının şeysini Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri böylece canlandırıyor.
Ente rabbî ente hasbî ente lî ni’me’l-vekîl.
Rabbi heblî kenze fadlin ente vehhâbün kerîm.
A’tınî mâ fî zamîrî düllenî hayra’d-delîl.
Bir de insanların içinde bir istekleri vardır. Bu isteklerini açıklayamazlar kolaycacık. Sen bilirsin benim içimde olanları yâ Rabbi. Bunları bana delalet eyle, hayırlı delilerle delalet eyle.
Bu dileği bittikten sonra şimdi bakınız ne güzel.
Heblenâ mülken kebîran neccinâ mimmâ nehâf.
Bitti kendi dediği. Şimdi diyor ki;
Yâ Rab, bize bir mülk-i kebîr ver. İslam'a bir mülk, büyük bir mülk ver. İslam'ı genişlettir, şark ile garp arasına İslam yığılsın. Mülken kebîran neccinâ mimmâ nehâf. Hendeklere kazılıp Allah diyenlerin atıldığını, firavunların yaptıkları o dehşetli azapları. Onlardan kurtulsun ümmeti Muhammed. Bunlara bir mülk-i kebîr ver.
Rabbenâ iz ente kâdî ve’l-münâdî cebrâîl.
Bizi ikaz ederekten diyor ki;
Eyne mûsâ. O koca suyu yarıp da ordusuyla sudan geçen. On iki bölük olmuştu. Asasını vurdu, su on ikiye ayrıldı. Dağlar gibi duruyor, akmıyor, kapanmıyor, ordusunu geçirdi. Firavun geliyor arkadan. Geçtiler. Hep korkularını izhar ediyorlardı Musa aleyhisselama ki önümüzde koca bir su var, geçemeyeceğiz öbür tarafa. Arkalarında o herif gelip yetişiyor. Ne olacak bizim halimiz? Kesilecek hepimiz.
Korkmayın dedi. Asasını vurdu, su on iki tane yol verdi. Oradan askerlerini aldı öte tarafa geçirdi. İsrail kavmi Mısır'daki şeyler, kölelerdi. Geçirdi.
Onu tarif ediyor; o büyük Musa ne oldu diyor.
O suyu, yanında bir taşı var, taşını da koyduğu vakitte on iki tane çeşme akıyor suyundan, çeşmesinden. Taş, alıyor heybesine koyuyor, taş. Susuz yerde koyuyor, çeşme olup akıyor. Böyle bir mucizelere sahip olan Musa, nerede diyor, ne oldu?
Hacılarımız görmüştür. İşte Kudüs'e giderken orada bir boşluk yerde zavallı yatıyor orada.
Allah şefaatlerine nail eylesin.
Bir de eyne îsâ diyor.
Eyne mûsâ eyne îsâ.
İsa, körlerin gözünü açıyor. Ölmüş insanlara, yâ Rabbi buna hayat ver diyor, dirilip kalkıyor. Hastalara elini koyuyor derhal şifâyâb oluyorlar. Çok mucizesi var.
Güzel, ne oldu bu? Ne oldu diyor? Soruyorum bize.
Eyne îsâ? Gitti işte o diyor.
Eyne yahyâ. Şimdi Şam'da yatıyor. Bekar olaraktan bir tane peygamber o var.
Eyne nûh. Bir de 950 sene yaşayan Nuh aleyhisselam var. Dokuz yüz elli sene Allahu Teâlâ onu muammer etti. O bu kadar ömrünün içerisinde ancak dokuz on kişi Müslüman olabildi. Kimisini aldığı insanların içerisinde. İşte o da büyük âfatlardan sonra o da kurtuldu.
Fakat bunlar ne oldu? Yok bugün. Hiçbirisi yok ortada, hepsi âhirete intikal etti. Öyle ise sen de gözünü aç. Sen de bu ahirete intikal edicilerdensin.
Döndü kendisine, Ey Sıddîk! Ey Sıddîk, tüb ile’l-mevle’l-celîl. Artık yeter. Mevla'ya tövbe et, istiğfar et, dön O’na.
Zaten Sıddîk Ebû Bekr’in Allah'tan ayrıldığı an yok. Onlar Kur’an'ı iyi biliyorlar. Ve hüve me’aküm [2] diyor Cenâb-ı Hak. Ben sizinleyim. Ebû Bekir de Allah'la daima. Bundan dolayı varını yoğunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in uğrunda feda etti. Kızını da verdi. Son zamanda işte şimdi gidenler görür. Hep sallallahu aleyhi ve sellem’in yanı başında yatar.
Cenâb-ı Hak şefaatlerine nail etsin cümlemizi.
Şimdi aziz kardeşler!
Bir iki ricam var sizden. Müslüman dini çok temiz, nezih, olgun, kibar, en iyi bir dindir. Sâliklerinin de böyle olması lazımdır.
Size Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in kısacık bir baş hayatını anlatayım. Sallallahu aleyhi ve sellem Arabistan tabii sıcak memleket. Orada başların muhafazası şart. Bu başların muhafazası için saçları kesip de bizim gibi kabak başla gezmek kolay değil. Binâenaleyh saç büyütme ve o saçları da yağlayaraktan güneşin hararetinden muhafaza elzem. Sallallahu aleyhi ve sellem’in saçları uzun, böyle kulaklarına kadar böyle uzatır. Fakat muntazam taranmış, gayet güzel bir şekilde. Gören hayran olurdu ona. Muntazam olmalı taranmalı, parlatılmalı. Güzel bir şekilde olmalı. Öyle perişan bir suretle gelenleri Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri huzurlarına kabul etmezlerdi. Git taran düzelt başını da öyle gelin derdi. Tırnakları pis olanları kabul etmezdi.
Allah cümlemizi affetsin. Tevfikat-ı semadaniyesine mazhar etsin. Bu dünyadan selametle ahirete göçen imanlı, bahtiyar kulların arasına cümlemizi kabul etsin.
el-Fâtiha.
Kendimizden Aşağıdakilere
Bakmak, Sılai Rahim,
İnsan
Olmak
