Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men meşâ mea zâlimin li-yuînehû ve hüve ya'lemu ennehû zâlimun fekad harece mine'l-İslâmi.
Bu hadîs-i şerîf Taberânî'de, Buhârî'de, Begavî'de, Ebû Nuaym'da zikredilmiş bir hadîs-i şerîftir.
Bu da işi başka bir yönden alan, demin söylediğimiz hadîs-i şerîfe kutup bir başka istikâmeti gösteriyor. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz;
Men meşâ mea zâlimin li-yuînehû. "Her kim ki bir zalimin yanı başında ona yardım edeyim diye, yürürse... "Ve hüve ya'lemu ennehû zâlimun. "Ve biliyorsa ki o zalimdir..." Ama yine de yardımdan vazgeçmiyor. Maaş gelecek, menfaat gelecek diye onun yanında gidiyor. Böyle bir kimse;
Fekad harece mine'l-İslâm. "İslâm'dan çıkar." Çünkü zulüm İslâm'ın en büyük düşmanlarından biridir. İslâm bazı şeyleri kökünden kazımıştır, yıkmıştır; birisi zulüm, birisi şirk.
Birisi zulüm. İslâm'da zulme hiç taviz yoktur. Müslüman bir zalime "Ey efendim!" bile diyemez. "Yâ seyyidî!" diyemez. Derse Arş-ı Âlâ titrer. "Vay! Bu Müslüman zalime dedi!" diye Arş-ı Âlâ titrer. Öyle şey yok. Sözle bile taviz yoktur. Zalime yardım yok.
Neden? Zulüm fenadır da ondan. İçinizde hiç zulmü beğenen var mı? Hiç beğenilir mi? Mümkün değil. Onun için zalime de yardım yok.
Zalim kendisi ateş olsa cirmi kadar yer yakar. Ne kadar; 180 santim boyunda, 55 santim eninde... O kadar yer yakar. Tepeden tırnağa ateş olsa o kadar yer yakar. Zalimi bayağı anlı şanlı bir zalim yapan, tarihlere geçirten, etrafındaki dalkavuklardır. Zalimi zalim yapan; sen ve ben…
Onun için İslâm hastalığı öyle kıyısından köşesinden azıcık kurcalamaz, kökünden temizler, kökünden söküp atar. Hiç imkân bırakmaz.
İçki haram! "Peki haram ama ben imal ederim, satarım, kendim içmem." İmal de edemezsin, satamazsın da!
"Hayır, ben içmiyorum da satmıyorum da sadece hammallığını yapıyorum, kamyona yüklüyorum, öbür tarafa taşıyorum." Taşıyamazsın da! Onu da yasaklamış.
"Efendim ben sunmuyorum ama misafir odasında, salonda, Amerikan barda likör şişesi duruyor. Misafir geldiği zaman hizmetçime ikram ettirtiyorum. Kendim elimi sürmem, tövbe estağfirullah, hacıyım ben, korkarım..."
Olmaz ya! Hacının misafir odasında bar Amerikan olur mu? Olmaz ama olduğunu ben gördüm. Böyle bir acayip dünyada yaşıyoruz ki kardeşlerim, öyle tezatlar içinde yaşıyoruz ki şapla şeker bir arada...
Yahu sen hacı mısın? "Hacıyım. Elhamdülillah, hacca gittim." Peki bu ne?
Er-Rızku alâ'llah.
Bakkal kocaman, güzel levha yazdırmış, eski yazı, altına da Türkçesini yazmış. İyi, güzel… Tam içki şişelerinin yanına koymuş. "Rızk Allah tarafından verilir." demek. Kadere imanın bir [göstergesi]. "Rızkı Allah verir, ben kimseden korkmam. Rızkı bana Allah veriyor. Ben rızk için kimseye serfûru etmem, başımı eğmem, eyvallah demem, dalkavukluk yapmam." demek o.
İçki niye satıyorsun, içiyor musun yoksa? "Yok hocam, içmem ama bunu koyduğum zaman müşteri çok geliyor. Satmazsam müşteri gelmiyor." diyor. Tezatlı, acayip şey...
Bir Müslüman, zalim olduğunu bildi mi o zalime yardım edemez; yanında yürüse İslâm'dan çıkar! Bu, zalimin yanına varmayın diye büyük tehdittir. Âyet-i kerîmede de böyle buyurulmuş ki;
Ve lâ terkenû ile'llezîne zalemû ve fe-temessekümû'n-nâru. "Sakın ha zalimlere meyletmeyiniz, sonra size de cehennem ateşi gelir, dokunur. Siz de onun yüzünden, o zalime meylettiğinizden dolayı o cehennem azabının tadını tadarsınız." Zalime taviz yok!
Ben yakınlarıma, akrabama bile söylüyorum:
"Çocuk bir kabahat yaptığı zaman gülmeyin."
Diyelim ki mesela, hani babasının sigarasını almış... Küçük bebek, farz edelim, babasının sigarasını gördü, ağzına alıyor. Bütün herkes 'kah kah kah, kih kih kih' gülüyor.
Böyle şey yok! Çocuk edepsizlik yaptığı zaman, edebe mugâyir bir şey yaptığı zaman gülmeyin, taviz olur. Çocuk gülündüğü için onu tekrar yapar. Çocuğa o tavizi vermeyin.
Zalime hayli hayli... İnsan kale gibi sağlam dursun.
"Efendim şu benim akrabam, şu yabancı. Bu benim komşum, çok sevdiğim bir kimse, bu ötekisi. Bu haksız ama komşum..." Öyle şey olmaz. O zaman mahkemeleri kapatalım, hâkimlerin hepsini hâkimlikten terhis edelim; "Git, ne yaparsan yap; bakkallık yap, komisyonculuk yap, başka işle meşgul ol…" Mahkemeye lüzum kalmaz. Eğer ben sevdiğim adamı kayıracaksam, o sevdiği adamı kayıracaksa, hiç mahkemeye filan lüzum yok. Ama fiilen öyle oluyor.
Eski hâkimlerden, eski devrin büyük alimlerinden bir tanesinin huzuruna -kadının huzuruna- Harûn-u Reşid gelmiş, bir de gayrimüslim geliyor. Birisi Abbasî halifesi, ötekisi gayrimüslim. Kadı efendinin içinden yüreği cız etmiş. Harûn-u Reşid Müslüman diye sevmiş, ötekisinin de kıyafetinden gayrimüslim olduğu belli... İstemiş ki Harûn-u Reşid Müslüman olduğu için o haklı çıksın. Ama dinlemiş, bakmış haksız. Gayrimüslime "Sen haklısın." demiş, ötekisini mahkûm etmiş, "Sen haksızsın." demiş. "Ne yapması gerekirse onu yapsın." diye söylemiş.
Ama kitaplar yazıyor ki; ömrünün sonuna kadar "Tevbe yâ Rabbi! Estağfirullah yâ Rabbi!" diye tevbe etmiş. Niye? "Ben onlar içeri girdiği zaman Müslümana kalbim meyletti." diye ona tevbe etmiş. Hükmü bozuk vermemiş de sadece kalbinin meyline bile tevbe ediyor. İslâm böyledir.
Fatih Sultan Mehmet ile İstanbul'un ilk kadısının macerası belli değil mi?
Fatih Sultan Mehmet geliyor; yakışıklı bir komutan, devletin başkanı, ayakları yere değmiyor, cıva gibi... İstanbul'u fethetmiş. İstiyor, burayı imâr etsin. Büyük bir ibadethane yaptırmak istiyor. Mimarı Rum; kendisinin verdiği malzemeyi çalmış çırpmış, kesmiş, istediğinin aksini yapmış. Basıyor cezayı. Ama öyle adalet yerleşmiş ki gayrimüslim mimar sultanı dava ediyor. Kadı efendinin huzuruna geliyorlar; padişah pervâsız geçiyor, sedire oturuyor. Kadı efendinin yüzü bir karış, diyor ki:
"Sultanım burası adalet yeridir, geç bakalım şuraya, aşağı otur, diz çök bakalım."
"Peki" diyor, hemen aşağı iniyor. Adalet en önemli şey. Geçiyor, aşağı oturuyor.
"Sen sanık mevkiindesin. Aleyhinde dava var, öyle başköşeye geçip oturamazsın. İstersen sultan ol, otur bakayım oraya." diyor. Beri tarafı dinliyor, bu tarafı dinliyor. "Tamam" diyor, "Padişah haksız, bu haklı."
Şimdi ne olur? Filmi, kitabı, romanı burada kapatalım; bunun arkasından ne olabileceğini biz düşünelim. Bunu bilmeyen bir insan düşünsün.
Bence ne olur? "Mademki padişahtır, İstanbul'u bile fethetmiş; o kadının canına okur. Anadolu'nun en uzak köşesine sürer. Veyahut boynuna bir kement taktırtır, öldürtür, ya boğdurtur... Sayıyla mı verdiler, kim ne soracak... Belki boynuna bir ip taktırır... Veyahut bilem nereye sürer, veyahut maaşını keser, "Defol! Sana kadılık parası verdirtmiyorum!" der...
Hayır, hayır, hayır, hayır, hayır... Bütün ihtimallere hayır! Fatih Sultan Mehmet kalkıyor, dava bittikten sonra tebrik ediyor, kendisi mahkûm oldu, diyor ki:
"Kadı Efendi, Allah senden razı olsun, adaleti icrâ eyledin. Eğer ben sultanım diye bana meyletseydin, o zaman seni fena cezalandıracaktım!" O zaman devlet reisi olarak cezalandırması gerekiyor. Çünkü kadı eğri büğrü, adaleti iyi icrâ edemiyor diye o zaman cezalandırması lazım.
Ama, "Seni tebrik ederim. İyi ki tam benim gönlümce adaletten ayrılmadın, eğri büğrü bana biraz tabasbus, dalkavukluk yapıp da benim tarafıma meyletmedin, yoksa cezalandıracaktım. Tebrik ederim seni." diyor. O da gülüyor, minderini kaldırmış, minderinin altını gösteriyor, orada bir eğri hançer duruyor, minderin alt tarafında...
"Bu nedir?" diyor.
"Padişahım, sen de Şer-i Şerîf'’in hükmüne razı olmasaydın bu hançerle seni hançerleyecektim!" diyor.
Kitaplar böyle yazıyor. Yazması bile güzel ki olmuştur da... Yazması bile Osmanlı sahasındaki adalet anlayışını, o devrin adalet anlayışını göstermesi bakımından güzel. İdeali buymuş, böyle olmasını istiyormuş. Ama bu dava hak, olmuş. Bir Hristiyan, devlet reisini dava edebilmiş. Neresinden baksan inkara imkân olmayan güzellikler var, faziletler var.
İşte İslâm böyleydi, biz böyleydik. Adalet yerini bulsun diye babasının lehine karar almaz, kardeşinin lehine karar almaz, kendi aleyhine karara imzasını basar. Adalet bu. İslâmî anlayış buydu.
Kardeşlerim! İşte İslâm'dan uzaklaşınca biz bunları kaybettik...
Bugünlerde biraz fazlaca gazete okuyorum, hem de çeşitlerine de bakıyorum, her çeşidini karıştırıyorum, sayfaları... Şu Avrupalıların yaptığı, şu Amerikalıların yaptığı hiç ipe sapa gelir şey mi, vefaya sığar mı, anlaşmaya, dürüstlüğe sığar mı?
Islak satıhta sabun gibi adamlar, fırt fırt oraya oraya kayıyor, tutmak mümkün değil. Bizim anlayışımıza hiç uygun değil. Adamlarda ahde vefa, oturmuş devlet, itimat edilen, sözüne, sıdkına sadakatine güvenilen devlet olmak hiç yok. Bir şey sandık, onların peşinden gittik, neleri bırakmışız...
Vay, yüz bin vay kim dildârdan ayrılmışam, Ne güzelliklerden ayrılmışız, farkında değiliz.
Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık,
Zîra ki zarar ortada bilmem ne kazandık. Bu oyunda biz yandık. Yine zarar ortada, bir kâr yok.
İnsan benliğini, örfünü, ahlâkını, edebini, haysiyetini, kafasını bırakır mı?
"O benden ileri, güzel otomobil yapmış, Mercedes yapmış..."
"Otururum, daha âlâsını yaparım! Uğraşırım, didinirim; yaparım!" İnsanın benliği oldu mu yapar; benliği olmadığı zaman köle olur.
Biz neyi bırakmışız?
Üçüncü hadîs-i şerîf:
Men meşâ fî zulmeti'l-leyli ile'l-mesâcidi âtâhu'llâhu nûran yevme'l-kıyâmeti.
İbadetin gayretinde olmanın, ibadet ehli olmanın sevabını anlatan bir hadîs-i şerîf. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;
İbn Hibban'da, Taberânî'de, İbn Asâkir'de var. Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş, daha başka râvileri de var.
"Her kim ki gecenin karanlığında mescide doğru yürürse..."
Âtâhu'llâhu nûran yevme'l-kıyâmeti. "Evet, o gecenin karanlığında yürümüştür ama Allah ona kıyâmet gününde nurunu bahşeder, nur verir."
"Kıyâmetin karanlıklarında bırakmaz, âhirette karanlıkta koymaz. Yani mükâfatlandırır, ecre erdirir."
Mâlum ibadet, namaz… İnne's-salâte kânet ale'l-mü'minîne kitâben mevkûtâ. Günde belirli zamanlarda mutlaka yapmamız gereken bir kulluk borcumuzdur. Belli zamanlarda yapacağız.
Niye beş tane olmuş; üçe, ikiye indirsek ya? Hepsinin hikmeti var! Zaten indirmek bizim elimizde değil de... Çok şükür ki beş tane. Ne güzel, beş tane olmasında ne hikmetler var... Sabahleyin, öğlenleyin, ikindi vakti, akşamleyin, gece yatma vakti. Ne kadar kritik zamanlarda ne güzel ne kadar güzel!
Gündüz namaz kılacağız. Ortalık aydınlık, önümüzü görürüz, arkamızı görürüz, tehlike yoktur; camiye gideriz. Zaten uykumu da aldım, zaten yatakta bir o tarafa bir o tarafa döndüm, uykum hiç kalmamış, uyuyamadım. 'Hop' kalkarım. Tamam, insan gider.
Ama akşam namazı, yatsı namazı ve sabah namazı, bunlar biraz fedakârlığı daha fazla istiyor. Yatsı namazı karanlık bastırdığı zaman gidilen bir namazdır. Sabah namazı da karanlıkta evinden çıkacaksın ki mescide yürüyüp varacaksın, o da öyle biraz karanlıkta kılınan namazdır. Üstelik uykudan fedakârlık yapmayı gerektirir. İşte asıl babayiğitlik, asıl vefalılık orada belli oluyor.
Sabah namazında camiye gider misin? "Hiç hocam, gidemiyorum." Senin vefan biraz az.
Ben senin adını bilmiyorum, şimdi rahat rahat konuşabilirim. Adını bilsem hatırı kırılır diye söylemeye utanırım belki... Senin vefan az kardeşim. Senin vefan olsaydı Allah-u Teâlâ hazretlerinin hatırı için o sabah namazına uykundan fedakârlık yapıp o camiye gelirdin.
"Hocam kılmıyor değilim, kılıyorum, yanlış anlama." Tamam, kıldığını biliyorum. Allah kabul etsin. Ama olmaz. Geleceksin, camide kılacaksın. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Canım öyle istiyor ki şu mihrâbı birisine havale edeyim, o mihrâpta namazı kıldıradursun; ben elime bir meşâle - yanan bir şey- alayım, camiye gelmeyip de evinde namaz kılanların evlerini birer birer birer tutuşturayım!"
Efendimiz böyle buyurmuş. Böyle buyurmuşken ben şimdi sana; "Buyur, namazı evinde kıl." diyemem ki!
Efendimiz camiye gelmemizi istiyor. Neden istiyor acaba? Birbirimizi tanıyacağız. Sen beni tanıyacaksın, ben seni tanıyacağım. Benim param var, sen yoksulsun; ben paramı sana vereceğim. Benim ihtiyacım var, sen güçlüsün; sen bana yardım edeceksin. Bir arada konuşacağız;
"Ya şu bizim mahallemizde bir dul adam, kadıncağız var. Bu kış ne yapacak ne yakacak? Hadi çıkartın bakalım kesenizden biraz paraları... Hadi odununu gönderiverelim bugün, sevinsin fukaracık. Yahu şu bizim mahallede filanca yetim var, şunu baş göz ediverelim. İşte namusludur, bak köyden gelmiş, Erzurum'dan, Erzincan'dan gelmiş bir çocuk, burada çırak girmiş, kalfa olmuş, namuslu bir insan, onu da baş göz ediverelim. Hadi bakalım düğün masrafı, toplaşın..."
Hep toplulukla olur. Hayırlar toplulukla olur. Onun için buraya geleceksin.
"Evimde kılıyorum ya hocam." Olmaz! Öyle kaçaklık yok... Buraya geleceksin, muhabbet edeceksin, öteki Müslümanları tanıyacaksın. Onlar senin kardeşin.
Sonra sen, evde kıldığın namazı Allah ya kabul eder ya kabul etmez, güzel kılmazsın kabul olmaz, ama burada paket hâlinde gittiği için senin namazını ayırmazlar, "Ha, şu namaz iki para etmez, bunu paketten çıkar, at suratına!" Mevlâ öyle yapmıyor, topluca kabul ediyor. Burada namaz kabul olur da evinde ya kabul olur ya kabul olmaz.
Üstelik burada namaz kıldığın zaman sevap 27 kat fazladır, evinde 1 tane. Bir mi iyi, 27 mi iyi?
Üstelik camiye gelirken attığın her adım için bir günahın affolur, bir hasene yazılır, bir günahın affolur, bir hasene yazılır.
İnsan bunları kaçırır mı? Kaçırır... Nasıl kaçırır? Gevşeklik, tembellik sarmışsa her tarafını, vefası azalmışsa, âhiret kazancına pek aldırmıyorsa...
"Hocam filanca yerde bir bakkal var, şeker ki fiyatı belli, 20 lira ucuza veriyor." Hemen gidelim oraya... Beş kilo, on kilo... Herkes oraya gider, 20 lira ucuza veriyor diye.
"Hocam bir kasap var, çok temiz et satıyor ve başka yerden 100 lira daha ucuz." Herkes hemen oraya gider.
Ama bu manevî sevaplara gelince onu anlamıyor.
Demin dedim ya; şekil, ibtidâî insanların gördüğü şeydir. Burada bir zengin çıksa, çantasına kâğıt paraları doldursa;
"Namaz kılanın her birine ister zengin olsun ister fukara, şu kapıdan çıkarken eline birer tane mor binlik vereceğim..."
Yapamaz mı? 300 kişi alır, 300 bin lira dağıtır.
"Sen mi namaz kıldın, al arkadaş, al arkadaş..."
"Ben zenginim..." Ya zenginsen al parayı, bir fakire ver.
"Ama ben vereceğim işte, öyle ahdettim." İnsan 300 bin lira dağıtabilir.
"Filanca camide, camiden çıkana 1000 lira para veriyorlarmış!" deseler alimallah Müslümanlar caminin kubbesinde namaz kılar.
1000 lira bulunmaz bir şey değil ama 1000 lira için Beyoğlu'ndan, Sarıyer'den, Üsküdar'dan, Ümraniye'den buraya gelir muhterem kardeşlerim. Çünkü bedava sirke baldan tatlıdır, bedavadan cebine 1000 lira geliyor. Şimdi hesaplar o... "Vapura 30 lira vereceğim, otobüse 20 lira vereceğim - yanlış olabilir- şöyle yapacağım; şu kadarı yanıma kâr." Onun için gelir. O zaman zihni de başlar doğru çalışmaya... Hem de hadis dersi var hem de sevabı da çok diye... Ama asıl 1000 lira.
Sevabı düşünerek bu gayreti kim gösterir? İmanı hakiki olan.
Sevabı söylüyoruz ya, "Allah bu kadar sevap veriyor." diye, inanmıyor musun? "İnanıyorum hocam." Tamam, o zaman geleceksin.
Gece karanlığında camiye yürüyen insanın âhirette karanlığı olmayacak, Allah nur verecek, âhireti aydın olacak, sevaplara girecek.
Muhterem kardeşlerim! Küçük çocuğa bir şey yaptırmak için şeker vaat edersin; "Gel kızım. Yapma evladım. Bak sana çikolata vereceğim, şeker vereceğim. İşte görüyorsun, gel al bunu, hadi kendin aç... " Oradan maksat, buraya getirmek.
İyi Müslüman, kaliteli insan, zeki insan bunu böyle yapmaz. Kendiliğinden yapar. Kendisi üretici olur. Tüketici olmaz. Kendisi güdülen olmaz, kendisi hayır üreten bir hayır membaı hâline gelir. Öyle olmamız lazım.Ne diye itile kakıla Müslüman? Zorla cennete, itile kakıla arkasından cennete...
Bir müftü efendi vardı, beraber bir seyahat ettik, kulakları çınlasın. Bir de hâkim efendi vardı. Hava soğuk, biz de yolcuyuz, tir tir titriyoruz. Abdest aldık, ellerimiz dondu. İkindi vakti. İkindiyi iki rekât kılacağız, arabaya binip gideceğiz. Hakkımız; dört rekâtı iki rekât kılabiliriz, seferîlik var. Ama bizim hâkim bey, şaka mı yaptı, ciddi mi yaptı bilmiyorum, elini tehditkâr bir şekilde savurarak; "Sünnet kılınacak!" dedi. Mecburiyet yok, farz bile iki rekât kılınıyor. Zaten üşüyoruz, titriyoruz. Ama "Sünnet kılınacak!" dedi, öyle tehditli söyledi ki "gık" diyemedik, sünneti de kıldık. Farzı da iki rekât kıldık, gideceğiz.
Müftü Efendi yutkundu yutkundu;
"Yahu insanı zorla sevaba sokuyorlar," diyor. Hani zorla günaha sokmak var ya... Zorla sevaba sokuyor.
Biz hep zorla sevaba sokulan Müslüman mı olalım? "Yürü cennete, hadi kalk!.." mı diyeceğiz? Yoksa insan cennete koşa koşa mı gider?
Allah bizlere imanın lezzetini versin.
İnsan âşık oldu mu, o zaman her şey kolay gelir. Ne geceyi görür gözü ne gündüzü görür ne yolu görür... Bir koyulur...
"Nereye gidiyorsun?"
"Filanca yerde evliyâullahtan filanca zât varmış, onu ziyarete gidiyorum."
"Ya yol yok orada, dağ başında, filanca köyde..."
"Olsun, ben 'yâ Allah!' derim, arabadan indim mi, bir de bakarım gelivermişim." Bak âşık oldu mu dağ dere tepe demiyor, 'şıp' gidiveriyor. Allah bize, içimize aşk versin, şevk versin.
Allah-u Teâlâ hazretleri okuduklarımızdan istifade etmeyi, okuduklarımızı tatbik etmeyi nasip eylesin. Aramıza muhabbet ilkâ eylesin. Gönüllerimizi, kalplerimizi birbirlerine cem' ve te'lif eylesin. Aramızdaki buğz-u adâvetleri, kinleri izâle eylesin. Bizleri yekvücut yolunda dâim, zikrinde kâim, bünyânun mersus gibi, kale duvarları gibi perçinlenmiş, kenetlenmiş, has hâlis bir yekpâre, azîz, şerîf ümmet eylesin.