02.03.1986 - Cimrilik, Hayır

02.03.1986 - Cimrilik, Hayır
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Hel tedrûne me'l-kenûd hüve'l-kefûrullezî yenzilü vahdehû ve yemne'u rafdehû ve yuşbi'u batnehû ve yücî'u 'abdehû ve lâ yu'tî fi'n-nâibeti kavmehû min-hümü'l-velîdü'bnü'l-muğîrati.
Sadaka Resûlullah fî-mâ kâl ev ke-mâ kâl.
Ebû Ümâme radıyallahu anh hazretlerinden [rivayetle] Deylemî kitabında kaydetmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Hel tedrûne me'l-kenûd. "Kenûd ne demek biliyor musunuz?" diye soruyla başladı Efendimiz. Sormaktan maksadı dikkat çekilsin diye, yani kendisi biliyor, anlatacak ama dikkatler uyansın diye sordu.
Tabii Peygamber Efendimiz böyle soru sorduğu zaman Efendimiz' in bu sorusuna karşı sahâbe-i kiramın terbiyesi adabı şöyleydi: Allahu ve Resûluhû a'lem. "Allah bilir, Resulü bilir." Allah bildirdiği için Resulü de bilir. "Allah-u Teâlâ hazretleri işin doğrusunu bilir." diye böyle edeple cevap verirlerdi.
Kenûd kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'de geçen bir kelimedir. "Bu nedir?" diye soruyor, onlar da "Sen bilirsin yâ Resûlallah, Allah'ın bildirdiğini sen söylersin." deyince o da cevap olarak bildiriyor ki;
Hüve. "Kenûd denilen şahıs, bu sıfatı alan âdi kimse, şu sıfatlara sahiptir." Hüve el-kefûr. "O nankör bir kimsedir." Yani kâfirdir, küfründe de ileri derecededir, münkirdir. Allah'ın nimetlerini de anlayıp kabul etmez, nimetlerin sahibini de ikrar eylemez, Allah'a da bağlanmaz, varlığını da idrak eyleyemez, sezemez, anlayamaz. Şu sıfatları da vardır;
O nankör ki ellezî yenzilü vahdehû. "Bu bir yere konakladığı zaman tek başına konaklar." Mütekebbir adam, böyle kibir sahibi, böbürlenme sahibi adam, seyahatte bir yere konakladığı zaman tek başına çekilir bir kenara, öyle oturur özel olarak.
Ve yemne'u rafdehû. "Ve üzerine bindiği hayvanlarını, kendisinden istifade ettiği yol malzemesini engeller, mâni olur." Veyahut, "Kendisine misafir gelen, kendisine müracaat etmek durumunda olan insanlara fırsat vermez, yanına sokmaz." Bu tabii şiddetli cimriliğin alametidir. Yani tek başına duruyor, yanına kimseyi sokmuyor. Hatta hayvanına bile yiyeceği şeyi tam vermiyor… Ve yuşbi'u batnehû. "Ama kendi karnını tıka basa doyuruyor." Patlayıncaya kadar, canının, nefsinin istediği kadar doya doya yiyor. Ve yücî'u 'abdehû."Ama kölesini aç bırakıyor." O zavallıcık karşıda bu yerken içerken yutkunup duruyor. Kölesine bir şey yedirmiyor. O kendisi kenara çekilmiş, yanına kimseyi sokmuyor, tek başına bir kenarda duruyor.
Ve lâ yu'tî fi'n-nâibeti kavmehû. "Umumi bir kıtlık bir felaket, bir ihtiyaç durumu geldiği zaman kavmine, etrafındaki yakınlarına, akrabasına, komşularına hayrından, imkanından, parasından, malından, mülkünden bir yardım yapmıyor." Bir koklam bir şey koklatmıyor. Bir hayır yapmıyor.
Min-hümü'l-velîdü'bnü'l-muğîrati. "İşte onlardan birisi de meşhur kâfir el-Velid b. Muğîre'dir." Muğîre oğlu Velid denilen kâfirdir. İşte bu tipten bir adamdır.
Yani kavminin ileri gelenlerinden bir kimse, parası pulu var, ağa ama… Ağa, yani eşraftan, parası şeyi var ama hali böyle. Kenara çekiliyor, çadırı kendi başına, yanına kimseyi sokmaz, malından kimseyi istifade ettirmez, kölesi aç açık, başkasını düşünmez. Kendi karnını tıka basa doldurur, duygusuz, cimri, pinti, etrafındaki insanların hâline hiç aldırmaz bir kimse.
Kenûd aslında kelime olarak "hayrı ve hakkı meneden, yapmayan kimse" demektir. Mâni olan, engel olan, yapmayan kimse demek. İşte kenûd olunca mübalağa sigası oluyor. Ğafûr mesela "çok mağfiret edici" mânasına Allah'ın sıfatı olduğu gibi, kenûd da "çok menedici" yani hiçbir kimseye hayrını koklatmıyor. Çok mâni oluyor, yani hayır olmasına, yapmaya mâni oluyor mânasına öyle bir kelimedir. Ve adamın umumî o cimriliğinin, elinin sıkılığının, hayır sevmezliğinin alametlerini de Peygamber Efendimiz şöyle şöyle sıralıyor;
"Bir yere seyahatte konduğu, konakladığı zaman, çekilir tek başına. Yanında çok yiyecekleri var, çünkü onları kendisi yiyecek, ötekiler de sokulsa ortak olacaklar, onu istemiyor. İşte bu tipte olan insandır" diyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri merhametliyi sever. Hemcinsine, kavmine, insanlara merhamet eden Allah'ın merhametine layık olur. Onlara merhamet etmeyen, yardım elini uzatmayan Allah'ın rahmetinden uzak olur. Başka bir hadîs-i şerîfte bildiriliyor ki:
"Merhamet etmeyene merhamet olunmaz, kendisi merhamet bulmaz."
Bu insanların ahirette görecekleri karşılık dünyada yaptıklarının benzeri olacak. Cimri ise cimrilikle karşılaşacak, mürâî ise mürâîliğinin cezasıyla karşılaşacak. Allah mürâîyi cennetin yanına kadar getirecek, gösterecek, kokusunu koklatacak, nimetlerini gösterecek, ondan sonra haydi götürün cehenneme atın… Riyakâr, gösterişçi, yani mürâî, amelinde riya yapan kimse diyecekmiş ki:
"Yâ Rabbi! Beni doğrudan cehenneme atsaydın bu kadar içime koymazdı. Cenneti gösterdin, güzelliğini gösterdin ondan sonra..."
E, sen de dünyada böyle yaptın. Sen de insanlara bir amel yapıyormuş gibi, güzel bir şey yapıyormuş gibi gösterdin kendini ama için boştu, mürâîlik yapıyordun, onun cezası böyle işte. Sana da gösteriliyor, verilmiyor tarzında. Merhamet etmeyene de merhamet olunmaz.
Buna mukabil hadîs-i şerîflerden biliyoruz ki; "Bir kimse bir Müslüman kardeşinin ayıbını örtse, Allah da onun ahirette ayıbını örtecek." Yani kabahatli bir kardeşi, biliyor bunu söylemiyor, kapatıveriyor, örtüveriyor. Haydi gizli kalsın, Rabbim ile benim aramda kalsın, ben bu bildiğimi kimseye söylemeyeyim de bunun şerefi ayaklar altına düşmesin, diyor. Saklayıveriyor. Örteni, Allah örtecek. Bir Müslüman kardeşinin ihtiyacını görmeye koşturana, sen dünyada öyle yaptın diye Allah sıkıntılı gününde yardımını koşturacak, yetiştirecek. Yani kendine nasıl muamele edilmesini istiyorsan ahirette bu işin kestirme tarafı, kolay tarafı, alimin de cahilin de herkesin kolayca anlayacağı şekil, yani biz yüzlerce hadis okuduk da neticeyi öyle öğrendik, size neticeyi söylüyoruz ki;
Kemâ tedînü tudân. Nasıl muamele edersen öyle muamele görürsün, ona göre davran. Nasıl istersen yap. İster riyakârlık ister gösteriş, ister kibir, ister ucub yap, ister tevazu göster, ister hayra, ister yardıma koş, ister merhamet et, ister gaddar ol, ister zalim ol, ister kâfir ol, ister misafirperver ol, ister misafir sevmez ol, yani nasıl istersen öyle yap ama bil ki burnundan fitil fitil aynısı gelecek. Yani yaptığının aynı sana gelecek.
Muhterem kardeşlerim! Hatta bir başka hadîs-i şerîften biliyoruz ki, bayağı insanı korkutan bir hadistir; "Bir kimsenin bir ayıbını görse insan, ayıplasa, Allah o ayıp onun üzerinde belirmeden onun canını almazmış." Ayıplamaya da gelmiyor. Yani hadîs-i şerîfte öyle. Öyle bir bağlıyız ki sağımızdan solumuzdan, öyle sımsıkı bağlanmışız ki günah işleyene razı gelsek, "İyi yapmış, tamam, beğendim, oh ne âlâ yapmış, canı sağ olsun..." Günaha söylüyor mesela… Böyle diyen, o günahı işlemediği halde razı geldiği için şârekehû ona şerik olur, ortak olur. Öyle buyuruyor Peygamber Efendimiz.
Ben duyduklarımdan şu misali veriyorum, hep olan şeyler de… Şimdi biz hoca olduğumuzdan bize herkes derdini açıyor, yazıyor çiziyor, biz de duyuyoruz.
"Efendim filanca hacı efendi oğlunun düğününde bir coşuvermiş..."
Ee…
"Efendim ömürde bir defa olur bu, getirin bakalım şu rakıları, içkileri… Çalsın bakalım davullar, zurna çık bakalım ortaya, şıkır şıkır oynamış, içmiş filan."
Ee, olmaz böyle şey. Hacı, hoca, Müslüman; Allah'ın yasaklarını çiğnememesi lazım. Yapmış, anlatılıyor şimdi bir yerde… Anlatan günaha giriyor ayrı… Dinleyenlerden bir tanesi de diyor ki:
"Tabii ya! İnsanın bir tane oğlu olunca ömürde bir defa böyle yapılır. Ben olsam ben de yapardım..."
Tamam, "Ben olsam ben de yapardım." dedi, aynı günahı o da yapmış gibi ortak oldu.
Beğenmeye gelmiyor. Tasvip etmeye gelmiyor. Ayıplamaya gelmiyor; ayıpladığın zaman sana da geliyor.
"Allah Allah… Ben bu hâle düşecek bir adam değildim. İyi Müslümandım ama bak bugün şu düştüğüm günaha bak."
Neden? Öteki günahkârı o zaman ayıplamıştın, şimdi ceza olarak Allah seni o duruma düşürdü.
Ayıplamaya da gelmiyor. Söylemeye de gelmiyor, söylediğin zaman da gıybet oluyor.
"Hocam, zaten kusuru var da ondan söylüyorum."
Zaten kusuru olup da söylediğin zaman gıybet oluyor, kusuru olmadan söylediğin zaman iftira oluyor. O daha fena. Kusuru yok olan bir adama kusurlu diye söylesen o da iftira oluyor.
"E hocam ne yapacağım ben? Günahkâra oh olsun diyemiyorum, ayıplayamıyorum, başkasına söyleyemiyorum, ne yapacağım?"
Dua edeceksin hem kendine dua et hem ona dua et. "Yâ Rabbi, bu adamcağızı bu günahtan kurtar, helâk olacak, beni de bu duruma düşürme aman yâ Rabbi…" diye. Düşmez kalkmaz bir Allah demiş büyüklerimiz. Yani belli olmaz, bakanken pattadak aşağı düşer. Şahken devrilir. Zenginken fakir olur. Fakirken zengin olur. Bu dünyanın hâline güvenilmez. Dünyada her türlü hal insanın başına gelir. Müslümanken gider gider, böyle dindar yaşar yaşar, ameline mağrur olur;
"Tamam ya, Allah beni cennete sokmayacak da kimi sokacak?" diyenler var. Yani böyle edepsizler var. Yani "Beni sokmayacak da kimi sokacak?" diyor.
Yahu sen ne yaptın?
"Ben gençliğimden beri hep ibadet ettim, tesbih çektim, namaz kıldım, günahlara yanaşmadım filan." diyor.
Peki, bunların hepsi sevap. Bunların hepsinin sevabını toplasak terazinin bir tarafına koysak, şu göz nimetinin para karşılığı etmez. Sadece bir göz nimetinin karşılığı etmez!
Zaten öyle yapmış da eskilerden bir tanesi, kitaplarımızda yazıyor. Benî İsrail'den adamcağızın birisi ömrünü hep ibadetle geçirmiş. Dağın başına çıkmış insanların arasına da karışmamış. Müstehcen şeyleri de görmemiş, kadına da bakmamış, bilmem günah da işlememiş; ömrünü ibadetle geçirmiş. Gelmiş ölüm vakti… Göçmüş ahirete, Allah-u Teâlâ hazretleri sormuş ki:
"Sana işlediğin amellerin karşılığını mı vereyim yoksa kendi bildiğim gibi nasıl yaparsam öyle mi yapayım?" Boynunu bükmüş demiş ki:
"Yâ Rabbi! Sana âsi gelmemeye çalıştım, hep sana ömrüm boyunca kulluk etmeye çalıştım, amelimin karşılığını bana ihsan eyle."
"Peki, getirin bunun işlediği amelleri, namazları, niyazları, tespihleri…" O zamanın ibadeti nelerse… Yaptığı bütün hayrât-u hasenâtı terazinin kefesine koymuşlar. "Getirin bir göz nimetimi bakalım, bu kuluma verdiğim…" Onu da öbür kefeye koymuşlar. O bastırmış, ötekiler havada kalmış. Daha onu bile ödeyemedi yaptığı şeylerle. Hakikaten de ödeyemez yani, akıl mantık da kabul ediyor.
Şimdi bir adam sabahtan akşama kadar kardeşlerim, balyoz sallıyor, çalışıyor, akşama iki bin lira para veriyoruz. Yani kaba işçi olduğu zaman akşama ne veriyoruz? İki bin lira veriyoruz. Çok ustaysa beş bin lira veriyoruz. Beş bin lira, yani ömrünün bütün gününde bir insan çalışsa zaten 24 saat çalışamaz, yarısında uyuyacak, bilmem ne yapacak filan… Hepsini çalışsan, hepsini paraya vursan, sonra bir şey almaya çalışsan o parayla, yani şu dünya ehlinin aldığı şeylerden bir şey alamazsın. Bir Mercedes alamaz insan. Yani bir köşk alamaz, bir ev alamaz.
Onun için ne olacak?
Hiçbir kimse amelinin terazide karşılığı olarak cennete giremeyecek. Hiç kimse... Diyorlar ki:
"Yâ Resûlallah sen de mi?"
"Ben de… Allah-u Teâlâ hazretleri beni rahmetine saracak, bürüyecek, rahmetiyle gireceğim." Çünkü tam karşılığı olursa hesaba geldi mi iş, bizim işlerimizin kıymeti yok. Kırık dökük, oyuncak, inci boncuk.
Dağdan çoban gelmiş, padişaha çam sakızı getirmiş. Padişah güler bu işe. "Ya ben burada her gün kaymak yiyorum. Her çeşit, yani senin adını duymadığın nimetleri yiyorum. Senin getirdiğin bu hediyenin ne kıymeti var?"
E çam sakızı çoban armağanı, yani o kadar getiriyor.
Diyor ki İranlı şairin birisi:
"Yâ Rabbi! İşte ben senin lütfuna dayanmışım, sana kulluk etmeye çalışmışım, senin huzuruna yâ Rabbi dört hediye getirdim ki senin hazinende yok."
İnsan bu lafı duyunca korkuyor. Allah Allah! Bu şairde amma edepsizmiş.
Allah'ın hazinesinde olmayan ne getirmiş bakalım?
"Yâ Rabbi! Özür getirdim, günah getirdim, eksiklik getirdim, hiçlik getirdim." Allah'ın hazinesinde onlar yok. Yani elimiz boş gidiyoruz, boynumuz bükük ama hiç amel etmese o zaman da bir şey olmaz. Büyüklerimiz demişler ki:
"Bir insan hiç amel etmeden giderim cennete dese hata etmiş olur. Amelimle giderim dese yine hata etmiş olur."
Ne yapacağız? Elimizden geldiğince, karınca kararınca bir şeyler yapmaya çalışacağız.
Neden?
El-Yevme tüczevne mâ küntüm ta'melûne. Çünkü "O zaman amellerimize göre Allah bizi mükâfatlandıracak."
Ama nasıl? Kat kat fazlasını vererek. Hani padişaha çoban bir bezin içine sarar çam sakızı getirir. Padişah da onun kesesini altın doldurur.
O çam sakızının parası mı?
Değil ama o adam ona sevgi göstermiş, dağdan işte bulduğu dağ kirazını, çileğini bir sepete koymuş, onu hediye getirmiş. Bu da buna öyle bir şey veriyor ki köşkler alır. Çünkü bu padişah… Yani padişah olunca padişaha layık verir. Allah-u Teâlâ hazretleri kâinatın sahibidir. Kul bir âcizane küçük bir amel işliyor, "Verin şu kuluma!" diyor. Yani hadde hesaba gelmeyecek şekilde…
Kulun hiçbir ameli yok, hesaba girmiş, terazisi bomboş, cehenneme gidecek, küçük bir kâğıt parçası getiriyorlar melekler, küçük bir kağıt parçası üstüne o kulun söylediği lâ ilâhe illallah yazılmış. "Bu kul Lâ ilâhe illallah dedi yâ Rabbi!" diye… Koyun bakalım teraziye. Onu koyuyorlar, bir lâ ilâhe illallah teraziyi ağdırıyor. Bir lâ ilâhe illallah ile insan cennete giriyor. Yani kolay bir söz ama işte Allah onun karşılığını vermiyor, onu bahane edip veriyor.
Yani Allah'ın bizi cennete sokması neden? Amellerimizi bahane ederek…
Ama amel etmeden olmaz. Çünkü bir hadîs-i şerîfte geçiyor ki;
Bu dünyada efendi olan birisiyle kölesi… Kölesi de hizmetçisi de varmış efendi de Müslüman adammış. Cennete gitmiş ama kölesine bakmış ki çok daha yüksek makamlarda. Diyor ki:
"Yâ Rabbi! Bu benim kölem [idi,] daha yüksek makama çıkmış."
"Evet onu ameliyle mükâfatlandırdım, seni de ameline göre mükâfatlandırdım."
Yani o dünyada efendiydi, ağaydı ama daha az çalıştığı için ahirette kölesi daha ileri gitti, daha yükseğe çıktı, o aşağıda kaldı. Onun için amelle olacak, yani çalışmayla olacak ama çalışmaya güvenmeye, böbürlenmeye, kibirlenmeye, ameline mağrur olmaya gelmez.
Hatta bir hadîs-i şerîfte geçiyor ki kardeşlerim, yanlış değerlendirmeyin iyice anlayın mânayı. "Allah-u Teâlâ hazretleri ameline mağrur olmayı sevmez." Yani "Ben bu kadar namaz kıldım, elbette ben bilmem şöyleyim, böyleyim, mevki makam sahibiyim." filan gibi şeyleri sevmediği için, Allah kulu arada günaha düşürür, "Burnu kırılsın da yani hiç kibir yapacak hali kalmasın." diye. Kibir ve ucub daha kötü olduğundan Allah günah belasına sarar, günah belasını kulun üstüne sardırır ki kibir ve ucub yapıp da Allah'ın gazabına uğramasın.
O bakımdan Allah bizi böyle haddini bilmezlerden eylemesin. Yolundan ayırmasın. Eline fırsat geçmişken hayırdan geri duranlardan eylemesin. Malımızla, canımızla, varlığımızla, imkanlarımızla, bilgimizle, dilimizle, elimizle dinimize yardımcı olmak, insanlara faydalı olmayı nasip eylesin. Gafil cahil ömür geçirtmesin. Fâni dünyanın lezzetlerine aldanıp da ahiretin hayırlarından geri kalanlarından, eli böğründe kalanlarından eylemesin.
Peygamber Efendimiz bir gün koyun kestirdi. Akşam sordu eve geldiği zaman:
"Kestiğimiz koyundan ne yaptınız ne kaldı?" Dediler ki:
"Ya Resûlallah! Hepsini fukaraya dağıttık, bize bir budu kaldı." Efendimiz' in cevabını dikkatle dinleyin, buyurdu ki:
"Demek ki evde kalan bir budu hariç hepsi bizim olmuş." dedi. "Budu hariç hepsi bizim olmuş demek ki…"
Yani infak edilen insanın defterine yazılıyor; ahirete geçiyor, ahirete sevap olarak gidiyor. Yediğin helâlse bir şey yok, haramsa hesabı ve azabı var. Onun için insan eline fırsat geçti mi hayırdan hiçbir fırsatı kaçırmamalı.
Ben kendi başımdan geçen bir cahilliğimi size anlatayım. Bir arefe gününde Ankara'da çarşıda dolaşıyorum. Ulus'ta şöyle barakalar var, dükkânlar... Çöpçü elbiseli bir adamcağız, yanında da bir çocuk var. Çocuk diyor ki:
"Dede bunu bana al." Gösterdiği de en âdi kumaştan bir pantolon. Çok âdi, yani o zamanın parasıyla 25 lira filan galiba. Adamcağız da herhalde fakir fukara olduğundan;
"Evladım biz onu alamayız." dedi. Yürüdü gitti.
Benim de o zaman cebimde para var. Hiç aklıma gelmedi, yani nefsim aklıma getirtmedi, yahu alıver, ver. Arefe günü bir fakiri sevindir. Hâlâ içim yanar yani. Ya ver o 25 lirayı, bu fakirciğin de gönlü hoş olsun.
İstanbul'un filanca semtinde birisi vefat etmiş. İşte birisi anlatıyor cami cemaatinden.
Nasıl bilirsin bunu?
"Bir iyiliği bana çok tesir etmişti, hiç unutmam…" diyor. "Bir Kurban Bayramında camiden çıktık, tabii ben fakir olduğumdan kurbanlık alamamıştım." diyor. "Koluma yapıştı. 'Gel bakalım.' dedi." diyor. Allah Allah ne olacak! Sürünün başına götürmüş, "Beğen bakalım bir koyun." demiş. O da bir koyun beğenmiş. "Haydi al götür evine." demiş. Parasını kendisi ödemiş. Onu unutamıyor bak.
İnsan ölüyor, arkasında nâmı kalıyor. Yiğit ölür şan kalır, at ölür meydan kalır. Yani meydan geridekilere kalır ama yiğit öldü mü yiğitlik yaptı mı şanı arkada kalıyor, sevabı da önde ahirete gidiyor, daha önceden.
Onun için Allah bize uyanıklık versin.
Bu dünyada cimrilik eden kendisine ziyan ediyor. Cömertlik eden kendisine çalışıyor. Başkasının hayrına çalışan kendisine çalışıyor. Hz. Ali Efendimiz lastikli, nükteli bir söz söylemiş. Diyor ki:
"Hiçbir kimseye iyilik etmedim, hiçbir kimseye kötülük etmedim. " Allah Allah…
Ne demek?
Yani iyilik yaptığım zaman faydası bana demek istiyor. Kötülük yaptığım zaman da vebali dönüp bana gelecek, kendime kötülük etmişim demektir.
Birisine zulmetse yarın hesabı yok mu? Birisinin hakkını alsa yarın hesabı yok mu?
Demek ki ona kötülük etmedi, kendisine etti. Bir iyilik yapmışsa onun mükâfatı yok mu?
Cömertlik yaptın, hayır işledin, fakiri doyurdun; kendisine faydası oluyor. "Ben hiç kimseye iyilik yapmadım. Hiçbir kimseye kötülük yapmadım, hep kendime…" demiş.
Tabi iyilik de kendisine insanın kötülük de kendisine; zararı kendisine, faydası kendisine...
Allah bize işte o uyanıklığı versin.
İnsan hayır yapmaya küçükten alışmalı. Aklına gelmiyor da aklı neden sonra geliyor. Haa, ben o 25 lirayı verebilirdim, bana da dokunmazdı, veremedim, aklıma gelmedi çünkü. Birçok kimsenin hayır aklına gelmiyor. Halbuki insan şöyle gözünü açmalı, etrafta hayır imkânı nedir onu arayıp bulmaya çalışmalı. Akıllı iş budur.
"Hocam sen de bizim paralarımızı hep sarf etmeyi söylüyorsun."
İşte onda fayda var. Peygamber Efendimiz sarf ederdi. Toplamakta fayda olsaydı Efendimiz toplardı. Doksan bin altın lirayı böyle ganimetten önüne getiriyorlar. Sofra örtüsü yaymış yere, sofranın üstüne şar dökmüşler, altınları yığmışlar, 90 bin... Gelene vermiş gidene vermiş, gelene vermiş gidene vermiş… O kadar parayı bitirmiş çarçabuk. Birisi daha gelmiş, diyor ki:
"Gel şuraya otur, şimdi elimde bir şey kalmadı. Bir şey gelirse onu da sana veririm."
Bak! Olmadığı zaman da "Gelince vereceğim." diyor. Bir paranın yanında gecelemesine razı olmazdı Peygamber Efendimiz. Canı sıkılırdı. Onu hemen daha gece olmadan dağıtmayı isterdi.
Allah bize o cömertliği versin.
Şimdi herkes kendisine çalışıyor da hazinesini doldurabiliyor mu? Herkes yine muhtaç. Fabrikatör bile muhtaç.
Gidiyorsun, işte camimizin bir hayrı var, bilmem nerenin bir hizmeti var, işte bir mektep açıyoruz, bir Kur'an kursu var, bir bilmem ne hayır…
Bir mazeret dökmeye başlıyor, neredeyse cebinden çıkartıp sen yardım edeceksin. Yani hakikaten de doğrudur da. Yani büyük başın derdi büyük olur. Onun da derdi büyük oluyor. Kredi almış, borcunu ödeyememiş, işçisi şöyle, bilmem nesi böyle… Ama netice itibariyle rahatlık yok. Rahatlığı insana Allah verdiğinden, rahatlık yok. Huzuru, rahatlığı, zenginliği, bolluğu Allah verdiği için öyle kaçamak yapıp da rahatlığı bedavadan bir yerden bulmak mümkün olmuyor. Hak yolda gidenler kazanıyor. Allah'ın Resulünün gösterdiği tarzda hareket etmeyenler sonunda yine zarar ediyor. İnsan bunu birkaç tecrübede anlayabilir.
Geçenlerde kardeşlerime bir şehirde söylemiştim. Bir hacı arkadaşımız, dürüst, sakallı kardeşimiz birini anlatıyor;
"Hocam 500 milyon lirası var. Şehrin en güzel yerlerinde çok kıymetli arsaları var. Biz vakıf toplantısı yaptık, ben 500 bin lira vereceğim diye el kaldırdım, yazdırdım vakıf için. O da duymuş, babamın dostu, sokakta beni kıstırdı sordu:
"Yahu sen 500 bin lirayı nasıl oldu da verdin?"
"Şöyle gözüne baktım, yani beni azarlamak ister gibi bir hali vardı. Yani ben 500 bin lirayı bir vakfa vermişim, onu çok görüyor." diyor.
"Hacı amca, babam senin arkadaşındı, biliyorsun şu zamanda öldü." demiş.
"Beni ölümle tehdit etme!" demiş. Sinirleniyor.
Yani "Herkes ölecek. Sen de hayır yap!" demek istemiş. Yani hayat ölümlü, nasıl olsa bitecek…
"Ben de fazla tabii arayı bozmak istemedim, baba dostu… Ses çıkartmadım." diyor.
"Çok geçmedi, bir hafta sonra belediyeden bir karar... En kıymetli arsalarını belediye istimlak kararı almış, düştü fiyatı." diyor.
Tabii belediye öyle hakiki bedelini vermez ki... Yani onun hakiki bedeli kadar olmaz. "Orasını istimlak edeceğim." diye karar verince normal bir şey yapar. Yani asıl değeri mahvoldu, yarısı gitti. Bak 500 milyon lirası varken, yani binde birini malının vermeye kıyamazken yarısından fazlası gidivermiş bir hafta içinde, o sözden sonra. İnsana zenginliği veren Allah.
Bizim Ankara'da bir sütçümüz vardı. Sabahları bizim çocuklara süt getirirdi.
"Süt!" diye bağırırdı, biz de alırdık sütü, giderdi. Sonra ben onu seneler sonra gördüm. İşte kasaplık yaptı, bilmem ciğercilik yaptı… Bir keresinde gördüm;
Nasıl ciğerci dükkânın çalışıyor mu?
"Çalışsa ne olacak çalışmasa ne olacak hocam." dedi. Yüzüne baktım, şaşırdım. Yani bu ne biçim laf filan diye…
"Ne demek istiyorsun?" dedim.
"Hocam o sütçü yamaklığı yaptığım zamanda Keçiören'de bir arsa almıştım. Şimdi altı tane kaloriferli daire veriyor müteahhit. Birisinde oturacağım, beşinin parasını yiyeceğim. Ciğerci dükkânı ister olsun ister olmasın." dedi.
Yani sütçü yamağı, Allah verince ötekilerden daha zengin oluyor. Verince oluyor. Vermeyince de elinden istimlak oluyor, bilmem ne oluyor, kalkıp gidebiliyor.
Allah bize, şeytana kanıp da dünyaya aldanıp da nefsin arzusuna hevesine uyup da yoluna aykırı yollara düşürmesin. Yanlış işler yaptırtmasın.
Diğer hadîs-i şerîf:
Hel karae ma'iye ehadün minküm ânifen fi's-salâti ekûlü mâlî unâze'u'l-kur'âne.
Bu hadîs-i şerîf, çok kaynaklarını zikretmiş, Tirmizî'nin hasen dediği, Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten bir hadîs-i şerîf. Bir gün Peygamber Efendimiz namazdan sonra dönmüş cemaate buyurmuş ki:
"Allah Allah! Ne oluyor ne oluyor ki sizden biriniz, az evvel benimle beraber Kur'an mı okudu arkamda? -yani kendisi imam, ötekisi cemaat- Ben de diyorum ki kim benimle rekabet ediyor, çekişiyor." Dönmüş arkasına namazdan sonra böyle söylemiş.
Buradan ne anlaşılıyor?
İmamın sözüne arkadaki cemaat söz katmayacak, imam okuyacak, Allah-u Ekber dedikten sonra biz arkasında duracağız. Yani imamın kıraatine tâbi olacağız, biz şey yapmayacağız. O anlaşılıyor.
Bizim mezhebimizin bu husustaki içtihadı bu tarzdadır. Yani imama uyduğu zaman, imamın kıraatine tâbi olur, okumayız ya, onun delili olmuş oluyor. Çünkü hepimiz Allah'ın huzurundayız, imama uymuşuz. O bizim sözcümüz, önderimiz başımızda, önümüzde. Biz dinleyeceğiz, o okuyacak. Yani bizim söylememize lüzum yok.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
03.07.1988 -
Allahın Merhametine Nail
05.12.1987 -
Tefekkür, Nefis Muhasebesi,
