28.04.1985 - Hasta Ziyareti, Kız Kardeşe Bakmak

28.04.1985 - Hasta Ziyareti, Kız Kardeşe Bakmak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men âde merîdan fe-celese indehû sâaten ecere'llâhu lehû ecre ameli elfi senetin lâ ya'sî'llâhe fîhâ tarfete ayn.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde hasta ziyaretinin faziletinden bahsederek buyurmuşlar ki:
Men âde merîdan. "Kim bir hastayı ziyaret ederse." Fe-celese indehû sâaten. "Onun yanında bir müddet oturursa" Ecere'llâhu lehû ecre ameli elfi senetin. "Allah ona bin senelik amelin ecrini icrâ eder." Lâ ya'si'llâhe fîhâ tarfete aynin. "Bir göz yumup açıncaya kadar bile olsa Allah'a isyan etmeden bir sene amel işlese ne kadar sevap alacaksa öyle çok sevap alır."
Enes b. Mâlik radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş hadîs-i şerîf.
Hadîs-i şerîfin içinde geçen sâat kelimesi burada "günün yirmi dörtte biri olan saat" mânasında değildir. Buradaki mânası "zamanın bir parçası olan bir an, bir zaman, bir müddet" demektir. Bu hususta çok hadîs-i şerîfler geçtiği için sözü fazlaca uzatmıyorum. Hasta kardeşlerimizi ziyaret etmek Müslümanın Müslüman üzerinde olan vazifelerinden bir vazife, çok kârlı bir vazifedir. Hem hasta ecir kazanır hem ziyaret eden ecir kazanır. Hastanın duası makbuldür.
Onun için hastane köşelerinde boynu bükük bekleyen kardeşlerimizi unutmayın. Allah-u Teâlâ hazretleri hastalarımıza şifalar versin, dertlilerimize devalar ihsan eylesin. Hastalık çok zordur; hastalıkların çok çeşitli sıkıntıları vardır. Siz akşam yorgun yatarsınız, sabah kalkarsınız. Gecenin nasıl geçtiğini bile anlamazsınız. Bir de sor bakalım:
Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkıt ne bilir?
Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat.
Yılın en uzun gecesine şeb-i yeldâ derler. Hani 21 Aralık gecesi çok uzun oluyormuş ya. "Onu müneccim, ilm-i heyetçi, takvimci bilmez, muvakkıt bilmez, onlar ne bilsin; en uzun gecenin hangi gece olduğunu sen gamlılara, dertlilere, hastalara sor." diyor.
Geçmez. Saate bakarsın üç olmuş, biraz dişini sıkarsın; ağrıya, sızıya, üzüntüye tahammül edersin, çok vakit geçti zannedersin, bir daha bakarsın ki üçü iki geçiyor. Yine bir dönersin, bir o tarafa bir bu tarafa dolaşırsın, bir daha bakarsın, üçü dört geçiyor. Zaman geçmez, sabah oluncaya kadar ne sıkıntılar çeker.
Biliyorsunuz Allah-u Teâlâ hazretleri Müslümanın Müslümana duasını kabul ediyor. Hem de en çabuk kabul olan dua, Müslümanın Müslüman kardeşine yaptığı duadır. Şimdi az önce hasta bir kızı olan bir kardeşimiz geldi. Bizim kardeşimiz, Müslümanlar hep kardeş. Kapımızın önünde gözyaşı döktü, bizim de içimizi kan ağlattı. Hastası çok ağırmış, Allah cümle hastalarımızla beraber onun kızcağızına da şifa versin. Sizi de bizi de cümleten iki cihanın hayrına nâil eylesin.
Diğer hadis-i şerîfe geçelim. Pazar, cumartesi, perşembe neyse, hangi günse, böyle bir hastanız varsa ziyaret etmeyi ganimet bilin hem size sevap var hem ona çok sevap var, onun duası da sizin hakkınızda yaptığı dua da makbuldür, sizin de ona yaptığınız duaların tesiri vardır. Çünkü gıyabında yapılan dualar boş çevrilmez. Allah-u Teâlâ hazretleri muhabbetlerimizi çok eylesin.
İnsan hastanede kapıya bakıyor. Hastaların hâli bir hoş haldir, ağrısı sızısı olmasa bile ziyaretçi gelmedi mi mahzun olur. Ziyaretçi geldi mi "Bir ziyaretçi daha geldi, bir ziyaretçi daha geldi." diye sevinir.
Ben lisedeyken hastaneye gittim ama gizli gittim. "Anam babam üzülmesin." diye hiç söylemedim, bir başka sebeple çıkmış gibi evden çıktım, hastaneye gittim. Yattım, ameliyat oldum, on beş-yirmi gün yattım. Hastaneye hiç ziyaretçim gelmiyor. Bütün gelenler bakıyorlar, bana acıyorlar; ben de içimden güleceğim mi ağlayacağım mı ne yapacağımı bilemiyorum. "Ziyaretçim gelmiyor." diye bana acıyorlar.
Hakikaten zor olur. Hastaları ziyaret edin, hem de ibret olur. Sıhhattin kıymetini o zaman anlarsınız. İnsan sıhhati buldu mu karnı doydu mu günah peşinde koşuyor. Bir git bakalım, bak ne çeşit hastalıklar var, bir gör.
Allah o hastalığı sana verse ne yapacaksın? "Allah göstermesin, o hastalığı verse ne yapacağım? Eyvah! Ben sıhhatte Allah'a iyi kulluk edeyim." diye insanın iyi Müslüman olmasına sebep olur.
Duaların kabul olma sebeplerinden birisi nedir?
Allah duaları bazen kabul etmez; "Senin duanı kabul etmiyorum." der, reddeder.
Mülk onun değil mi? Nasıl isterse öyle yapmaz mı? Bazı duaları reddediyor.
Kimlerin duasını reddediyor? Sadece başı sıkıştığı zaman dua edenin duasını reddediyor. "Git! sen başın sıkışmayınca buraya gelmedin." Onun duasını kabul etmiyormuş. Onun için geniş zamanınızda dua edin:
"Yâ Rabbi! Çok şükür sıhhat vermişsin, âfiyet vermişsin, evlat vermişsin, hanım vermişsin, koca vermişsin." Neyse... "Yâ Rabbi! Bu günümü aratma, verdiğin nimetlere çok şükür." diye şimdi dua edersen başın dara geldiği zaman Allah duana icabet eder.
Ama hadîs-i şerîfte bildiriliyor. Geniş zamanında dua etmezsen başın sıkıştığı zaman olmaz. Onun için bu sıhhatli halinizde gidersiniz, hastaların halini görürsünüz de şükrünüz artar: "Yâ Rabbi! Ben senin en iyi kullarından değilim ki nice kabahatli kulunum, sen beni benden iyi bilirsin ama nice kabahatim olduğu halde beni sıhhatli yapmışsın, nimetlerin içinde yüzüyorum, nimetlere gark olmuşum. Bu kardeşim çok daha iyi kul olduğu halde hasta. Yâ Rabbi! Bana verdiğin sıhhate çok şükür. O kardeşime de sıhhat ver." Hem ona dua etmekten ecir kazanırsın hem kendi içinde bulunduğun nimeti daha iyi anlarsın hem de Allah-u Teâlâ hazretlerine daha sıkı bağlanırsın, Müslümanlığın iyi olur.
Öbür hadîs-i şerîfe geçelim:
Men âdâ Ammâren âdâhü'llâhu ve men ebğada Ammâren ebğadahû'llâh .
Halid b. Velid'den rivayet edilmiş, Ahmed b. Hanbel'de, Nesâî'de, Müstedrek'te ve daha başka kaynaklarda olan bir hadîs-i şerîf.
Bu Ammar, Ammar b. Yâsir hazretleridir. Meşhur ilk müslümanlardan, kavi müslümanlardan, Peygamber Efendimiz'in yanında makbul bir sahabidir. Bu râvî Hâlid b. Velîd ile aralarında biraz çekişme geçmiş. İnsanlar çekişmesiz olmuyor. İnsanoğlu; nefis var, şeytan var, kızıştırıyor. İyi insanlar da bazen birbirleriyle kalp kırıcı durumlara düşebiliyorlar. Allah bizi böyle etmesin, dostlarımızla dost olmayı nasip etsin.
Halid b. Velid radıyallahu anh; "Ammar'la aramızda bir şeyler cereyan etti; ben de ona biraz ağır konuştum." diyor.
Bu hadise de Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme mâlum olmuş, bu hadis-i şerîfi o zaman buyurmuş:
"Her kim Ammar'a düşmanlık ederse Allah da ona düşmanlık eder. Her kim Ammar'a kızarsa Allah da ona buğz eder, kızar."
Onun kıymetini ifade eden bir ifade. Halid Peygamber Efendimiz'e gelmiş şikâyet etmiş, ağır sözler söylemiş, Peygamber Efendimiz susmuş, hiç konuşmamış ama onun ağır sözlerinden Ammar radıyallahu anh ağlayınca, Efendimiz bu hadîs-i şerîfi buyurmuş.
Bu böyle olduğu gibi Allah'ın bütün sevgili kulları hakkında da böyledir:
"Kim Allah'ın sevgili kuluna düşmanlık ederse Allah'a düşmanlık etmiş olur." Çünkü kul, Allah'ın sevgili kulu. Kim onun kalbini kırarsa başına çok sıkıntılar gelir. Onun için Allah'ın has halis kullarına dil uzatıp kalp kırmamaya gayret edin, bir.
İkincisi; peki Allah'ın iyi kulu hangisi? Allah iyi kullarını bazen bildirir bazen bildirmez. Hadîs-i şerîfte geçiyor, bana çok tesir etmiştir:
"Nice saçı başı dağınık üstü başı tozlu topraklı insan vardır."
Giyimi güzel değil, saçı başı da zengin değil ki yıkanamamış, su bulamamış. Arabistan hali tabii, terlemiş, belki yatacak yeri muntazam değil. Kum esti, saçlarını doldurdu, saçı başı dağınık. Yüzü gözü, üstü başı tozlu topraklı. Nice böyle insan vardır ki Allah'ın sevgili kuludur da insanlar bilmez. Söz söylese kimse sözüne kulak asmaz; "Aman, itibarsız, ne olduğu belli olmayan bir adam." der. Kız istese kız vermezler, herkesin kızı kıymetli olduğu için olur olmaz kimseye vermek istemez. "Maaşın ne kadar, ne iş yapıyorsun, itibarın ne, mevkiin ne, makamın ne?" böyle gider, mâlum.
O zamanda da öyleydi bu zamanda da öyle. Kız vermezler ama Lev akseme 'alâ'llâhi le eberrehû "Eğer o kimse bir şeye yemin etse onun yemini doğru çıksın diye, onun hatırı için Allah o işi öyle yapar."
Bu hadisten anladığımıza göre demek ki bazen dış görünüşü itibariyle bizim gözümüzün tutmadığı ama Allah indinde makbul sevgili insanlar olabiliyormuş. O zaman sadece kavuklu cüppeli hoca hacı takımına, eli tespihli "Tamam bu Müslüman, iyi insan." diye meşhur olan insana değil herkese iyi muamele ederiz
Büyüklerimiz "Her gördüğünü Hızır bileceksin." demişler. Her gördüğünü Hızır aleyhisselam bilirsin; "Acaba bu Hızır mı ki?" diye, edebinle güzel muamele edersin. Her geceni kadir bilirsin, "Acaba Kadir gecesi bu gece mi?" diye ibadet edersin, sevap kazanırsın, zarar etmezsin. Sen birine hüsn-ü zan ettiğin için zarar etmezsin, çok karlara erişirsin. Öyle olmak lazım.
Peygamber Efendimiz'in bildirdiğine göre Ammar radıyallahu anh âhirete göçtü, cennetine erdi, cemaline erdi, Peygamber Efendimiz'in nükebasından, nücebasından, yakınlarından mübarek bir zâttı. Bu devirde bize düşen de şu ki biz de Allah'ın dostu olan, Allah yolunda giden kimseleri üzmemeye çalışalım.
"Kimler Allah'ın dostudur?"
Bir sözü hiç hatırınızdan çıkarmayın:
Bütün Müslümanlar Allah'ın velîsidir. Bütün Müslümanlar üstünde umumi bir velîlik vardır, hepsi Allah'ın velîsidir. Yani bütün Müslümanlar bir kere umumi velîlikten velîlik nasibini almıştır. Onun için "Allah'ın velîsine düşmanlık etmemek" deyince, işin içine "bir Müslümanın kalbini incitmemek" girer. Böyle olursak hayra ereriz. Bak muhabbetten neler oluyor.
Elhamdülillah şu cami pırıl pırıl, nurânî. [Mehmed Zahid] Hocamız vardı, âhirete göçtü; öksüz, boynu bükük kaldık. Yan tarafa baktım da -Allah sizlerden razı olsun, bir kuruş verenden de beş kuruş verenden de razı olsun- pırıl pırıl, yemyeşil zeminli, cennet bahçelerinden bir bahçe gibi güzel bir yer olmuş. Kardeşlerimizin muhabbetinden. Muhabbetle neler oluyor.
Muhabbetten çok güzel şeyler oluyor, düşmanlıktan hiçbir şey hasıl olmuyor. İnsanlar birbirlerine düşmanlık edip ömürlerini birbirlerine zehir etmekle kalıyorlar.
Şu birbirleriyle harp eden darp eden Müslümanlar ne kazandılar?
Ellerine ne geçiyor? -Beyrut'ta, Bağdat'ta, Tahran'da, Yemen'de, Afrika'da- hiçbir şey geçmiyor. Muhabbetten çok şey oluyor da düşmanlıktan hiçbir şey olmuyor. Çok zararlar oluyor. Allah bizi muhabbet etmeyi öğrenenlerden eylesin.
Onun da tahsili var. Muhabbetin tahsili, tasavvuftur. Tahsil görmeyince nasıl muhabbet edeceğini bilemez ki. "Hadi bakalım, sen öğle ile ikindi arasında şu camide yalnız kaldın." Mevlâ'sına nasıl dua edecek, ne yapacak bilemez ki. Muhabbetin de usulü var.
Allah-u Teâlâ hazretleri cennette; "Hadi kullarım, benden isteyin." diyecekmiş, Allah hepimizi erdirsin; o hitabın şerefini bize de ulaştırsın. "Hocalarımız, ne isteyelim?" diye dönüp âlimlerine soracaklarmış. İstemeyi bilmek de hep ilimle ilgili. Allah-u Teâlâ hazretleri bizi muhabbeti bilen, kardeşliği bilen, Müslümanın kıymetini bilen kimselerden eylesin.
Men âle câriyeteyni hattâ tüdrikâ dehaltü ene ve hüve fi'l-cenneti ke-hâteyni .
Diğer hadîs-i şerîf:
Men âle'bneteyni ev uhteyni ev selâsen hattâ yebinne ev yemûte an hünne küntü ene ve hüve fî'l-cenneti ke-hâteyni.
Diğer hadîs-i şerîf:
Men âle selâse benâtin fe-eddebehünne ve zevvecehünne ve ahsene ileyhinne fe-lehû'l-cenneh .
Dördüncü bir hadîs-i şerîf:
Men âleb'neteyni ev uhteyni ev hâleteyni ev ammeteyni ev ceddeteyni fe-hüve maî fî'l-cenneti ke-hâteyni fe-in künne selâsen fe-hüve mündehün ve in künne erbean ev hamsen fe yâ ibâdallâh edrikûhu ekridûhü dâribûhü .
Beşinci hadîs-i şerîf:
Men âle selâse benâtin fe-enfeka aleyhinne ve ahsene ileyhinne hattâ yuğniyehünne'llâhü anhü evcebe'llâhu lehü'l-cennete'l-bettete illâ en ya'mele amelen lâ yuğferu lehû kîle ev isneteyni kâle ev isneteyn .
Bu beş hadîs-i şerîf; alfabetik başlangıçları aynı olduğu için peş peşe gelmiş hadîs-i şerîflerdir. Bunların hepsi kız evlat yetiştirmek veyahut kızları, kadınları gözetmekle, bakmakla ilgili hadîs-i şerîflerdir. Birbirleriyle ilgili olduğu için hepsini birden okudum.
Men âle câriyeteyni hattâ tüdrikâ. "Her kim buluğa erinceye, yetişinceye kadar iki cariyeye bakar da geçimini tekeffül ederse…"
Buradaki cariye; "esaretten gelme köle" mânasına da gelir, insanın kendi kızlarına da "cariye" derler, yani evlatlarına da "cariyesi" derler, "kız çocuk" mânasına da gelir.
"Her kim iki cariyeye, iki kıza büyüyünceye kadar bakarsa geçimini üzerine alırsa…"
Neden? Bu kızcıklar zavallıdır, mazlumdur, zayıftır. Dışarıya çıksalar bir sürü kurdun arasında bu kuzucuklar ne yapacak? Parçalanırlar, bunlara yazık olur. "Kim onların geçimini temin ederse…"
Dehaltu ene ve hüve fi'l-cenneti ke-hâteyni. "O ve ben, ikimiz, cennete böyle gireriz." Parmaklarını birleştirmiş. Peygamber Efendimiz iki kıza bakan kimse hakkında böyle buyurmuş. Nafakasını temin edecek, bakacak, namusuyla yaşamasına yardımcı olacak.
Öteki hadîs-i şerîf yine Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Bu hadîs-i şerîf Tirmizî'de var, Müslim'de, Ahmed b. Hanbel ve Müstedrek'te var, hasen hadîs-i şerîf, hasenün garîbün deniliyor.
Men âlebneteyni ev uhteyni "Her kim iki kız çocuğuna bakarsa veyahut iki kız kardeşine bakarsa…"
Uht "kız kardeş" demek.
Ev selâsen. "Yahut üç tanesine…"
Hattâ yebinne "Yetişinceye kadar..."
Ev yemûtu an hünne. "Babası anası ölünce…"
Küntü ene ve hüve fî'l-cenneti ke-hâteyni. “ Ben ve o cennette böyle oluruz”diye aynı mânayı ifade eylemiş. Bu yebinne bi'l-kesri ve't-teşkîri kuvveti'l-beden "yetişinceye kadar, vücudu kuvvetleninceye kadar, kendine bakacak haline gelinceye kadar" demek oluyor,
Burada ilk hadîs-i şerîften farklı ne oldu?
İki kız kardeşe bakmak da aynı oldu. Çünkü o da kız; biri evlat biri kız kardeş, onun da durumu aynı. Bu kızcıklar, erkekler gibi güçlü kuvvetli değildir. Horozu görmez misin? Tavukların iki mislidir. Erkekler yaradılışı itibariyle daha kuvvetlidir. Vurduğunu devirir. Ötekisi daha narin yapılı olur, yapı itibariyle öyledir. Sonra daha hassas olur. Bir şey söylesen kırılır, ağlar. Erkek kaya gibi sert olur, olur olmaz şeyden yıkılmaz, sağlam durur. Onun için onlara bakmak gerekiyor.
Bunlara bakmak, zayıfa yardım babından kahramanlık oluyor, zayıf bir kimseyi himaye etmiş oluyorsun. Tabi bir de onlara bakılmadığı zaman, gazetelerde okuyoruz; ne kötülükler çıkıyor. O "kendi geçimimi sağlayacağım" derken kötü yollara düşüyor. "Bunu şunun için yaptım, bunun için yaptım." diyor. Biz bu yolları kapatacağız. Çünkü giden evlat bizden gidiyor. Bizim milletimizin ferdi gidiyor. Bigâne kalamayız ki. Yanlış yola sapan bizden gidiyor. Biz onların yanlış yola sapmaması için cemiyet olarak çalışacağız.
Bizim sıhhatimiz nereden belli olur? Yaptığımız işlerin tesirinden belli olur.
"Şu cami sıhhatli bir cemaate sahip mi?"
"Elhamdülillah, çok şükür, bu caminin cemaati çok sıhhatli."
Nereden belli? Camiyi pırıl pırıl badana etti, halı döşedi. Sağını solunu, duvarları tahta döşedi; kışın ısıtıyor, yazın serinletiyor. Canlı! Canlılık emaresi yaptığı şeyden görünür. Biz onları engelleyebilirsek tamam, Müslüman bir cemaatmişsiniz, anladım. "Demek ki sizin yanınıza sığınan kurtuluyor, aç kalıp açık kalıp kötü yola sapmıyor." diye düşünür.
Eskiden bu böyle idi de şimdi kimsenin -bir apartmanda yaşadıkları halde- ötekisinden haberi olmadığından böyle bir garip devir başladı. Bizim örfümüz böyle değil. Avrupa'da kimse kimseye bakmaz, evlat babasına fatura çıkarır. "Bizim eve gel." diye yemeğe çağırır; ondan sonra fatura çıkartır. Yediği yemeğin parasını ona ödetir. İhtiyarladığı zaman huzurevine, ihtiyar evine bırakır.
Bizim örfümüz, töremiz öyle değildir! Biz anaya babaya, zayıfa, dula, yetime, kıza -hele kız olursa daha da önemli- bakarız. Hem dünya hem âhiret sevabı kazanırız. Cemiyetimiz de sıhhatli olur. Almanya'da öyle aileler var ki Almanlarla ahbaplık etmiyor, Müslüman ailelerle ahbaplık ediyor. Almanya'ya giden insanlar içinde çeşitli insanlar var da Müslümanlar, etrafından beğeniliyor; "Ne muhabbetli aile." "Almanlar arasında bu muhabbet yok." diye Almanlar onların arasına geliyor. " Bu muhabbeti bizim aramızda görmüyoruz." diye o muhabbete imreniyor. Bizim töremiz böyledir. Biz zayıfa yardım ederiz, ecir kazanırız. Maddî bir fayda düşünmeyiz. Mânevî ecirlerini düşünürüz. O zaman cemiyetimiz sıhhatli olur.
Teberrüken üçüncü hadîs-i şerîfin de mânasını vereceğiz:
Men âle selâse benâtin. "Kim üç tane kızın, kız evladın geçimini yüklenirse…" Fe-eddebehünne. "Ve onları terbiye ederse…" Ve zevvecehünne. "Ve sonunda da evlendirirse…"
Bu terbiyenin sonu nereye varacak? Bir sahibine teslim edeceksin, Allah böyle yaratmış. Kız yaratmış, erkek yaratmış; bunlar evlenecek, insanın nesli devam edecek. Kanun böyle. Hz. Âdem atamızdan itibaren böyle. Bu ne günah ne ayıp. Hatta sevap. Bizim dinimiz tabiata uygun, her şeyin aslı özü neyse onu öyle esasına oturtmuş dindir.
"Ben iyi dindar olacağım, çok sevap kazanacağım, kadınlarla hiç evlenmeyeceğim." Müslümanlıkta öyle bir şey yok ki. Sen evlen; karına, çoluk çocuğuna bak, oradan daha çok ecir kazanırsın. Bizim dinimiz böyle demiştir. Bizim dinimiz insan tabiatına, hilkatine, yaradılışına, ihtiyaçlarına uygun dindir. Kız da büyüdü mü bir zaman gelir, -o seni ne kadar severse sevsin, sen onu ne kadar seversen sev- yuvadan uçma zamanı gelir. Geldi mi, geldi. Tamam, o da artık evlenecek, baş göz edeceksin.
Bana çok tesir etmiştir. Bahâüddîn-i Nakşibend Efendimiz hazretleri, Nakşî tarikatının kurucusu olan o Allah'ın büyük velî kulu, hanımına demiş ki; "Hanım, şu bizim kız buluğa erdiği zaman büyüyünce beni haberdar et. Aman vakti geçirme, haberdar et." Bir zaman gelmiş Valide hatun demiş ki; "Efendi hazretleri bizim kız büyüdü, buluğa erdi." Hemen gitmiş, kendi dervişlerinden, ilmini beğendiği bir kimseye:
"Evladım, ben kızımı sana vereceğim." demiş.
"Efendim, ben yoksul bir talebeyim."
"Olsun, biliyorum." demiş. Onun kalbi pırıl pırıl, altın gibi kalp. O da sonra büyük evliyâullahtan oldu. Birkaç ay içinde düğünü yapılmış, giderken kızından özür dilemiş:
"Ah kızım, kusuruma bakma, bu işler birden olmuyor, seni birkaç ay geciktirdim." demiş. Buluğa ermesinin üzerinden birkaç ay geçti; on iki yaşında mı artık, ben yaşını unuttum, eskiden okuduğum bir hadise, tarihini unuttum ama küçücük kızken evlendiriyor da bir de özür diliyor.
Şimdi kız yirmi yaşına geliyor, yirmi iki yaşına geliyor, yirmi beş yaşına geliyor, otuz yaşına geliyor. Olmaz ki. Zamanı gelince erkek çocuğu da öyle. Bak bir hadîs-i şerîf geçti, babalar dikkat edin:
"Bir baba erkek çocuğunu evlendirmezse çocuk da hata işlerse…"
Evlenmedi ya, erkek çocuk kolay kolay zapt edilmez, evden çıkar, babası işte anası tutamaz. Bir kabahat işlerse hatalı bir şey yaparsa "Vebali babayadır." diyor.
Ne yapacak? Vakitlice evlendirecek. O da bir yuvanın sahibi olacak; "Benim karım var, çoluk çocuğum var." diyecek, avare çocuklar olmayacak da cemiyet ciddi olacak; bizim töremiz böyle.
Avrupa'da başka. Adam hiç evlenmiyor. Evlenmiyor da o ihtiyacı nerden karşılıyor? Günahtan karşılıyor. Günahtan karşılayınca cemiyet mahvoluyor, perişan oluyor. Maddî bakımdan da perişan oluyor mânevî bakımdan da perişan oluyor. Erkekler de perişan oluyor kadınlar da perişan oluyor, cemiyet mahvoluyor.
Nesebi gayri sahih bir sürü insan ortada. Bak bizde ne güzel on yedi-on sekiz yaşında, -neyse- buluğa erdiği zamanda yuvasını kuruyor; çocuk ciddi oluyor, avarelik olmuyor. Şimdi koca delikanlı olmuş, babasının iki misli, eli cebinde, köşe başında zincir sallar, bir iş tutmamış, kazık kadar ama babasının kesesinden yer.
Olmaz! Cemiyet sarsılıyor. Tam en üretici olacak çağda, en iş yapacak memlekete faydalı olacak çağda çocuk avare oluyor. Ondan sonra da otuz yaşına geliyor, otuz iki yaşına geliyor, otuz beş yaşına geliyor, evlendiriyorsun bu sefer de -o otuz beş yaşına gelmiş, bir sürü huylar almış, bir kafa yapısına sahip olmuş- kız da yirmi sekiz yaşında bu sefer de imtizaç edemiyorlar.
Hasılı görüyorsunuz şu konuşmanın başından beri birkaç misal karşımıza geldi, bizim dinimizin mantığı muhakemesi insan tabiatına uygun ve her şeyi güzel. Bizim Avrupalıyı taklit etmemize lüzum yok.
İsveç Emniyet Amiri Türkiye'ye geliyor da "Ya biz bu bizim adamlarımızın intihar etmesinden bıktık." Diyor.
Dünyanın en müreffeh ülkelerinden biri; devlet, çalışmayana bile maaş veriyor; "Evlilikten korkmasın." diye, evlenene evlilik yardımı yapıyor. Ondan sonra yine intihar ediyorlar.
Niye? Sebebini bilememişler. Türkiye'ye geliyorlar.
Neden Türkiye'ye geliyor? Türkiye'de intihar nispeti çok az da ondan. İstatistiklerden inceliyorlar:
"Dünya üzerinde intiharın en az olduğu ülke neresi?"
Elhamdülillah Müslüman ülkeler; Türkiye veyahut diğerleri. "Dur bakalım, neden oluyor?" diye geliyor.
Neden olacak, Müslümanlıktan. Sen de Müslüman ol, Allah'ın emirlerine uy, insan tabiatına uygun bir hayatın olsun. Karı koca arasında muhabbet olsun, baba evlat arasında muhabbet olsun, ilgi olsun, sevgi olsun; bak o zaman intihar olur mu?
İntiharın günah olduğunu bilsin. Allah'ın takdirine rıza göstermeyi öğrensin. O zaman dağlar gibi belalar başına yığılsa Müslüman kale gibi sağlam duruyor. Hani dalga denizin kenarındaki kayaya geliyor, bir çarpıyor, üzerinden akıp gidiyor, bakıyorsun kaya yine olduğu gibi duruyor.
Neden? Kaya o da ondan.
Men âmene bi'l-kaderi emine mine'l-keder. Müslüman kadere iman edince üzüntü sarsamıyor, sıkıntı sarsamıyor; ölse şehit kalsa gazi, belaya uğrasa sabredip ecir kazanıyor, nimete erse şükredip ecir kazanıyor, Müslümanın sırtı yere gelmiyor.
Adam sıkıntı içinde, konuşuyorsun; "Bu halime çok şükür, elhamdülillah." diyor, "Ne yapalım, Mevla'mız böyle takdir etmiş." diyor. Bakıyorsun yine sağlam. Avrupalı öyle değil, birazcık sıkıntıya uğradı mı şakağına tabancayı dayıyor, çekiyor tetiği veyahut kendisini filanca yerden aşağıya atıyor, öldürüyor; cehenneme…
Onun için dünyanın da âhiretin de saadetinin anahtarı nedir? Müslümanlıktır. Misal veriyoruz, misallerle anlatıyoruz, istatistiklerle anlatıyoruz. Dünyanın Batı'sını da Doğu'sunu da söyleyerek anlatıyoruz.
İnsanın bu dünyada mutlu mesut bahtiyar olmasının sebebi ne? Müslümanlık.
Cemiyetin yükselmesinin sebebi ne? Müslümanlık.
Her tarafın tertemiz, güzel olmasının sebebi ne? Müslümanlık.
İnsanların ruhî bakımdan sağlıklı sıhhatli olmasının sebebi ne? Müslümanlık. Müslüman olmayan yerlerde maddî kalkınma olsa bile mânevî çöküntü olduğu için insanlar intiharlara sürükleniyor. Cemiyetlerin dışı seni yakar içi beni yakar; içinde bin bir türlü kusur oluyor.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
28.04.1985 -
Kızkardeşe Bakmak, Ahireti
27.10.1985 -
Zalimin Yanında Olmak,
