05.07.1987 - Din Kardeşliği

05.07.1987 - Din Kardeşliği
Bismillâhirrahmânirrahîm.
el-Hamdü li’llâhi Rabbi’l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübareken fîh.Alâ külli halin ve fî külli hîn.Ve’s-selâtü ve’s-selâmü alâ seyyidina Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Emma bâ’d:
Fa’lemû eyyühe’l-ihvân fe-inne efdale’l-hadîsi kitâbullah ve efdale’l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre’l-ümûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid’atün ve külle bid’atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fin-nâr. Ve bi’s-senedi’l-muttasıli ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ yezâlü’l-mü’minü fî füshatin min dînihî mâ mehhasa ehâhü’n-nasîhate. Fe-izâ hâde an zâlike sülibe’t-tevfîk.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Hz. Ali radıyallahu anh’ten rivayet edildiğine göre Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuşlar ki;
“Mü’min kul; din kardeşine açık kalpli, sâdık, salih, temiz duygularla muamele ettiği müddetçe, samimi, açık kalpli olduğu müddetçe dininde devamlı bir genişliğe, kolaylığa mazhar ve sahip bulunur.”
Fe-izâ hadaen zâlike. “Bu durumdan meyledip ayrıldığı, kaydığı, vazgeçtiği zaman ise.” Sülibe’t-tevfîk. “Allahu Teâlâ hazretlerinin tevfîki artık o kula refîk olmaz.”
O kul, tevfîkât-ı samedâniyyeden mahrum kalır.
Demek ki Allahu Teâlâ hazretlerinin lütfuna, tevfîkine, hidayetine mazhar olmak için buradan bir mühim esası, kaideyi öğrenmiş bulunuyoruz. Bu hadîs-i şerîfe göre kalbimiz mü’min kardeşlerimize karşı samimi ve sâfî olacak. Açık olacak, pak olacak. Tenkit ediyorsak da yüzüne karşı tenkit edeceğiz, takdir ediyorsak da belirteceğiz. Yüzümüz başka kalbimiz başka, dilimiz başka işimiz başka olmayacak.
O kardeşimize iyi duygular besleyeceğiz, kötü duygular beslemeyeceğiz. O kardeşimiz yanlış yoldaysa, yanlıştan doğruya getirmeye çalışarak yine iyiliğini isteyeceğiz. Kardeşimiz zaten doğru yoldaysa ona yine sevgi ve saygı besleyeceğiz. Biz bu durumda olursak; kardeşimize karşı böyle kardeşâne, kardeşçe duygular içinde olursak, halisâne duygular içinde olursak Allahu Teâlâ hazretlerinin tevfîki bize refîk olur.
Tevfîk çok mühim bir hadise. İnsan bir kere bir şeyi kendisi isteyemez.
Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallah. “İnsanın kendisinin bir şey istemesi ancak Allah’ın istemesinden sonra olur.”
“Hatırıma gelmedi.” deyiveriyoruz bazen, en güzel şeyleri bile, bizim için en kârlı olan şeyleri faydalı olan şeyleri bile; “Hay Allah, tüh! Yahu, unutuvermişim.” diyoruz.
Kendi menfaatimize olan şeyleri bile; Allah hatırlatırsa hatırlarız, hatırlatmazsa hatırlamayız. Düşündürürse düşünürüz, düşündürmezse düşünemeyiz.
Musa aleyhisselam yanındakine ne dedi?
Dedi ki;
“Aman, şu şu hususta beni ikaz et.”
Kayanın başına oturdular, unuttu. Oradan yola çıktıktan sonra; “Hadi bakalım getir.” dedi, “Hay Allah! Ben onu unutuverdim.” diye arkadaşı öyle şey yapıyor.
Demek ki hatırlamak, unutmamak bizim dışımızda bir hadise, bir.
İkincisi; hatırladığımız ve niyet ettiğimiz bir şeyi yapmak da bize ait değil. O da kolay değil. O da mümkün değil. Ancak Allah tevfîkini refîk ederse mümkün. Tevfîk refîk olmayınca bir insanın bir hayırlı işi yapması mümkün olmaz.
“Falanca adam hayrı yapmak istedi, yapamaz. Allah nasip ederse”
Allah onun parasını o hayra nasip etmiyor da ondan.
Bizim güzel şeyleri yapmaya mazhar olabilmemiz için, muvaffak olabilmemiz için, namazı kılabilmemiz için, zekâtı verebilmemiz için, hacca gidebilmemiz için, hayrı yapabilmemiz için, şeytanı yenebilmemiz için, günahlardan kaçınabilmemiz için, hayırları işleyebilmemiz için ne lazımmış?
Allah’ın bize yardımı, tevfîki lazımmış. Biz onu bildiğimizden her zaman diyoruz ki;
İyyâke na’büdü ve iyyâke nesteîn.[1] “Senden yardım isteriz.” diyoruz.
Her vitir namazında;
Allâhümme innâ neste înüke ve nestağfirüke ve nestehdîk. “Yâ Rab! Senden yardım istiyoruz, senden mağfiret istiyoruz, senden hidayet istiyoruz.” diyoruz.
Biliyoruz ki her şey O’ndan. Madem her şey O’ndaymış, madem O’ndan istiyoruz; o halde vermesinin şartını da bilelim.
Ne zaman verir?
Evet, istediğimiz şeyleri biz istiyoruz ama ne zaman verirmiş?
Ve izâ seeleke ibâdî annî fe-innî karîbün, ücîbü da’vete’d-dâi izâ deân.[2]
Tamam amma şartı var.
Ne zaman verirmiş?
İşte burada o esrardan bir sırrı öğrenmiş oluyoruz:
Din kardeşine karşı samimi olduğun zaman tevfîk refîk oluyor.
Dikkat edin!
“Din kardeşine karşı açık kalpli olduğu zaman, sevgili olduğu zaman, muhabbetli olduğu zaman, iyiliğini murat ettiği zaman Allah’ın tevfîki refîk oluyor. Öteki türlü olmuyor.” demektir.
Manzaraya bu hadîs-i şerîfin öteki tarafından bakacak olursak, görürüz ki; demek ki bir insan din kardeşine karşı kalbinden samimi değilse, halisâne değilse, muhlisâne değilse, temiz düşünceler beslemiyorsa o zaman ne olacak, demek?
“Allah’ın tevfîki kendisine refîk olmayacak, Allah ona yardımcı olmayacak, Allah ona hayırları işlettirmeyecek, şerlerden korumayacak.” demek olur.
Çok mühim bir kâide bu. Bu işin esrarı, sır bu.
Bu gibi şeyleri herkes bir çırpıda bilemez, anlayamaz. Bunları ancak dinde derinleşmiş, rüsûh peydah etmiş insanlar ince tetkikler sonunda, tahkikler sonunda ömründe deneye deneye bulur. Şurada bir samimi hareket eder, burada bir lütfa mazhar olur. Bilir ki bu lütfa mazhar olmasının sebebi şuradaki hadise idi. Akşamdan bir güzel iş yapar, sabahtan bir güzel durumla karşılaşır veya güzel bir rüya görür,bilir ki, o, onun neticesidir. Ondan sonra o ona terbiye olur.
Birbirimize karşı temiz duygular besleyelim. Tamam mı? Her şeyin anahtarı oluyor. Birbirimize açık kalpli olalım, birbirimizi sevelim.
“E hocam kusuru var!”
Dikensiz gül olmaz.
Yârsız kalmış cihanda ayıpsız yâr isteyen.
Hiç kusursuz bir yâr ara; bulamazsın. Her güzelin bir tarafında bir şeycik bulunabilir. O halde kardeşlerimizi; “Bir kere bende de kusur olduğu için, onda da olması beşeriyetinin icabıdır.” deyip hoşgörmeliyiz, bir.
“Sanki ben melek miyim? Sanki ben sâfî miyim? Sanki ben kusursuz muyum? Allah biliyor ki benim de içimde nice nice ne çeşit duygular var; onda da olması normaldir. Ben iyi olmak istiyorum da yapmaya muvaffak olamıyorum. Kendimi mazur görüyorum da niye o kardeşimi mazur görmeyeyim?” diyecek, bir.
İkincisi; o kardeş kötü yoldaysa bile onu sevecek, kötü yoldan, geri döndürmeye çalışacak. İşte önemli olan nokta burası, asıl can alacak noktası burası.
Biz şimdi ne yapıyoruz?
Bir kere biz; bir kimseye ayıp arayıcı olarak, bir gözümüz ayıp arayarak bakıyoruz.
Filanca arkadaş nasıldır?
“İyi ama..” diye bir bahis açıyoruz, bir paragraf açıyoruz, bir sürü kusurunu sayıyoruz; iyi tarafını göremiyoruz.
Rivayete göre, İsa aleyhisselam sahabesiyle gidiyormuş, bir köpek leşinin veya hayvan leşinin yanından geçmiş. Hayvan kurumuş, çürümüş, etrafa pis kokular yayılıyor, ağzı sıyrılmış açılmış, sırıtmış kalmış.
“Üf aman, ne kadar çirkin kokuyor!” diye herkes burnunu kapayıp geçerken Hz. İsa aleyhisselam demiş ki;
“Ama dişleri ne kadar bembeyaz, pırıl pırıl parlıyor.”
Bir lâşeye bile, bir hayvan ölüsüne bile baktığı zaman Hz. İsa dişlerinin inci gibi sıra sıra muntazamlığını görmüş, o gözle iyi tarafına bakmış, öyle değerlendirmiş. Demek ki bu bize bir derstir, bir peygamber davranışıdır.
Biz de ,kardeşlerimizin iyi tarafını görmeye çalışacağız. İyi tarafı yoksa hakikaten kötü taraf varsa...
“Tamam hocam, benim gözümden bir şey kaçmaz, hafiye doksan dokuz gibi her şeyi şıp diye anlarım, bu kardeşimiz kusurlu!”
Peki, kusurlu olabilir, ne yapman lazım?
Düzeltmek için ona yardımcı olman lazım. Bu kardeş kendisini bir kusurlu, günahlı işe alıştırmış, devam edip gidiyor.
“Acaba ben, bu kardeşi bu, günahtan nasıl vazgeçirebilirim?” diye düşünmen lazım. Nasıl kendi oğlun bir kabahat ettiği zaman bir yanlış yola gittiği zaman; “Aman, kimse duymadan, şu çocuğu doğru yola getireyim.” diye peşine düşüyorsan o kardeşine de öyle davranman lazım. Birbirimizi sevmemiz lazım.
Görüyorsunuz ki ,biz böyle dargın olup da barışmayan insanlar gibi, aykırı aykırı çekerken Allahu Teâlâ hazretleri; “İlla birbirinizi seveceksiniz.” diye bizi birbirimize yaklaştırıyor, bizim birbirimizi halisâne sevmemizi istiyor.
Bu bizim tasavvuf dediğimiz şeyde de işin aslı esası, özü, temel taşları, köşe taşları, asıl önemli olan noktalardan birisi de bu muhabbettir. İnsan kardeşine muhabbet edecek, hocasına muhabbet edecek, peygamberine muhabbet edecek. Oradan Allahu Teâlâ hazretlerinin muhabbetini bulacak.
Onun için eğer biz; birbirimizin kardeşiysek, ihvan isek, kardeşler isek, bizim hepimizin kalbinde düzeltilmesi gereken hastalık var, birbirimize karşı durumlarımızı düzeltelim. Birbirimizi sevmeyi öğrenelim, birbirimize açık kalpli olmayı öğrenelim, samimiyeti öğrenelim.
Bir hadîs-i şerîf vardır ki daha önceki hadis derslerinde geçmiştir:
Bu “nasihat” denen şeyin çeşitlerini, Peygamber Efendimiz orada bize anlatıyor. Biz nasihati Türk dilinde Arapça’sından farklı bir mânaya kullanırız. Türkçe’de nasihat demek “öğüt” demektir. Türkçeleşmiş mânası “öğüt vermek” demek.
Türkçe’de; “Falanca, filanca kimseye nasihat etti.” dediğimiz zaman, almış karşısına; “‘Bak sigara içme, bak faiz yeme, haram yeme.” diye, bir bir saya saya ona bazı tavsiyelerde bulunmuş.”mânasına gelir.
Arapça’da nasuha fülânun filânen, “Bir kimse falanca kimseye nasihat etti.” demek, açık kalplilikle, sevgiyle, pak gönüllülükle muamele etti.” demektir. Arada bir fark var.
Onun için Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu işin önemini belirtmek için bir hadisinde; ed-dînü en-nasîhatü buyurmuştur.
Bakın haber cümlesinde nekre lazım gelirken ed-dînü nasîhatün demedi, ed-dînü en-nasîhatü dedi, “Din tamamen nasihat dediğimiz şeyden ibarettir.” demek.
Onun mârife gelmesinde bir nükte var. Bu dinin aslı esası, özü iliği kemiği, kemiğin iç tarafı, ta can alacak noktası “samimiyet” demektir, diyor Peygamber Efendimiz.
Halbuki onu bazıları bilmiyor, terceme ediyorlar:
ed-Dînün nasîhatü. “Din öğüt demektir.”
Sen bana vaaz çek, ben sana vaaz çekeyim! Kaç kişi vaazı dinlemiş? Kaç kişi söylediği sözü tutmuş? Kaç kişi söylenen sözü anlamış da uygulamış? Din karşılıklı o ona, o ona öğüt vermek, demek değil. Din; “insanın açık kalpli, samimi, candan, halisâne olması” demek.
Kâlu li-men yâ Resûlallah! “Kime karşı açık olacak?” diye sordular.
Onlar bu mânayı biliyorlar, bizdeki gibi “vaaz çekmek” mânasına gelmediğini biliyorlar, “samimi olmak” mânasına geldiğini bildikleri için diyorlar ki;
“Yâ Resûlallah! Müslümanın kime karşı samimi olması gerekir?”
Diyor ki; Li’llâhi “İnsan Allah’a karşı samimi olacak.”
Allahu Teâlâ hazretlerini aldatabilir miyiz?
Hâşâ, sümme hâşâ, sümme hâşâ, sümme hâşâ! Allahu Teâlâ hazretleri bizim her şeyimizi, her hâlimizi, olmuşu olacağı biliyor, geçmişi geleceği biliyor, ne mümkün! Başka türlü hareket etmek cahilliğin cahilliğin cahilliğindendir.
Samimi olacaksın; “Yâ Rabbi! Sen benim her hâlimi biliyorsun. Ben senin beş para etmez bir kulunum. Şu benim ibadetimin de hiçbir kıymeti yoktur, kendi şahsımın da bir kıymeti yoktur, bende ne varsa hepsi senin lütfundur. Ben bu lütuflara uygun bile hareket edemedim. Teşekkür sadedinde bile bir güzel şey yapamadım. Medet yâ Rabbi! Senin inayetinden gayrı benim hiçbir çarem yoktur.” diye insan haddini bilecek, Rabbine açık kalpli olacak.
Sonra?
Ve li kitâbihî. “Kitabına karşı samimi olacak, insa. Kur’an’a karşı samimi olacak.”
Kur’an’a karşı nasıl samimi olur?
Kur’an’ın ahkâmını okur, öğrenir.
“Kur’ân-ı Kerîm’i seviyorum.” şap şup.
Ne anladım ben? Dudağına değdirmişsin, alnına değdirmişsin; “Kur’ân-ı Kerîm’i seviyorum.” diyorsun. Seviyorsan oku. Kur’ân-ı Kerîm’i oku, anla. Çok seviyor; aman yerde bir Kur’ân-ı Kerîm sayfası var, alıyor, hemen bir duvar kovuğuna koyuyor.
Biz ömür boyu, Kur’ân-ı Kerîm’in her tarafını çiğneyip duruyoruz. Haramı yiyor, faizi yiyor, rüşveti veriyor, hırsızlığı yapıyor, edepsizliği yapıyor, harama bakıyor, zinayı işliyor... Ne varsa hepsini yapıyor; ondan sonra da Kur’ân-ı Kerîm’in sayfasını gördüğü zaman, bir sarhoş duygusallığıyla öpüyor, başına koyuyor. Samimiyet değil bu! Kur’an’a karşı samimiyet bu değil.
Belki bu sevginin bile bir mânası var. Bu sevgiden de mahrum olan insanların yanında belki bu da bir derecedir ama hakiki samimiyet böyle olmaz.
Sen Kur’an’la samimi misin? Var mı aranızda böyle samimiyet?
Yok, genellikle yok. Okumaz bir kere, okumasını bilmez. Okumasını bilse anlamaz. Anlasa dinlemez, tutmaz. Genellikle hepimiz, kendim dahil, çevremizde kendi kendimizi iyice kontrol edelim, herkes kendisinin hâlini anlasın, dinlesin, Kur’an’a karşı samimi olsun.
Sevsin, sevgisinde samimi olsun. Bağlansın, bağlılığında samimi olsun.
“Kur’ân-ı Kerîm’i; kendime minhac edindim, rehber edindim.”
Nasıl, ters giderek mi? Tersine mi?
Ve li Resûlihî. “Peygamberine karşı samimi olacak insan.”
Peygamber Efendimiz’i sevecek, ona bağlanacak, ona duyguları samimi olacak. Sünnet-i seniyyesine sımsıkı temessük edecek, sünnetine destek verecek, sünnetini ihyâ edecek, bid’atlerden uzak duracak; dinin aslına, özüne sâdık kalacak.
Ve li eimmeti’l-mü’minîn veya müslimîn. “Müslümanların, mü’minlerin imamlarına önderlerine, iş başında olan ileri gelen şahsiyetlerine saygı ve sevgi besleyecek.”
Saygısı ve sevgisi olacak. Müslümanların işini görüyor, müslümanların başında menfaatlerini kolluyor, müslümanlara ,kâfirlerin hücumlarını def etmeye çalışıyor, müslümanların hizmetlerini yürütüyor. Bunları desteksiz bırakmamamız lazım.
Bu kimseler kimlerdir?
Bu kimseler; kendisi mü’min, işleri müslümanlara fayda sağlayan kimselerdir. Kendisi mü’min olacak bir; yaptığı işler, müslümanlara fayda sağlayacak, iki.
Müslümanların anasını ağlatmayacak, mezarda kemiklerini sızlatmayacak.
“Falan cami yapmış; sen onun camisini yık, sen onun camisini depo yap.” mesela, değil mi?
Olmaz!
Bir de mü’minlerin umumuna karşı, böyle samimi olacak. Bütün müslümanları sevecek.
Muhterem kardeşlerim!
Ne güzel bir dine sahibiz ki, eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh dediğimiz,bu dine girdiğimiz zaman, otomatik olarak din kardeşi oluyoruz.
Dünya nüfusunun dörtte biri bir anda kardeşimiz oluyor. Amma biz, Allah tarafından bize bahşedilmiş olan bu nimetin farkında ve şuurunda değiliz.
Kardeşi olan insan ortada böyle mi gezer? Efe gibi dolaşır; şöyle bir kolunu o tarafa bir kolunu bu tarafa atar;
“Benim kardeşim var, arkam kuvvetli.” der.
Diyemiyor çünkü müslümanların müslümanlarla ilgileri kitaplarda. Birbirlerine sevgileri ve ilgileri yok, birbirleriyle hasım, birbirlerinin problemlerini bilmezler, birbirlerinin dertleriyle ilgilenmezler, birbirlerine yardım etmezler.
Bizim burada mahsul fazla geldiği zaman, müstahsil orada mahsülü döker, buraya sevk etmez. Veyahut biz burada üretim fazlası olduğu zaman ne yapacağımızı şaşırırız, öbür tarafta Afrika’daki müslüman kardeşlerimiz açlıktan kırılır.
Neden?
Müslümanlar umumiyetin üzerinde -hepsine şöyle bakan- aralarında dengeyi ve irtibatı sağlayacak müesseselerini, hayır müesseselerini bile kuramamışlardır. Birbirlerini koruyamamışlardır. Dünyanın her yerinde Müslümanlar, birbirlerinden habersiz oldukları için tek tek düşmana yakalanmıştır. Her birisi bir köşede, düşman tarafından tepelenmektedir. Karşımızdaki de o kadar güzel, iyi organize olmuşlardır ki her yerdeki müslümanın başına musallat olacak bir hasım icat etmişlerdir.
Hindistan’daki müslüman kardeşlerimizi Hindular tepeler, öldürür. Üç yüz tane müslüman öldü, beş yüz tane müslüman öldü. Bilmem Afrika’daki müslüman kardeşlerimizi bilmem kimler öldürür, tepeler. Falanca yerdeki kardeşlerimizi filanca kâfirler esir alırlar, tarlalarında çalıştırırlar. Falanca yerdeki kardeşlerimizi dinden döndürürler, ismini değiştirirler, mallarını alırlar, kadınlarına kızlarına el koyarlar.
Biz de burada; hiçbir şeyden haberimiz yok, pek çok kimse plajda, pek çok kimse spor toto doldurmakta; böyle vakit geçirir. Haberi yok; çünkü din kardeşliğinin şuurunda değil.
Demek ki nasihat, açıkkalplilik, samimiyet, sevgi bu kadar çeşitleri olan çeşitli dallara yayılmış olan bir şey. İnsan bu nasihat duygusuna sahip olmayınca iyi müslüman olmuyor. Yunus’u okuyun, bayılırsınız, herkes bayılıyor. Yunus onun için unutulmuyor. Yunus’un ayrıca reklamcısı, propagandacısı olmadığı halde kimse unutmuyor.
Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî’yi kimse unutmaz. İbrahim Hakkı Erzurumî’yi kimse unutmaz.
Neden?
O şahısların yürekleri sevgiyle dolmuştur, taşmıştır. Kendi bulundukları zamanlara yayılmıştır, kendi bulundukları zamanlardan bizim zamanlara kadar akmıştır. Sevgi dolu mübarekler... Okuyorsun hoşuna gidiyor. Nesini okusan hoşuna gidiyor.
“Ya bu adamın, bu mübarek şahsın ne kadar güzel, zengin bir iç âlemi varmış.” diye insan hayran kalıyor.
Ya, bu mu ümmî? Ben mi okumuşum! Benim okumuşluğum yerin dibine batsın, bunun ümmîliği kat kat daha iyi. Güya oduncuymuş Yunus Emre, dağdan odun getirirmiş. Ya keşke bizim üniversite profesörlerimiz oduncu olsa, öyle oduncu olsa, öyle doğramacı olsa!
Demek ki birbirine sevgiden muhabbetten ayrıldığı zaman, ne oluyormuş?
O zaman Allah’ın tevfîki kesiliyormuş. Bu hadîs-i şerîf aklınızdan hiç çıkmasın! Sevdiğiniz insanı mertçe, erkekçe sevin. Sevmediğinizi de erkekçe söyleyin.
“Arkadaş, ben seni sevmiyorum!”
Bakalım ne cevap verecek? Hesaplaşın, bitsin iş.
Yahu nedir bu böyle münafıkça yüzüne gülüp arkasından kuyu kazmak?
“Arkadaş, ben seni sevemedim, gel, bu işin sebebi nedir?”
“Niye sevemedin?”
“İşte sen şunu şunu şunu yaptın; ondan.”
“E ben onu yapmadım kardeşim, sen yanlış anlamışsın, ben onu şu niyetle yaptım.”
Neşteri vurduğun zaman, yaranın içinden cerahat aktığı zaman, yara iyi oluyor. Cerahati akıtmadığın zaman çıban zonklayıp gidiyor, devam edip gidiyor. Vur gitsin! Çek neşteri, bu cerahat bir taraftan öbür tarafa gitsin, ondan sonra düzelsin, sıhhat bulsun.
Sevmiyorsan sevmediğini söyle, neden sevmediğini de söyle.
“Ben seni sevmiyorum.”
“Neden?”
“Kaşını beğenmedim, gözünü beğenmedim, burnunu beğenmedim.”
“E onlar benim işim değil ki Allah yaratmış, ona bir şey diyemezsiniz. Allah beni çirkin yaratmışsa Allah’ın yarattığı; sen ona bir şey diyemezsin.”
“Huyunu beğenmedim.”
Tamam, bu olur çünkü Allah bize, huylarımızı düzeltmeyi emrediyor. Tamam, benim kötü huyum varsa ben düzelteyim.
“Efendim, sen benim işime karışma, kendi işine bak.”
Bir insana vebal olarak, günah olarak; “Kendisine nasihat edildiği zaman; ‘Sen kendi işine bak.’ demek yeter.” diyor Peygamber Efendimiz.
Öyle demeyeceksin! Düşüneceksin, haklıysa; “Doğru kardeşim, maalesef bende bu kusur var.” diyebileceksin.
“Sen kendi işine bak, senin kusurun benden büyük, sen dibin benden kara.” demek, İslâmî bir cevap değil.
“Tamam kardeşim, o hususta haklısın,doğrudur, tesbitin yerindedir, ben inşaallah o durumumu düzelteyim.” diyeceğiz.
Böylece etrafımızda samimi dostlarımız olacak. Seven sevecek.
“Ya o adamı severim ben.”
Neden?
“Dobra dobra konuşur, kalbinden geçenleri olduğu gibi söyler, biter.”
“Filanca adamı sevmem.”
Neden?
“Yüzüme gülse de emin değilim ki, arkadan ne yapacağını bilmiyorum.”
Onun için samimi olmaya dikkat edelim.
Tasavvufun ana direklerinden birisi budur. Dinin ana direklerinden birisi budur. Çünkü “din, tasavvufun hayata tatbiki” demektir. Dinin esas noktalarından biridir.
Bir insanın kalbi başka, lisanı başka olursa o kimseye ne diyoruz?
Münafık diyoruz.
Münafıklık da iyi bir sıfat değil, kötü bir kalp hastalığıdır.
Allah cümlemizi korusun.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi, sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
05.12.1987 -
Tefekkür, Nefis Muhasebesi,
02.02.1986 -
Sirke, Nimet, Üzüm
