04.01.1987 - Kıyametin Büyük Alametleri, Romanın Fethi, Yahudilerle Savaş

04.01.1987 - Kıyametin Büyük Alametleri, Romanın Fethi, Yahudilerle Savaş
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ tekûmü's-sâatü hattâ tükâtilü'l-yehûd. Hattâ yekûlü'l-hacerü verâehü'l-yehûdü yâ müslimü hâzâ verâî yehûdiyyün fa'ktülhü.
Sadaka Resûlullah fî mâ kal, ev kemâ kal.
Metnini mukaddimede okumuş olduğumuz ilk hadis-i şerifi Buhari ve Müslim, Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet eyliyorlar.
Allah-u Teâlâ hazretleri, bu hadis alimlerinden, bu râvilerden, bu kitapları telif eylemiş olan büyüklerimizden, Gümüşhaneli Hocamızdan, kendisinden feyz aldığımız Mehmet Zahid Kotku Hocamızdan razı olsun. O büyüklerimizin himmetlerine, teveccühlerine cümlemizi mazhar eylesin.
Buhari ve Müslim en meşhur sahih hadisleri toplayan iki büyük kaynağımızdır. Bu ilk hadis-i şerif de onlardan nakledilmiş.
Bu hadis-i şerifler Peygamber Efendimiz' in mübarek hadis-i şerifleridir. Onun tarafından söylenmiştir ve bunlar istikbale ait haberlerdir. O zamandan çok sonra olacak kıyamet hadisesi ki bizden de sonra, biz de şu ana kadar görmedik. Böyle bir hadiseden bahseden, istikbale ait bilgiler veren hadis-i şerifler.
Sahih hadislerle biliyoruz ki Peygamber Efendimiz istikbale ait bazı bilgiler veriyor ve verdiği bilgiler zamanı gelince çıkıyor. Peygamber Efendimiz' in hak Peygamber olduğunu araştıran insanların dikkatine sunarız. Ne söylemişse çıkıyor.
"İstanbul fethedilecek, fetholunacak muhakkak fetholunacak!"
Lâm-ı te'kid ile başına lam getirerek ve sonuna da nûn-u te'kidi sakîle getirerek; letüftehanne. Normal olarak aslında sonunda enne yok ama başına le getiriyor. Bir de sonuna letüftehanne diye nûn-u te'kidi sakîle getirerek, Peygamber Efendimiz; "İstanbul mutlak ve mutlak fetholunacak." diyor, mesela.
İstanbullu olduğumuz için hatırımıza gelen o misalden başlayalım.
Ne zaman diyor?
İncelemişler, Diyanet İşleri Dergisi'nde yazmışlar. hadis-i şerif sahih. Zaten hadiseler de sıhhatine delalet ediyor.
O zaman Müslümanlar Mekke-i Mükerreme'yi fethetmişler; Medine-i Münevvere ve Ceziretü'l-Arapın bazı yerlerine yayılmışlar ama daha Suriye'ye gelmemişler. Suriye'de Bizanslılar var. Bizanslılarla bir savaş olmuş, ordu çok şehit vererek Medine-i Münevvere' ye dönmüş. Öyle kalmışlar. Müslümanların hududu, Tebük hizasında. O zamanın imkânsızlıklarını düşünün, çölleri düşünün, vasıtaların kıtlığını düşünün.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; "İstanbul fetholunacak. Konstantiniye fetholunacak."
Ama nasıl?
Le tüftehanne. "Muhakkak ve muhakkak, mutlaka ve mutlaka feth olunacak."
"Allah belki nasip eder belki etmez." filan değil, fetholunacak.
Ve onun üzerine arkasından buyuruyor ki;
Fe-leni'me'l-emîru emiruhâ ve leni'me'l-ceyşü zalike'l ceyş. "Onu fetheden ordunun komutanı ne mübarek ne iyi komutandır. Ve o ceyş, o ordu ne mübarek ordudur!"
Demek ki İstanbul'u fetheden insanlar Peygamber Efendimiz' in diliyle "Ne güzel insanlar ne mübarek insanlar!" diye hadis-i şerifte methedilmiş diye, duyan silahını eline almış, İstanbul'u fethe gelmiş.
Sahabeden Ebu Eyyub el-Ensari hazretleri nerede metfundur?
"Eyüp Sultan" dediğimiz semtte metfundur. Sahabe, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'i hanesinde misafir eylemiş olan mihmandar-ı Peygamber. "Buyur yâ Resûlallah!" diye, Peygamber Efendimiz' e hanesini açmış. Peygamber Efendimiz' in devesi orada konakladı.
Herkes devesinin yularına yapışıyor; "Aman yâ Resûlallah! Ne olur bizim hanemizi teşrif eyle. Herkes can atıyor, bayılıyor.
"Siz devemi serbest bırakın; o gideceği yeri biliyor." diyor Peygamber Efendimiz.
Deve geliyor, geliyor, geliyor, meydanda bir çöküyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz üzerinde. Biraz çöküyor, ondan sonra kalkıyor. Mescidin yeri. Mescid-i Nebevinin yeri. Peygamber Efendimiz' in mescit kuracağı yer, arsa. Orada bir duruyor, bir kalkıyor.
Ondan sonra yürüyor, yürüyor bu mübarek zât-ı muhteremin evinin önünde duruyor.
Bizim beldemizin şefaatçisidir. Biz rûz-u mahşerde onun arkasından gideceğiz. Çünkü sahabe-i kiram bulundukları beldelerin medar-ı iftiharıdır ve o beldenin ahalisi onlara tâbidir. Onların peşinden gideceğiz, onlar bizim büyüklerimiz. Onun hanesi önünde duruyor. Zaten akrabası; Peygamber Efendimiz' in dayı tarafı oluyorlar.
Peygamber Efendimiz' i evinde konuklamak, misafir etmek bu mübarek zata nasip olmuş.
"Ya Resûlallah, üst kata sen buyur." diyor.
"Yok, bana alt katta oturmak yeter." diyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.
"Efendim, ne olur, üste gelin."
"Hayır, biz kimsenin rahatını bozmak istemiyoruz." gibilerden kabul etmiyor.
Efendimiz alt katta misafir oluyor. Bir keresinde yukarıdan bir testi devrilmiş veyahut bir su kabı devrilmiş. Bir müddet alt katta durduktan sonra sular alt kata akınca aşağı iniyor:
"Yâ Resûlallah! Artık olmaz, siz üste teşrif buyuracaksınız, bu yakışık almıyor." diye; o zaman Peygamber Efendimiz üst tarafa geçmiş.
Sahabe; burada vefat ediyor.
Neden?
"O ordu ne mübarek ordudur, o komutan ne mübarek komutandır!" diye o hadis-i şerifi duydular; "O mübareklik sıfatına biz nail olabilir miyiz?" diye buraya on yedi kadar sefer yaptılar. Emevîler, Abbasîler, İslâm orduları harıl harıl sefer yaptılar, durdular. Bu fiili durum gösteriyor; tetkik etmişler, hadisler de sağlam.
Dediği çıkmış mı?
Elbette çıktı. İstanbul fetholundu. Roma da feth olunacak ama savaşla değil. Müslümanlar etrafını kuşatacaklar, Lâ ilâhe illallah diyecekler. Roma da fetholunacak. Çünkü Lâ ilâhe illallah'ın önünde kimse duramaz. Onun öyle saltanatı vardır öyle satveti vardır ki hiç kimse duramaz.
Viyana'ya gitmiştik. "Sizi Osmanlı ordusunun karargâh kurduğu tepeye götürelim." dediler, Katernberg tepesine. Gittik, şehre hâkim, manzaralı bir tepe. Bizimkiler karargâh kurmuşlar; oradan şehri kuşatmayı takip edecekler. O karargâh kurdukları yere gittik. Oralarda gezindik, baktık. Manzaralı gazinolar yapmışlar. Bir de kilise yapmışlar. Kiliseye de girdik; orada müze var, müze kısmını gezdik.
Papaz karşımıza geldi. Yukarı tarafına bir resim yapmışlar; haç galip Lâ ilâhe illallah bayrağı yerde.
Lâ ilâhe illallah bayrağını Allah-u Teâlâ hazretleri Arş-ı Âlâ ‘ya yazmış, kim yere düşürür? Ressam, Lâ ilâhe illallah bayrağını yerde yapmış. "Müslümanlar Viyana'yı fethedemediler." mânasına. Lâ ilâhe illallah bayrağı orada mahzun. Yere düşmüş gibi, haç galip gibi.
Haç, putperestlik alametidir, küfürdür. Kıymetsizdir aşağıların aşağısı bir şeydir. Lâ ilâhe illallah da Allah-u Teâlâ hazretlerinin saltanatının mührüdür. Mutlaka galiptir; onu kimse mağlup edemez.
Keteba'llâhu le-ağlibenne ene ve Rusülî. "Allah-u Teâlâ hazretleri yazdı ki takdir buyurdu ki; 'Mutlaka ve mutlaka her şeyde ben galibim ve Peygamberlerim galiptir!'"
Allah-u Teâlâ hazretleri kün dedi mi, "ol" dedi mi olur; onun galip olduğunu söylemeye bile lüzum yok da peygamberleri de galip.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem o mazlum halindeyken, canına kastetmişlerken neler oldu?
Eşraf karşısına çıktı, idareciler karşısına çıktı, Mekke müşrikleri karşısına çıktı, etraftan tazyikler oldu.
Bir şey yapabildiler mi?
Yapmaya çalıştılar ama Allah-u Teâlâ hazretleri ayet-i kerimesinde öyle buyurmuş:
"Gönderdiğim peygamberlerim galip gelecek!"
Allah-u Teâlâ hazretlerinin takdiri böyle.
Onun için Mekke de Müslümanların eline geçti sonradan Medine-i Münevvere de Cezîretü'l-Arab da.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
"Bu Lâ ilâhe illallah, deryaların üzerinde dalgalanıp gidecek."
O da oldu. Lâ ilâhe illallah dünyanın her yerine gitti.
Bugün Güney Amerika'da Müslüman topluluklar var. Kuzey Amerika'da Müslüman topluluklar var.
Bizim oradan gelmiş bir arkadaşımız; "Hocam, ben gittiğim zaman bulunduğum şehirde kimsecikler yoktu. Şimdi üç tane dört tane cami var." diyor.
Allah, insanlara dinini bildirecek. Varlığını, birliğini tebliğ edecek. İnanan inanacak, inanmayan cezasını çekecek.
Li-yehlike men heleke an beyyinetin ve Yahyâ men hayye an beyyinetin.
"Helâk olan aşikâr bir şekilde belli olsun, hayatta kalan aşikâr bir şekilde belli olsun; küfür belli olsun, iman belli olsun." diye Allah-u Teâlâ hazretlerinin kanunu bu tarzda olduğundan; Allah hem hücceti ortaya koyuyor, delili ortaya koyuyor hem hakikatleri bildiriyor hem de insanları serbest bırakıyor.
Her insan duyuyor, her insan biliyor. İsteyen hak yolu seçer, isteyen menfaat hesapları yapar, çeşit çeşit düşüncelere dalar, rahatını bozmak istemez; bâtılda kalır. Tebliğ ettikten sonra Allah-u Teâlâ hazretleri rûz-i mahşerde; "Ben Peygamber göndermedim mi?" buyuracak. "Ben size haber göndermedim mi, Kur'ân-ı Kerîm'imi göndermedim mi? buyuracak.
Tebliğ ettikten sonra insanlar ne yaparlarsa yapsınlar ne nane yerlerse yesinler; o bir şey değil.
Allah-u Teâlâ hazretlerinin Resulü, kıyamete dair neler söylemişse onlar da olacak. Çünkü söylediklerinin bir kısmı zamanı gelince oldu. Daha zamanı gelmemişler de zamanı gelince olacak. Amenna ve Saddaknâ.
Hiç şekkimiz şüphemiz yok. Çünkü o hak peygamberdir.
Ve mâ yentiku ani'l-heva. "Hevâ-ı nefsinden konuşmaz."
İn hüve illâ vahyün yûhâ.
Vahiydir, vahy-i metlüv'dür veya vahy-i gayri metlüv'dür. Ama Allah-u Teâlâ hazretlerinin verdiği bilgilerle bunları söylemiştir.
Buhari’de, Müslim'de olan hadis-i şerifte buyuruyor ki:
"Kıyamet kopmaz."
Hattâ tükâtilü'l-yehûde. "Yahudilerle mukâtele etmedikçe."
Sizler Yahudilerle karşılıklı savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Yahudilerle bir savaş olacak.
Ne derecede?
Hattâ yekûle'l haceru verâehü'l-yehûdü. "Arkasında Yahudi saklanmış olan ağaç şöyle deyinceye kadar." Yâ müslimü. "Ey Müslüman, gel!" Ve hâzâ verâî yehûdiyyün. "Bu arkamdaki Yahudi’dir." Fa'ktülûhü. "Al, onu öldür."
Allah-u Teâlâ hazretlerinin Resulü; "Taş haber verecek." diyor.
Buhari ve Müslim'den bir hadis-i şerif.
Yahudilerin dünyanın her bir yerine dağıldığı bir zamanda, Müslümanlar bu hadis-i şerifleri okumuşlardır, anlayamamışlardır.
"Bu Yahudiciklerden ne olacak ki? Ortada emaresi yok, izi yok kıyıda köşedeler!" demişler.
Ama şimdi Yahudiler Amerika'nın desteğiyle Ortadoğu'ya yerleştiler. Kudüs'ü aldılar, Mescid-i Aksâ'ya girdiler. Müslümanların daha aşağıdaki beldelerine sarktılar, Sina yarımadasına hücum ettiler. Mısırlılarla mücadelelerinde orayı aldılar. Sonra anlaşma yaptılar, geri çekildiler; yarım yamalak, vesaire bir şeyler.
Zulmün çıbanbaşı.
Ortadoğu'daki haksızlıkların, fitnelerin, fesatların çıbanbaşı nedir? İsrail'dir.
Lübnan'daki bu çatışmalar neden oluyor? İsrail'in bir dolabı var da ondan.
Irak'la İran savaşı niye oluyor? İsrail kapıştırmıştır da ondan.
Çünkü onlar birbiriyle kapışmasalar İsrail'le kapışacaklar. O onun oyunun tezgâhını bilir. Onda çok elektronik tezgâhlar var. O onun âlâsını biliyor, her tarafa yetişiyor.
Bazıları İsrail'i küçük görür. Küçük görmeye lüzum yok. Devlet olarak küçüktür. Arkasında Amerika var. Onun için dört bir yandan saldırıyorlar, bir şey olmuyor. Hava hücumu yapmak istiyorlar, hava şemsiyesine alınmış; süper devletlerin himayesi altında olduğundan bir şey olmuyor.
Müslümanların da silahları yok. Gerekli modern cihazları yok. Radarları, uçakları, güdümlü füzeleri vesairesi yok. Teknolojide, ilimde geri kaldıkları için, şimdi Müslümanların burunlarından geliyor.
Evvelce geri kalmanın; bir asır, iki asır önceden beri başlamış olan geride kalmanın acısını hemen hissedip parayı pulu bu sahaya aktarmaları gerekirken, bizimkiler Dolmabahçe Sarayı yapmışlar.
"Topkapı Sarayı'nda otur!"
Borçlanarak yapmışlar. Süslü, güzel. Evet, güzel.
Ne yapacaksın? İşte içi bomboş, şimdi müze olarak duruyor.
Topkapı Sarayı'nda otursaydın ne olurdu? Minderde otursaydın ne olurdu? Avize olmasaydı ne olurdu?
Şu camiye getirmişiz, şu avizeyi koymuşuz.
Diyelim ki avize olmasaydı kıyamet mi kopardı? Kıyamet kopmazdı, bir şey olmazdı.
Halı olmasaydı, tahta olsaydı, hasır olsaydı ne olurdu? Bir şeycik olmazdı.
Duvarlarda nakış olmasaydı ne olurdu?
Müslümanların içi mamur olduğu zaman dışarısı sade olur; kıymeti yok. İnsanın içinde harabiyet başladığı zaman dışa, süse düşer. Çünkü içi harap olmaya başladı; o zaman dışarıdaki başka nakışlarla oyalanıyor.
Peygamber Efendimiz' in mescidinin avizesinde acaba kaç tane lamba vardı? Zemininde acaba Sivas halısı mı vardı, Bünyan halısı mı vardı, ipek halı mı vardı, yün halı mı vardı? Duvarları altın yaldızla mı süslüydü, kapıları altından mıydı, gümüşten miydi?
Hayır! Hurma dallarından örtülmüş, çamurla sıvanmış. Ama içinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vardı.
Allah'ın seyyidü'l-evvelîn ve'l-âhirîn;
Ve inneke le-alâ hulukin azîm diye methettiği ve mâ erselnâke illâ rahmeten li'l-âlemîn diye âlemlere rahmet olarak indirdiğini, gönderdiğini beyan ettiği;
Ve mâ erselnâke illâ kâffeten li'n-nâsi beşîren ve nezîrâ. "Bütün insanlığa; -değil sadece Arap'a, Acem'e, eski dünyaya; Asya'ya, Afrika'ya, Avrupa'ya, Amerika'ya ve fezaya- kâffeten li'n-nâsi. Bütün insanlara Peygamber olarak gönderdiğini" bildirdiği Peygamber var.
O ziynet yetmez mi?
Onun tuttuğu yer altından, gümüşten, elmastan daha kıymetli. Yürüdüğü yerde gölgesi yere düşmezdi. Ayak bastığı yer kıymetli. Abdest aldığı zaman; "Bize de bir parçası düşsün." diye sularını kapışır giderlerdi.
Yüzüne bakmaya kıyamazlardı. Mescitten geldiği zaman, kapıdan içeriye girdiği zaman, herkesin başı hürmetinden önde; sadece Ebu Bekr-i Sıddık ve Ömerü'l Fâruk yakınlıklarının yüksekliğinden dolayı bakabilirlerdi. O onlara tebessüm ederdi, onlar ona tebessüm ederlerdi. Ötekilerin iclâlinden, saygısından, ihtiramımdan gözleri yerde dururdu.
Konuştuğu zaman kıpırdamazlardı, başlarının üstünde bir kuş varmış da kıpırdarlarsa kaçacakmış gibi bir saygıyla dinlerlerdi. Hitap edecekleri zaman; "Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın Resulü! Şu iş nasıldır?" diye analarını babalarını ortaya kurbanlık koyup öyle konuşurlardı.
Ama insanın içinde iman cevheri söndüğü zaman artık süslenmeye başlıyor. Süslenmenin de sonu yok.
İşte bu güzel elbiseyi giydin ya!
Ama parmağımda yüzük yok!
Al şu altın yüzüğü tak!
Bu devirde altın yüzük takan kadın mı var; elmas olsun!
Al şu elması!
Bu kadar ucuz elmas mı olur? Şöyle koca taşlı olsun. Üstünde yakut olsun, kenarında on iki tane de pırlanta olsun. Veyahut zümrüt olsun, bilmem ne olsun.
Sonu gelmez.
Hadi, öylesine bir tane alalım. "Tak bunu." Bu sefer de mücevher koleksiyonu yapmaya kalkar. Sonu gelmez.
"İnsanoğlunun iki vadi dolusu altını olsa yine üçüncü vadiyi ister. 'Yâ Rabbi! Bana bir vadi daha altın versene." der. Gözünü topraktan gayrısı doldurmaz!"
Ölecek, kafatası çürüyecek, topraklar içine karışacak; bu göz o zaman dolar. İman olmazsa başka türlü dolmuyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemize iman kuvveti versin. İç ziyneti versin, kalp mamurluğu versin, iç aydınlığı ihsan eylesin. Âmin.
Koskocaman bir Devlet-i Âliyye-i Osmaniye'miz vardı. Bu memleketimiz ta Belgradlardan, Macaristan'dan Budapeşte'den başlardı; Suudi Arabistan'dan Hint Yarımadası'na kadar uzanırdı. Afrika'nın, Sudan'ın aşağısına kadar adlarını bilmediğimiz diyarlara kadar uzanırdı. Kırım'dan Kazakistan'a, Kazan'a şimdi Leningrad denilen yerlere kadar uzanırdı. Romanya'dan Polonya'ya kadar uzanırdı.
Allah-u Teâlâ hazretleri, Allah yolunda ihlaslı çalışmaları dolayısıyla bu devletleri dedelerimize vermişti. "İhlâstan ayrıldık." diye dedelerimizden aldı. "Zevke düştüler, keyfe düştüler, eğlenceye düştüler." diye aldı.
Çünkü parayı bulunca insanoğlunun kafa yapısı, ruh yapısı değişiyor.
İnne'l-insâne le-yetğâ. En raâhü'steğnâ. "İnsanoğlu kendisini müstağni gördü mü, ihtiyaçsız gördü mü, zengin gördü mü tuğyan eder, azar."
Parası cebinde bol, keyfi tıkırında. Bu sefer azar.
"Şu araba idare etmiyor mu?" Ediyor.
Ötekisini ister. On milyona araba varken elli milyonluğunu ister. Elli milyona araba varken iki yüz milyonluğunu ister. Arabanın motorunda yapılacak bir başka şey kalmadığı zaman arabanın kapısını altından yapar, çamurluğunu altından yapar.
altından yapmak bir fayda vermez. Yanlış bir yol.
Müslüman mütevazı olacak, sade olacak, imanını takviye etmeye bakacak, kalbini takviye etmeye bakacak.
Müslümanlar paraya pula düşünce, Topkapı Sarayı yetmeyip Dolmabahçe Sarayı yapmaya kalkışınca; onu yaptırmaya, süsüne, ziynetine Avusturya'ya "Şu kadar para ver, bilmem nesine bu kadar para ver." diye gidince; hazinede para kalmayıp borçlar başlayınca kocaman İstanbul Erkek Lisesi "Düyun-u Umumiye Dairesi" diye kuruldu.
Avrupalılar borçlarını almak için kendileri daire kurdular; "Bize borcun var, ver." diye, halkın gırtlağına kendileri yapıştılar.
Şimdi de aynı durumdayız. Dış borçları alıyoruz uğraş didin; faizini ancak ödeyebiliyoruz. Amerikalı Avrupalı öyle bir sistem kurmuş ki uğraş didin herifin ancak faizini karşılayabiliyorsun. Seni haraca bağlamış.
Küsmeyeceğin, darılmayacağın, kalbinin kırılmayacağı, onurunun rencide olmayacağı bir şekil ile haraca bağlamış, her yıl oluk gibi faiz parası onlara gidiyor. Durdukları yerden inek sağar gibi milletleri sağıyorlar. İşin doğrusu bu. "Faiz yok, verdiğin borcu öderim." diyemiyoruz. Diyebilsek…
Suudi Arabistan demişti; "'Bizde faiz haram, faizini ödemeyiz. Ana parayı ödeyelim.' demiş." diye gazetelerde okuyoruz.
Neyse ipin ucunu kaçırmışız. İpin ucunu kaçırdığımız için bu hallere düşmüşüz. O memleketlerin yerinde yeller esiyor, elden çıkıyor. Elden çıkınca da düşman geldiği zaman oradaki bizim akrabamıza, kardeşlerimize, dindaşlarımıza neler yapmış. Asmış, kesmiş, öldürmüş, yağmalamış, hapse atmış. Hâlâ yapıyor.
Onlar gitti; şimdi de şey yapıyor.
Ama bu zulmün bir sonu gelecek. Hadis-i şerifte işte böyle buyuruyor:
Bu zulüm artacak; sağa saldır sola saldır, öldür, vur kır derken sonu gelecek. Bir harp olacak. O harbin sonunda demek ki dağlar taşlar yaka silkecek ki; "Arkamda Yahudi var; gel, öldür!" diyecek.
Buhari’de Müslim'de olan bir hadis-i şerif.
Ne diyeyim sözün de bir kıymeti yok ki. İnsanların bir kulağından giriyor bir kulağından çıkıyor. O zamanın insanları da birlik beraberlik olamamış, hep bu oyunlara gelmişler. Arap'ı bir başka türlü kışkırtmış, bizden koparmış; bizi bir başka türlü kışkırtmış derken parça parça bölünmüş, parça parça bölünce de yutması kolay oluyor; yutmuş.
1949'da orada bir İsrail devleti kuruldu. O zamana kadar yoktu. O zaman İslâm diyarıydı ama bir Suriye var, bir Lübnan var, bir Irak var, bir Ürdün var, bir Suudi Arabistan var, bir Kuveyt var, bir Katar var, bir Bahreyn var.
Bunlar niye bu kadar küçük küçük bölünmüş? Ne sebep var? Halkı mı ayrı, aralarında büyük dağlar mı var, tabii coğrafî engeller mi var?
Hiçbir şey yok. Emperyalistlerin parselasyonunda; "Şurasını şöyle yapalım, burasını böyle yapalım!" diye olmuş şeylerdir.
Müslümanlar birbirleriyle uğraştığı zaman tarihte neticesi ne oluyor; biz asıl o dersi alalım. Müslümanlar birbirleriyle çekiştiği zaman, atı alan Üsküdar'ı geçiyor. Yorganı çekip kapan, yorganı alıp gidiyor ondan sonra kavga bitiyor.
Onun için Müslüman Müslümanın kardeşidir, kavga etmez. Müslüman Müslümanla boş yere uğraşmaz. Bu kadar düşman varken, bu kadar hasım varken, bu kadar açıkgöz varken, Müslüman gözünü açacak.
O bakımdan Allah-u Teâlâ hazretleri bize akıl fikir versin, birlik beraberlik versin, dirlik düzenlik versin. Birbirimize karşı sevgi, saygı, anlayış versin.
İnsanın dostunu da bilmesi lazım; düşmanını da tanıması lazım. Bu da ferasetle olur. Feraset de kâmil imanla olur. Nasıl birbirine bağlı, nasıl gelip de imana bağlanıyor. Nasıl hem dünya hayatı hem ahiret hayatı imana bağlanıyor? Başka çare yok.
"Ben iyi Müslüman olmazsam dünyam mamur olur mu?" Hava alırsın!
Dünya da harap olur ahiret de harap olur.
Hasire'd-dünyâ ve'l-âhireh. "Dünyası da ahireti de hüsrana uğramış insan olursun."
Dünyanı da güzel yapmak için mü'min olmak zorundasın, ahiretini de güzel yapmak için mü'min-i kâmil olmak zorundasın. Başka hiç çaren yok. İmana gel; boşuna kıpırdayıp durma. Hak yola gir, Allah'ın emirlerine muti ol, yolunda daim ol.
Millet Allah'ın yolundan gayrı yollarda kurtuluş çaresi arıyor. Çare yok ki. Hem de bu asırlar boyu çalışmalardan denemedin mi anlamadın mı? Bu kadar zaman geçti anlamadın mı?
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
02.02.1986 -
Sirke, Nimet, Üzüm
01.11.1987 -
Sıkıntı Duası, Yemek
