Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men kâle inde mecmai'l-yehûdi ve'n-nasârâ ve'l-mecûse ve's-sâbiîne: Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve enne mâ dûna'llâhi merbûbun makhûrun a'tâhu'llâhu misle adedihim.
İbn Abbas radıyallahu anh'ten. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Her kim Yahudilerin, Hristiyanların, Mecusilerin, Sâbiîlerin toplanmış olduğu yerde, toplantı yerlerine gidip; eşhedü en lâ ilâhe illallah 'Allah'tan gayrı ilah yoktur.', ve enne mâ dûna'llâhi merbûbun makhûrun 'Allah'tan gayrı ne varsa hepsi mahluktur, Allah onları yaratmıştır ve Allah'ın dilerse kahredeceği, dilerse yaşatacağı, O'nun emrinde mahluklardır.' -Allah insanların tapındıklarını da kahredecek tabii; o putların hepsi tapanlarla beraber cehenneme gidecek.- derse Allah oradaki o gayrimüslimlerin adedince ona derece, sevap, bağış, imkânlar verir."
Buradan anlıyoruz ki biz, bizim inancımızda olmayan başkalarının karşısında inancımızı onlara öğreteceğiz, söyleyeceğiz.
Lâ ilâhe illallah neden diyoruz?
Karşımızda Hristiyan var, Yahudi var, Mecusi var, Sâbiî var. Onlara karşı "Lâ ilâhe illallah. Yanlış şeylere tapmayın. Allah birdir, Allah'tan gayri ilah yoktur." diyoruz.
Enne mâ dûna'llâh. "Allah'tan gayrı öteki ne varsa hepsi yaratıktır, yaratılmıştır, Allah'ın kulu, mahlukatı, yaratığıdır. Merbubdur; Allah onların rabbidir, onlar O'nun kölesidir." Ve makhûrun. "Hepsi kahrolacaktır." "Çünkü puttur, onlar da kahrolacaktır..." mânasına bunu böyle söylediği zaman Allah çok mükâfat veriyor.
Muhterem kardeşlerim! Biz ve dedelerimiz Allah'ın dinine hizmet ettiğimiz zaman yeryüzüne hakim olduk. Dedelerimiz buraları öyle aldı. Allah'ın dinine hizmet etmek maksadıyla geldiler. Maksatları yeryüzü fethetmek, toprak kazanmak, şehir almak değil; Allah'ın dinini yaymak için... Çünkü karşılaştıkları zaman söylüyorlardı; "Allah'ın varlığını, birliğini kabul edin, başka bir şey istemeyiz." diyorlardı. Kabul etmeyince [üzerlerine gidiyorlardı.] Veyahut onlar saldırınca bizimkiler onlarla çarpışıyorlardı.
Allah'ın yolunda çalışıp Allah'ın dinine hizmet ettiğimiz zaman cihan bizim oldu. Afrika, Asya, Avrupa'nın Tuna'ya kadar, Almanya'ya kadar olan kısımları... Oralarda bile Hristiyanların inancını sarstık. Hristiyanların içinde "Canım üç olur muymuş?" diyenler başladı, Uniteryan mezhebi gibi mezhepler başladı. Yani Allah'ın birliğini kabul eden "Canım Hristiyanlıkta bu üçleme yoktu da sonradan çıkmış." diye söylemeye başlayanlar çıktı. Onları da o papalar yakaladılar, kazıklara kazıkladılar, ateşlerde yaktılar, samanların üstünde tutuşturdular... Ama Allah bize hakimiyet verdi. Üç kıtada hâkim olduk. Ta Atlas okyanusundan Hint okyanusuna, Karadeniz'e, Hazer'e, Çin'e kadar topraklar bizim idi.
Allah'ın dinini tebliğ etmeyi bırakınca Allah bizden yardımını kesti. Allah'ın dinini tebliğ etmeyi, öğretmeyi, insanlara bildirmeyi bıraktık. Bırakınca keyfimize daldık. Çünkü savaş edince insan ganimet kazanıyor, cebi doluyor, parası çoğalıyor;
"Hadi bakalım Boğaz'ın kenarında bir yalı da benim olsun. Hadi bakalım filanca safalı yerdeki koruluk da benim olsun..."
Çuvallarla parası var...
"Hadi bakalım gelsin çengiler, sâzandeler, hânendeler, güller, sümbüller... Hadi bakalım güzel sesli adamları toplayın, gazeller atsınlar Sâdâbat'ta. Sular oradan çağlayanlardan şakır şakır şakır dökülsün, bu tarafta gazelhanlar gazel okusun... Gelsin zevkler, gitsin sefalar..."
Yoldan saptı. Asıl vazifeyi unuttu; kulluk vazifesini, dini yayma vazifesini unuttu. Onun üzerine çökmeye başladı.
Yoksa biz o hızla, dedelerimizin, fatihlerin zamanındaki hızla, şevkle "Allah birdir, Allah'tan gayrı ilâh yoktur." deseydik, Avrupa'nın pamuk ipliği kadar bir hâli kalmıştı, yani Hristiyanlığı tutacak tarafı kalmamıştı.
Bizim Fatih Sultan Mehmet Hân, aleyhi'r-rahmetü ve'l-ğufran, cennet-mekân, İtalya'nın alt köşesinde Otranto kalesini de almıştı, oraya da Osmanlı bayrağını dikmişti.
Neden? "Bu iskele bana lazım, ben buradan çıkacağım, Roma'yı Müslüman edeceğim." diyordu.
İstanbul'un fetholduğu gibi Roma da Müslüman olacak. Hadîs-i şerîfte diyor:
"Roma da Müslüman olacak!" Nasıl Müslüman olacak? Silahla mı?
Hayır. Lâ ilâhe illallah'la Roma da fetholacak. Onun için bu lâ ilâhe illallah'ı diyelim. Mânasını bilerek diyelim ve bunu yaymak için çalışalım.
Ne iş yaparsın? Tenekeciyim, bakırcıyım, çorapçıyım, mendilciyim, pabuççuyum, şapkacıyım...
Bunların hiçbirisini Allah bizden istemedi. Bizden kendi dinine yardım etmeyi, hizmet etmeyi istedi.
"Çalışmayalım mı hocam?" Çalış da çalışmaların en güzeli Allah yolunda çalışmak.
Allah yolunda çalışanlar aç açık kalıyor mu sanıyorsun? Dedelerimizi hiç düşünmüyor musun?
Ecdadımızın zamanında bütün esnaf gayrimüslimdi. Ermeni, Yahudi, Rum; ayakkabıcı, elbiseci, şucu bucu...
Bizimkiler ne yapıyordu? Bizimkiler idareciydi. Zaten nüfusu azdı, koca kıtalara hâkim olmuş, bir sürü halk emri altında. Nüfusu azdı ama Allah onlara efendilik vermişti. Her yere gidiyorlardı, konakları vardı, paraları vardı, imkânları vardı.
Neden? Allah kendi yolunda çalışan insanları ücretsiz bırakmaz.
Akşam sen bir işçiyi çalıştırsan da akşam üstü "Ver paramı." dediği zaman vermesen, konu komşu seni "Ya ne kadar nekes, pinti, cimri insanmış!" diye diline dolarlar.
Allah-u Teâlâ hazretleri kendi yolunda çalışanları, çarpışanları lütfundan, kereminden mahrum etmemiş. Kıtalar vermiş, tarihten misali var.
Millet "Şununla para kazanacağım, bununla kazanacağım..." diye uğraşıyor. Allah akıl fikir versin.
Men kâle sübhanallâhi ve bi-hamdihî miete merretin kable tulûi'ş-şemsi ve mieten –burada bi-ğayri merre- kable ğurûbihâ kâne efdale min mieti bedenitin.
"Bir kimse sabahleyin güneşin doğmasından evvel 100 defa sübhanallâhi ve bi-hamdihî derse ve bir de güneş batmadan 100 defa derse sanki 100 tane deve kurban etmiş gibi sevap kazanır."
Niye deve diyor? Deve yedi kurban yerine geçer de ondan. Bir deve keserse kaç kişiye yeter? Yedi kişiye yeter. Kurban yedi kişiliktir. Deve büyük kurbandır. Yüz tane deve kurban etmiş gibi olur.
O zaman insan fakir olsa da çok sevap kazanabilir, âhiretin zengini olabilir. Herkesin ille develeri alıp kesecek durumu olmayabiliyor; yoksul oluyor, evinde bir hurmasından gayri bir şeyi olmayabiliyor idi.
Şimdi bizim ceplerimizde durmuyor nimetler; taşıyor. Evlerin önündeki çöp tenekelerini bir karıştırın; neler vardır, neler vardır, neler vardır... Yenilmemiş, atılmış tencereler, içinde yiyecekler, etler, sütler, tavuklar... Artık yağlı yerlerini "şişmanlamayayım" diye filancalar yemez, bilmem ne taraflarını bizim beyzademiz beğenmez, yemez. Çöp tenekeleri az geldiği için bidonlar koymuşuzdur; içi ağzına kadar israflarımızla doludur, öyle değil mi? Öyleyiz.
Afrika'da insanlar açlıktan kırılıyor, biz burada etin yağını yemeyiz, sütün kaymağını...
"Ye yavrum."
"Iı"
"Ya kaymak..." Yemiyor.
"Şunu ye!"
"Iı" İlle şokella olacak, bilmem ne olacak. Böyle, şaşırmış millet. Ondan sonra da bir sürü israf ceplerimizden taşıyor.
Eskiden böyle değildi. Eskiden adamcağız Allah'ın sevgili kulu, veli kulu da... Yazdan harıl harıl hazırlanırdı, hazırladıklarını kışın yerlerdi. Öyle bakkaldan, şuradan buradan pek bir şey alınmazdı. Zeytinyağını veyahut kuyruk yağını yakarlardı, aydınlatma öyle olurdu. Tezeklerle ısıtma olurdu. Evinde kendisi kumaşını dokurdu. Böyle giderdi.
Şimdi millet zenginleşti; eskilerin yüz misli, bin misli ibadet etmesi lazım. İbadetin tarafına dönmüyor. Nimeti arttı halbuki...
Allah bizi kendi kulluğundan uzaklaştıracak, unutturacak nimetlerin içinde gafil insan etmesin. Nimetleri gördükçe Allah'a sevgisi, ibadeti, muhabbeti artan edepli kullar eylesin.
Demek ki yüz defa öyle derse yüz tane deve kesmiş gibi sevap kazanıyor. Yani fakir de olsa insan sevaplara erebiliyor.
Onun için yazın bunu: Sübhanallâhi ve bi-hamdihî. İnsan aklına da yazabilir.
Sonra bunu hatırlıyorsunuz, Cuma namazından sonra yerinden kalkmadan Sübhanallâhi ve bi-hamdihî, sübhanallâhi'l-azîm derse anasının da babasının da kendisinin de ne kadar günahları affolunuyordu, yıkılıp gidiyordu. Bu sözler çok kıymetli.
Sübhanallahi ve bihamdihi. "Yâ Rabbi her türlü kemâlata sahipsin. Her türlü noksandan münezzehsin. Hiç eksiğin, kusurun yok. Her şeye kâdirsin. Her şeyi bilirsin yâ Rabbi." Ve bi-hamdihî. "Seni överim yâ Rabbi. Hamd senindir, metih senindir, senalar sana gider. Neyi beğensem o beğenmemin arkasında hep sen yarattığın için, hepsinin sonu sana varır yâ Rabbi." Sübhanallâhi ve bi-hamdihî budur.
Bu sözü insana hangi duygu söylettirir? Allah'ın kudretini temâşa edip O'na hayran kalmak ve O'nu methetmek duygusu söylettirir.
Yapabiliyor musun onu? Hiç; kalbi titremiyor!.. Ya şu kelebeğin renginden bir heyecan duymuyor musun? Şu çiçeğin güzelliğinden bir heyecan duymuyor musun? Şu kokudan mest olmuyor musun? Şu kuş seslerine bayılmıyor musun? Şu manzaraya için akmıyor mu? Bunları yaratanı düşünmüyor musun? Heyecanlanmıyor musun?
Şöyle etrafına ibret gözüyle baksa insanın aklı başından gider. Bulut Allah için tesbih çeker, rüzgâr tesbih çeker, yıldırım tesbih çeker, yağmur tesbih çeker... Hepsi çalışırlar, çabalarlar; nebatlar, dağlar, taşlar, kuşlar, hepsi nimetleri ortaya sen yiyesin diye dökerler... Bunlar hep senin için yapılıyor, eşref-i mahlukât, insan denilen en asil mahluk; Allah'ı unutmuş, sırtını dönmüşsün, hiç verilen nimetlere, hediyelere bile bakmıyorsun, hediye verene teşekkür de etmiyorsun; gafletle, günahla meşgul... Olacak iş değil.
Allah bize edep nasip etsin. Edep güzel şey. Edep nasip etsin.
Men kâle lâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke lehû ilâhen vâhiden sameden lem yelid ve lem yûled ve lem yekün lehû küfüven ehad ihdâ aşrete merreten keteba'llâhu lehû elfey elfi hasenetin ve men zâde zâdehu'llâh.
Bu hadîs-i şerîf de bir başka tesbihi tavsiye etti.
Niye böyle çok çok tesbihler peş peşe geldi? Hepsi aklımızı karıştırıyor; ben de hissediyorum, siz de... Hani insanın önüne çok yemek konunca hangisini yiyeceğini şaşırır, öyle bir durum oluyor. Sıradan geldiği için. Şimdi tesbih sırası geldiğinden bunlar hep böyle geliyor.
Niye böyle başka başka söylemiş? Peygamber Efendimiz adamına göre söylemiştir. Her gelene göre, onun hâline, huyuna, kabiliyetine göre tavsiyeyi öyle yapardı. Nabza göre şerbet. Asıl doktorluk odur. Yani gelen insanın durumuna göre.
Demek ki onun durup durmadan etrafında düşüneceği şey, kendi nefsine hâkim olmak, kızmamak. Adamına göre...
"En faziletli ibadet hangisidir yâ Resûlallah?" Adamına göre, mesela; "Anaya babaya itaattir." dedi, "Cihattır." dedi.
Kimisi geldi cihat için;
"Yâ Resûlallah, cihada gideyim mi?"
"Anan baban var mı?"
"Var."
"Onlara bak, cihada gitme." dedi. Yerine göre, insanına göre.
Din de işte bu incelikleri bilmek. Allah bizi dinde bilgin eylesin, fakih eylesin.
Adam mecmua çıkartıyor, yazı yazmış; zikri abuk sabuk anlatıyor. Ya bilmediğin şeyi bari söyleme! Ya bildiğini konuş ya bilmediğin konuya hiç girme. Abuk sabuk konuşuyor; anlattığı şeyler ne hadise uyar ne âyete uyar. Güya Müslümanlara akıl öğretmeye kalkıyor.
Dinde fakih olmak lazım, yani dinin inceliğini doğru bilmek lazım. Yalan yanlış bilmemek lazım.
"Çekilin, ben bu arabayı tamir ederim." Alıyor eline çekici...
"Dur, ne yapıyorsun ya? Kırdın, karbüratörü mahvettin, ayarını bozdun..."
Demek ki cahil insanmış; orayı karıştırdı, o şeyi çıkarttı, bu şeyi çıkarttı; hadi bakalım hangi kabloyu nereye bağlayacağımızı da şaşırdık... Nâehil. Öyle insana teslim edilir mi motor? Edilmez.
Esenboğa Hava Meydanı’na uçak inmiş; "Dur, ben tamir ederim." diye bizim ustalardan birisi koca İngiliz anahtarları ile gidince "Aman aman aman!.." demiş, "Sen kenarda dur!" demiş. O hassas bir şey; bir vidasına birazcık bir şey yapsa... "Üstüne basmayın." diye yazıyor kanadına; biraz eğilse gider. O kadar önemli şey, hassas.
Sen bu edepsizlikle gidersen cehennemde çok yanarsın bu kafayla...
Öyle diyenler çok oluyor, duymuşsunuzdur. Hiç Allah'ın yolunca gitmiyor da çok temenniler... Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Akıllı insan nefsini dizginleyen, âhireti için hazırlanandır. Aptal insan da nefsinin hevası peşinde koşturup da Allah'tan ümit bekleyendir."
"Allah affeder, Allah affeder..." Sana değil o. O'nun affetmesi; gece gündüz yalvarıp yakarıp, gözyaşı döküp yolunca gidene.
Bu duayı tavsiye etmiş. Râvisi Cabir radıyallahu anh. Ne demiş?
"Her kim lâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke leh ilâhen vâhiden sameden lem yelid ve lem yûled ve lem yekün lehû küfüven ehad derse..."
Kaç defa diyecek? İhdâ aşera merreten. "On bir defa."
"Her kim on bir defa bu duayı söylerse, bu tesbihi çekerse..."
Ne olur? Keteba'llâhu lehû elfey elfi hasenetin. "Allah ona iki bin kere bin hasene yazar."
Ne demek? "İki milyon" demek. Öyle söylüyor: Elfey, "iki bin". Elfi hasenetin. İki bin kere bin hasene yazar, yani iki milyon hasene yazar Allah. Daha artırana daha çok sevap verir. On bir defa deyin.
Mânası:
Lâ ilâhe illallah. "Allah'tan gayrı ilah yoktur, sadece O'na tapınılır." Vahdehû. "O tektir." Lâ şerîke lehû. "Ortağı, naziri yoktur." İlâhen vâhiden samedâ. "Vahid ve samed bir ilah olarak yalnız O'na tapılır."
Ne demek vahid? "Tek, bir."
Samed ne demek? "Herkes derdini O'na söyler, ihtiyacını oradan karşılar."
"Evde gaza ihtiyaç var, nereye gideyim?" Benzinciye git, bakkala git; bidonu var, oradan doldurursun.
"Fırından alsam olmaz mı?" Ya fırında gaz satılmaz, yeri orası değil. Her şeyin bir yeri var.
"Peki, kulların ihtiyaçları nereden biter, hallolur?" Allah'ın dergâhından hallolur.
Allah sameddir; yani kulların ihtiyaçları kendisine arz olunur, kulların ihtiyaçlarını O yerine getirir. Samed bu mânaya...
İleyhi tusmedu'l-umûru küllühâ. "Bütün işler O'na varır."
Lem yelid. "Oğul, kız edinmemiştir. Allah'ın çoluk çocuğu olmamıştır."
Hz. İsa? Hz. İsa da senin gibi, benim gibi Allah'ın bir kuludur ama peygamberidir.
Melekler? Melekler de Allah'ın yaratıklarıdır.
Hiç "oğlu, kızı" sözü doğru değildir. Allah tektir; ne oğul-kız evlat edinmiştir. Ve lem yûled. "Ne de babası vardır, birisinden doğmuştur." Yani ne kendisi evlat meydana getirmiştir ne de birisinin evladı olarak kendisi gelmiştir. "Allah baba, Allah oğul"; öyle şey yok!
"Allah baba, Allah baba..."
Ya Hristiyanlarda bir "baba Allah" diyorlar, bir Hz. İsa'ya "oğul Allah" diyorlar. Tövbe estağfirullah! Onların sözü yanlış söz.
"Allah baba affeder."
"Baba" ne demek ya?.. Öyle şey yok! Baba olmamıştır, oğul olmamıştır; öyle şey yok. Tektir.
Lem yelid ve lem yûled ve lem yekün lehû küfüven ehad. "Hiçbir şey O'na denk olamaz. Rububiyetinde yektir, yektâdır, tektir, bir tanedir; hiçbir şey O'na denk olmaz."
İn küllü men fi's-semâvâti ve'l-ardi illâ âti'r-rahmâni abdâ. "Her şey kul olarak huzuruna gelir."
"Dünyalar bak çok büyük, kâinat çok büyük..." Kâinat da O'nun kudreti yanında bir zerredir. Dilerse yok eder, dilerse var eder. Yıldızlar, aylar, güneşler, sistemler, uzaylar, fezalar; hepsi O'nun yaratığıdır. Hiçbir şey O'na denk olmaz. O yücelerin yücesi Allah-u Teâlâ hazretleridir.
Mâ kaderu'llâhe hakka kadrihî diyor, "Bu kullar Allah'ı hakkıyla anlayamadı."
Nasıl anlayamadılar? Ve'l-ardu cemîan kabdatuhû yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet günü bu yeryüzü tamamen Allah-u Teâlâ hazretlerinin elinde." Böyle bir tutam, hani insan bir şeyi tutuverir, öyle; Allah'ın kudreti yanında o kadar değersiz, o kadar küçük.
Ve's-semâvâtu matviyyâtun bi-yemînihî. "Bu yedi kat semâ da defterin [yaprakları gibi] elinde dürülmüş..." Yani bu koca gökler, fezalar Allah'ın azameti, kudreti elinde öyle dürülmüş, boru yapılmış şey gibidir, katlanmış küçük şeyler gibidir.
Allah'ı takdir edemedi bu insanlar, büyüklüğünü anlayamadılar. Allah-u Ekber diyorlar, diyorlar da mânasını bilemiyorlar.
Lem yelid ve lem yûled ve lem yekün lehû küfüven ehad. "O'na hiçbir şey denk olamaz, eş olamaz, müsâvi olamaz."
On bir defa bunu söylerse Allah ona iki milyon hasene yazar. Söyleyelim:
Zaten kulhüvallâhu ehad gibi yarısı, oradan bilinebilecek bir şey. Ama kâğıda yazmak lazım.
Men kâle hîne yusbihu selâse merrâtin eûzü billâhi's-semîi'l-alîmi mine'ş-şeytâni'r-racîm ve karaa selâse âyâtin min âhiri sûreti'l-haşr vekkela'llâhu bihî seb'îne elfe melekin yusallûne aleyhi hattâ yumsiye ve in mâte fî zâlike'l-yevmi mâte şehîden ve men kâlehâ hîne yumsî kâne bi-tilke'l-menzileti.
Sadaka Resûlullah.
Tirmizî, Ahmed b. Hanbel'de yazılmış. Tirmizî bu hadîs-i şerîf hakkında hasenun garîbun demiş. Yani sağlam kaynaklarda geçen bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Her kimse ki sabahleyin sabaha erdiğinde üç defa eûzü billâhi's-semîi'l-alîm der de arkasından Haşir sûresinin sonundaki üç âyeti okursa..."
Başında üç defa eûzü billâhi's-semîi'l-alîmi mine'ş-şeytâni'r-racîm denilecek.
Müezzinler sabahları ondan öyle okuyorlar.
Sabahleyin böyle deyince bir kimse ne olur? "Allah ona yetmiş bin melek görevlendirir."
Yusallûne aleyhi hattâ yumsiye. "Akşama erinceye kadar yetmiş bin melek ona dua ederler." "Yâ Rabbi bu kulunu rahmetine erdir. Yâ Rabbi bu kulunun işlerini onar, güzelleştir, düzelt." diye yetmiş bin melek o kimseye duacı olur.
Ve in mâte fî zâlike'l-yevm. "Eğer bugünde ölürse..." Bunu söylediği günde akşama ermeden eceli geldi, öldü... Ölürse ne olur?
Mâte şehîden. "Şehit gibi ölür." Yani şehit mertebesini kazanmış, o sevabı almış olarak ölür.
Ve men kâlehâ hîne yumsî. "Akşama erdiği zaman bunu söylerse bir insan, -geceleyin- sevabı yine bu mertebede olur. Aynı durumda olur."
Bunun için sabahları mihrapta hoca efendi bunu okuyor.
"Eyy hocam, hoca efendi sevabı kazandı, biz yandık." Hayır. Bir kimse alenen Kur'ân-ı Kerîm'i okursa dinleyenler de okumuş gibi aynı sevaba katılırlar. O bakımdan hoca okusun, siz de onu can kulağı ile dinleyin, aynı sevap sizin de vardır.
Bizim bu camide okunuyordu da akşamları okunmuyordu. Sonunda akşamları da okumaya başladık. Çünkü akşam da okuyunca sabaha kadar aynı durum hâsıl oluyor. Gecesi gündüzü meleklerin insanlara dua ettiği şeklinde geçmesi, ölürse şehit olarak ölmesi garantisi oluyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi böyle meleklerin duasıyla hayırlı kimseler haline getirsin. Yaşarsak sevdiği kul olarak yaşamak, ölürsek şehit mertebesiyle âhirete göçmek nimetine cümlemizi erdirsin.