28.07.1985 - Şehitlik, Müslümanların Savaş Adabı

28.07.1985 - Şehitlik, Müslümanların Savaş Adabı
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men katele abdehû katelnâhu ve men cedea abdehû ceda'nâhu ve men hasâ abdehû hasaynâhu.
İslâm'ın izzetine bak. Müslüman er kişidir! Sözü söz. Söz verdi mi tamam, öteki Müslümanlar da uyacak. Uymadığı zaman cennetin kokusunu koklayamaz. Cehenneme düşmek istemeyen, cennetten uzak düşmek istemeyen hizaya gelir. Çöl bedevisi de olsa, dağ ayısı da olsa, yaban domuzu da olsa hizaya gelir, insan olur, kâmil insan olur, kıymetli insan olur.
İslâm insanı insan eder, insanı sultan eder. İnsan maddeten mânen sultan olur. İslâm öyle yapar.
Söz, söz, tamam. "Sözüm söz, senedim senet." "Geleceğim"; gelir. "Vereceğim"; yapar. Senete lüzum yok, mahkemeye lüzum yok. Bu mu daha iyi? Seksen tane mahkeme, doksan tane protesto, şu kadar polis, bu kadar asker, yine parayı alamıyorsun. Hangisi daha iyi?
"Ötekisi iyi hocam. Ne yapalım? Söyle."
Ne yapacaksın; Müslüman olacaksın. Çare yok.
Şehzâdem, beyzâdem hem yârdan vazgeçemiyor hem serden vazgeçemiyor. Hem eğlence yapacak hem de Allah'ın lütfuna erecek. Olmaz!
Ya Allah'a kul olacaksın, boynunu bükeceksin, teslim olacaksın!..
İslâm ne demek? "Teslim olmak" demek.
Allah'a ya teslim olursun, el pençe divan durup "Yâ Rabbi! Ne buyurursan, ferman senindir, ben senin kulunum, buyur, emret yapayım." diyeceksin; ya da "Hem keyif yaparım, zevk yaparım, içerim, gezerim, çalarım çırparım hem de rahat edeyim." Başına ateşler, taşlar yağar. Olmaz, ikisi bir arada yürümez. Müslüman olacaksın, başka çare yok.
"Hocam Müslümanlık da biraz böyle... Söylemesi ayıp ama sıkıntılı mıkıntılı..." O sıkıntının arkasında çok tat var. Ticaret tatlı, ev hayatı tatlı, iç hayatı tatlı, huzurlu...
Bizim zamanımızda kaç insanda var o Yunus Emre'nin huzuru? Şiirlerini okuyorsunuz; ne coşkun aşkı var...
Şu Mevlâna Celaleddîn-i Rûmî'nin hâllerini okuyorsunuz... Onun tadına doyum olmaz.
Onun için evliyâullahtan bazıları sultanların hâllerine gülmüşler, demişler ki:
"Şu sultanlar bizim içinde bulunduğumuz nimetleri, bizim elimizde olan nimetleri bilseler, 'Vay! Verin onları bize!' diye bunları almak için bize ordu çekip üstümüze gelirler."
Bilmiyorlar da işte bunlar fukaracık kenarda duruyor diye semtlerine bakmıyorlar. Ama asıl sultan onlar. Hacı Bayram Sultan, Tâceddin Sultan, Emir Sultan...
Nereden sultanlığı? Bir şey mi yapmış, bir devlete mi hâkim olmuş? Hayır. Mânevî devlete sahip olmuş.
Allah o güzellikleri versin. Onun tadı çok daha tatlı.
Burada sen içki içersin, biraz sonra kavga edersin. Burada sen zevke sefaya dalarsın, kızın da o işi yapar, namusun beş para olur, başını öne eğer, eğilir. Allah bir taraftan o günahkârın acısını burnundan getirir.
Onun için çare yok; en güzel çare Allah'a kul olmaktır, Allah'a teslim olmaktır. Hem dünya saadeti için hem millî saadet için hem maddî saadet için hem mânevî saadet için hep çare İslâm'dır. Sihirli bir ilaç, her hastalığa devadır; Müslüman oldun mu her hastalığın iyi olur. Dünyada da mesut olursun, âhirette de mesut olursun. Bizden söylemesi. Anlarsan anlarsın, anlamazsan kendi burnunun doğrusuna gidersin.
Ya bu yolda gider ya da kendisi bilir. Bizden söylemek. Biz okuduklarımızı naklediyoruz.
Bak şu kâideye, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
Men katele abdehû katelnâhu. "Kim kölesini öldürürse biz de onu öldürürüz!" Peygamber Efendimiz öyle diyor.
Nerede diyor? Köleliğin yaygın olduğu Suudi Arabistan'da diyor.
Ne zaman diyor? 1400 yıl önce diyor.
Dünyanın her yerinde köleliğin alabildiğine yaygın olduğu, Roma'da da olduğu, Suudi Arabistan'da da olduğu, Hindistan'da da olduğu, başka yerde de olduğu bir devrede İslâm çıkıyor; Suudi Arabistan'dan, Hicaz'dan İslâm güneşi doğuyor, Allah'ın hak Resûlü Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem çıkıyor, diyor ki:
"Kim kölesini öldürürse ben de onu öldürürüm, öldürürüz." Çünkü o da insan. Köle ama insan.
"Kim kölesini öldürürse biz de onu öldürürüz."
İslâm geldi.
Bir kabile reisi Medine-i Münevvere'ye geldi... Pür azamet, etrafında adamları, burnu havada, sırmalı elbiseleri giymiş... Çarşıda adamcağızın birisi ayağına basıverdi. "Basan adamcağız" dediğim, sevgiden söylüyorum, sahâbe-i kirâm; ayağının tozu olamayız. Ayağına basıverdi; kaldırdı ona bir tokat aşketti. Çat! Bir tokat şaplattı...
"Vay sen benim gibi bir kabile reisinin nasıl olurmuş da ayağıma basarmışsın!" Çat! Bir tokat...
Ama aptal adam, haberi yok; İslâm geldi! Eski devir değil ki, İslâm geldi. Adam gitti Hz. Ömer'e dedi ki:
"Bu adam beni tokatladı, kısasımı isterim!" Evet, bir basit insan ama, sade bir vatandaş ama, güçsüz, kavmi kabilesi olmayan bir insan ama İslâm geldi, adalet geldi.
Hz. Ömer dedi ki:
"Tamam, kısasa kısas, sen de ona bir tokat patlat. Alâ melei'n-nâs, herkesin gözü önünde geril geril patlat tokadı." Öyle hükmetti.
"Vay, benim gibi bir kabile reisi başkasının karşısında sıfatsız bir vatandaş tarafından nasıl tokatlanırmış..."
Kabile reisi 'fırt' kaçtı. Cehenneme kadar yolu var. Bizans'a gitti, kâfir oldu, irtidad etti, dinden döndü; cehennemde... Hakkında istediğimizi söyleriz.
Keşke bir tane tokada değil bin tane tokada razı olsaydı...
"Ben nefsime uymuşum da Müslümanlık izzeti ile izzetlenmiş bir kardeşime tokat vurmuşum, gel kardeşim on tane vur bana... Ben İslâm'ı anlayamamışım..." deseydi de keşke o imandan mahrum olmasaydı.
Bizans'a gitti. Tokadı yemedi ama mânevî tokadı yedi; cehennemin içine, katranların içine yuvarlandı, yanıp gidiyor...
İslâm gelmişti çünkü. İslâm diyordu ki:
"Kölesini bile öldüreni öldürürüz."
Men katele abdahû katelnâhu.
Öldürmez, ne yapar? Men cedea abdehû ceda'nâhu. Burnunu keser. Alır bıçağı -kölesi değil mi- kulağını keser, bir yerini keser. Ona da Arapça' da cedea diyorlar. İşkence için kulağını keserler, burnunu keserler. Mesela burnu bazı kölelerin kesik, efendisi kesmiş; köle olduğu belli olsun, asil olmadığı anlaşılsın, kaçtığı zaman herkes bilsin. O kötü bir şey. İslâm ona da yasak getirmiş.
"Kim kölesine böyle yaparsa biz de ona yaparız."
"Ben de gelir onun burnunu keserim, kulağını keserim."
Bütün [kölesine bunları yapanlar] tir tir titriyor; çünkü İslâm geldi. Bakın İslâm'a, 1400 yıl önce... Kölesinin bir yerini kesene, âzâsını kesene, ucunu kenarını... Hani devenin, koyunun keserler... O bile doğru değil ama;
"Keseni biz de öyle yaparız."
Ve men hasâ abdehû hasaynâhu. Kimisi de hadım eder; vurur, iğdiş eder, zürriyetsiz hâle getirir.
"Kim kölesini hadım ederse biz de onu hadım ederiz."
Köleye el uzatmak yok çünkü İslâm geldi. Onun da canı var. Onun da insan olmak üzere haysiyeti var. Hizmetçi, tamam; harpteyken sen onu esir almışsın, o senin kölen olmuş, hizmetini görsün. Ama öldürmek yok, kesmek yok, hadım etmek yok. İnsan haysiyetiyle yaşayacak.
Peygamber Efendimiz;
"Yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin." demiş.
İslâm cemiyetin içine böyle girmiş; kahramanca, geminin burnunun suların içine girip de suları iki tarafa dağıtıp attığı gibi öyle gelmiş. Cemiyetin ne kadar bâtılı varsa bir o tarafa bir o tarafa savurmuş atmış. İslâm geldi; dümdüz her şey düzelmiş.
İslâm gitti; her şey karmakarışık... Deniz dalgalı, çalkantılı...
Men katele kâfiran fe-lehû selbuhû.
Siz dininize bağlı olun. Ölüp gideceğiz, Allah'ın huzurunda duracağız. Bu bir hayat oyunudur, bir oyun içindeyiz. Bu oyunun kâidesi nedir?
Haramlara uğramamak, helallerden geçip gitmek. Çaresi bu. Önüne bir haram çıkarsa vazgeç, haramı işleme. Helal çıkarsa âfiyet olsun, şifa olsun, hayır olsun, bereket olsun; buyur, kemâl-i âfiyetle ye.
"Canım çok içki istiyor." Ya içki haram, onu içme. Ama bak burada meyve suyu var, şeftali suyu var, kayısı suyu var, vişne suyu var, Allah'ın verdiği en nâdide meyveler var, tadına doyamazsın, ucuz... Bunları ye.
"İlle gözüm başka bir şeyde..."
Ya evlen, helalinden, tamam düğün yap, mübarek olsun, Allah sana bir hayırlı saliha hatun versin. İşini öyle hallet. Mesut bir yuva sahibi ol. Ondan hayır gelmez çünkü yapana da yaparlar. Sen birisine yaparsın, bir gün de sana yaparlar. Olmaz, bu iş değil. Senin de anan var, senin de karın var, senin de kızın olur. Olmaz, cemiyet nizamı hâleldar olur. Evet, sen şimdi flörtü biraz kendin delikanlılık yapıp da uygun görür gibi olursun ama sen kimin kapısını çalarsan senin de kapını gelip çalarlar, mahvolursun. Cemiyet nizamı olmaz.
İslâm doğru söylemiştir: Temiz aile, temiz gıda, temiz kazanç, temiz iş. Her şeyimiz öyle olacak.
Her şeyin temiz tarafı var. Hamsi eti çok ucuz; buyur, yiyebildiğin kadar ye. Tavşan eti helal; ye. Tavuk eti; âfiyet olsun. Tavuk alamıyorsun; yumurta çok ucuz, zebil, sebilullah, sebil... Yumurta kır, üç tane yumurta kır, oh tamam, o günkü protein ihtiyacın tamam. Sonra bu fasulyede de var, mercimekte de var, nohutta da var. Onlarda protein olmasaydı bu hayvancıklar ot yiyip et nasıl olurlardı? Ot yediler, yağlı kuyruklu, kendisini taşıyamaz koca et sahibi oldular.
İslâm'a bağlı olun, haramlara uğramadan hayatınızı helal yollardan götürün. Sonra çok acı olur.
Men katele sağîren ev kebîren ev ahraka nahlen ev kata'a şecereten müsmireten ev zebeha şâten li-ihâbihâ lem yerci' kefâfen.
Bir harp hukuku kaidesi daha.
Harp etmiş Müslüman ama neden harp etmiş? Önce boynunu bükmüş, mazlum durmuş. Kureyş'in kâfirleri tepesine çıkmışlar, azmışlar, taşmışlar, öldürmeye kalkmışlar. Ondan sonra bakmış ki imanı korumak için de bir şeyler yapmak gerekiyor. Harp ondan olmuş. Harp oldu ama harbin hukuku var. Peygamber Efendimiz gönderdiği zaman derdi ki:
"Çocuklara dokunmayın. Kadınlara dokunmayın. Savaşmayan ihtiyarlara dokunmayın. Hurmalıkları, ağaçlıkları yakmayın. Şöyle etmeyin, böyle etmeyin..."
Müslümanın savaşı bile erkekçeydi. Savaşı bile hoş ve tatlı idi.
Görün dünya üzerinde şimdi nasıl savaşıyorlar... Medeniyetten bahseden adamlar... Güney Afrika'nın şu sayfalarını açıverin bakalım, ne oluyor Güney Afrika'da? Buyurun... Afrika'nın öteki yerlerinde? Amerika'da?
Amerika'da o Kızılderililere ne yapmışlar? Oraları Kızılderililer’ in tarlalarıydı. Ne yaptıklarını filmlerde film mevzuu yapıyorlar. "Vay vahşi Kızılderililer vay! Amerikalıların etrafını çevirdi de [öldürüyor]!.."
E ne arıyor orada? Tarlalarına girmiş adamlar da... Ama onlar alt olmuş bunlar galip gelmiş, şimdi film çeviriyorlar, ötekiler de seyrediyor. Hem de Kızılderililer' i haksız çıkartarak...
Millet o kadar şaşırmış ki haçlılar film çeviriyor, haçlı filmi, burada geliyorlar sinemada seyrediyorlar; haçlı Müslümana saldırıyor, onu öldürüyor; bizimkiler 'şak şak şak' alkışlıyor.
Söyle bakalım. Senin dedeni öldürdü. Bu haçlı ordusu ne, bu öldürdüğü kim, haberin var mı? Avrupa'dan kalktı geldi, burada Anadolu'da nice kanlar döktü.
Demek istiyorum ki; dünyanın her yerinde harp var, hayat bu, hayat mücadelesi. Müslümanlık realist bir dindir ama her şeyi erkekçe, her şeyi güzel. Harpte bak ne diyor Peygamber Efendimiz:
Men katele sağîren. "Kim küçük bir kimseyi öldürürse." Ev kebîren. "Veyahut büyük, yaşlı bir kimseyi öldürürse..." Karşısında savaşan savaşçıyı öldürmüyor da onun dışındaki küçük bir yavruyu... Hani Yunanlılar süngülere geçiriverdiler ya zavallı bebekleri... Ya küçük öldürüyor veyahut büyük öldürüyor.
Ev ahrake nahlen. "Veyahut bir hurmalığı ateşe veriyor, yakıyor." Ev kata'a şecereten müsmireten. "Veyahut meyveli bir ağacı koparıyor, kesiyor."
"Kim bir küçük öldürürse veya büyük öldürürse veyahut hurmalık yakarsa veyahut meyveli bir ağacı keserse..."
Ev zebeha şâten li-ihâ bihâ. "Veyahut postu için bir kuzu keserse.
"Aman şu kuzuyu keseyim, postu benim olsun, hazır elde fırsat var." Böyle yaparsa;
Lem yerci' kefâfen. "Cihattan ecrini almış bir tarzda dönmez."
Cihadın kavâidine uygun değil. İslâm ordusunda disiplin vardır. Müslüman dini korumak için, düşmanı durdurmak için çarpışıyor. O faziletlidir, kahramandır. Her şeyi ahlâklıdır. O küçük öldürmez, büyük öldürmez, ağaç kesmez, ona zarar vermez, buna zarar vermez, her şeyi asil bir tarzda yapar. Karşı tarafı diz çöktürtür, yener, oraya sahip olur veyahut düşmanı defeder, tamam. Böyle yapmayıp da şu tarzda yapanların cihattan ecri olmaz. Cihat insana ecir kazandırır ama öyle yapanın ecri olmaz.
Hey Müslümanlık hey...
İşte onun için bu silah gücüyle Balkanlar filan fethedilmezdi arkadaşlar... Her şeyin aslını esasını söyleyelim. Silah gücüyle hiçbir yer fethedilmez. Ahlâk ile fethetmişler.
Adam gitmiş, ilk önce korkmuş, "Osmanlı geliyor" diye. Tamam, korktu. Üç gün beş gün... Bakmış;
"Allah Allah bunlar ne biçim insanlar ya? Bağları yağmalamadılar, üzümleri yolmadılar, evlere girmediler, edepsizlik yapmadılar, bir şey çalmadılar, kadınlarımıza dokunmadılar. Böyle ordu baş üstüne."
İstanbul'u muhasara ettiği zaman İstanbul'un içindeki bazı Hristiyanlar dediler ki:
"Burada Latin kardinallerinin külâhlarını görmektense Müslüman sarığı görmeyi tercih ederiz."
Bu bizim için büyük şereftir, neden? Tattılar tadını... Haçlı seferi diye, Müslümanlarla çarpışacağız diye buraya Avrupa'dan bir ordu geldi... O zaman burası henüz fethedilmemişti, Hristiyanlar vardı, Bizanslılar vardı. Bizans'ın kanını iliğini emdiler, kuruttular; kiliselerinin altınlarını soydular, çıkarttılar. Ayasofya'nın hazineleri vardı, -hazineleri aşağılarında- onların mücevherlerini çaldılar. Bu şehri düşman girmişten beter hâle getirdiler, soyup soğana çevirip öyle gittiler.
Fatih'in ordusu geldiği zaman içeridekiler diyor ki:
"Ya gelsin bu sarıklılar, bunlar Müslüman insanlar..." Her şeyi belli, ahlâkı; öteden beri gele gele asırlar boyu huylarının ne olduğu biliniyor.
"Öteki o külahlı kardinallerin gelmesinden bunların gelmesi daha iyidir. Çünkü onlar 'bizim arkadaşımızdır' diye bağrımıza bastık, geldiler böyle yaptılar." diye biliyorlar, onun için öyle diyorlar.
Bunlar bizim için şereftir. Biz harbi bunun için yapmışız. Böyle güzel huylu olduğumuz için de Allah bize, dedelerimize çok mükâfatlar vermiş. İşin aslı budur.
Men katele nefsehû bi-hadîdetin fe-hadîdetuhû fî yedihî yetevecceu fî batnihî fî nâri cehenneme hâliden muhalleden fî hâ ebedâ; ve men şeribe semmen fe-katele nefsehû fe-hüve yetehassâhu fî nâri cehenneme hâliden muhalleden fî hâ ebedâ; ve men tereddâ min cebelin fe-katele nefsehû fe-hüve yetereddâ fî nâri cehenneme hâliden muhalleden fî hâ ebedâ.
Bu hadîs-i şerîf de intiharın insanı cehenneme sürüklediğine dairdir. Adam intihar ediyor...
Biz bir gün duyduk ki:
"Aman Beyazıt kulesinden birisi kendisini atmış!"
Mahallenin bütün çocukları kalktılar gittiler. İlkokul veya ortaokul talebesiydik. Beyazıt kulesinin o şişkin yerinden adam kendisini 'küt' aşağıya atmış, parça parça her tarafa dağılmış. İntihar etmiş.
"Yaa, vah vah..." dediler.
Neymiş? Amansız bir hastalığa tutulmuş da onun acısına dayanamamış da...
Ama öyle şey yok. Canı Allah veriyor. İslâm'da intihar etmek yok. O cana müdahale etmeye hakkı yok.
Bak ne diyor Peygamber Efendimiz:
Men katele nefsehû. "Kim kendisini öldürürse." Bi-hadîdetin. "Keskin bir bıçakla, demirle, mızrakla, kılıçla" insan kendisini öldürdü...
Fe-hadîdetuhû fî yedihî. "O kılıcı, o bıçağı, mızrağı elinde..." Yetevecceu fî batnihî fî nâri cehenneme. "Cehennem ateşinin içinde onu karnına boyuna saplar." Hâliden muhalleden. "Ebedîleştirilmiş bir müddette böyle yapar durur." Fî hâ ebedâ. "O cehennemde ebedî olarak kalır ve daima intihar işini yapma tarzında azabı öyle olur."
İkincisi;
Ve men şeribe semmen. "Kim zehir içti, intihar ettiyse..." Fe-katele nefsehû. "Kendisini böyle öldürdüyse, intihar ettiyse..."
"O cehennemde ebedî olarak, ebedîleştirilmiş olarak kalır ve o zehri aynı acılığıyla yudumlar durur." Böyle intihar etti; azabı cehennemde aynen devam eder durur.
Ve men tereddâ min cebelin. "Dağın yüksek bir yerine çıktı, 'küt' kendisini kayalardan aşağıya attı, öyle intihar etti."
"O da cehennem ateşinde ebedîleştirilmiş, ebedî bir tarzda kalarak orada yukarıdan aşağıya kendisini ata ata azabı öyle olur."
İslâm'da kendisini öldürmek yok; sabır var. Sabredersen ecir kazanırsın. Allah cennetini cemâlini nasip eder.
Allah bela ehli bazı kimseleri, mahkemeye -mahkeme-i kübrâya- gelecekler, öteki insanlar tir tir titriyorlar "Mahkemede hâlimiz nice olacak?" diye... Hesaplar açılıyor, defterler karıştırılıyor... "Vay edepsiz! Şu günahları işlemiş, bu günahları işlemiş..." Herkesin kabahatleri ortaya saçılıyor. O zamanda o bela ehli geldiği zaman mizanın başına Allah-u Teâlâ hazretleri onların defterlerini, divanlarını açmayacak;
"Siz dünyada çok çektiniz, hadi bakalım sizin defterinizi açmak yok, hesap yok; buyurun cennete..." Hesapsız cennete girecek. Onun için sabretmek lazım.
Müslümanlığın iki kanadı vardır, o kanatlarla insan cennete uçar. Birisi sabır kanadıdır, birisi şükür kanadıdır. Üzüntülü bir şey olursa sabredersin, sevinçli bir şey olursa şükredersin. İnsan çıpır çıpır, çıpır çıpır uça uça, pır pır pır cennete gider.
Bir sıkıntısı gelince sabredemezse, bir sevinçli şeyi gelince şükredemezse o Müslümanlık değil. "Allah'tan geldi." diyecek, sabredecek.
Hoştur bana senden gelen ya gonca gül yahut diken. Diyebiliyor musun?
"Yâ Rabbi! Bana senden ne geliyorsa hepsi hoş. İster gonca gül gönder, koklayayım, 'Oh, ne güzel…'; ister diken gönder, hepsi hoş."
Müslüman öyle olacak.
Seven tahammül eder. Millet Kerem ile Aslı'nın hikâyesini okuyor, roman diye; "Ah Aslı şöyle yapmış, vah Kerem böyle yapmış..." Ya, ibret al. Kerem Aslı'sının yüzünü görebilmek için otuz iki dişini çektirtmiş, fırsattan bilistifade göreyim diye otuz iki dişini, sağlam dişlerini çektirtmeye razı olmuş. Uyuşturucu yok, özel cihazlar, aletler yok; yapışıyor, 'çatırt' çekiyor. Hakikaten olduysa... O bir remiz bile olsa demek ki insan sevdiği için bazı şeylere tahammül eder.
"Allah takdir etmiş bunu, ne yapalım... Mevla’mızın takdiri. İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn. Biz Allah'ın kullarıyız, O'na döneceğiz. Ne hükmetmişse hükmüne razıyız." derse tamam; ecir kazanır, sevap kazanır, cennete girer. Kendinizi ona alıştırın.
Allah'tan bela, dert, gam, keder istenmez ama bu hayatın acı tatlı günlerinde insanın başına böyle şeyler gelir. Gelsin. Kale gibi sağlam duracaksın. İnsanın yakını ölür, ticareti bozulur, yine düzelir. Evladı ölür, hastalık olur, karnı ağrır, ıstırap çeker, üzüntü duyar; her şey düzelir. Bir öyle olur, bir öyle olur. Allah bir o yönden imtihan eder, bir bu yönden. Sabredecek. Sabrettiği zaman ecir kazanır.
Men katelehû batnuhû lem yuazzeb fî kabrihî.
Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde;
"Kimi karnı öldürürse kabrinde o azap çekmez." diyor.
Ne demek "karnı öldürmesi"? Karın hastalığı olmuş, kolera diyelim, veba diyelim, ishâl... Oradan ölüyor. O karın rahatsızlığından, Allah etmesin, ölüyor.
O hastalığa uğramış insanlara bir teselli olarak Allah o kimseleri kabirde azaplandırmaz. Zor bir hastalık ama tamam, o kimse kabir azabı çekmez.
Men kutile dûne mâlihî fe-hüve şehîdün ve men kutile dûne demihî fe-hüve şehîdün ve men kutile dûne dînihî fe-hüve şehîdün ve men kutile dûne ehlihî fe-hüve şehîdün.
Bu hadîs-i şerîfte dört tane şehit anlatılıyor.
Şehidin bildiğimiz mânası; insanın cihada gitmesi, düşmanla çarpışması, harp meydanında düşmanla çarpışırken düşüp ölüp şehit olması. İnsanı şehitlik makamına erdiren başka şeyler de var.
Nedir? Çok dikkatli dinleyin!
Men kutile dûne mâlihî fe-hüve şehîdün. "Malını korumak için uğraşırken öldürülen şehittir." Malını yükledin kamyona, gidiyorsun. Dağın taa tepesinde kamyon 'gır gır gır gır' yavaş yavaş çıkarken eşkıya çıktı önüne; "Ver malını, ver paranı!" dedi. Sen de "Vermem!" dedin, bir mücadele derken çektiler silahları, taradılar seni, öldün farz edelim.
Malını korurken öldüğü zaman, Fe-hüve şehîdün. "O insan şehittir."
Şu dinin güzelliğine bak! "Boş ver malı, alsınlar canım..." demiyor. Şu kâidelerin güzelliğine bak.
Malını da öyle kaptırmak yok. “Ben bunu helalinden kazandım. Kerata, hırsızlık etmesin, doğru düzgün [davransın]. Vermem!” Herkes böyle dese hiç namussuz barınamaz. Herkes bir tevil yolu buluyor gidiyor.
Öyle arkadaşlar var ki rüşvet vermeyeceğim diye hudutta üç gün beklemişti. "Vermeyeceğim!" Rüşvet almak haram, vermek de haram. "Vermiyorum! Hadi bakalım..." Herkes bu inatta olsa bu rüşvetçiler rüşvet alamaz. İslâm gelse rüşvet alamaz. O ahlâk olmadığı için veren rahat veriyor, alan rahat alıyor. Pazarlık yapılıyor, oluyor. Ahlâk gitti mi bir cemiyette öyle şeyler oluyor. Bunu duydunuz.
Ve men kutile dûne demihî fe-hüve şehîdün. "Kendisini müdafaa ederken, kanı akmasın diye uğraşırken insan öldürülse o zaman da şehittir." Yoluna birisi çıktı, uğraş didin, 'küt' vurdular, bir kurşun sıktılar, öldün. Tamam, o da şehit.
"Kendisini korurken ölen şehittir. Malını korurken ölen şehittir" dedi, iki.
Ve men kutile dûne dînihî fe-hüve şehîdün. "Dinini korumak için uğraşırken öldü, o da şehittir."
Demek ki insan dini dolayısıyla öldürülse şehittir. Malını koruyacağım diye öldürülse şehittir. Nefsini müdafaa edeceğim diye öldürülse yine şehittir. Üç.
Dördüncüsü:
Ve men kutile dûne ehlihî fe-hüve şehîdün. "Ailesini koruyacağım diye ölürse yine şehittir."
Afganistan'da subay otobüse çıkmış, sıralara bakmış, bir kadın görmüş:
"İn aşağıya!" Kadın diyor ki:
"İnmem!" Herkes sapsarı kesiliyor. Mecmualarda -Mavera mecmuasında- yazdı. İnersin inmezsin…
"Efendi, ya beni indirtiyorlar aşağıya..."
Adam külâhının içinden [kâğıt] çıkartmış;
"Yoldaşlar, ben de sizin partinizdenim. Bak elimde kâğıt var..."
"Yok, karın inecek aşağıya!" Otobüsten onu indirecekler, yolcular gidecek, kadın orada kalacak. Olacak şey mi?
"İnmem!" derken indirmek için kadının koluna yapışıyorlar, kadın da pabucunu çıkartıyor bir patlatıyor; gözüne gelmiş, o Rus subayının gözü akıvermiş. Gözünü tutarak çıkmış gitmiş dışarıya, otobüse "Hadi gidin..." demiş. Otobüs yol alıp giderken arkasından tankı çevirmişler, orada berhava etmişler, bütün otobüs halkı gitmiş.
Orada ecel gelmiş, çare yok. O adam o karısını teslim etmeyecek. İslâm böyle. Karısını, çoluk çocuğunu korumak için ölen şehittir. Müslümanlığın her kâidesi kale gibi, her şeyi güzel. Ondan ödleri patlıyor.
Men karae elfe âyetin fî sebîlillâhi kütibe yevme'l-kıyâmeti mea'n-nebiyyîne ve's-sıddîkîne ve'ş-şühedâi ve's-sâlihîne ve hasüne ülâike refîkâ.
"Kim Allah yolunda bin âyet okursa kıyamet gününde Allah onu peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle, salihlerle beraber eder."
Ve hasüne ülâike refîkâ. "Ve onlar ne güzel arkadaştır, refiktir." Onlarla beraber olmak ne güzel şeydir.
"Bin âyet okuyan onlarla arkadaş olacak." diyor Peygamber Efendimiz.
Bu bin âyet... Kur'ân-ı Kerîm ne kadardır? 6666 âyet diyorlar. Saymada besmeleler âyet midir değil midir, bazı ihtilaflar var; "Âyetin şurası mı sonudur, yoksa burası bir âyettir de öbür taraf mı sonudur?" gibi ihtilaflar var. Rakamlarda saymak bakımından ihtilaflar var.
Bin âyet, yani Kur'ân-ı Kerîm'in altıda birini, yedide birini okursa bir insan "O sıddıklarla, şehitlerle, peygamberlerle beraber olacak; ne güzel arkadaş onlar." diyor.
Bazı hafızlar haftada bir hatmederler. Her gün aşağı yukarı bin âyet, her gün bin âyet, her gün bin âyet tamamlarlar. O zaman onlar bu bahtiyarlığa eriyorlar, ne güzel...
Ama bir de Elhâkümüttekâsür sûresi hakkında [şu] denmiş:
"O bin âyet gibidir." Elhâkümüttekasür sûresini -meâlini- okuyun, ezberinizde de zaman zaman dilinizde onu okumaya devam edin.
Sonuncu hadîs-i şerîfe, yani sayfanın sonundaki hadîs-i şerîfe geldik. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Men karae erbaîne âyeten fî leyletin lem yükteb mine'l-ğâfilîne ve men karae miete âyetin kütibe mine'l-kânitîne ve men karae mietey âyetin lem yuhâccuhu'l-Kur'ânu yevme'l-kıyâmeti ve men karae hamse mieti âyetin kütibe lehû kıntârun mine'l-ecri.
Bu da Kur'an okumakla ilgili bir hadîs-i şerîf olarak karşımıza geldi. Sonuncu hadîs-i şerîf.
Kur'an okumaya rağbet edin. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Kim bir gecede Kur'ân-ı Kerîm'den kırk âyet okursa onun adı gafiller defterine yazılmaz. Gafiller zümresinden kurtulmuş olur. Bir gecede yüz âyet okursa âbidler, kunûd ehli, ibadet ehli defterine yazılır."
Ve men karae mietey âyetin. "Bir kimse bir gecede iki yüz âyet okursa Kur'an ona kıyâmet gününde hasım olmaz, davacı olmaz."
"Bu beni okumadı, benim ahkâmımı tutmadı." diye Kur'an davacı olacak, Müslümanların yakasına yapışacak. İki yüz âyet okuyan kimseden davacı olmaz.
"Beş yüz âyet okuyana ecirden bir kantar sevap yazılır."
Allah-u Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'i candan, billûr gibi, sular şırıl şırıl akar gibi okumayı, okumayı sevmeyi, mânasına âşina olmak için çalışmayı, ehl-i Kur'an olmaya çalışmayı cümlemize nasip eylesin.
Fâtiha-i Şerîfe mea'l-Besmele-i Şerîfe.
29.12.1985 -
Allahı Sevmenin Alametleri,
28.07.1985 -
Riya, Böcek Öldürmek
