15.12.1985 - Kıyamet Alametleri

15.12.1985 - Kıyamet Alametleri
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Min a'lâmi's-sâati en yekûne'l-veledü ğayzan ve'l-mataru kayzan ve tefîdü'l-eşrarü feydan ilâ âhiri'l-hadis.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri burada kıyametin alametlerinden, işaretlerinden, belirtilerinden, emarelerinden bahsediyor. Buyurmuş ki:
Min a'lâmi's-sâati. "Saatin alametlerindendir. Kıyametin kopma saatinin, zamanının alametlerindendir." En yekûne'l-veledü ğayzan. "Evladın gazaplı olmasıdır. Tepeden tırnağa gazap kesilmesidir, hiddetli olmasıdır, şiddetli olmasıdır."
Çocukların usluluğu esastır, hep bilinen, herkesin bildiği büyüklerin sözü geçer, küçükler büyükleri dinlerler, ona itaat ederler ama "kıyamet gününde çocukların hiddetli tabiatlı olması, şiddetli muamele etmesi, kızgın, gazaplı kimse olması" mânasına alınabilir. Başka şeyler de hatıra gelebiliyor:
Çocukların sevilmeyen insanlar olması, istenmeyen insanlar olması. Çocuğun daha annesinin karnında teşekkülünden başlayarak, doğmasından sonra büyümesine kadar;
"Nerden de geldi bu, aman!" denilerek çocuğun istenmeyen, kızılan, gazap edilen, hiddetlenilen bir şey olması.
Halbuki bir nimettir. Semeretü'l fuâd'dır, gönlün meyvesidir. Evlat kıymetli bir şeydir ama sevmiyor.
Neden? Merhamet yok.
"Çocuk olmasına razı değilim!" deniyor. Neden evlendin? Keyif için, zevk için.
Halbuki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu ki:
"Siz evlenin, çoğalın; mahşer günü, ben sizin sayınızın çokluğuyla diğer ümmetlere; 'Bakın, elhamdülillah benim ümmetim daha çok.' diye mübâhât edeceğim, sevineceğim, övüneceğim."
Evliliğin gayelerinden birisi, çok mühim gayelerinden birisi hatta fıtratın, insanın, erkeğin, kadının gönlüne, kalbine verdiği ve yaratılışına kattığı şekillerin, huyların, duyguların sebebi, neslin devam etmesidir. İşin aslı odur, gerisi işin teferruatıdır, yan tarafıdır, kenarıdır, köşesidir. Asıl hedefin on iki numaralı yeri, tam merkezi evlat yetiştirmektir.
Çocuk sevilmiyor, çocuk istenmiyor! Hatta bir başka hadîs-i şerîfte geçer ki:
"İnsana; çocuğu olmasındansa bir köpek enciğini beslemenin daha sevimli gelmesidir." Bu da kıyamet alametlerinden birisidir.
Sadaka Resûlullah. Efendimiz' in ihbarı, ihbar-ı gaybiyyesi, istikbale ait sözleri ne kadar tahakkuk etmiş.
Bize gelince biz ne yapacağız? Biz Allah'tan hayırlı evlat isteyeceğiz. Allah-u Teâlâ hazretleri bize hayırlı evlatlar ihsan eylesin. Evladın beslenememe tehlikesinden, aç kalma tehlikesinden endişe etmek İslâm'a sığmaz. "Bakamayız." demeyeceğiz; bakarız. Sen bakmıyorsun ki zaten sana da bakan var; Allah-u Teâlâ hazretleri bakıyor.
Onun için mühim olan evlat yetiştirmek ama evladı hayırlı evlat olarak yetiştirmek, dünya ve âhirette insana hayır getirecek tarzda yetiştirmek. Evladımız olmasına çalışacağız ama evladın hayırlı olmasına çok daha fazla çalışacağız.
Düğün için o kadar masraf ediyoruz, milyonlar harcanıyor, birkaç senede ödeniyor. Evlat için daha fazlasını harcayalım. Onun iyi yetişmesi için en iyi hocaları tutalım.
On tane arkadaş bir araya gelse bir güzel bilgili, alim, fâzıl hoca tutabilir; "Aman, sen şu bizim çocuklarımıza bakıver."" diyebilir. Biraz daha bir araya gelsek yüz kişi bin kişi, Süleymaniye'de olsak Süleymaniye dolacak gibi bir hal var.- bir anaokulu kuramaz mıyız, bir ilkokul kuramaz mıyız, bir ortaokul kuramaz mıyız, bir üniversite kuramaz mıyız, bir fakülte kuramaz mıyız, bir müstakil üniversite kuramaz mıyız?
Hepsini yaparız Allah'ın izniyle. Mademki başka insanlar yapabiliyor; biz niye yapamayalım? Her şeyi yaparız ama hepsinin başında muhabbetin olması lazım, itaatin olması lazım, bağlılığın olması lazım, karşılıklı itimadın, sevginin, saygının olması lazım ki öteki işler olabilsin.
Evlat çok önemli. Aman evlatlarınıza dikkat edin. Eğer bir evlat hayırsız olursa ömür boyu size hayatı zehir zindan eder; âhirette de... Ölürsünüz gidersiniz; hayırsız bir evlat olursa mezarda da kemiklerinizi sızım sızım sızlatır.
"Efendim ben evladımı şu yüksek mevkiye getireceğim, ben evladıma şu yüksek tahsili yaptıracağım; çok para kazanacak." diye çok hesap yapıyoruz. Çok para hesabı yaparsan mutlaka Allah ceza olarak karşına bir ters şey çıkarır. Çok para hesabı yapma, hayırlı evlat yetiştirme hesabı yap! Düşün taşın, istihareye yat, istişareler yap; evladının hayırlı evlat yetişmesi için ne yapmak gerekiyorsa onun peşinde koş. Çünkü Allah-u Teâlâ hazretlerinin; "Kim neyin peşinde koşarsa onu ona ihsan ederim." diye Kur'ân-ı Kerîm'de vaadi vardır.
Ve en leyse li'l-insâni illâ ma seâ ve enne sa'yehû sevfe yürâ. "Onun sa'y u gayretinin neticesi ileride görülecek."
Muhakkak herkes neye gayret etmişse o olacak.
Ama ben şahsen kendi hayatımdan acıları çeke çeke öğrenmişim ki insan ne zaman bir dünya hesabı yaparsa hesabı boşa çıkar, işi ters gider, tuttuğu dal elinde kalır, bittecrübe sabit, tecrübeyle sabit.
"Filanca şehre giderim filanca kimseye misafir olurum." Hava alırsın sen! Oraya gittiğin zaman hava alırsın.
Ne yapacaksın? Allah'a sığınacaksın. Dur bakalım; tevekkeltü ala'llah, Bismillâhirrahmânirrahîm, o zaman olur.
"Filanca kimseye misafir olacağım da şöyle yapacağım." dersin, gidersin, kapıyı çalarsın, başka bir yere seyahate gitmiş. Bak umduğun dağlara kar yağdı. Ümidi Allah'tan bekle, Allah'tan iste.
Bu masum bir şey, masum bir yanılma; ufacık tefecik, küçük bir yanılma.
"Filanca yere giderim, falanca adamdan şu kadar borç alırım." Hava alırsın.
"Yâ Rabbi! Sen bana kolaylaştır." Diyeceksin; "Sen bana yardım et." diyeceksin, "Hayırlı bir şey." diyeceksin, Allah'tan isteyeceksin. Ötekisine gidersin, onun da o sırada parası olmayıverir.
Allah'a bağlanmayı, Allah'tan istemeyi öğreneceğiz, Allah'a tevekkül etmeyi öğreneceğiz.
Hiç okumadınız mı, Allah-u Teâlâ hazretlerinin kaç tane âyet-i kerîmesi var ki -Sabahları biz burada hadislerle, dualarla dolu olan Evrad kitabımızda okuyoruz.- Allah-u Teâlâ hazretleri bize tevekkülü emrediyor:
Fe-tevekkelü ala'llah. "Allah'a tevekkül edin!"
Hiç düşünmedik mi tevekkül nasıl olur? Hiçbir işimizi Allah'a bırakmıyoruz.
"Ben yapacağım, ben yapacağım!" Dur, ne yapıyorsun? Hiçbir şey yapamazsın! Tevekkül et; ondan sonra çalış. Nasıl kolaylaşır bak; yolun önü açılır, gider.
Allah tevekkülü emrediyor. "Tevekkül etseniz fena da olmaz." demiyor, emrediyor.
Ve ala'llâhi fe-tevekkelû, ve tevekkel ala'llâh.
Çok âyetler var; yirmi tane, otuz tane, kırk tane âyet-i kerîme var. Emrediyor. O halde tevekkül etmeyi öğreneceğiz; Allah'a dayanmayı, Allah'a sarılmayı, Allah'tan beklemeyi, Allah'tan istemeyi öğreneceğiz.
Emin olun, İslâm'ı iyi bilmiyoruz. Neden? Fatiha’yı günde kırk defa okuyoruz.
İyyake na'büdü ve iyyâke nesteîn. "Ancak sana ibadet ederiz ve sadece senden yardım bekleriz."
Hani nerede sadece Allah'tan yardım beklemek? Hani tevekkül? Hani dayanmak? Hani güvenmek?
Yok. Hayatımızda fiilen yok.
"Dur bakalım, Allah Kerîm, bismillahirrahmanirrahim de çık bakalım evden." Öyle yok!
Sonra rızka da itimat yok. Sanki o işi yapmasa aç kalacak; öyle sanıyor. "Onu kazanacağım." diye haram helal tanımıyor. Halbuki rızık gelecek; senin onu aradığın gibi o da seni arayıp duruyor, bir yerde karşılaşacaksınız, çare yok, buluşacaksınız. Helalden iste.
Helalden istemesini bilmiyor, fiilen bilmiyor. Sözle söylese de inanma! Hareketinin yürüyüş tarzına bakacak olursan aslında inanmıyor; çünkü inanarak hareket etmiyor. İnansa harama girmez.
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Rızık nasıl olsa sana gelecek; o halde kazancını helalinden, güzel yoldan iste."
Çünkü ya helalden kazanacaksın, sevap elde edeceksin ya haramdan kazanacaksın, günaha gireceksin.
Rızkın gelecek ama iki yol var; bir sağ yol var bir sol yol var, gibi. Sağ, sağlam yoldan kazanırsan ne âlâ; sol, ters yoldan kazanırsan yine o rızık gelecek, nasip olan, yazılı olan rızık gelecek ama haramdan gelecek. Milletin ona aldırdığı yok. Allah'a hiç itimadı yok.
Allah'ın emrini dinlerse, tutarsa aç kalacağını sanıyor, inanmıyor; hocaların sözlerine, âyetlerin emirlerine, hadîs-i şerîflerin tavsiyelerine göre hareket etmiyor. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Kim âhireti isterse Allah ona dünyasını da âhiretini de ikisini birden ihsan eder."
Kim dünyayı isterse âhiretini kaybediyor. Bir kere dünyayı istediği için dünyalıktan da kendisine yazılmış olandan fazlası gelmiyor. Onu bilmiyor. Bilmiyorsun, iyi güzel; o zaman Resûlullah'tan dinle.
Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in hadisinden dinleyince anla, anlayınca ona göre yaşa; harama sapma, millet anlamıyor.Hacı, hoca, namaz kılıyor, camiye geliyor, cemaate müdavim, dükkanında içki satıyor.
Neden? "Bunu satmazsam müşteri az geliyor!" diyor.
"Bu da bulunacak ki müşteri hem onu almaya gelsin hem onu almaya gelsin, bunsuz olursa olmuyor!"
Bak, itimadı yok; sanıyor ki rızkı şişenin içinde. Rızkı şişeden geliyor sanıyor.
O bakımdan Allah bize dinimizin emirlerini bilmeyi nasip etsin, dinimizin emirlerine göre kendi hayatımızı tanzim etmeyi nasip etsin.
Kardeşlerim, bizim bu zamane Müslümanlarının bilmediği bir şey daha var. Bu zamane Müslümanları sanıyor ki Müslümanlık; namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, zekât vermek, kelime-i şehâdet getirmekten ibaret.
Namaz kılıyorum, tamam; hacca da gittim, tamam; Ramazan gelince zaten çehreler değişiyor, her şey değişiyor, Ramazan da tamam; zekâtını da ayırıp veriyorsa tamam. Cimri değil, zekâtını veriyor, bitti sanıyor.
Değil, hayır, bitmedi!
Neden bitmedi? Çünkü Allah'ın emirleri arasında bir fark yoktur; Allah'ın ondan başka emirleri de var.
Tevekkül emri de var, tevekkülü yapmadın; emri ma'ruf nehy-i münker emri var, yapmadın; cihat emri var, yapmadın; haramlardan kaçmadın.
Mesela ribâ yememe, faiz yememe emri var, tutmadın; haram mal satmama, içki satmama emri var, tutmadın.
İslâm'ı bir karne gibi düşüneceksin; çeşitli dersler var, karşılarında notları var. O koca karnenin içindeki derslerin bir tanesinden zayıf alınınca nasıl sınıf geçilemiyorsa öyle. Müslümanlar birçok şeye birden çalışmak zorunda.
"Tamam, namaz kıldım." diyor, yan gelip yatıyor. Olmaz!
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki:
"İster namaz kıl ister şöyle yap ister böyle yap; içinde Allah için sevmek ve Allah için kızmak, buğzetmek duygusu yoksa onların sana bir faydası olmaz."
Allah ehlini, Allah yolunda gideni Allah için sevebiliyor musun? Yok, öyle bir şeyden hiç haberi yok! Sevgi damarı gelişmemiş, kör, dumura uğramış.
Allah için Allah düşmanlarına kızabiliyor musun? Hain, zalim, fasık, facir, aldatıcı, dolandırıcı, hilekâr adamları niye seviyorsun?
Allah rızası için onlara buğzetmek lazım, kaş çatmak lazım. Millet onu da bilmiyor. Bu katil, hırsız, arsız, edepsiz adamın nesini sevdin? İtibarın kaşına gözüne mi?
Baksana hâline, huyuna; onu düzeltmek için nasihat etsene, tavsiye etsene, yüz vermesene! Yüz veriyor, alkış tutuyor.
Bu devirde edebi, ârı, namusu olmayan insanlara itibar daha fazla oluyor. İtibar edenlerin hepsi mesul. Allah için sevmek Allah için buğzetmek yok. İslâm'ı bilmiyor; bir şey yapıyorum sanıyor.
Sonra biliyoruz ki Allah-u Teâlâ hazretleri insanların amellerini kendisine pazartesi perşembe günleri arz olunduğu zaman kabul ediyor veya reddediyor. Ameller pazartesi perşembe günleri dergâh-ı izzete arz olunuyor.
Hadîs-i şerîfte geçiyor ki:
"İki Müslüman birbirine hınç duyuyorsa, kin duyuyorsa, gayz duyuyorsa Allah-u Teâlâ hazretleri buyurur ki; 'Mademki bunlar bu içlerindeki birbirlerine olan kızgınlıkları izale etmediler, izale edinceye kadar bunları ayırın, bunların amellerini kabul etmek yok!"
Sen istediğin kadar; "Ben o kadar namaz kıldım, o kadar oruç tuttum." de. Senin öteki Müslümana kinin, gayzın, hıncın var ya ondan dolayı senin işin bir tarafa ayrıldı, seninki kabul olmadı. Onun farkında değil.
Sonra riyakârın ameli, dergâh-ı izzete çıkmıyor. Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor ki:
"Bunun kıldığı namazı, tuttuğu orucu, verdiği zekâtı götürün, yüzüne çarpın!" O da sanıyor ki ben hayır yaptım. Geçmiş ola!
Bir kere insan ilk önce İslâm'ın böyle çok incelikleri olduğunu peşin olarak anlaması lazım, sonra; "Ben bu incelikleri nereden öğrenebilirim?" diye de araştırması lazım.
"Vay, demek ki benim bilmediğim daha ne kanun maddeleri varmış ki ben o maddeleri çiğnediğim zaman ne cezalara uğruyormuşum. Ne mânevî şeyler varmış; ben şu mânevî kanunları öğreneyim!" demesi lazım.
Hâli hazırda piyasada defter tutarken, alışveriş yaparken, tarlanın, evinin vergisini verirken, daha başka işlemler yaparken hep pulunu yapıştırıyorsun, usulüne riayet ediyorsun, bilmiyorsan gidip avukata soruyorsun; "Aman, eksik bir iş yapmayayım, satışta bir kusur olmasın, alışta bir kusur olmasın, aldanmayayım, ceza gelmesin." diye uğraşıp duruyorsun.
Âhiretin işlerine niye böyle rağbet etmezsin? Niye onun incelikleri olduğunu düşünmezsin? Allah'ın işleri daha mı az önemli?
Demek ki kıyamet alametlerinden birisi çocuğun kızgın olması, gayızlı olması, hınçlı olması. Edepsiz, arsız, büyüklerine küçüklerine çatıyor. Bu mânaya olabilir veyahut çocuğun kendisine kızılan bir mahluk olması. Hem o tarafa hem bu tarafa çekilmesi mümkün. İkisi de olabilir.
Ve'l-mataru kayzan. "Yağmurun da kayz olması, şiddetli sıcak olması."
"Yağmurun şiddetli sıcak olması" veya "şiddetli sıcaktan dolayı yağmurun yağmaması, kıtlık olması, yağmursuz olması" mânasına.
Yağmur fazlalaştığı zaman feyezan olur, taşma olur. Göller nehirler yataklarından dışarıya çıkarlar, tarlaları istila ederler, kenardaki çiftlikleri alırlar, götürürler. Hayvanları, inekleri su alır götürür.
Ne oldu? Feyezan oldu; "Taşkın âfeti oldu, suyun taşma âfeti oldu." diyoruz.
Ve tefîdü'l-eşrârü feydan, buyuruyor Peygamber Efendimiz:
"Kıyamet alameti olarak şerliler taşıp artacaklar, çoğalacaklar."
"Eskiden bir kıyıda köşede edepsizliğini gizli gizli yapan, ses çıkaramayan birkaç şerli vardı ama şimdi çoğaldı, toprak mümbitleşti, bir sürü şerli oldu." denecek, o hâle gelecek.
"Yağmurun kesilmesi, şiddetli sıcakların olması ve şerlilerin artması."
Ve yusaddeku'l-kâzibü ve yükezzebü's-sâdıku. "Yalancının tasdik edilip doğrulanması, doğrunun; 'Sen yalan söylüyorsun.' diyerek ret ve inkâr edilmesi." Kıyamet alametlerinden birisi de budur.
En doğru adam en menfur, en beğenilmeyen, en kıyıya köşeye itilmiş, en tepesine yumruk sallanan bir kimse halinde; en yalancı adam en makbul, "Tamam efendim, doğru efendim!" filan diye tasdik ediliyor.
Dünya tersine dönmüş; kötüye, yalancıya "Sen yalancısın!" denileceği halde itibar görmeyeceği halde onlar itibarda; emniyetli insana itibar olacağı halde onlar itibarda değil. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovuyorlar gibi; doğru söyleyen makbul değil.
On tane herif var, rüşvet yiyor. İçine bir tane namuslu tayin oluyor; on tanesi ona kızgın, "Vay, bizim çarkımızı durdurdu, rüşvet geliyordu gelmez oldu, hadi bunu ne yapalım? Bir iftira, bir yalan bir dolan atalım. Ne diyelim ne diyelim ne diyelim? 'Bu gericidir.' diyelim. Bak, çünkü dininden dolayı rüşvet yemiyor; tamam, atalım!" diyorlar. O adamcağız da mazlum, ne söylesin, bir iftiraya uğrar, ne olduğunu anlayamaz.
Ve yü'temenü'l-hâinü ve yühavvenü'l-emîn.
Buna benzer bir şekilde; "Hain insana, hıyanet ehli insana emniyet olunuyor ve emniyetli insan hain muamelesi görüyor."
Emniyetli insan ama doğru sözlü insana "yalancı" denildiği gibi emniyetli insana da "hain" muamelesi yapılıyor; "Bu haindir." deniliyor. Çünkü kötülerin arasında bir iyi, gariptir, hâli çok zordur.
Peygamber Efendimiz' den böyle rivayet edilmiş. Mesela içinde okunmayan Kur'an bulunan bir ev. Kur'an'ı almış koymuş, düğünde davetli bir hoca hediye getirmiş. Kur'an orada duruyor ne adam bilir okumasını ne kadın. Ne açılır ne okunur ne mânasına bakılır.
"O Kur'an orada gariptir" diyor, gurbettedir, boynu büküktür. "Okunmayan evde Kur'an-ı Kerim gariptir."
Bir mahallede azılı edepsizler arasında bir tane iyi adam var; o adam orada boynu büküktür, gariptir. Çünkü kıymetini bilen yok.
Bir yerdeydik, bir hoca efendi vardı. Arapça şiir şeklinde dua ediyor, şiirle dua ediyor. Arapçası iyi, şiir de ezberinde ve öyle dua edebiliyor.
"Burada bir hocalığınız var mı, talebeleriniz var mı?" dedim.
"Yok." dedi.
Kasabanın nüfus levhasında da "on üç bin" yazıyor. Şimdi artmıştır; yirmi bin, yirmi beş bin olmuştur. Yirmi beş binlik bir yerde güzel bir alim hoca var da okuyacak bir talebe yok!
Öyle şey olur mu?
Fırsatı ganimet bilip; "Aman hocam, bana şu ilmi öğret. Aman hocam, bildiğin şu ilmi öğret!" diye diz çökmesi lazım.
"Herkesin işi gücü var!"
Akşam? Gece de mi çalışıyorsun? Hayır. Gece gelir gelmez televizyonun başında; telefisyon, telef makinesi, zaman telef makinesi. Ya bırak bunu, geç şurada şu ilmi öğren, şu hususta yetiş. Bak hoca var, sana okutur, kimseye hocalık yapmıyor.
Dünyanın sayılı alimlerinden biri, bir yerde demiş:
"Ders çok, talebe yok."
Çok güzel, bilgisi çok üstün, ömrünü ilim yolunda geçirmiş; "Ders çok, talebe yok." diyor.
Olur mu öyle şey? Olmaz, olmaması lazım! Tersine işler.
Ve yesûdü külle kabîletin münâfikûhâ.
Kıyamet alametlerinden birisi de şudur:
Yesûd, "siyadet etmek, yönetmek, başkanlık etmek, önderlik etmek, liderlik etmek, hüküm sürmek" mânasına.
Ve yesûdü külle kabîletin münâfikûhâ. "Her kabileyi, o kabilenin münafıklar sevk ediyor, yönetiyor, idare ediyor."
Münafık; "içi başka dışı başka kimseler" idare ediyor. Kıyamet alametlerinden birisi budur. En müttakî, en bilgin, en liyakatli insan değil de kıyamete yakın zamanda münafıkları idare ediyor.
Ve külle sûkin füccârühâ. "Her çarşı pazarı da fâcirleri sevk ve idare ediyor."
Alışverişte düzen yok. Eskinden çarşının her şeyi muntazam giderdi, tartısı, ölçüsü belliydi, mallar hileli olmazdı vesaire. Başlarında öyle bir nizam vardı ki haksızlık, edepsizlik olmazdı.
Bu sefer o mekanizmayı da o edepsizler, fâcirler elde ettiği için bu kontrol mekanizması da dejenere olmuş oluyor. Her çarşıyı fâcirleri idare eder, her kabileyi münafıkları idare eder; kıyamet alametleri.
Ve tüzahrafü'l-mehâribü. "Mihraplar ziynetlendirilir, süslendirilir."
Nakışlar, stalaktikler, geometrik şekiller, süsler, boyalar, sütunlar vesaireler vesaireler. Mihraplar süslenilir ama tührabu'l kulûb, "kalpler harap" gönüller harabe halinde.
Mihraplar süslü, gösterişli ama gönüller harap. Halbuki Allah-u Teâlâ hazretleri insanın dış görünüşüne bakmaz, şekline bakmaz, zenginliğine bakmaz, parasına bakmaz; gönlüne bakar.
Ne güzel söylemiştir şair:
Padişah konmaz saraya hane mamur olmadan. "Sen gönül hanesini masivallahtan pak eyle; hane mamur olmayınca padişah gelip misafir olmaz."
Ve yektefi'r-ricâlü bi'r-ricâl.
Buyurun bakın! Günlük gazete okumuyoruz; bin dört yüz sene önce Efendimiz tarafından söylenmiş bir hadîs-i şerîfi okuyoruz.
"Kıyamet alametlerinden birisi de şudur ki erkekler erkeklerle idare ediyorlar, iktifâ ediyorlar."
Erkekler erkeklerle iktifâ ediyor, cinsi arzusunu onunla tatmin ediyor.
Ve'n-nisâü bi'n-nisâi. "Kadınlar da kadınlarla iktifa ediyor."
Hem o tarafta hem bu tarafta "homoseksüellik" dedikleri, bugünlerde artık herkesin öğrendiği, çoluk çocuğun da ağzına düşen, kafasına giren iğrenç mevzu.
Ve tuhrabü imâretü'd-dünyâ ve yüammerü harâbühâ. "Kıyamet alametlerinden birisi de dünyanın eski, mamur, imar edilmiş yerlerinin harap edilmesi ve harap, bomboş yerlerinin imar edilmesi." Ve tazharü'r-rîbetü. "Şüphelerin zâhir olması." Ve eklü'r-ribâ. "Faiz yemenin zâhire çıkması, aşikâre olması."
"Şüphelerin çoğalıp da faiz yemenin aşikâre olması" demek oluyor. Demek ki eskiden, yiyen gizli yiyormuş, utanıyormuş, korkuyormuş, şimdi aşikâre yenilir oluyor ve şüpheler çoğalıyor. Kimsenin kimseye itimadı yok.
Dindeki en sağlam emirler, yasaklar, farzlar, helaller, haramlar, hepsinde bir gürültü, bir patırtı, bir münakaşa; "Efendim, şöyledir de böyledir de" kıyısından köşesinden bir onu çekiştirmek, bir tırtıklamak, herkeste bir tereddüt, bir şüphe.
Ve tazharü'l-meazifi ve'l-kebûl. "Çalgıların, deflerin, bağların, zincirlerin çoğalması."
Kebû'l-kayb es-selâsil v'el-ağlâl deniliyor, yani çalgılar, bağlamalar neyse. Bir çeşit çalgı aleti, zevk aleti olduğu anlaşılıyor.
Ve yüşrebü'l hamrü. "İçki içilir." Ve teksirü'ş-şürâtatü. "Zalimlerin yardımcıları olan casuslar, hafiyeler çoğalır." Zalimlere destekçiler artar, gizli şeyler artar.
Ve'l-gammâzûn. "Gammazlayıcılar artar." "Filanca şöyle yaptı da falanca şöyle yaptı." diye oradan oraya laf götürüp gammazlayıcı insanlar artar. Böyle casuslamacılar artar; işi gizliden takip edenler artar.
Ve'l-hemmâzûn. "O da gammaz gibi kaşla gözle işaret edip 'Onun hâli şöyledir, böyledir.' diye ima yollu anlatanlar, gammazlayanlar ve böyle zalimlerin yardımcısı, jandarması, hafiyelerinin artması." diye bildirilmiş.
Demek ki Peygamber Efendimiz; daha dinimizin yeni öğretildiği zamanda çok ileride olacak, kıyamete dair bazı bilgiler vermiş ki bunları kısaca burada tercümesi ile beraber anlatmaya çalıştık.
"Zamanımızda bunlar var mı yok mu?" diye baktığımız zaman tabi bir kısmının zamanımızda olan şeylere işaret gibi olduğunu görüyoruz. Mesela erkeklerin erkeklerle, kadınların kadınlarla iktifa etmesi gibi; tefin, dümbeleğin, çalgı aletlerinin artması, içkinin çok içilmesi gibi.
Peygamber Efendimiz başka bir hadîs-i şerîfinde diyor ki:
"Kıyamet gününde benim ümmetim içkiyi başka ad koyarak içecek."
Adını değişik söyleyerek yine içecek. İçki değil mi? İçtiğin zaman sarhoş olmuyor musun? Aklın başından gitmiyor mu? Yürürken sendelemiyor musun? Sendeliyorsun. İşte o da içki.
"Efendim, bak, Kur'ân-ı Kerîm'de 'Şarap içmeyin.' demiş, bu şarap değil." Adı ister şarap olsun ister votka olsun ister rakı olsun ister cin olsun ister vermut olsun. Adını bildiğimiz bilmediğimiz, adını ne koyarsan koy!
Peki biz bu durumda ne yapabiliriz? Bu hadîs-i şerîfi duyduk, dinledik, bize düşen ne?
Bir kere, bir Müslüman bunu okuyunca kötü şeylerin neler olduğunu anlar. Burada nelerin kötü olduğu anlaşılıyor. Binaenaleyh bu kötü şeyleri kendisi yapmamaya çalışır.
Mesela evladını sevecek; evlatsa anasına babasına kızgın, kindar olmayacak. Yalancı bir kimseyi tasdik etmeyecek, hain bir kimseye itimat etmeyecek; doğru insanı tutacak, doğru insanın yanında yer alacak. İlk önce burada söylenen şeylerin hep müspet tarafını yapmak lazım:
Mesela mihrapları süsleyeceğine kalbini süslemeye çalışacak, gönlünü mamur etmeye çalışacak.
Gönül nasıl mamur olur? E lâ bi-zikri'llâhi tatmeinne'l-kulûb. "Âgâh olun, aklınızı başınıza toplayın, dikkat edin ki gönüller zikrullahla mutmain olur."
Gönüller mârifetullah ile canlanır. O gönül bostanı, bahçesi, mârifetullah ile yeşerir, çiçeklenir, güzelleşir.
Hani mârifetullah? Onun peşine koşacaksın. Hani zikrullah? Onu icrâ edeceksin. Allah'ı sevmenin alameti o. Böyle hâsıl olacak. Bir de eğer bunlar çoğalmışsa o zaman da;
"Vay, demek ki kıyamet yakınmış, aman bu kıyamet hiç kimsenin anlamadığı, hissetmediği zamanda insanların başına birden kopuverecek. Kumaşı ölçtürecek de parasını ödeyemeden kıyamet kopacak." diyeceğiz.
"Madem bu alametleri belirmiş. O zaman aman ben kendimi, çoluk çocuğumu derleyeyim, toparlayayım, şu kıyametin kötülüklerinden kenara çekileyim de Allah-u Teâlâ hazretlerinin böyle bir azabı gelirse bana gelmesin! Böyle bir şey olacaksa bile ben imanla göçmeye gayret edeyim. Çoluk çocuğumu cehenneme düşmekten korumak, akrabamı, taallukâtımı kollamak yolunda çalışayım." der bir insan. Hadisten çıkan sonuç budur.
Bir de hayranlık duyuyoruz ki Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kaç asır önceden bizi ne güzel terbiye etmiş, bizi ne güzel kollamış da ne kadar tavsiyelerde bulunmuş! Bize söylenmedik hiçbir şey bırakmamış.
Biliyorsunuz Arafat'ta hacılar toplandığı zaman Peygamber Efendimiz böyle nasihat etti, söyledi:
"Tebliğ ettim mi, bildirdim mi size?"
"Bildirdin ya Resûlallah!" deyince onlar;
"Şahit ol yâ Rabbi! Şahit ol yâ Rabbi! Şahit ol yâ Rabbi!" dedi. Vazifelerini hakikaten güzel tebliğ etmiş.
Allah-u Teâlâ hazretleri o tavsiyeleri, o nasihatleri güzelce belleyip Efendimiz' in istediği gibi ümmet olmayı bizlere nasip eylesin.
08.05.1984 -
Rüya, Suizan
15.12.1985 -
Afiyet, Mağfiret, Kıyamet
