01.11.1987 - Sıkıntı Duası, Yemek Yedirmek, Tatlı Kelam, Tevbe, Fatihanın Faziletleri
26.01.2026
23 dk 10 sn
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Yâ Benî Abdi'l-Muttalib izâ nezele bi-küm kerbun ev cemmetün ev cehtün ev... fe-kûlû Allah-u Allah-u Rabbünâ lâ şerîke leh.
Taberânî İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet etmiş. İbn Abbas Peygamber Efendimiz' in akrabası, amcazâdesi olmuş oluyor. O kendi akrabalarına hitaben Peygamber Efendimiz' in şöyle buyurduğunu anlatıyor:
"Ey Abdülmuttalip oğulları! Sizin başınıza bir bela, bir üzüntü, bir meşakkat veya bir sıkıntı gelince Allah-u Allah-u Rabbünâ lâ şerîke leh deyin." diye tavsiye eylemiş.
Sizin de hatırınızda olsun; başınıza bir sıkıntı, bir üzüntü, bir meşakkat, bir dert, bir bela geldiği zaman Allah-u Allah-u Rabbuna lâ şerîke leh diyeceğiz. Bunu defterinize yazarsınız hatırınızda olur.
Zaten bilinen şeyler.
Allah Allah diye Allah'ın ismini iki defa söyledikten sonra Rabbünâ "Rabbimiz" ve veyahut Rabbenâ "Ey Rabbimiz!" mânasına gelir.
Allah-u Allah-u Rabbünâ lâ şerîke leh. "Allah bizim Rabbimizdir, O'nun şeriki yoktur." mânasına gelir.
Şeriki, naziri yoktur. Her şeyi O işler, her şey O'nun takdiriyle olur.
Tabi bu söz; "Bu sıkıntıyı da başımıza takdir edip kader olarak getiren, gönderen odur, kaldıracak olan da odur." gibi bir mâna ile söylenmiş oluyor. İnsan böyle iltica edince, Allah-u Teâlâ hazretleri iltica eden, dua eden, kendisine bağlanan kulunu dünya ve ahiretin hayırlarına erdirir; bunu bilelim.
Bunu biz her Fatiha okuduğumuz zaman; "Yalnız sana ibadet ederiz, yalnız senden yardım dileriz." diye söylüyoruz.
Gerçekten bu sözümüze uygun olarak yalnız Allah'tan yardım isteyelim, başkasına el açmayalım ve ona iltica etmesini bilelim. O zaman inşaallah sıkıntılarımız izale olur, istediğimize ereriz, muradımıza nail oluruz, dünya ve ahiretin hayırlarına mazhar oluruz.
Yâ Benî Abdi'l-Muttalip aleyküm mine'l-cünneti ıt'âmü't-taâmi ve ityâbü'l-kelâmi yâ benî Abdi'l-Muttalib et'ımü't-taâme ve etîbü'l-kelâm.
Bu da yine Abdülmuttalib oğullarına. Abdülmuttalib Peygamber Efendimiz' in dedesi oluyor; Şeybe isimli. Abdülmuttalib oğulları da amcazâdeleri vesaire dededen olan akrabaları olmuş oluyor. Hz. Hasan'dan İbn Asâkir rivayet etmiş. Hannâd'ın kitabında da var. Bu Hasan Peygamber Efendimiz' in torunu da olabilir, tabiinin büyüklerinden Hasan-ı Basrî hazretleri de olur. Burada o kadar geniş izahat verilmemiş.
Cünne "kalkan" demek. Darbe, mızrak, ok, kılıç geldiği zaman arkasına sığınmak veya onu tutmak, karşılamak için savaşta ellerine kalkan alıyorlar.
"Kalkanlarınıza sahip olun, kalkan sahibi olun, kalkan alın, kalkanlarınızı ele alın." demiş oluyor. Ne demek olduğunu da izah etmiş:
Harp mi var? Kalkanı eline nasıl alacak?
Peygamber Efendimiz; hakikaten gidip kalkanı eline almasını mı istemiş?
Hayır! "Manevi mânada" demiş.
Başınıza çok belalar gelebilir; düşmanın size ok attığı gibi veya mızrak savurduğu gibi veyahut kılıcı kaldırıp 'Pat!' diye vurduğu gibi çeşitli dertler, belalar gelir. Manevi, mecazî mânasıyla; "Nasıl savaşta onlardan korunmak için kalkan kullanıyorsanız manevi bakımdan da başınıza gelecek dertlerin ve belaların defolması, size gelmemesi zarar vermemesi için şunları yapın." demiş oluyor.
It'âmü't-taâm ve ityâbü'l-kelâm. "Yemek yedirmek ve sözü tatlı, hoş söylemek."
"Kalkan" buymuş.
Manevi kalkan, insanı belalardan koruyan çare neymiş?
Ziyafet çekmekmiş, yemek yedirmekmiş; bir de tatlı konuşmakmış. Biz de eğer sıkıntılardan korunmak istiyorsak başımıza belaların yağmamasını istiyorsak cömert olacağız; konuya komşuya, arkadaşlara ziyafet çekeceğiz, evimizde misafir bulunduracağız. Misafiri seveceğiz. Büyüklerimiz sofraya misafirsiz oturmamaya gayret ederlermiş; mümkünse biz de öyle yapacağız.
"Ey Abdülmuttalib oğulları! Yemek yediriniz ve sözü güzel söyleyiniz." diye tavsiye etmiş.
Efendimiz bu tavsiyeyi çok yapıyor. Medine-i Münevvere 'ye hicret ettiği zaman da ilk söylediği sözlerden birisidir. Tavsiyesi bu tarzda. Onun için dilimize sahip olalım, tatlı dilli olalım. Şu andan itibaren söz verelim:
"Söz, inşaallah bundan sonra tatlı dilli olacağım, mümkün olduğu kadar sabırlı olacağım, kötü söz söylemeyeceğim, ağır söz konuşmayacağım, gıybet dedikodu etmeyeceğim." diye.
Söz vermiş olalım, şu andan bu hadisi dinlediğimizden itibaren hepimiz tatlı dilli olalım.
Bir de mümkün olduğu kadar evimize misafir kabul edici, cömert kimse olalım. Soframız dostlarımıza açık olsun. Yedirelim. Yunus Emre bu işleri ne güzel anlamış, Allah rahmet eylesin.
Dürüş, kazan, ye yedir.
Bir gönül ele getir,
Bin Kâbe'den yeğrektir
Bir gönül imareti.
"Çalış, çabala, kazan, kendin de ye, eşe dostuna da ziyafet çek, yedir. Bir gönül ele getir. Bir kimsenin gönlünü yapmaya, duasını almaya çalış." diyor.
Hakikaten de öyle yaparlarmış:
İbn Batuta diye bir Arap seyyahı var. Sekizinci hicrî asırda bizim Anadolu'ya da gelmiş, bizim şehirleri epeyce dolaşmış. Tabi kendisinin bindiği bir hayvanı var, arkasında da köleleri var; bir de kendisine hediye edilen eşyaların taşındığı hayvanlar var. Denizli şehrine girer girmez pala bıyıklı, şalvarlı, kuşaklı, babayiğit bir adam atının yularına yapışmış. Öbür taraftan da bir başka babayiğit gelmiş, o da öbür tarafa yapışmış:
"Eyvah!" demiş, "Yandık. Benim arkadaki bineklere yüklenmiş olan mallar gidecek. Canım da mı gidecek. Ne olacak?" diye korkmuş. İkisi münakaşa ediyorlar. O Arap seyyahı da Türkçe bilmediği için neticeyi merakla bekliyor.
Hadise şuymuş:
Bir tanesi "Hoş geldin!" diye misafiri hemen alıyor, yakalıyor; "Bizim tekkeye buyur, orada ağırlayalım. Otur kalk, ye iç." diye. Fakat öteki adam da o bölgenin sahibi olan kimseymiş; o da geliyor diyor ki, "Olur mu böyle yahu! Mıntıka bizim mıntıkamız iken bizim bu kardeşimizi ağırlamamız, misafir etmemiz gerekirken sen alıp öbür tarafa götürüyorsun. Bizim ağırlamamız lazım." diyormuş Sonunda öyle olduğu anlaşılıyor.
Anadolu'da Selçuklular zamanında "ahîler" dediğimiz teşkilat var, "fütüvvet teşkilatı" var. Gündüz mesleki çalışma yaparak alnının teriyle kazanırlarmış. "Elinin emeğini yemek en hayırlı kazanç" olduğundan böyle kazanırlarmış. Kazançlarıyla yiyecekleri içecekleri getirirlermiş hem kendileri yermiş hem de misafirleri ikramlara gark ederlermiş.
Meşhur bir teşkilat, Anadolu'nun her şehrinde varmış. Camiler yapmışlar, hayırlar yapmışlar; Bursa'da, Ankara'da, Eskişehir'de, Denizli'de, Eğridir'de, Burdur'da, Isparta'da. Selçuklular zamanının ve Osmanlıların ilk devirlerinin meşhur teşkilatı. Hatta onlar imparatorluğun çekirdeğini, temelini teşkil etmişler. Cömertlik böyle yaygınmış.
İnşaallah biz de kardeşlerimizi soframıza davet etmekte yarışalım, birbirimizle tatlı konuşalım. Yemek yedirdi mi samimiyet fazla oluyor, tatlı konuştuğu zaman da samimiyet fazla oluyor.
Bütün bunların hepsinden gaye nedir?
Bir gönül ele getirmektir. Yani gönül kazanmaktır, kalp kazanmaktır, dost edinmektir. Gaye, Allah'ın rızasını kazanmaktır. O bakımdan inşaallah hep beraber öyle çalışalım.
Bu hadis-i şerif Hz. Âişe validemizden rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz muhatabı olan Hubeyb isimli sahabeye şöyle diyor:
"Yâ Hubeyb! Bir günah işlediğin zaman tevbe et. Ne zaman günah işlesen tevbe et." diyor.
O da o zaman "Yâ Resûlallah! Günahlarım çok olur." diyor.
"Günah işledim mi tevbe et, günah işledim mi tevbe et, günah işledim mi…"
"Çok günah işlerim, ne olacak?" deyince Peygamber Efendimiz cevabında şöyle buyurmuş:
"Yâ Hubeybe'bne Hâris! Allah'ın afv-u mağfiret etmesi, senin günahlarından daha geniştir, daha çoktur." diye babasının adıyla, resmi bir hitapla hitap etmiş.
Hani "beyefendi" falan deriz ya. "Hiç de senin dediğin gibi değil beyefendi hazretleri!" deriz ya resmi bir eda takınarak.
"Ey Haris oğlu Hubeyb! Bil ki Allah'ın rahmeti, mağfireti, affı senin günahından daha geniştir."
Ne olacak?
Ne kadar çok olursa olsun tevbe edince affeder.
"Allah ondan âciz mi kalır? Allah'ın affı daha geniş." buyurmuş.
Hubeyb'in dediği gibi "Madem affolunuyormuş o halde günah işleyelim." diye işi tersinden anlamayalım. Yapılmış günahlarımıza tevbe edince affolunduğunu anlayalım.
Cabir radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Efendimiz bu râvîye buyurmuş ki -Allah şefaatlerine nail eylesin-:
"Ey Cabir!"
"Kur'an'da inmiş olan surelerden fâtihatü'l-kitâb ismiyle anılan, bizim 'elham' dediğimiz, Fatiha suresi en hayırlı suredir. Bu surenin içinde her hastalığa karşı şifa vardır."
Birisi hastalandı, Fatiha’yı okuyun, üfleyin. Kendisi okusun, kendisi üflesin. Okusun, suya üflesin, içsin. Bu surenin kendisinde o hayır, o şifa, o bereket vardır.
Başka zamanlarda da anlattığım hikâyeyi tekrar size hatırlatayım:
Hani sahabeden -rıdvnullahi aleyhim ecmaîn- bir grup, askerî bir hareket için seyahate gitmişlerdi. Seyahate gittikleri yerde onları ağırlamadılar. Çölde bir vahaya geldiler. Çöldeki şahıslar; oradaki kabile mensupları onları çadırlarına almadılar, yemek vermediler, su vermediler, ağırlamadılar. Onlar da gittiler, kenarda kumların üstüne yattılar. Geceleyin içeriden bir feryat, vaveyla duyuldu. Vahadan, o çadırların olduğu yerden bir cariye çıktı, bunların yanına geldi;
"Bizim Efendimiz' i, kabilenin başkanını zehirli yılan soktu. İçinizde tedavi bilen bir kimse var mı?" diye sordu.
Sahabeden biri çıktı, dedi ki:
"Ben biliyorum, tedavi yaparım."
Yılan sokmuş olduğu için adam şişmeye başlamıştı. Yılanın zehri de öldürücü bir zehir; yani adam ölecek. Gitti, bir okudu; adamın şişi indi, hastalığı iyi oldu, kurtuldu. Onun üzerine o şahsa bir sürü koyun verdiler. O şahıs Medine-i Münevvere' ye geldiği zaman Peygamber Efendimiz ona sordu:
"Neyi okudun?"
"Yâ Resûlallah! Fatiha’yı okudum." dedi.
Fatiha’yı okumuş. O Fatiha’nın bereketine yılan sokması bile iyi olmuş durumda. O bakımdan sizin de hatırınızda olsun, hastalarınıza Fatiha suresini okuyun, üfleyin, Allah’ın lütf-u keremiyle şifa olur.
Ya Hâzimü'bni Harmelete eksir min kavli lâ havle ve lâ kuvvete illâ bi'llâh ve innahâ kenzüm min künûzi'l cenneh.
İbn Mâce, Taberânî ve diğer kaynaklar rivayet etmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem râvîye hitaben şöyle buyurmuş:
"Ey Harmele oğlu Hâzim! 'Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh' sözünü çokça söyle çünkü o cennetin hazinelerinden bir hazinedir."
Siz de biz de inşaallah bunu çok söyleyelim.
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh sözünün birçok tesiri vardır. Bu cümle; söyleyen insanın üzerinde manevi birtakım tesirler meydana getirir ve en aşağısı "iç sıkıntısı" olmak üzere birçok derde, sıkıntıya çare olur.
Hadis-i şeriflerden biliyoruz; hem arşın hazinelerindendir, cennetin hazinelerindendir hem de insanın sıkıntılarını def eder, dertlerine deva olur. Onun için lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh sözünü çokça söyleyin. O zata da Peygamber Efendimiz tavsiye etmiş. Sizler de söyleyin.
Mânası şudur:
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh. "Hiçbir kuvvet yoktur ki hepsi Allah'ın elinde olmasın. O'nun dışında başka bir güç kuvvet sahibi yoktur. Allah ne dilerse onu yapar, istediğini ihsan eder, duayı kabul eder." gibi mânası var.
Bu, imanın temellerinden birisidir; cennetin hazinesi olması ondan oluyor. Biz mü'min kullar olarak buna inanacağız ve inancımız bu sağlam temele dayalı olacak.
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh hiç kimse bir şey yapamaz evvelallah!
"Cümle cihan halkı gelse bana bir şey yapamazlar; çünkü gücü kuvveti yapan, yaptıran Allah-u Teâlâ hazretleridir. Güç kuvvet O'nun elindedir. Ben O'na iltica ettim mi düşman zarar vermez." diye inanıp sağlam duracağız. Yapacağımız hayrı yapacağız, hayırdan geri durmayacağız. Korkmayacağız, düşmandan çekinmeyeceğiz, sakınmayacağız. "Başımıza bir dert, üzüntü gelir." diye ürkmeyeceğiz. Yapmamız gereken vazifeyi korkmadan yapacağız.
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh deyip Allah'a tevekkül etmek, imanın temellerinden birisidir. Hepimizin bu zihniyette olmamız lazım. Çok yanlış zihniyetlere sahip olmuşuz.
Adam beş vakit kılıyor. Mesela bizim bakkal; Ankara'da, mahallede beş vakit camiye gelir, iyi bir insan. Kızı bizim kızla kursa gitti. Kendisi iyi bir insan, biliyoruz, içki satıyor.
Niye içki satıyorsun?
"Satmasana!" diyebiliyoruz ona. Diyor ki "Ne yapayım? Müşteri gelmiyor, kazancım az oluyor, muhtacım, müşteriyi celp etmek için mecburum."
Olmaz! Müşteriyi gönderen Allah, kazancı veren Allah, Rezzak Allah. Onun için hiç çekinmeyecek, "olmaz" diyecek, bitecek.
İnsanlar günahları işlerken;
"Efendim, işte şunu yaparsam şöyle olur da böyle olur da…" bir sürü bahaneler ileri sürüyorlar.
Misal vermeyeyim; versem de olur ama bir sürü bahaneler ileri sürüyorlar, çekiniyorlar. Ne yapayım işte "Viran olası hanede evlad-u iyâl var. Çoluk çocuğum var, mecburum kazanmak zorundayım." gibi.
Sen Allah'a tevekkül et. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh de, sapasağlam yürü. Oradan bir zarar gelse bile -Allah sana getirtmezse getirtmez- o zararın sana faydası vardır. Oradan ayrılırsın; başka bir yerde, daha hayırlı bir şeye erersin. Adam dobra dobra Müslümanca hareket etti.
Farz edelim; başına bir sıkıntı geldi, işinden atıldı.
Atılsın. Hayırsız olduğu için Allah o kapıyı kapar, bu tarafta başka kapı açar, daha hayırlı olur. Çünkü insanın rızkı değişmez.
Geçen gün hadîs-i şerîfte okudum.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; "İnsan rızkından kaçsa firar etse ölümden kaçar gibi nasıl, nereye kaçarsa kaçsın, ölüm insanı gelip buluyorsa ölecekse, Azrail'den kaçmak mümkün olmuyorsa rızkı da gelir, onu bulur." diyor.
Rızkından firar etse kaçsa bile rızkı onu bulur; hata etmesi, gelmemesi, eksik kalması, şaşırması, postada gecikmesi yok bu işin, mutlaka gelir. Onun için helalini isteyeceğiz.
"Bu işten ayrılırsam halim ne olur?"
Ayrıl ya! Haramsa, gönlün mutmain değilse ayrıl. Çarşıda hamallık yapsan o kadar parayı alırsın. Ama Allah muhakkak başka kapı açar.
Bir kapıyı bend ederse bin kapıyı eyler güşad.
"Bir tanesini kapatırsa bin tane başka hayırlı kapı açar."
Daha iyi olur. Sen onu illa iyi sanıyorsun, o işin peşinde koşturuyorsun ama Allah'ın sana nasip ettiği öteki şey daha iyi olur.
Onun için lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh sözünü söyleyelim; o sözün taşıdığı mânayı da kalbimize yerleştirelim. Dilimizle sözü söyleyeceğiz tamam da yalnız o mânayı da gönlümüze yerleştirelim, imanımızın temeli olsun;
"Allah'tan başka güç kuvvet yoktur."
Cümle cihanın halkı bir insanın başına üşüşseler, yardım etmeye kalksalar, Allah zelil etmişse aziz edemezler. Öldürmeyi murat etmişse yaşatamazlar. Yaşatmayı murat etmişse öldüremezler. Bunun misalleri çok:
Koca bir belde ahalisi İbrahim aleyhisselam'ı öldürmek istediler, ateşte yakmak istediler, ateş yaktılar, elleri bağlı kolları bağlı ama öldüremediler. Gördüğü rüya üzerine firavun, küçükken Musa aleyhisselam'ı öldürmek istedi, öldüremedi. Allah onu kendisine, kendi sarayında beslettirdi, kendi sarayında büyüttürdü. Ondan sonra da ordusuyla peşinden gitti, yine öldüremedi. Kendisi öldü, kendisi boğuldu, Musa aleyhisselam kurtuldu. Bütün Peygamberlerin hayatlarında, eski ümmetlerin maceralarında ibretler hep gözümüzün önünde.
Allah dilemedi mi bir şey olmaz, Allah'ın dilediği olur. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah'tır; onun için sapasağlam Müslümanlığımıza bakacağız. Rızık hesabı, dünya hesabı, para hesabı, pul hesabı, mevki hesabı… Sen "Şuna erişeyim." diye bir hesap yaparsın, Allah bir başka hesap yapar, umduğunun tam tersi olur, tepetaklak aşağıya gidersin. Öteki kul da Allah rızası için bir hareket yapar, "Hiç istemiyorum." der, Allah bir döndürür, lütfu ona yöneltir, ona ihsan eder. Onun için Allah'a kul olacağız.
Sen dünya istersin; ama Allah, sevdiği kulu dünyadan sakınırmış. Çünkü dünyalığa sahip oldu mu zengin olacak. Zengin oldu mu keyfe dalacak, keyfe daldı mı vazifelerini yapmadı mı günaha girecek. Sen dünyadan mevki makam istersin, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki "Bir insan bir dünya makamına çıkarsa Allah onu muhakkak ahiret makamından bir aşağıya indirir."
Sen makam istiyorsun ama ahiretine zarar oluyor. Onun için en iyisi teslim olmak, en iyisi lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh demek. "Allah ne dilerse onun yaptığı iyi" demek; cesur, çalışkan, fedakâr olmak, ahiret hesabı yaparak işini yürütmek, dünya hesabı yaparak değil.
O bakımdan Allah'a iyi kulluk etmeye bakalım, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh'ın mânasını yaşayalım.
Yâ Hassanü! Ühcü'l-müşrikîn ve Cibrîlü meake izâ hârebe ashâbî bi's-silâhi fe-hârib ente bi'l-lisân.
Peygamber Efendimiz, Hassan b. Sâbit radıyallahu anh'e hitaben söylemiş.
"Yâ Hassan!"
Bu şairdir, şair sahabe radıyallahu anh. Şiir yazardı, Peygamber Efendimiz' i şiirle müdafaa ederdi. Çünkü müşrikler şiir yazıp Peygamber Efendimiz' i hicvederlerdi, Müslümanları alaya alırlardı; bu da onlara cevap verirdi. O zaman şiir, şimdiki basın gibi.
Nasıl şimdi basında, gazetede, birisinin aleyhine bir kara çalıyor, aleyhte yazı yazıyor, tepetaklak ötekisini bir methediyor, bir malı bir reklam ediyor; bakıyorsun mal satılıyor. O zaman için reklam ve propaganda vasıtası. O zaman baskı aletleri yoktu; gazete, matbaa, kitap yoktu.
O zaman Suudi Arabistan yarımadasının reklam ve propaganda aleti neydi? Şairler.
Şairler çıkar; tekerlemeleri, şiirleri güzel söylerlerdi, herkes etraflarına toplanırdı:
"Vay be! Ne güzel söz söyledi ya, bir daha söylesin bakalım, dur şurasını ezberleyeyim bakalım." diye şairlerin şiirlerini ezberlerlerdi, kabilelerine gidip onları söylerlerdi.
"Duydun mu falanca şair şöyle söylemiş." diye namları yürürdü, kabileler arasında şiirler okunurdu.
Müslümanlık çıkınca başladılar Müslümanların aleyhinde şiirler yazmaya, Peygamber Efendimiz' i kötülemeye. Peygamber Efendimiz de o zaman Müslüman olanlara; "Siz de bunlara cevap verin, bunların sözlerini karşılayın." dedi.
Demek ki Müslümanlar da silaha silahla mukabele edecekler; hangi vasıta ile kendilerine zarar verilmeye çalışılıyorsa ona mukabil vasıta ile cevap vermeye geçecekler. Bugünün reklam ve propaganda vasıtası radyodur, televizyondur, gazetedir, mecmuadır, matbaadır, kitaptır.
Nasıl solcular ilk önce Millî Eğitim'den başladılar? Nasıl yazarlar ilk önce ahlâkımızı bozmak için hücuma geçti? Nasıl çevremizde kültür savaşı oluyor? Nasıl Avrupa'nın hain yazarları Peygamber Efendimiz' in hayatını yazarken çarpıttılar, İslâm tarihini yazarken çarpıttılar?
Buradaki hainler, onların eserlerini tercüme ettiler, onları okuyan insanlara nasıl dinî bakımdan sarsıntı geçirttilerse biz de kalemimizle, matbaatımızla, kitaplarımızla, defterlerimizle, mecmualarımızla, gazetelerimizle, radyolarımızla, televizyonlarımızla mukabil neşriyat yapmalıyız.
Muhterem kardeşlerim!
O bakımdan Hassan b. Sabit'e; "Hadi bakalım şiir söyle, müşriklere cevap ver." dediği gibi biz de cevap vereceğiz.