Allah Sevgisi, İyilik Yapanlarla Birlikte Olmak, Gönül Sahipleri

Allah Sevgisi, İyilik Yapanlarla Birlikte Olmak, Gönül Sahipleri
el-Hamdülillâhi rabbi’l-âlemin ve’l-âkibetü li’l-muttakîn es-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. İ’lemû eyyühe’l-ihvân enne efdale’l-kitâbi kitâbullâh fe-enne efdale’l-hedyi hedyu Muhammedin sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem ve şerre’l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid’ah ve külle bid’atin dalâleh ve külle dalâletin fi’n-nâr ve bi’s-senedi’l-muttasili ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnsanlar tabi iki kısım: bir kemâle ulaşmış insan var bir de ulaşmamış.
Ve’t-tîni ve’z-zeytûni. Ve tûri sînîne. Ve hâze’l-beledi’l-emîni. Le-kad halakne’l-insâne fî ahseni takvîmin. Sümme radednâhü esfele sâfilîne. [1]
Birisi âlâyi illiyîne çıkar birisi de esfel-i sâfilîne gider. İki uçtan ibaret. Şimdi insanların hangisiyle temastaysa insan, hangi uç ile temasta ise o uçtaki tesir onda hasıl olur. Yukarıya giden uç ile alakadarsa insan; peygamberiyle, kitabıyla, dindarlarıyla, salihleriyle, alakadar ise o salihlerin, o velilerin, bu kemâllerinden nebze nebze ona da geçer.
Şöyle bir tarif etmişler, bir mıknatısınız var bir de mıknatısı olmayan iki makasınız var. Mıknatısı makasa tutuyorsunuz, bir sürü iğneyi kaldırıyor. Ötekini tutuyorsunuz, hiçbir şey almıyor. Yok mıknatısı kendisinde. Fakat onun mıknatısını makasa sürtüyorsunuz şöyle, tutuyorsunuz, bakıyorsunuz ki bu da aldı.
Neden aldı bu, evvelce almıyordu?
İşte o mıknatısa sürünmesi suretiyle, … temas diyorlar ya. O sürülmesi dolayısıyla ondaki hal ona intikal etti. Hâlin ona intikal etmesiyle bu da bu sefer mıknatıs gibi o da almaya çalışıyor ve alıyor. Bundan ders veriyorlar tabi. Bundan da insanların [ders alması lazım]. Demir alıyor da, demir bu. Demir alabiliyor da en eşrefi mahlûk olan insan niçin almasın? Onda da o kabiliyet daha üstün. Binâenaleyh iyi insanlarla temas ettiği müddetçe bu iyilerden iyilik ona naklolur farkına varmaz. Onda olan kemâl bunda da zuhur eder. Peygamberinde olana mucize diyorlar, ümmetinde olana keramet diyorlar. Bu keramet o peygamberden ona geçmedir, kendinden değil. Peygambere olan nispeti alakası ne kadarsa o kadar kendisine kerametler, lütuflar, ihsanlar, ikramlar olur.
Onun için ki insanın ülfet ve ünsiyeti, kimler ise, onlardaki hâl sizde tebarüz edecektir. İyi ve kötü. Sizin onunla alakanız yok. Yalnız bu temas ettiğiniz insanlardaki hâl size aksediyor, geçiyor. Aynadaki gibi. Binâenaleyh kötülükler sâdır oluyorsa sizde muhakkak o kötülerden geçmiştir size. Kötülük yapacak bir tıynette değilsiniz ama bakıyorsunuz ki bazı yanlışlıklar oluyor. İşte o kötülerin tesirinin şeysidir.
Bu insanlarda Allah bir kalp vermiştir, gönül. Bu gönülde kendisinin zikrini de emretmiş. Lâ ilâhe illallah deyiniz. Allah deyiniz. Lâ ilâhe illallah ile Allah [zikri] arasında İmâm-ı Muhyiddîn-i Arabî hazretleri şöyle bir fark vermiş. Lâ ilâhe illallah efdâl-i zikir demiş. Daha çok şeyde de öyle ya. Efdalü’z-zikir lâ ilâhe illallah efdalü’ş-şükür elhamdülillah değil mi?
Bu efdalü’z-zikir lâ ilâhe illallahı şuna benzetmiş. Ben seni severim. Bu bir tabirdir, seni sevdiğime alamettir. Fakat ben senden başkasını sevmem dediğin vakitte, ben senden başkasını sevmem tabiri seni severim tabirinden üstündür. Edebiyatçılarda malum. Neden? Senden başkasını sevmiyorum artık bütün sevgi mi sana bağlı. Allah, lâ ilâhe illallah senden başka mabut tanımıyorum.
Binâenaleyh Peygamberlerin gelişini, Cenâb-ı Hak bir rivayette 124 bin peygamber yollamış. Yirmi sekiz tanesi, yirmi beş tanesi Kur'an'da açık olarak da zaten belli.
Bu peygamberlerin gelişleri Allah'ı bildirmek için değildir diyor. Bu peygamberlerin gelişleri Allah'ı bildirmek için değildir. Çünkü Allah'ı bilmek Allah'ın verdiği göz ve akıl ile mecburiyettir. Neyse Allah peygamber yollamamış olsaydı herkesin Allah'ı bilmesi mecburiydi. Bulacak Allah'ını. Gözü var bakacak; bu kâinatın ucu bucu yok, seması şöyle, ayı böyle, yeri böyle, elbette bunun bir yaratan var diyecek. Bunu demek mecburiyetindedir. Varlığın sahibini inkâr ediyor. Bunu demedi mi muhalled ebediyen fi’n-nâr oluyor. Bunu Allah'ın verdiği göz ve akıl ile idrak edebilirsen ehli imandan oluyor, cehennemden kurtuluyor.
Peygamberlerin vazifesi bu Allahu Teâlâ'nın vahdaniyetini ilan içindir, bildirmek içindir. Mesela şimdi birçok Allah diyenler olmuş. Malezya'yı tarif eden bir kitap çıksaydı, Malezya’da yılanlara tapanlarını duymadıydık. Şuna buna tapanları duyuyorduk da yılana tapan bir mahluk bile varmış yani. Yılan! Hâlâ şimdi besledikleri evler varmış, orada yılanları beslerler, yemekler götürür, onları gider severler, koyunlarına filan sokarlarmış. E demek insanda böyle bir tiynet, hilkat var da bir mabut aramak mecburiyetinde. Onun için herkes kimi aya tapmış, kimisi güneşe tapmış, kimi yıldızlara aldanmış, kimisi insanlara aldanmış, çeşitli sürü mabut üremiş. Gece mabudu demişler, gündüz mabudu demişler, hayır mabudu demişler, şer mabudu demişler. Demişler de demişler bir sürü. Peygamberler bunu iptal ederekten yalnız Allah, bir Allah. Hayır da O’nun, şer de O’nun, gecesi de O’nun, gündüzü de O’nun, mahlukların hepsi O’nun. Bunu bildirmek için gelmişlerdir.
Binâenaleyh bir insan Allah'ı bilmek mecburiyetindedir, kıymet itibariyle. Bundan sonra varlık, birliğini peygamberler vasıtasıyla, ulema vasıtasıyla öğrenir.
Şimdi burada ilk mertebeye tevekkül. Bir insan Allah'a dayanırsa, tevekkül, Allah'a dayanmak.
Meşreb. Adem aleyhisselamın meşrebi, İbrahim aleyhisselamın meşrebi var, Musa aleyhisselamın meşrebi var, İsa aleyhisselamın meşrebi var, bir de Peygamberimizin meşrebi var. İnsandaki kemâlet mertebesi nereye kadar yükseldiysen, mesela İbrahim aleyhisselamın makamına ulaştıysa, İbrahim'e, makâm-ı İbrahim diyorlar ona. Kabiliyetli insanda meydana gelir. Peygamberimizin derecesine ulaşabilmek evliyanın büyükleri. Onlarda da işte peygamberdeki hayat onlarda tamamıyla zuhur eder.
Allah şimdi cümlemizi affetsin.
O’nun kuluyuz. Bu âlem bir yokluk âlemidir yani. İşte hepimiz gelir gideriz. Rabb'iniz bir, babanız bir, Peygamberiniz bir, kitabınız bir. Artık siz bu kadar birliğin içerisinde ayrılık yapmayın. Şu muvakkat âlemin içerisinde benliklerinize kapılıp da birbirinize darılmayın, arka çevirmeyin, küsmeyin. Darılmayın, birbirinizin elinden tutun, yardım edin. Kardeş gibi yaşayın, cesed-i vâhid gibi hareket edin saadete, selamete ulaşırsın, ulaşırsınız. Yok böyle yapmaz da fitnelerin içerisine düşerseniz, esfel-i sâfilîne doğru kayarsanız, orada sizin arkadaşınız şeytanlar olur, firavunlar olur, şeddatlar olur.
Siz hangisiyle olmak istersiniz?
Elbette peygamberlerle olmak istersiniz. Peygamberlerle olmak istiyorsanız bu dünyanın ezasına, cefasına biraz sabr-ı tahammülle onların yolundan ayrılma kardeşim. Muvakkat bu âlem.
Kime kaldı?
Ne o firavunlara kaldı ne o peygamberlere kaldı. Herkes bu dünyada müddetini bitirip gidecek.
Onun için insana düşen peygamberinin yolunu mu seçmesi lazım, şeytanın yolunu mu seçmesi lazım?
Elbette lazım olanlar peygamberinin yolunu seçmesi lazımdır.
Onun için peygamberin sünneti seniyyesine tamamıyla mütevessik, onun yolundan ayrılma. Yalanı bırak, düzeni bırak, hileyi bırak, hırsı bırak, tamahı bırak. Kardeşlerinle güzel geçin, hırsı bırak, kibri bırak, gazabı bırak. Bunların hepsi fena fena, kötü kötü huylardır.
Allah bunlardan cümlemizi muhafaza buyursun.
Ama bunu hep çocukluk devresinden, çocuğun üzerinde işlemek lazım. Çünkü bir kere bu kötü huylar insanda yerleşti miydi onu yenmek çok zor şey. Onu çıkarıp atabilmek çok zor şey.
Onun için dedi ya; Allah'ı arıyorsan gönlünde ara. Ne Kudüs'te ne Mekke'de ne de Hac’tadır diyen Niyâzî-i [Mısrî] merhumun sözü yabana atılır bir söz değil yani. Yabana atılır bir söz değil. Binâenaleyh insan gönlünü kötülükten muhafaza edebilmesi için muhakkak nasıl ki iyilikler iyi adamlardan geçiyor. İyileri memlekette bulup onlarla teması kurmak ve iyi yoldan ayrılmamak lazım.
Bu mıknatısı olmayan makasa, sen bütün gün söyle ey makas sen de al bu iğneleri desen almaz, ama sürtünce alıyor işte. Demek ki temassız olmuyor. Temas ile insanların hâlâsı biri diğerine [geçiyor]. Onun için cumalar, vaaz meclisleri bunun vesilesidir.
Cuma’yı niçin herkes evinde kılamıyor?
Diğer vakitleri kılabiliyoruz evimizde tek başımıza, fakat cumada muhakkak bir yerde toplanmamız lazım. İşte o toplulukta iyi haller birimizden diğerine intikal eder. Hatta Kırşehirli olsa zannedersem, bir hocaefendi geldi bir vaaz etti Bayezid camisinde. Hatırımda kalmıştır o zamandan beri. Bu diyor bir elektrik vardır insanda. Bu elektrik birinden diğerine böyle saflar, intikal eder. Saf ne kadar uzun olursa bu elektrik kuvveti o kadar çoğalır. Bu hasta da bu cereyana tutulur, ufak bir cereyan farkına varılmaz, bu cereyanın altında tedrici surette namaza devam ede ede bakarsınız ki onun tutulan yerlerinin kanları Allah'ın rahmetine de mazhariyetle açılır. Açılır ve adam o dertten kurtulur. Ha bu da Allah'ın bir lütfu, ihsanı.
Dedi ki, hatırımda kalan. Japonya'da bir balık vardır, ufaktır. Kendini müdafaa etmek için, Cenâb-ı Hak her mahlukun bir müdafaa aleti var ya. Ona da elektrik kudreti vermiş. Balık sıkıştı mı elektrik saati saçıyor etrafına. Bu elektrik saçmasıyla bütün balıkları kaçırıyor etrafından, kaçırıyor.
Binâenaleyh bu ikinci bir dinleyişim. Bir asker dedi ki, Almanlar harpte bir yerde sıkışmışlar. Yirmi beş bin asker bir halka olmuşlar, el ele tutuşmuşlar, birkaç mumluk lambayı yakmışlar. İnsandaki elektrik kudreti, toplanıp bir yere geldi mi iki uçtan bir elektrik lambasını yakmış.
Ama sen de deme ki kömürü nerede?
Bilmem kömürün nerede olduğunu. Allahu Teâlâ'nın verdiği kudretin üstünde bir kudret yok.
Binâenaleyh o elektrik kabiliyetleriyle insanlar temas yani. Netice itibariyle temaslar insanlarda büyük hareketler yapabilmenin imkânı.
Onun için insanlar daima iyi insanları arayıp bulup bunların dizinin dibinde oturmak mecburiyetindedir. Mecburiyetindedir yani!
Bak şimdi Bayezid-i Bestâmî hazretlerini hepiniz bilirsiniz. Büyük mutasavvıf. Hacca gitmeye kalkmış adam ve bir de hacı olayım demiş. Üstadına demiş ki, ben hacca gideceğim müsaade et bana. Yok demiş, iki sene burada otur demiş, bana hizmet edeceksin demiş. Eğer diyor iki sene orada oturup da o üstadıma hizmet etmeseydim ben Bayezid olamazdım diyor. Adamın böyle kıyamete kadar kalışının yegâne sebebi bu üstadıma olan iki senelik hizmetimin mükafatıdır diyor.
Yine derste Cenâb-ı Hakk'ı sevmek lazım ya, vazife farz. Fakat Allah'ı nasıl seveceğiz, Allah'a bizi kim sevdirecek? Resûlullah sevdirecek. Binâenaleyh Resûlullah’ı sevmeyince Allah sevilmez ki. Allah’ı sevmek için onun Resûlünü seveceksin. Resûlullah sana nasıl sevileceğini, Allah'ın nasıl sevileceğini bildirecek, gönlüne aşıyı yapacak. Yani Güneş'e pertavsız aynasını tutar, tutup da onun nurunu nasıl öte tarafa aktarıyorsunuz. Peygamber aynı bir pertavsız gibi ayna, güneşten aldığı nûr-u ilahîyesini o mümin kulların kalbine ta kıyamete kadar bu ama. O gün için değil. Peygamber o gün ashabının arasında var idi başka. Kıyamete kadar onun nuru bâkîdir. Onun nuruna teveccüh edenler, nûr-u ilahîden alınan nur, onun kalbine aktarılır ve o aktarılma dolayısıyla o kulda sevgi artar. Yoksa kendiliğinden olmaz o.
Onun için Peygamberi sevmek de nasıl olacak? Peygamberi bize sevdirebilecek alimler vasıtasıyla olacak. Peygamber işte bin dört yüz sene evvel dünyadan gitmiştir. Eğer bize onu tanıtacak ilim sahipleri olmasa biz Peygamberi nereden tanıyacağız? Binâenaleyh kıyamete kadar da bunların ardı arkası kesilmeyecektir. İnşallah onlar vasıtasıyladır, biz de Peygamberimizi sevebileceğiz. Peygamberimizi böyle ulemalar vasıtası ile sevdiğimiz gibi Peygamberimizin sevdiklerini de sevmek. O müminlerin bahusus kamilleri çoktur. Öyleyse biz de müminleri ve kâmil olan müminlere karşı eğilip bükülüp tadarru ve niyaz ile onların da sevgisini kazanmamız lazımdır ki Resulullah'ın sevgisine ve dolayısıyla da Cenâb-ı Hakk'ın sevgisine mazhar olabilelim.
Şimdi bak. Bunun kıymetine bak. Bu mümin-i kâmil. Her mümin-i kâmil alimdir. İlimsiz kemâl olmaz. İlimsiz, kemâl olmaz. Her kâmil görüyorsanız mutlaka ilim sahibidir o. İlim sahibi olmayan da kemâl olmaz. Çünkü Allahu Teâlâ'nın sıfatı ilimdir. Kemâline matuf Allahu Teâlâ'nın. Binâenaleyh her kâmilde alimdir. Alim olmadıkça [kemal olmaz] ama alim manen de olur. Onun için onları da sevmemiz muhakkak lazım.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme sormuşlar; ya Resûlullah. İşte Efendimizin bir şeysi [hadisi] var;
Lâ îmâne li-men lâ muhabbete leh. Üç defa bunu tekrarlamışlar. Allah'ı sevmeyenin imanı iman değil, zayıf bir iman. Demiş, lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah. Ehl-i imandır, cehennemde yanmayacak inşallah, cennetlik olacaktır ama maksat olan, matlup olan kemâldir. Bu kemâl sahibi olan iman sahipleriyse muhabbet-i ilâhîyeye mazhar olmadıkça olmaz.
Binâenaleyh Allah'ın muhabbetini bilmeyen adam, Allah muhafaza etsin, bilmeyen adam… Sen yani onun için büyükleri demişler ki, insanlar doğar ya. Elli yaşında, altmış yaşında, yetmiş yaşındasın derler. Büyükler bunu makbul saymamışlar. İnsanın yaşı Allah’ı bildiği günden başlar demişler. Allah’ı ne zaman tanıdı insan, muhabbet ne zaman O’na kaynadı, ne zaman O’na itaate başladı, o zamandan itibarendir onun yaşı. Ama 90’da anlamış, ama 80’de anlamış, ama 100’de anlamış.
Ve Efendimize sormuşlar: Ya Resûlullah ne zaman Allah’ı severiz?
Ne zaman bilirseniz o zaman seversiniz.
Ne zaman biliriz?
Resûlünü ne zaman severseniz Allah’ı o zaman seversiniz. Resûlünü ne zaman severseniz Allah’ı o zaman sevebilirsiniz.
Resûlünü nasıl sevebiliriz?
Resûlünün tarikine, yoluna ne zaman girerseniz, onun sünnen-i seniyyesine ne zaman uyarsanız o zaman Resûlü sevmiş olursunuz.
Daha?
Resûlünün sevdiğini sever, Resûlünün sevmediklerini siz de sevmezseniz işte o zaman Resûlullah’ın sevgisine ve dolayısıyla da Cenâb-ı Allah’ın sevgisine mazhar olursunuz. O da sizi sever. O bizi muhakkak seviyor. Allahu Teâlâ sevmese yaratmaz. Bu yaratma sevgiden dolayı. Bak bizi ne güzel şekillerde, elhamdilillah bir de iman ile müşerref olarak, bizi bir de secde-i rahmana kabul ederekten yaratmıştır. Demek ki seviyor ve her gün nimetlerini başımızdan aşağı yağdırıyor. Sevmese bu nimetleri de vermez bize. Veriyor, seviyor, iman ile de müşerref kılmış, bir de nûr-u iman vermiş elhamdülillah.
Bundan dolayı kulun da Allahu Teâlâ’yı sevmesi lazım ve gereklidir. Sevemiyorsa bu basiretsiz, gönülsüz bir insandır.
Allah kusurlarımızı afv u mağfiret eylesin. Tevfîkât-ı samedâniyesine mazhar eylesin. Cümlemizi fazl u keremiyle nefsin, şehvetin, şeytanın elinden kurtulup o güzel cennetine müstahak, istihkak getiren kullarının zümresine kabul buyursun.
el-Fâtiha!
[1] 95/Tîn 1-5.
Medine, Surun
Üflenmesi, Kıyamet, Cennet,
Yemek Adabı,
Açlık Sıhhattir
