Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi’l evvelîne ve’l âhirîn. Seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ Muhammedini’l Mustafa ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Yekûlu'l-lâhu azze ve celle: İn küntüm tuhibbûne rahmetî fe'rhamû halkî.
Râvîsi Hz. Ebû Bekir Efendimiz radıyallahu anh. Deylemî kitabına yazmış. İbn Asâkir'in, Ebu'ş- Şeyh'in kitabında var. Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:
Yekûlu'l-lâhu azze ve celle. ''Aziz ve Celil olan Allah buyurur ki'' ''Aziz ve Celil olmak'' ne demek? Aziz olmak; ''mutlaka galebe çalıcı, hiç kimse önünde duramaz, mutlaka galip'' mânasına gelir.
Bir de nadir ve kıymetli şeye aziz derler. ''Filanca mal, pazarda azizleşti.''
Ne demek?
Yani ''çok nadir, çok az bulunur, çok kıymetli, bulunsa hemen kapışılacak, herkes üstüne atlayacak'' mânasına.
Bir de mutlak olarak, mağlubiyeti hiç bahis konusu olmayacak tarzda galebe çalıcı galibe aziz derler. Allah-u Teâlâ hazretleri elbette bu sıfata her yönden sahiptir. Allah-u Teâlâ hazretlerinin kahrının önüne hiç kimse geçemez, nusretinin önüne hiç kimse geçemez. Allah'ın tutup kaldırdığı bir kulu kimse aşağıya indiremez. Allah'ın desteklediği bir orduyu kimse yenemez velev bir avuç bile olsa düşmanları perişan eder, darmadağın dağıtır. Tarihte misalleri çok. Allah Aziz'dir.
Celil, celal de ululuk mânası ifade ediyor. Allah-u Teâlâ hazretleri yücedir, uludur. ''Her yönden hükmü yürüyücü, galip ve ululuk sahibi olan Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor ki:
İn küntüm tuhibbûne rahmetî. ''Ey kullarım! Siz benim rahmetimi seviyorsanız, arzunuz benim rahmetime ermek ise.'' ''Ah Allah'ın rahmetine bir mazhar olsam, o lütfa bir nail olsam, Allah'ın lütfu bende bir tecelli etse, Allah'ın rahmeti ile dünyam ve ahiretim aydın olsa!'' diye Allah'ın rahmetini elde etmeyi seviyorsanız, istiyorsanız, fe'rhamû halkî. ''Benim yarattıklarıma merhamet edin.''
Acımak; yaratılanlara, mahlûkata sevgiyle şefkatle yaklaşmak; bir sıkıntı içinde olmalarını istememek, sıkıntıdalarsa yardımcı olmaya çalışmak, ıstırap çektiklerini görünce yüreğinin parçalanması, dayanamaması, gözünden yaş gelmesidir. İnsan bütün mahlûkata acıyacak. Bakın; fe'rhamû halkî. ''Yarattıklarıma acıyın.'' diyor. Sadece insanlara demiyor. Onun için tasavvufta; büyüklerimizden duyduğumuz, gördüğümüz, bildiğimiz şekil şudur ki biz karıncalara bile acırız. Her çeşit mahlûka acırız. Bizim ecdadımızın vakıfları, bizim ecdadımızın davranışları, yaptıkları işler incelenirse bu çok net olarak görülür. Biz her mahlûka acırız, hepsine merhametimiz vardır. Çünkü Allah-u Teâlâ hazretleri merhameti tavsiye ediyor.
Bazı mahlûkları öldürüyoruz! Küllü mudirrin yuktelü. ''Zararlı olan her şey öldürülür.'' Allah ona izin veriyor. Çünkü hayatın bir nizamı vardır, her canlının bir düşmanı vardır; düşmanı ile mücadele eder, öldürür. Buna tabiatta hayat mücadelesi diyoruz, yaşam kavgası diyoruz. Televizyonda belgesel filmlerde görüyorsunuz; o mahlûk o mahlûka saldırıyor, yutuyor; o onun gıdası, ne yapsın? Geyik aslanın avı, otlar geyiğin avı; her şey böyle halka halka. Küçük balıklar, büyük balıkların avı; daha büyük balık geliyor onu avlıyor. Kanun böyle. Güzel güzel kanatları olan bir kelebeği, sevimli gibi gördüğümüz küçük bir serçe geldi; havada uçarken yakaladı, yuttu. Bazen insanın hatırına geliyor. Bu neden?
''Eğer bu sineklerin, böceklerin, kelebeklerin, haşaratın başkaları tarafından yenmesi olmasa, çok kısa zamanda dünyanın bütün sathı o hayvanlarla dolar.'' deniliyor. Çünkü müthiş bir üreme kabiliyetleri varmış. Allah onları dengeliyor, buduyor. Nasıl sen bahçendeki bir ağacın dallarını kesiyorsun. ''Aman kesme!'' Niye?'' ''Dalı var, meyve verecek.'' Kestiği zaman daha çok meyve veriyor. Kesmediği zaman, bir sene budamadığı zaman meyvesi daha az oluyor. Onun gibi her mahlûkun bir dengesi, bir miktarı var. Onu ötekisi yiyecek ki o dengelenme, budama tamam olsun; her şeyde hikmet var.
Geçtiğimiz yıllarda Avustralya'da bakmışlar bir mahlûk fazla büyüyor; ''Bunun düşmanı nedir?'' diye düşünmüşler; onu bulup getirmişler, oraya salıvermişler. O yeni gelen mahlûk ötekini bitirmiş, bu sefer onlar yayılmış. Eyvah! Bir başka bela. ''Onu nasıl defedeceğiz?'' diye düşünmeye başlamışlar. Yani tabiat dediğimiz, doğa dediğimiz şeyin dengesini tekrar rayına oturtuncaya kadar akla karayı seçmişler. Avustralya'ya gitmek istediğin zaman eline mektup veriyorlar. ''Avustralya'ya hiçbir canlı şey götüremezsin, tohum götüremezsin, hayvan götüremezsin.'' Bir sürü yasaklar koymuşlar. 20 bin dolara kadar ceza.
Allah, tabiatın dengesini çok güzel kurmuş. Biz bir yerine müdahale etmek istediğimiz zaman hassas kuyumcu terazisi gibi bozuyoruz. Bozulduğu zaman da kolay kolay düzeltemiyorsun. Denizlerde hayat sönüyor, akarsularda hayat sönüyor, hava kirliliği artıyor. Birçok şey oluyor. Hepsinin sebebi var ama bu, Allah'ın kendi koyduğu kanun. Biz ona karışamayız. Biz; Allah'ın kanununun bize emrettiği, müsaade ettiği şeyleri yaparız. ''Hocam ben o zaman koyun yemek istemiyorum.'' Sen bilirsin ama senin yaratılışında et yemek de var, ot yemek de var. Allah onları yiyesin diye senin için yaratmış. Sen bir şey yemezsen ölürsün, dünyayı koyunlar kaplar. Nizam böyle. Sen yemezsen kurtlar yer. Bu işin sistemi böyle. Allah'ın müsaade ettiği şeyi yaparız, müsaade etmediği şeyi yapmayız. Küllü mudırrin yuktel. ''Her zararlı mahluk öldürülür.''
Peki o zararlı mahluku niye yaratmış?
Başka bir sebep için yaratmış. O sebebi aşıp da sana doğru geldiği zaman sen onu öldürebilirsin. Onun yaratılışının yönü başka. Sana doğru geldiği zaman sen onu öldürürsün. Mesela akrep öldürülür. Malum, hacca gideceklere bir sürü bilgiyi birden vermeye çalıştığın zaman adamın aklı karışıyor. Bizim hacılardan bir tanesi Arafat'a çıkmış, tabi ihramlı. Büyük bir akrep görmüş. ''Öldürülür mü, öldürülmez mi, ihramda yasak mı?'' diye tereddüt etmiş. Zararlı olduğu için ihramlı iken de öldürülür. Ama millete öldürülür desen de ''Hani canlı öldürülmeyecekti.'' diye hatırında ters kalabiliyor. Bir şeyi hatırına iyi yerleştirememişse, o heyecan esnasında yarım bilgiyi karıştırıyor.
Bizim orada hacı kardeşlerimizden bir tanesi ''Öldürülür mü, öldürülmez mi?'' derken, akrep yıldırım gibi bir seyirtmiş, bacağına bir vurmuş; ''Feleğimi şaşırdım, bir anda kendimi yerde buldum.'' diyor. Oranın akreplerinin zehri de azılı. Hastaneye kaldırmışlar, serum vermişler. Ondan sonra getirdiler. Titriyor, ayağı şişmiş. Küllü mudirrin yuktelü. ''Zararlı olan her mahlûk öldürülür.'' Zararsızı öldüremezsin. ''Ben fabrikatörüm, param çok, dürbünlü tüfeğim var, avlanmaya gidiyorum.'' Gıdaya ihtiyacın var mı? ''Yok, spor yapıyoruz.'' Tüfeksiz spor yap, daldaki kuşlardan ne istiyorsun? Can yakıcılık. Sen bir saçma atıyorsun, bir tanesini öldürüyorsun, üç tanesi yaralı oluyor; günlerce oralarda topal topal dolaşıyor. Zararlıyı öldürürsün ama zararlı olmayan şeyi mecbur olmadıkça öldürme. Onu da Allah yaratmış, yaşasın. Ölümü senin elinden olmasın; merhametli olmak gerekiyor.
Ayrıca kâinatın en şereflisi olan insana özel bir merhamet gerekiyor. Kuşlara da merhamet ederiz, leyleklere de merhamet ederiz, kedilere köpeklere de acırız, yaralarını tedavi ederiz; ilaç süreriz, sargı sararız. Ama en çok insana merhamet ederiz. Çünkü insan zübde-i âlemdir, bu kâinatın özetidir, hülasasıdır. İnsan en kıymetli mahlûktur. İnsana izzet ve hürmet her şeyden fazla gelir. Hatta yine hadis-i şeriflerde geçiyor. ''İnsanın gönlü Kâbe gibidir.'' Mârifetullah dediğimiz ilâhî bilgi; Allah'ı bilme, tanıma orada karar kılıyor. Allah'ı bilen insanın gönlü, Kâbe'den daha şerefli oluyor. Onu kırmamak gerekiyor, izzet etmek gerekiyor. Dünyanın neresinde olursa olsun insana yardım etmek gerekiyor, yardımcı olmak gerekiyor. ''Sınırın burası tamam, öbür tarafı kahrolsun, mahvolsun.'' Olmaz! O da Allah'ın kuludur, yazıktır.
Somali'de bir zalim idare başa geçmiş, orada alimleri yakmış. Zalimi yakmış, hala hazmedemiyorum. ''Bu ne merhametsizlik!'' diye acımamız gerekiyor. Dünyanın neresinde olursa olsun mazlumu desteklemeliyiz, zalimi protesto etmeliyiz. Zalimin zulmüne engel olmaya çalışmalıyız. Sel, zelzele, yangın veya kıtlık felaketi geçirmiş insanlara da yardım etmeliyiz. Elhamdülillah, Türkiye Allah'ın nimetlerini bol verdiği bir ülke. Allah'ın öyle diyarları var ki biz şimdi burada soğutma cihazı çalışırken, gölgeli yerde, kubbenin altında bile buram buram terlerken, dışarıda çatır çatır 50 derece 60 derece, taşın üstüne yumurtayı koyduğun zaman pişecek kadar sıcak olan yerler var. Ayrıca su yok, gıda yok, kuraklıktan toprak çatlamış; insanlar susuzluktan, açlıktan ölüp gidiyorlar, hayvanlar ölüyor, bir deri bir kemik kalıyor. Merhamet etmeliyiz, yardım etmeliyiz. Türkiye'nin de şarkında, garbında nice mazlum insanlar, nice zavallılar var, nice fakirler var.
İnsan şöyle biraz gezmeli. Cumartesi, Pazar oldu mu herkes; ''İstanbul'un en sefalı yeri neresi?'' deyip oraya gidiyor. Bir de ''İstanbul'un en zavallı yeri neresi?'' diye araştırın da bir Pazar da oraya gidin, bir tatil günü de oraya gidin. Bir gecekondu muhitinde, bir ara sokakta veya sokaksız yerlerde, aralarda bir dolaşın, çocukların haline bir bakın. O donsuz çocuklar, pabuçsuz yavrucuklar; o zavallı, çıbanlı, hastalıklı insanlar. O evler, o evlerin içindeki durumlar, anası babası ölmüş yetimler, kocası ölmüş dullar. Ne yaparlar ne yer ne içerler, nasıl yaşarlar. Onları bilenler kimlerdir? O caminin imanına gidip bir sorun: ''Acaba bu semtte zekât verebileceğim, hakikaten fakir kim var?'' Merhametli olalım. Allah'ın rahmetine ermenin yolu mahlûkatına merhametli olmaktır. İnşallah bundan sonra, bu hadis-i şerifi okuduktan sonra hepimiz merhametin her türüne sahip olarak, bu hususta gayretli oluruz.
Yekûlü'l-lâhu azze ve celle: Mâ gadiptü alâ ehadin gadabî alâ abdin etâ ma'siyeten fe-te'âzamahâ fî cenbi afvî fe-lev küntü mu'accile'l-ukûbeti ev kâneti'l-aceletü min şe'nî le-acceltühâ li'l-kânitîne mi'r-rahmetî ve lev lem erham ibâdî illâ min havfihim mine'l-vukûfi beyne yedeyye le-şekertü zâlike lehüm ve ce'altü sevâbehüm mine'l emni limâ hâfü.
Bu hadis-i şerifi Deylemî rivayet etmiş. Şöyle bir mânası var, Allah-u âlem: ''Aziz ve Celil olan; ne dilerse yapan, her yerde her şeye hâkim ve galip olan, azamet ve celal sahibi Allah-u Teâlâ hazretleri buyurur ki; bir günah işleyip de, o günahı gözünde büyütüp benim affımın yanında o günahı büyük görüp ‘Allah beni affetmez.' sanan insana ettiğim kadar kimseye gazap etmem; en çok ona gazap ederim. Eğer ben cezayı hemen verici olsaydım, eğer acele benim şanımdan olsaydı ilk önce yaptığı günahtan dolayı benim rahmetimden ümitsizliğe düşmüş olanları, ümidini kesenleri cezalandırırdım. Eğer ben kullarıma merhamet etmemiş olsaydım, benim huzurumdaki o korkularından dolayı onlara merhamet ederdim.
Halbuki Allah-u Teâlâ hazretleri; sebekat rahmetî ğadabî. ''Rahmetim gazabımı geçti.'' buyuruyor. Erhamü'r-râhimîn olduğunu bildiriyor.
Bu mânaları size sizin anlayacağınız dille, benim anladığım şekilde anlatmaya çalışayım. Bu hadis-i şerifte iki büyük manevi ve ilâhî kanuna işaret var. Bir kulun günahı, suçu, kabahati, edepsizliği ne kadar çok olursa olsun, Allah affedebilir! Allah'ın affından, rahmetinden ümit kesmek yasaktır! Allah affetmeye kâdirdir, herkesi affeder. ''Ama benim suçum çok büyük, beni affetmez.'' Öyle şey yok! İşte böyle düşünmek yanlış. Allah suçlunun suçu ne kadar çok olursa olsun affeder. Allah, affedilmeyeceğini sanan kimseye kızıyor. En çok ona kızıyor. Peygamber Efendimiz bunu neden bildirmiş? Hepimiz suçluyuz, günahlıyız, kabahatliyiz, yüzümüz kara. Bu gibi kuvvetli hadis-i şerifler, kırbaçlar olmasaydı belki ümitsizliğe düşerdik. ''Korkmayın! Allah'ın rahmeti geniş.'' demiş oluyor. ''Korkmayın, ümidi kesmeyin.''
''Ama çok kabahat ettim hocam.''
''Ne kadar edersen et! Anlatamadık mı? Ne kadar kabahat edersen et, Allah'ın rahmetinden ümidini kesme, korkma! Allah erhamü'r-râhimîndir, bağışlar!''
Peygamber Efendimiz, bu duyguyu vermek için böyle söylüyor.
Korkma, bağışlar. Peygamber Efendimiz diyor; ''Rûz-i mahşerde Allah-u Teâlâ hazretleri kullarına öyle merhamet edecek, öyle rahmet ile tecelli edecek, öyle affedecek ki bir ara şeytan bile heveslenecek, şeytan bile ümitlenecek.'' Ama onu affetmeyecek. Ona lanet etti, huzurundan kovdu. O edepsizi cehenneme müstahak kıldı, o ebediyen yanacak. Rahmetinin tecellisi o kadar çok ki o bile heveslenecek. Onun için; ''Ey ayyaşlar, ey sarhoşlar, ey günahkârlar, ey kumarbazlar, ey katiller, ey hırsızlar, ey arsızlar, ey edepsizler, ey küçüklü büyüklü, geceli gündüzlü günah işlemiş olan, içinde bu günahın acısı ile yanıp duran Allah'ın kulları! Ümitsizliğe düşmeyin, ıslah olun! Allah günahları bağışlar, affeder.'' Affetmek O'nun o kadar önem verdiği bir şey ki affından ümit kesene gazap ediyor. Anlatılmak istenen konunun birisi bu. Ümit kesmeyeceğiz. Ümit kesmek yasak ve günah. Suçun ne kadar çok olursa olsun Allah'tan ümit kesmek yok.
Kimisi bana anlatamıyor da ''Hocam'' diyor. ''Benim şimdiki halime bakma, eskiden çok fena bir insandım. Şu haltı karıştırmıştım, şu naneyi yemiştim.'' Tamam, biliyorum fena. İsterse söylemesin. Söylemesine de lüzum yok. Allah affeder. ''Yâ Rabbi! Can-u gönülden tevbe ediyorum, affet beni. Çok edepsizlik ettim, çok fena yaptım, yapmamam gerekiyordu, affet yâ Rabbi!'' diye tevbe etti mi, Allah affeder. Can-u gönülden bir daha yapmamaya azmetti mi, ihlâs ile tevbe etti mi Allah affeder.
''Hocam, ben böyle bir tevbe ile tevbe etmiştim, yapmayacağıma söz vermiştim ama yine bir akşam arkadaşlarım beni kandırdı, bir edepsizlik daha yaptım.''
Tevbenden sonra yine tevbe et. Çünkü kullar tevbe ettikçe Allah affediyor. Tevbede pişmanlık şarttır, bir daha işlememeye azmetmek şarttır. Bir daha işlemeyi aklında tutup da ''Ben şimdi bir tevbe edeyim ama nasıl olsa yine yaparım. Nasıl olsa hoca da müsaade etti, ‘yine tevbe et' dedi, yine tevbe ederim.'' demek olmaz. Öyle şey yok! Allah her şeyi biliyor, kalpleri biliyor. Allah'ın şamarına uğrar insan, ne olacağı belli olmaz. Bazen büyük felaketler pat diye gelir. Bakıyorsun adam kahveye girmiş; bir doğal afet geliyor. Maçka'da heyelan oldu; Allah dağı başlarına geçirmedi mi? O kahveye girmiş insanların hâlet-i rûhiyesini bir düşünün. Kahveye girdiler, belki televizyon seyrediyorlardı, belki münasebetsiz şeyler konuşuyorlardı; ne oluyordu, bilmiyoruz ki. Belki televizyonda bir şarkıcı şarkı söylüyordu. Küt! Koca bir dağ, insanın tepesine geçebiliyor; belli olmaz.
Güney Amerika'da bir yanardağ patladı, bir kasaba lavlar altında kaldı. Allah'ın cezası nasıl gelecek, ne zaman gelecek bilinmez, onun için daima titreyip, edepli olmak gerekiyor. Kullar tevbe ediyor; ihlâsla, yapmamaya niyet ederek tevbe ediyor da ondan sonra şeytan zayıflığından dolayı onu yine kandırıyor, yine bir hata ediyor. Allah yine affeder. İnsanoğlu bu hataları yapıyor. Bazı kimseler böyle oluyor. Asıl olan yapmamaya azmetmek. Ama yapmamaya azmettiği halde yine bir hata etmişse yine tevbe etsin, Allah yine bağışlar. Niyeti iyi olmak şartıyla yine bağışlar. Yalnız bir taraftan da ''Ben niye bu tevbemde karar kılamıyorum, bunun bir çaresini bulayım.'' diye çare araması gerekiyor. Çünkü o zayıflık bir gün onu perişan eder.
Tevbe ediyor, günaha düşüyor; bir gün sille gelir, pattadak ezilir, bir yerde belasını bulur. Ona da dikkat etmek gerekiyor. Allah'tan korkmak, O'ndan yardım istemek, O'na ihtiyacını arz etmek gerekiyor. ''Yâ Rabbi! Zayıfım, işte görüyorsun. Sana candan tevbe ettim; şeytan yine kandırdı, nefsim yine kandırdı. Bana yardım et, şu mel’unu yeneyim yâ Rabbi! Şu şeytana maskara olmayayım yâ Rabbi! Bana günahı işlettirdikten sonra kim bilir belki de karşıma geçip kıs kıs gülüyordur bu mel'un; bana bu düşmanı güldürtme yâ Rabbi!'' diye, yine Allah'a sığınmak gerekiyor. Bu hadis-i şeriften çıkacak ana fikir bu. Günahkârız. Kimisi kendisini salıveriyor; ''Artık ben battım, battı balık yan gider. Artık ben ıslah olmam.'' diyor, bir perişanlık içinde günaha devam ediyor. ''Bitmişim hocam, benim hayatım mahvolmuş. Beni boş ver, kurtarmaya çalışma.'' diyor. Olmaz, ''bitmişim'' diye bir şey yok. ''Allah affedebilir.'' diyeceğiz, bu rahmeti düşüneceğiz ama gazabından da korkacağız. Allah'ın işi oyuna gelmez, tevbesi de oyuna gelmez. Biz iyi niyetle tevbe edeceğiz, bir daha hiç yapmamaya azmedeceğiz.
Hadis-i şerifin öbür tarafındaki mâna da ''Mahşer günü olduğu zaman kullar; Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzurunda, divanda diz çöküp başları öne eğik duracaklar, elli bin yıl bekleyecekler.''
Burada birazcık tere tahammül edemiyoruz. Güneş mahşer halkının tepesine yaklaştırılacak, güneşten beyinleri kaynayacak. Terleri yetmiş arşın toprağa işleyecek. Aşağıya doğru ve kulakları hizasına kadar ter çıkacak. Kimisinin dudakları hizasına çıkacak kimisinin ağızlarını gemleyecek; öyle ter boşanacak. Elli bin yıl bekleşecekler. Buna ''Arasat'ta vukuf'' deniyor. Arasat meydanında, Allah-u Teâlâ hazretlerinin, huzur-u rabbi'l-izzetinde divana durmak; zor, uzun, korkunç, sıkıntılı, cefalı bir bekleyiştir. Bu bekleyiş çok acı, çok zor bir bekleyiş, bundan çok korkmamız gerekiyor.
Peygamber Efendimiz' in bazı hadis-i şeriflerinde bildiriliyor; Allah'ın bazı has kulları bu tehlikeli, uzun, sıkıntılı bekleyişten mahfuz olacak, Allah onları Arş-ı âlânın gölgesinde oturtacak, nurdan minberlerde safa sürecekler, elli bin yıllık zaman onlara bir namaz kılımı kadar kolay bir vakit gibi gelecek. Allah onlara, o bahtiyarlara mahşer gününün sıkıntılarını duyurmayacak. Kim onlar? Seb'atün yüzılluhümü'l-lâhu tahte zılli arşihî yevme lâ zılle illâ zılluhû. ''Arş-ı âlâsının gölgesinden başka gölgenin olmadığı o günde, Allah yedi sınıf insanı Arş-ı âlâsının gölgesinde gölgelendirecek: Bir, adaletli idareci. İki; gençliğinden beri ibadette, taatte hep devam etmiş olan; günahlara bakmadan, bulaşmadan yaşamış olan kimse.''
İçinizde gençler var, Allah razı olsun. Bu istikrarlı hallerine böyle devam ederlerse o zümreden olabilirler. ''Üç; aklı fikri ibadette, mescitte olan ibadet düşkünü insan. Dört; birbirlerini Allah rızası için sevip Allah rızası için buluşan, Allah rızası için birbirini severek ayrılan kardeşler. Beş; sadaka verirken sağ elinin verdiğini sol eli bile duymayacak kadar gizli veren; gösterişten uzak, hayır yapıcı, hayır sahipleri. Altı; kendisini namussuzluk işlerine, günah işlerine, fuhşiyata, zinaya sevk edecek, davet edecek şeyler olsa, hatta çok zengin, çok mevki sahibi, çok güzel bir kadın kendisini davet etse bile, ‘Ben Allah'tan korkarım.' deyip, kendisine hâkim olabilen günaha düşmeyen insan. Yedi; tenhalarda Allah'ı zikredip, gözyaşı döküp, Allah Allah diyen kimseler.''
Bunların içinden hangisi bizim sıfatımıza uyuyor, düşünün. Şunlar uyuyor ki; biz birbirimizin ihvanıyız, kardeşleriyiz. Eğer biz bu kardeşliği candan yaparsak, candan ihvan olabilirsek, hakiki kardeş olabilirsek Arş-ı âlânın gölgesinde gölgelenebiliriz. Eğer zikrimizi güzel yaparsak; geceleri, gündüzleri, tenhalarda, Allah Allah diyerek gözyaşı dökersek, bizi de Allah-u Teâlâ hazretleri Arş'ının gölgesinde gölgelendirir. Dileriz ki Rabbimiz bizi, Arş-ı âlânın gölgesinde gölgelendirdiği bahtiyarların arasına katsın, onlardan eylesin.
‘Mü'min ama cehennemden kaçınmıyor, cennete gitmeye şevk göstermiyor.’ Allah şuur versin.