Hırsızlık, Manen Ölüm, Arınma (Mahviyet), Hz.İbrahim, Hz Ebubekir

Hırsızlık, Manen Ölüm, Arınma (Mahviyet), Hz.İbrahim, Hz Ebubekir
Elhamdülillah sümme elhamdülillah elhamdülillahî hedâna lihâza vema künnâ linehtediye levlâ en hedânallah.Vema tevfîki illa billah aleyhi tevekkeltu ve ileyh.
Neşhedü en lâ ilâhe illâlahu vahdehu lâ şerîkeleh. Veneşhedü enne Muhammeden abduhu ve habibuhu veresuluhu. Allahümme salli vesellime ve barik alâ hazen nebiyyu kariybu ve Resulu Seyyidul senedil azim fi kalbirrahim seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.
Hepinizin malûmudur da, ba-husus genç kardeşlerimize hatırlatmak için tekrarını hoş gördüm.
Hırsızlık... Parası çalınır insanın, malı çalınır, yanar, ne olur olur; telâfisi mümkündür. Bu kadar hadiseler oluyor yine bakıyorsun arkası düzeliyor. Hareketlerde olsun, yangınlarda olsun, birçok zayiatlarda olsun. Fakat hepsi telâfisi mümkün olan şeylerdir. Yalnız en korkulu, telâfisi mümkün olmayan ömür var! Ömür, aldığımız nefesler... Bunların telâfisi mümkün değil. Bu kaçtı mıydı, kaçtı. Artık bunu tutacağım diye uğraşmanın imkânı yok, çaresi de yok. Binâenaleyh, bu ömrü kaçırmamak lâzım!
Onun için, efdalül-ibadet, nefesinin Allah ile olduğu gün ve andır. Namazda, ibadetlerde, sâir vakitlerde ne kadar Allah ile olabiliyorsan; işte o nefeslerin efdalül-ibadettir. Onun haricinde olan nefeslerden hepimiz mes'ulüz. Hepimiz yâni. Onun için, her kardeşlerimden ricalarım: Bunların telâfisi mümkün değil!
Bu, o kadar büyük bir zayiattır ki! Yüz bin lira gider, milyon lira gider, milyar lira gider; fakat yine telafisi mümkün. Fakat bu ömrün kaçanının telâfisi mümkün değil!
Aynı zamanda kaçan nefes, bir de aksülamel olaraktan içimizde bir leke bırakır. Kirli bir leke bırakır. Bu lekeler çoğaldıkça kalbimizi karartır, kaplar. Ondan sonra o kalbin sahibinden, bir daha hayır beklemek imkânı olmaz. En acı hadise. Artık imanla mı gider, imansız mı gider? Orasını Allah bilir artık, orası bizim işimiz değil.
Şimdi, bu hırsızlıkta en büyük dikkat edeceğimiz şey, televizyonundan tut da işte bu her çeşit zevk alemleri, bizim ömrümüzü yok eder. Hayatımızın iflâsına gayret eden şeylerdir. Onlardan uzak olmak, vazifelerimizin başında gelir.
İkincisi katil idi. Katil, adam öldürmek. Eceli gelmiştir, ölmüştür. Ecelsiz kimse ölmez! Denize batar ölür. Çeşitli sebeplerle ölür. Ölen bu cesettir. Bu, nasıl olsa o ölüme mahkûmdur. Zamanı gelmeden ölmez, zamanından sonraya da kalmaz.
Asıl ölüm, iç ölümüdür. Ruh aleminin ölümü. O ölüm, öteki cesedin ölümüne hiç benzemez. Nasıl bu kadar insan geldi gitti. Biz de geldik bizde gideceğiz. Hiç duracak olanımız yok. Binâenaleyh, en çok dikkat edeceğimiz can dediğimiz, ruh dediğimiz, bizi gezdiren, koşturan, oynatan konuşturan bir kuvvet var içerimizde. O kuvvet çıkınca bizi mezara götürüp koyuyorlar. O kuvvet bizdeyken her şeyi yapabiliyoruz. Binâenaleyh evlâtlarımızı İslâm dinini öğretmeden, İslâm dininin ilmihalini öğrenmeden terk etmek, onun ölümüne sebep olmak demektir.
Onun için, babalardan ricamız; o kadar dikkatli olmalıdır ki, her baba evladına İslâm dinini, ilmihalini çok güzel öğretmeli! Ondan sonra o evlattan fayda olur. Eğer İslâm dinini lâyıkı vechile öğretmediyse, çocuğun da içinde yoksa, kendisi de öğrenmediyse, vay halimize! Bu da en tehlikeli bir ölümdür.
Ve lâ taktülû evlâdeküm! Evlât öldürülür mü? Vaktiyle yapan olmuş, öyle bazı kabilelerde, fakat ehemmiyeti yok. Bugün yapan, evladını öldüren kimse olmaz. Ama Allah celle ve alâ diyor:
Ve lâ taktîlû evladeküm! "Öldürmeyin evladlarınızı! " İşte o öldürme, ruhen öldürme. Ona ilmihalini öğretmedik miydi, kitabımız olan Kur'an-ı Azîmüşşan'ı öğretmedik miydi, onu mânen öldürmüş oluyoruz! Mânen ölmüş oluyor. Hırsızlık da yapar, cinayet de işler. Korku yok çünkü, ahiretten haberi yok.
İlmihal demek, ahireti öğreten, Allah'ı bildiren bilgi demek. Allah'ı bilmek kolay değil ki! Allah'ı bilmek için, tefekkür lâzım insanda. O tefekkürün neticesinde Allah'ı iyice bilebilsin. İlmihal bilmeyince, o da olmaz. Onun için;
Tefekkürü sâah, hayrun min ibadeti seneh.“Bir an tefekkür, bazı rivayette sene, bazı rivayette 60 sene, bazı rivayette 70 senelik ibadetten hayırlı!” Nafile ibadetten tabii. Nafile ibadetten hayırlı.
Onun için evlâtlarımıza elimizden geldiği büyük veya küçük dinlerini iyice öğretebilmenin çaresini aramak lâzım! O zevk alemlerinde kim bilir kaç saatimiz zâyî oluyor da, bu dînî bilgileri almak için beş-on dakikayı çok görürüz kendimize.
Burada bu kalsın da, asıl geçen seferden söylemek istediğim şey mahviyet! Asıl mühim olan bu. Mahviyetin mukabili, enaniyettir. Enâniyet, bencillik. Bütün felâketlerin başı, kaynağı bu. Bundan kurtulmanın çaresi mahviyet!
Mahviyeti elde etti miydi, çok kâmil bir insan olur insan. Olgun bir insan olur. Onun her sözünden, özünden, yürüyüşünden, her şeyinden insanlar istifade eder. Mahviyet, mâlum ya, yok olmak demek değildir.
"Ne oldu?"
" Mahvoldum yâhu!" der insan.
Yok olmadın yâni. Yok olmak değil. Ya? Kötü huylardan berinmek, kötü huylardan arınmak. Kötü huylardan arınan insana mahvolmuş insan derler. Yani, kötülüklerini mahvetmiş, kötülüklerini yok etmiş. Böyle bir insan...
Fakat, yalnız mahviyet kâfi değil! Mahviyetli insan, kötü huyları terk eder. Fakat iyilerini alamadıysa, o da bir mânâ ifade etmez. Meselâ, Lâ ilâhe illallah deriz. Lâ ilâhe, mahviyettir, menfîdir. İllallah demedikçe olmaz. Lâ ilâhe, ancak illallah'la tamam olur. Lâ ilâhe demekle, dedik ama yarım söyledik ve ters oldu iş! Allah esirgeye, o halde ölürse insan, sû-i hâtimesinden korkulur.
Onun için, mahviyetin yanında mutlaka isbat lâzım. Bunun iki tane adı var. Birisi sufî adı ki, sufîler buna mahv ü isbat diyorlar. Bir takım sufî de, fenâ ve bekâ diyorlar. Bunları söylemekten maksadım, bu kolay bir şey değil! Tahsili de zor, söylemesi de zor. Dinlemesi de kolay değildir.
Ama, diyor ki kitaptaki gördüğüm: "Bunları elde edemeyen insanın ömrü, muattal ve mühmel olarak geçmiştir." diyor. Yazık olmuş o adama! Bunları tahsil etmek, milyonları kazanmaktan, milyarları kazanmaktan daha mühim! Milyonlar milyarlar kazanırsın, fakat kimse götürmemiş onları! Herkes bırakmış burada. Asıl buradan gidecek olan, bu cevahirdir ki insanın içerisinde. Biliyorsunuz ki cevherler, hep yerin derinliklerinden çıkıyor. İnsanın da derinliklerine inildikçe, bu mahviyetler hasıl olur insanda. Yoksa, öyle yüzde gezmekle bu mahviyetler elde edilemez.
Onun sana kısacık bir misâlini söyleyeyim: Bir adam, birisine -komşusu, ahbabı, her neyse- onun güzelce bir tarafını görmüş de demiş ki,
"Beyefendi! Bu akşam çorbayı bizde içmez miyiz? Çorbayı bizde içelim lütfen!" demiş.
Efendi:
"Pekiyi." demiş.
Almış, evi nerdeyse artık Fatih'te mi, Bayezid'de mi, nerdeyse oraya kadar götürmüş. İhtiyarca bir adam. Kapıya gelince demiş ki:
"Baba! Kusura bakma ama, ben bunu yanlış söyledim. Bu akşam hanımlar evde yok, alamayacağım seni eve!" demiş.
"Pekiyi yavrum, hay hay!"
Dönmüş adam, evine kadar gelmiş. O da arkasından koşmuş adamın. Kapısından içeriye girerken:
"Amca!" demiş, "Affet! Ben pişman oldum. Seni kapıya kadar götürdüm de geri çevirdim. Gel gidelim, şu yemeği yiyelim!.."
"Hay hay, yavrum." demiş, dönmüş.
Yine kapısına geldiği vakitte:
"Amca!" demiş. "Kusura bakma be! Yine olmadı bu iş. Yine yapamayacağım ben bu işi!"
"Eh zararı yok yavrum."
Dönmüş. Tam beş defa gitmiş, gelmiş, gitmiş, gelmiş. Beşincide demiş ki adam:
"Ver elini öpeyim amca!" demiş. "Senin ben iyi bir adam olduğunu öğrendim. Bunu ancak seni öğrenebilmek için, iyi bir adam olduğunu anlayabilmek için yaptım. Hakikaten büyük adammışsın. Ver elini öpeyim!" demiş.
"Aldandın yavrum!" demiş. "Aldandın yavrum, bununla büyüklük ölçülmez. Sen bunu bir iyilik mi zannettin?" demiş.
Mahviyet kolaycacık olmuyor. Biz olsak ne yaparız? Döveriz adamı. "Terbiyesiz! Benim gibi yaşlı bir adamla, oyun mu oynuyorsun sen halâ? Kaç oldu bu?.." filân diye. Ama bak, sonuna bak: Sonunda adam onun evlâdı olmuş. Yetişmiş, güzel bir efendi olmuş.
Onun için, Allah hepimizi affetsin. Binâenaleyh, bunlar kolaycacık olmaz.
Misafirler geldi de Mekke'den. Evde bir levha var:
Şifaül-kulûb zikrullâh. “Kalblerin şifâsı zikrullahtır.” diyor. Hepimiz bir hastalığa tutuluyoruz. O hastalığın tedavisi için, çare arıyoruz doktorlarımızdan. İçimizin hastalığına nereden bulacağız çareyi? Allah-u Teâlâ'nın zikriyle meşgul olduğun an, senin kalbine şifa gelir.
Onun için, mahviyetin arkasından isbat lâzımdır. Bunun da mânâsı; günahları terketmekle beraber, ibadat ü taate devam! İbadât u tâate devam; nafileleri de içinde olmak şartıyla. Nafile ibadetleri sakın önemsiz görme, "Ne olacak, bu fazladan?" deme! Allah kusurlarımızı affetsin.
Onun için, nafile ibadetlerin büyük faydaları vardır. Onların hiç birisini önemsiz görmeyelim! Hattâ ve hattâ, gece namazlarını kılmamak günahı segâirdendir. Günah-ı segâir! Yâni küçük günahların arasına katmışlar. Her gece olursa, günah-ı kebâir olur. Niçin? Gece ibadetinin iki rekati, dünya ve mâfîhâya bedel!
Bizim delil gelmişti de, biz de o sene arabayla gitmiştik. Dedi ki:
"Ne budala adamlarsınız. Mekke'ye gelseydiniz, iki rekatine yüz bin sevap alacaktınız yâhu! Bu 13 gün, 15 gün yollarda geçirdiniz, bu sevaptan mahrum kaldınız!"
Elimde de bir kitap var.
"Bak, hocaefendi! Bizim memlekette olsun, dünyanın her ne tarafında olursa olsun, gece kalkıp da iki rekat namaz kıldık mı, yüz bin sevabı Allah bize de veriyor. Allah'ın lütfu geniş!" dedim.
Onun için, gece ibadetlerine alışabilmek için, gençlik devirlerinde kendisini hazırlamak lâzım! Kötü yerlerde saatlerce ömürlerimizi kaçırırız, gece kalkmaya vaktimiz kalmaz, kalkamayız. Sabaha da zor kalkarız artık...
Her devrin bir firavunu olmuş. Allah muhafaza etsin. Bir devirde hendekler kazmışlar. Ateşler yakmışlar, Allah diyenleri onun içine atmışlar. Acı vericidir. Sure-i Burûc, bunu güzel anlatır. Ateşlere atmışlar.
Yine salâbet-i diniyye sahipleri yanmayı tercih etmişler, Allah demişler. İbrahim aleyhisselamın devrinde de adam saltanat sahibi, saltanat tatlı bir şey kimse bırakmak istemez. İbrahim aleyhisselamın etrafındaki dalkavuklar demişler ki:
Bir çocuk doğacak yakında. Senin saltanatını elinden alacak. Eyvah! Öyleyse ne yapayım?
Erkeklerle kadınları ayırın. Erkekleri bir tarafa sürmüş, kadınları bir tarafa sürmüş. Erkeklerle kadınlar arasında temas yok. Çocuk doğmayacak oda saltanatına devam edecek. Fakat Allah-u Teala’nın hikmeti, takdir ederi İbrahim aleyhisselamın babası kumandanlardan. Müfettişlerden nasılsa evine girmiş. İbrahim aleyhisselama hamile kalmış. Fakat doğurmak mesele şimdi. Doğanı kesiyor adam. Musa aleyhisselamın zamanındaki firavunun yaptığı gibi buda kesiyor doğanları. Böyle gizli hafiyeler “filan yerde filan doğdu” hemen gidip öldürüyorlar. Anacağızı doğum anında almış, gitmiş bir mağaraya gizli bir yere. Çocuğunu hamletmiş. Dağ, mağara insandan hali bir yer. Evladının başında da tabi beklemeye gücü yok. Gelmiş. Büyüten Allah. Bırak bakalım. Büyüten Allah, İbrahim aleyhissalamı orda büyütmüş. Ana yok, baba yok, mektep yok medrese yok. İnsanda görmemiş cemiyet adamı değil. Bakmış yıldızları görmüş. Mağaradan çıkmış. “Bunlar galiba Allah olacak” demiş. Bakmış ki bunlar batıyor. “Batandan Allah olmaz” demiş. Bu değil yanlış. Ay doğmuş. “Ha bu olsa gerek” demiş ama o da batmış. “O da değil” demiş. Boş. Güneş doğmuş “hava açtı, tamam” demiş. Ama o da batınca “yok” demiş. “Allah böyle olmaz. Allah halîktır. Ona sönme yok, ona ölüm yok. Bu evveli ahiri olmayan varlıkların sahibi”
Bunu itiraf ettikten sonra büyüyor. Putları da görüyor malum. Büyük putun başına da baltayı asıyor. Bu bir tertipti. Bizim için derler ki insan okuyacak. Okuduktan sonra en yüksek mekteplerden çıkacak. Doçent olacak, profesör olacak, şöyle olacak böyle olacak... Fakat bu İbrahim aleyhisselamda bunların hiçbirisi yok. Fakat Allah-u Teala’nın verdiği zeka yetiyor insanlara. İnsanın Allah a bağlanması çok mühim bir iştir.
“Kim yaptı bunu” diye soruyorlar. “Koca puta sorun” diyor. Balta kimin başındaysa ona sorun. Güzel cevap. Teskit için. Diyorlar ki “sen bilmez misin bunlar konuşmazlar.” “Ee siz nasıl mahluksunuz ki, konuşmaya gücü yetmeyen faydası ve zararı olmayan ve elinizle yaptığınız taştan ağaçtan şundan şeye tapıyorsunuz” demiş. Şimdi bu aczin karşısında cevap vermeye muktedir olamayınca acizliklerinden dolayı yakmaktan başka çare yok. Yakalım demişler. İşte malum Allah-u Teala şimdi Rabli hebli kenze fazlın. “Ya Rab bana bir fazilet hazinesi ver.” Para hazinesi istemiyor. Bizim hep gözlerimiz hazineler nerelerde paralar nerelerde, nerelerde nasıl kazanılır buralardadır gözümüz. Ebu Bekir Sıddık Hazretleri; Rabli hebli kenze fazlın. Ente vehhabin kerim. “Sen bana fazilet hazinelerini ver. Benim işim faziletle dolsun. İşim faziletle dolsun.” Bu fazilettendir ki Ebu Bekir Sıddık hazretleri sallallahu aleyhivessellem hazretleriyle beraber otuyorlar bir mescit içerisinde. Bir adam çıkageldi. Ebu Bekir Sıddık hazretlerine karşı acı, çirkin, galiz, istenmedik şekilde kötü sözler söylüyor. Peygamberimiz de orada Ebu Bekir de dinliyor şimdi. Sustu sustu en nihayet cevap verme mecburiyetini hissetti. O zaman peygamber sallallahu aleyhivessellem de oradan kalktı gidiyor.
“Ya Rasulallah deminden beri bu adamın bana yaptığı hakareti görüyorsunuz, işitiyorsunuz, duyuyorsunuz. Ben hiç sesimi çıkarmadım. Şimdi de ben müdafaaya kalktım siz kaçıp gidiyorsunuz.” “Ya Ebu Bekir bu adam sana karşı kirli, çirkin, pis sözleri söylerken Allah-u Teala bir melek halketti. Bu melek buna karşı seni müdafaa ediyordu. Şimdi sen müdafaaya kalkınca melek gitti, şeytan geldi. Şeytanın geldiği yerde de ben duramam” demiş. Güzel bir derstir. Allah hepimize böyle faziletler ihsan buyursun.
Allah kusurlarımızı afv u mağfiret eylesin. Tevfîkât-ı samedâniyesine mazhar eylesin. Cümlemizi fazl u keremiyle nefsin, şehvetin, şeytanın elinden kurtulup o güzel cennetine müstahak, istihkak getiren kullarının zümresine kabul buyursun.
El Fâtiha!
Hz. Ebubekirin
Peygamber Sevgisi, Kaside-i
Dargınları Barıştırmak,
Birleşmek, Allah İçin
