23.06.1985 - Faziletli Dualar A

23.06.1985 - Faziletli Dualar A
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men kâle Allahümme einnî alâ edâi şükrike ve zikrike ve hüsni ibâdetike fe-kad ictehede fi’d-duâ’.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh Peygamber Efendimizden rivayet eylemiş ki; Peygamber Efendimiz şu duayı talim buyurmuş. Bu hadîs-i şerîfi Deylemî ve Hatîb-i Bağdâdî kitaplarına yazmış. Neseî’de, Ebû Davud’da, İbn Hibban’da, Müstedrek’te, İbn Sinnî’de geçmiş.
Şerhte anlatılıyor ki;
Muaz b. Cebel radıyallahu anh var. Peygamber Efendimiz bir gün o mübarek sahabesinin elini tutmuş ve demiş ki;
Yâ Muaz vallâhi le-uhibbuke. “Ey Muaz, vallahi ben seni seviyorum.”
Allah şefaatlerine erdirsin.
Muaz radıyallahu anh de demiş ki;
Bi-ebî leke ve ümmî yâ Resûlallah! Vallâhi uhibbuke. “Anam babam senin yoluna feda olsun ey Allah’ın resûlü, Allah’a yemin olsun ki ben de seni seviyorum!” Peygamber Efendimiz’e cevabı böyle olmuş.
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Ûsike yâ Muaz. “Sana nasihatim var ey Muaz, sakın onu bırakma; her namazın arkasından şu duayı oku.” demiş. Bu dua yine.
Bakalım Peygamber Efendimiz’in sevdiği sahabesine “Her namazın arkasından oku.” diye tavsiye ettiği dua neymiş? Bakalım bildiğimiz dualardan mı?
Allahümme einnî alâ edâi şükrike ve zikrike ve hüsni ibâdetike.
Mânasını söyleyeceğim.
Bu hadîs-i şerîfte Ebû Saîd el-Hudrî diyor ki;
“Her kim ki, bu duayı okursa buyurmuş Peygamber Efendimiz.” Fe-kad ictehede fi’d-duâ’. “Duada yapılması gereken gayreti tamamen göstermiş demektir.”
Tamam, duada bir kusur bırakmamış, güzel dua etmiş demektir.
Muaz hazretlerine de tavsiye etmiş; o halde çare yok, bu duayı ezberleyeceğiz. Böyle bir dua kaçırılmaz. Onun için defterimize yazacağız, aklımıza yazacağız, dilimizde olacak, namazların arkasından bu duayı edeceğiz.
Neymiş bu dua?
Allahümme. “Ey benim Allahım, Rabbim.” Einnî. “Bana yardım eyle.” -Einnî; ayn ile. Baştaki elif, ikincisi ayn.-
Hangi hususta?
Alâ edâi şükrike. “Senin şükrünü eda hususunda bana yardım et yâ Rabbi. Şükrünü yapabileyim; bana güç kuvvet ver, bana yardım et.”
Başka?
Ve zikrike. “Seni anmakta, zikretmekte bana yardım et yâ Rabbi. Seni güzelce zikredebileyim; eksiksiz, kusursuz devamlı zikredebileyim.”
Ve hüsni ibâdetike. “Sana kulluğu güzel yapmak hususunda bana yardım et yâ Rabbi.”
Dua şahane. Peygamber Efendimiz öğretmiş. Zaten hadis olunca ne kadar methetsek de söyleyecek sözümüz eksik kalır ne kadar meth etsek de.
Fakat gelelim mânasının güzelliğini açıklamaya:
Hepimizin üzerinde Allahu Teâlâ hazretlerinin sayılmayacak kadar çok nimeti vardır.
“Hocam ben müstesna; ben çok dertli insanım, hastayım...”
Hastalığın bir tarafa, öbür taraftan Allah’ın üzerinde dünya kadar nimeti vardır senin üzerinde de sen farkında değilsin. Nimetler elinden alındığı zaman, insan o zaman farkına varır. İçinde yaşarken nimetin kıymetini bilmez.
Karnı tok, sırtı pek. Yani karnı doymuş, sırtında giyinecek şeyi var. Yemek yemese veya yiyemese o zaman anlayacak. Veyahut aç açık kalsa o zaman anlayacak. Sonra, elhamdülillah aklı başında; akıl gitse o zaman anlaşılır. En büyük nimetlerden birisi akıl nimetidir. Sonra, gözü görüyor; çok büyük nimet. Bu göz nurunu alıverse Allah, dünyası kapkara kararıverse o zaman anlayacak. Kulağı işitiyor, dili söylüyor...
Bunların hepsini şöyle bir kenara koyalım; müslüman olması, çok büyük nimet!
İsterse Amerika’ya reisicumhur olsun; isterse yatları, müstakil adaları, malikâneleri, köşkleri, hizmetçileri, sarayları olsun; hiçbirisi İslâm nimeti yanında bir zerre kadar, böyle ölçülecek kadar bir şey ifade etmez.
Neden?
İslâm nimeti nimetlerin en büyüğüdür, onun için. Hidâyet nimeti en büyük nimettir. İsterse hiç bir şeyi olmasın insanın, müslüman mı? Tamam; ölürse cennete girecek. Çünkü Peygamber Efendimiz müjdelemiş ki;
Men kâle lâ ilâhe illallah dehale’l-cennete. “Her kim lâ ilâhe illallah derse, buna kâni olursa cennete girecek.”
Onun için imanın pahasına, paha biçilemez. Onun pahasına denk düşecek bir şey karşılığında verilip söylenemez, gösterilemez; şudur, budur, köşktür, paradır, şu kadar elmastır, bu kadar mâlî imkândır; hepsi solda sıfır kalır.
Hidâyet nimetine çok şükür. Sıhhat nimetine çok şükür. Verdiği göze, kaşa, kulağa, akla, fikre, ilme, irfana, dile çok şükür. Evlada, çoluğa, çoçuğa çok şükür. Memleketimizin havasına, suyuna, iklimine çok şükür. Verdiği meyvelere, yeşil yeşil sebzelere, kırmızı, allı, morlu meyvelere, tatlı, ekşi, tuzlu nimetlere çok şükür. Yani saymamız mümkün değil...
Bu kadar şey aldık; bunların karşılığı ne olacak?
Bunların karşılığı şükürdür.
“Çok şükür yâ Rabbi, bildim ki bunları sen bana verdin. Sahibi sensin. Lütfundan veriyorsun. Yoksa ben bir matah bir şey değilim, sağlam bir pabuç da değilim. Ama yâ Rabbi sen yine lütfundan, kereminden, ben günah işlediğim halde benim rızkımı kesmiyorsun, bana nimetleri kesmiyorsun da bana bunları ihsan etmişsin. Çok şükür yâ Rabbi... Çok şükür yâ Rabbi...”
İşte bu, Allah’tan geldiğini bilmek ve Allah’a karşı teşekkür ile, şükran duygusu ile dolmak. İnsanın içinin şükran duygusu ile dolması; “Ne mutlu bana yâ Rabbi... Ne nimetlere erdirmişsin yâ Rabbi... Ötekisi de yeterdi yâ Rabbi, bir de kat kat bunları da, bunları da, bunları da verdin yâ Rabbi... Ne kadar cömertsin yâ Rabbi...” diye. Tamam, şükür.
Şükür, nimetin artmasına sebep olur.
Le-in şekertüm le-ezîdenneküm ve le-in kefertüm inne azâbî le-şedîd. “Kullar şükrederse Allah mutlaka şükrettiği nimeti artırır.”
O halde nimetlere şükredin.
Sâdi merhum, Şiraz’ın büyük ârif şairi, İran’ın en büyük şairlerinden birisi; kitabına başlamış, hamdedecek ama “elhamdülillah” deyip geçse halk anlamaz. Anlayacağı tarzda anlatmak için diyor ki;
“Her bir nefes ki içine çekersin, ömrünü biraz uzatır. Her bir nefes ki dışarıya verirsin, içini ferahlatır.”
Çünkü tutsan patlarsın. Birisi gelse üstüne çökse, göğsüne otursa, burnunu kapatsa, ağzını tıkasa, “Dur ya, nefes kaldı içeride...” insan patlayacak gibi olur. Nefes içeride kalsa, girdi bir kere; hayır, dışarı çıkması lazım. O dışarı çıkınca insanın içi ferahlar.
“O halde” diyor Şeyh Sâdi, “uzun sözün kısası” demek istiyor yani, çok uzaklara gidip düşünmeye lüzum yok; “Her aldığın nefeste iki nimet var.” Bir nefes alış verişte, her soluyuşunda iki tane nimet var; birisi hayatın uzaması, ötekisi içinin ferahlaması. “Her nimete de şükür vaciptir.” diyor. O halde ben her nefeste, dakikada kaç tane nefes alıyorum; “Çok şükür yâ Rabbi, çok şükür yâ Rabbi, çok şükür yâ Rabbi, çok şükür yâ Rabbi...” desem bile sadece solumak nimetini ödeyemeyeceğim, mümkün değil. Bunca nimetin karşısında insanın “pes” demekten başka çaresi kalmaz.
Ama Peygamber Efendimiz duada öğretmiş;
“Yâ Rabbi sana şükürde bana yardımcı ol, senin şükrünü eda etmekte bana yardım eyle.” diyor.
İşte bu, şükretmenin bir şeyi oluyor.
Şükrü de -yardımını- Allah’tan istiyoruz.
“Yâ Rabbi öyle nimetler verdin ki benim küçücük boyumdan çok büyük, benim taşıyacağım şeyden çok ağır; omzuma nimetlere şükür yüklendi, ben bunun altından kalkamam, yardım et de şükrümü de senin sayende yapayım.”
Demek ki nimete şükür bile ayrı bir nimet. O bile yine Allah’tan oluyor. O halde “Yâ Rabbi sana şükretmekte ,bana yardım eyle. Kâfir olmayayım, küfrân-ı nimetçi olmayayım, nankör olmayayım, verdiklerini görmeyip de sana âsi olanlardan olmayayım.” diye. Çünkü o da mühim bir şey.
Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin çok hoşuma gider. Hocası, tabii mürşit kendisi, oturmuş köşeye; yaşlı, başlı, ârif, kâmil, velî, Allah’ın sevgili kulu... Oturmuş dervişlerine sormuş;
“Şükür nedir, söyleyin.”
Herkes bir laf söylüyor. Sıra gelmiş delikanlı çağında olan Cüneyd-i Bağdâdî’ye. Cüneyd de düşünmüş biraz... Delikanlı ama zamâne delikanlıları gibi futbol peşinde değil. Delikanlı ama zihnini çalıştırmış, gönlü mâmur, içi aydın. Demiş ki;
“Şükür, Allah’ın nimetlerini yiyip de O’na isyan etmemektir.”
Öğlen yemek yedin mi?
“Yedim, karnım tıka basa doydu. Börek yedim, çörek yedim, kebap yedim, üstüne tatlı yedim, kaymak yedim, meyve yedim, karpuz yedim...”
Karnın doydu, tamam.
Şimdi ne yapacaksın?
“Şimdi gideceğim, biraz içki içeceğim, keyif yapacağım, flört edeceğim...”
E ne oldu? Allah’ın nimetlerini yiyorsun, Allah’a isyana gidiyorsun. Olmaz.
“Asıl şükür” demiş Cüneyd-i Bağdâdî, “nimetleri yiyip de Allah’a isyan etmemektir.” Hem O’nun nimetini yiyorsun hem O’na karşı geliyorsun; böyle şey olmaz, bu küfrân-ı nimettir, nankörlüktür. İnsan o nimeti yiyince, O’na ibadet ehli olmalı, gibi bir mâna taşıyor.
Hocası çok beğenmiş. Sormuş;
“Sen bu tarifi kimden öğrendin, nereden buldun?”
Çünkü şükrün o zamana kadar bu tarzda bir tarifini onlar duymamış. Güzel bir tarif. Allah’ın nimetlerini yiyip de O’na âsi olmamak, çok güzel bir tarif. Hakikaten de şükür sahibi bir kul böyle olur. Ama tarif kitaplarda mı, nereden öğrendi, hadiste mi öğrendi, bir başka yerden mi öğrendi? Hocası;
“Cüneyd, bu tarifi nereden öğrendin?” diye sormuş.
O da boynunu bükmüş, yine zarif bir cevap vermiş;
“Hocam, zât-ı âlinizin meclislerinin bereketinden hâsıl oldu.” demiş.
Ârif insanlar öyle yükseliyorlar, öyle büyük kimseler oluyorlar. Bu tarif de hatırınızda kalsın.
Einnî alâ edâi şükrike ve zikrike. “Bir de zikrinde bana yardım et yâ Rabbi.”
Zikir ne demek?
Zikir, Arapça’da “anmak, hatırlamak” demek. Yani bir şeyi düşünüyorsun, düşünüyorsun, “Hah, şimdi aklıma geldi, hatırladım.” Bu zikir; hatırına gelivermesi. Hatırından çıkmak da nisyan, unutmak. Zikir, nisyanın karşılığı; yani “hatırlamak” demek, bir.
Allahu Teâlâ hazretlerini biz zikredeceğiz. Yani Allahu Teâlâ hazretleri hatırımızda olacak; O’nun bizim Rabbimiz olduğu, bizi gördüğü, bizim her halimize vâkıf olduğu aklımızdan çıkmayacak.
Şimdi anlatıyorlar: Suudi Arabistan’da da öyleymiş, bizim memlekette de öyleymiş. Gizli kamera -televizyon kamerası- koyuyorlarmış. Kimse görmüyor. Otomatik dondurma makinesi var; parayı atacaksın, öbür tarafından, o para kadar dondurmayı verecek, otomatik olarak kesilecek; dondurmayı alan şahıs yalaya yalaya gidecek. Yani başında bekçi tezgahtâr yok. Makine var, parayı attığın zaman oradan hemen külâhına dondurmayı dolduruyor, alıp gidiyorsun. Öyle makine varmış, belki görmüşsünüzdür. Ben de gördüm galiba, neyse... O makineyi mahsustan bozuyorlarmış. Karşı tarafına da televizyon kamerasını koyuyorlarmış; bakalım gelenler ne yapacak?
Birisi geliyormuş, bir o tarafa bakınıyormuş, bir bu tarafa bakınıyormuş, kimsenin görmediğini anladı; çocuğunun bebek biberonunu ağzına kadar dondurma dolduruyormuş. Ondan sonra “kimse görmedi” diye ürkek ürkek etrafa bakınıp gidiyor. Ötekisi geliyor, alıyor, yine iki tarafa bakınıyor, gidiyor. Haram yiyiyor. Korkuyor. Haram olduğunu biliyor, yanlış iş olduğunu görüyor, iki tarafa bakarak yapıyor bu işi ama “kimse görmedi” diye yapıp gidiyor. Kimse görmedi sanıyor ama gizli kamera var burada, bütün âleme rezil oluyor. Gizli kameradan onun hırsızlama dondurma çaldığı oradan görünüyor.
Şimdi bu bir dünya işi... Televizyonu seyredenler de “kıh kıh kıh kıh...” gülüyor; “Bak şuna; nasıl hırsızlama yapıyor, farkında değil işin de nasıl iki tarafa bakıp dondurmayı çalıyor...”
Gülünecek şey mi?
Aslında ağlanacak şey ve çok korkulacak bir şey.
Neresi korkulacak şey?
Allahu Teâlâ hazretlerinin kamerası senin üzerinde değil mi? Her zaman her yaptığını görmüyor mu? Her söylediğini görmüyor mu? Bilmiyor mu? Duymuyor mu?
Duyuyor.
“Eyvah, mahvolduk o zaman! Demek ki bizim bütün gizli kabahatlerin hepsi görülüyormuş...”
Üstelik hepsi tespit ediliyor.
İnnâ künnâ nestensihu mâ küntüm ta’melûn. “Ey insanlar! Siz ne sanıyordunuz, biz dünyada sizin bütün yaptıklarınızı kaydedip duruyorduk.”
“Nereye kaydediyordun yâ Rabbi?”
“Sen anlamazsın. Ama anlayacağın bir şey var: Şu dünyadaki insanların şu teyplerine bak, sesi nasıl kaydediyorlar; şu videolarına bak, görüntüyü nasıl kaydediyorlar; oradan benim kudretimi anla, benim nasıl kulların işlerini tespit edeceğimi oradan çıkart.”
Demek ki bizim her şeyimiz, her gizlimiz tespit ediliyormuş.
E o zaman ne olacak?
O zaman iş gelir, gelir, gelir, tasavvufa dayanır işte...
Rabbimin beni gördüğünü bilirim, her işimi ona göre yaparım. Hiç kimsenin olmadığı yerde bile Rabbimin hâzır ve nâzır olduğunu bilirim, edepsizliğe sapmam. Yanımda insanlar olsa da olmasa da fark etmez, harama el uzatmam. İşte hakiki Müslümanlık bu. Hakiki dervişlik bu. Hakiki Müslümanlık, hakiki iman, hakiki zikir bu. Yani insanın hiç Allah’ı hatırından çıkarmaması ve şuurunun daima canlı, uyanık olması.
“E hocam ben unutuveriyorum. Sabahtan niyet ediyorum ki böyle yapayım... Tamam, duydum bunu, zaten kitaplarda da önceden buna benzer şeyler yazılmış, okumuştum. Sabahtan istiyorum da çarşıya gidince, akşama aklım başıma geliyor. O çarşının telaşı, gürültüsü, patırtısı arasında ne din, ne iman, ne kanun, ne Kur’an, ne nizam hatırıma geliyor. Akşama ‘tüh, keşke öyle yapmasaydım, keşke böyle yapmasaydım...’ İşim böyle gidiyor.”
İşte insanların istediği halde bazen unutu unutuverdikleri dolayısıyla, akıllarından kaçıvermesi dolayısıyla dinimiz zikir de tavsiye etmiş. Yani Allah’ı an. Yüz defa an. Yüz defa lâ ilâhe illallah de, sübhanallah de.
E ne olacak 100 defa demekten?
Kur’ân-ı Kerîm emrediyor;
Vezküri’sme rabbike bükreten ve esîlâ.
Yâ eyyühe’llezîne âmenü’zküru’llâhe zikran kesîrâ. “Ey iman edenler, Allah’ı çok zikr ile zikrediniz.”
Ve sebbihûhu bükreten ve esîlâ.
Bu şudur ki; insan sözünü söylerken söylerken özüne yerleşir. İnsan taklitle başlar, hakikatine ulaşır. Onun için bu böyle oluyor.
Bunu bilen bilir, erbabı bilir. Zaten Rabbimiz emretmiş, O’nun söylediği şeyin hikmetine ya aklımız erer, ya ermez; ama yapacağız. Ererse keyfine vara vara yapar insan, ermezse de yaptığı zaman faydasını yine görür.
Demek ki zikir de dinimizin aslından, esasındanmış.
Niye bunu böyle birazcık uzatarak açıkladım?
Şu bakımdan açıkladım ki; bu ümmetin önüne düşmek iddiasında olan, bu millete -size yani- akıl öğretmek iddiasında olan bazı kimseler var; zikri inkâr ediyor. Zikrin mânasını saptırmaya çalışıyor.
“Efendim oturup da şu kadar adet zikretmenin mânası yok, maksadı yok, uygun değil...”
Dil uzatıyor, karşı geliyor. Ama dini kendisi bilmiyor. Kendisi yanlış. Sizi güya irşat etmeye çalışıyor ama kendisi yanlış yolda; işin farkında değil, onun için bunu biraz uzunca izah ettim.
Zikir dinimizin esaslarından bir esastır. Dille zikir de esastır. Kalple zikir de esastır. İnsanın hiç unutmama durumuna gelmesi de bir esastır. Ama o yüksek derece aşağıdan başlar, öyle gider, öyle hâsıl olur. Bunu erbâbı bilir, dinimizi iyi bilen alimler bilir de öyle cahiller bilmeden, uzaktan ileri geri konuşur.
“Yâ Rabbi bana şükrünü edada yardım eyle, zikrini edada yardım eyle.”
Ve hüsni ibâdetike. “Sana kulluğu güzel yapmakta yardım eyle.”
Şimdi hepimizin Allah’a ibadet borcumuz var.
Günde beş vakit namaz mı?
Hayır, hayır, hayır!
Oruç mu?
Yalnız o değil. Yalnız namaz değil.
Hac mı?
Yalnız oruç, hac değil.
Zekât mı?
Yalnız o değil.
Ne?
Ömür.
“Ne demek istiyorsun hocam?”
Aklın başındayken sürdüğün ömür boyunca Allah’a güzel kulluk etmek vazifesiyle muvazzafsın.
Yani sadece camide değil, sadece Ramazan’da değil, sadece hacca gittiğin zaman değil; her zaman, her halde Allah’a güzel kulluk etme durumundasın.
Camiden çıktın, evine gidiyorsun; yolda yürürken Allah’a güzel kulluk ederek yürü. Dilin zikirde olsun, gözün harama bakmasın, aklın fâsit işlerle meşgul olmasın, başkasının kötülüğünde olmasın.
İşyerinde; niyetini doğru dürüst tut, karşındakini aldatma, alışverişini helalinden yap, müşterini kandırma, malın ayıbını saklama vs. vs... O da ibadet.
Millet sanıyor ki sadece camide namaz kılmak ibadettir. Onun için camiden çıktı mı dini unutuyor. Sadece sanıyor ki Ramazan’da mukabele peşinde koşturmak, cami cami dolaşmak ibadettir. Ramazan çıktı mı o da okun yaydan fırlayıp gittiği gibi ver elini günahlar, hatalar, isyanlar... Hadi, yine bırakıp gidiyor. Bugünkü cahil müslümanların ibadet anlayışı yanlış. İbadeti belli zamanlara mahsus belli hareketler sanıyorlar. Hayır!
İbadet; ömrü Allah’ın rızasına uygun sürmek. Ömrünü yaşıyorsun; yaşayışını Allah’ın rızasına uygun halde yaşamak. İbadet bu.
İnsanın yatarken de ibadet vazifeleri, borçları vardır, ticarette de ibadet borçları vardır, sokakta yürürken de borçları vardır, arkadaşıyla konuşurken de borçları vardır, ailevî münasebetlerinde de borçları vardır, vazifeleri vardır. Dinin emirleri dikkat ederseniz, hadis kitaplarını açıp bakarsanız; sadece camiye mahsus, namaza mahsus değildir. Namaz bahsi vardır ama sadece ona mahsus değildir. Ahlâka mahsus emirler vardır; onları da tutarsan, o da ibadettir. İctimâiyyata dair hadisler vardır; onları da tutarsan ibadettir, tutmazsan günahtır.
İslâm’ın bir ömür sürüş tarzı olduğunu müslümanın kafasına yerleştirmesi lazım.
Onu anlayamıyorlar.
Onun için Eyüp Sultan hazretlerinin türbesine geldiği zaman kadın, başına bir yarım yamalak eğri büğrü örtü iliştiriyor, türbenin karşısında ağlıyor hakikaten de... Ağlıyor, samimi; sahtekâr değil, aldatmaca yapmıyor. Hüngür hüngür ağlıyor... Tamam, “işim bitti” sanıyor. Artist de geliyor oraya, gazinocu da geliyor. Eyüp Sultan hazretlerinin orada kurban kesti, bitti.
Yanılıyorsun kardeşim, bitmedi. “İbadetin bitmesi” diye bir şey yok. Sen şu nefesi alıp verdikçe, şu akıl senin başında oldukça her işinde ibadet veya günah bahis mevzudur. Allah’a itaat edersen, işini Allah’ın emrine uygun yaparsan ibadettesin; Allah’a âsi olursan, emirlerine aykırı yaparsan günahtasın. Millet bunu bilmiyor.
Bunu anlatacağız. Siz de anlatın. Anlamadıysanız siz kendiniz de anlayın.
İbadet Ramazan’a mahsus değildir. İbadet camiye mahsus değildir. İbadet Cuma’ya mahsus değildir. İbadet hacdan ibaret demek değildir. İbadet her şeydir.
Nasıl her şeydir?
Her şeyi yapış tarzındır, yapışındaki niyetindir, zihniyetindir, ömrü sürüş tarzındır. Onun için bir mü’min ,yaşayış tarzı itibariyle kâfire benzemez. Müslümanın mantığı başka türlü çalışır çünkü ibadet mantığı ile hareket eder. İbadetin asıl mânası da zaten Arapça’da “kulluk” demek. Yani ömrünü kullukta, Allah’a itaatte geçireceksin, âsilikte geçirmeyeceksin. İbadet odur.
İşte ibadeti yani Allah’a kulluğu güzel yapmak lazım.
Herkes bir ömür sürüyor; kimisi sonunda diz dövüyor, pişman oluyor, saç yoluyor, baş yoluyor. Kimisi bir evlilik yapıyor, sonunda pişman oluyor. Kimisi bir işe giriyor, sonunda pişman oluyor. Herkesin bir yol tutturduğu var, yani herkes bir yol tutturmuş gidiyor, herkes bir tarzda ömür sürüyor. Herkesin bir aklı var, bir mantığa hizmet edip gidiyor. Herkes bir yol tutturmuş... Amma ya yanlış ya doğru; ya kârlı ya zararlı. Eğer Allah’ın rızasına uygunsa kârda; Allah’ın rızasına aykırıysa ziyanda.
İbadet bu; Allah’ın rızasını gözlemek, ömrü Allah’ın emirlerine uygun geçirmektir.
“Yâ Rabbi senin verdiğin nimetlere şükürde bize yardım et. Seni zikirde bize yardım et. Sana kulluğu güzel yapmakta bize yardım et.”
Dua bu, Türkçesi, kısacası bu. Mânası da benim dilimin döndüğü kadar, size anlatabildiğim kadar budur.
Burada yeni ne öğrenmiş olduk?
İbadet anlayışımız tashih olmuş oluyor.
Türkiye’de ibadet anlayışı çok yanlış yerleşmiş. Onun için müezzin efendiler de namazı kıldı mı camiden çıkıyor, kapıyı kapatıyor.
Hayır. O da öyle değil. İbadetin sürekli kulluk olduğunu, ömür boyunca devam ettiğini, gençliğe mahsus veya ihtiyarlığa mahsus olmadığını bileceğiz. Camiye, hacca mahsus olmadığını bileceğiz. Her işimizi Allah’ın rızasına uygun yapacağız. Her işimizde diyeceğiz ki;
İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî. “Yâ Rabbi benim maksadım sensin, ben senin rızan peşindeyim. Bana senin rızanın yolunu göster, onu yaptırt, ona aykırı iş yaptırtma. Yanlış yollara beni düşürme yâ Rabbi.” diye O’ndan onu isteyeceğiz.
Bu duayı ezberleyin.
Allahümme einnî alâ edâi şükrike ve zikrike ve hüsni ibâdetike.
Her namazın arkasında böyle deyin. Peygamber Efendimiz’in Muaz hazretlerine tavsiye ettiği bir güzel dua.
Râmûzü’l-ehâdîs isimli hadis kitabının 434. sayfasının birinci hadisi.
Ama o rakamı yazacağına duayı yazıver kurtul.
Allahümme einnî alâ edâi şükrike ve zikrike ve hüsni ibâdetike.
Allahümme hatırda kalır. Einnî alâ edâi şükrike ve zikrike ve hüsni ibâdetike.
Diyorum ya size “kalemle gelin” diye; bir kalemle, defterle gelin.
Hatta buraya gelmek değil; daima göğüs cebinizde bir defter bulunsun; hemen ‘şıp’ gözlük çeker gibi... Gözlük cebinizde bir defter bulunsun, yanında da küçük bir kalem; ‘hop’ çekersiniz, elinize alıp yazıverirsiniz:
Allahümme einnî alâ edâi şükrike ve zikrike ve hüsni ibâdetike.
Bitti. Dünya ve âhiretin hayırlarını kazanmaya vesile; Efendimiz’in mübarek fem-i saadetinden dökülmüş inci misali bir dua.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
24.02.1985 -
Doğru Söz, Emanet,
22.12.1985 -
Namaz
