30.06.1985 - Lailaheillallahın Fazileti

30.06.1985 - Lailaheillallahın Fazileti
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men kâle lâ ilâhe illallahu muhlisen dehale'l-cennete. Kîle: E felâ übeşşiru'n-nâse? Kâle: İnnî ehâfu en yettekilû.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Peygamber Efendimiz Enes b. Malik radıyallahu anh'ın bize naklettiğine göre buyurmuş ki;
Men kâle lâ ilâhe illallah muhlisen dehale'l-cennete. "Kim halisâne, kalbinden, içinden tam kânî olarak, inanarak, candan lâ ilâhe illallah derse cennete girer." İnanıyor, yapmacık değil, dilinin ucundan değil, inanarak söylüyor. Böyle muhlis bir şekilde, ihlâslı bir şekilde lâ ilâhe illallah diyen cennete girer.
Bunu duyunca râvi Enes radıyallahu anh demiş ki;
E felâ übeşşiru'n-nâs. "Büyük müjde bu, gidip insanlara müjdeleyeyim mi yâ Resûlallah? Çünkü bu kardeşlerimizin hepsi lâ ilâhe illallah diyor. Onlara gidip söyleyeyim mi, müjdeleyeyim mi?"
Buyurmuş ki;
Kâle: İnnî ehâfu en yettekilû. "Korkarım ki bu söze güvenirler, yan gelip yatarlar, salih amel işlemekten geri dururlar. 'Nasıl olsa cennete gireceğim.' diye ona güvendikleri için hayrât-u hasenât yapmaktan geri dururlar diye korkarım."
Çünkü bazı şeyleri insanlara söylesen anlamaz; bu sefer anlamadığı için yanlış bir iş yapar. Yanlış bir iş yapınca da o faide elinden gider.
İhlâs ile lâ ilâhe illallah söylemek. Çeşitli mânaları vardır. Bir, kalbinde şeksiz bir iman ile lâ ilâhe illallah diyor. Bir de ihlâs, "bir şeyi halis kılmak" demek. Halis, yani "yirmi dört ayar altın gibi hiç katıksız kılmak" demek. Lâ ilâhe illallah'ın da katıksız söylenmesi lazım. Yani işin içine başka şey katıştırılmaması, bozulmaması lazım. Lâ ilâhe illallah'ı ihlâs ile söylemek; şirke götürecek, şirki ifade edecek hiçbir şeye bulaştırmadan lâ ilâhe illallah derse...
Çünkü insanların çoğu maalesef lâ ilâhe illallah'ın ihlâsına riayet etmiyor; yani halis kılmıyor, katıksız kılmıyor, içine başka şeyler katıştırıyor. Hem "Allah'a inanıyorum." diyor hem başkalarından korkuyor; hem "Allah'a inanıyorum." diyor hem paraya tapıyor; hem "Allah'a inanıyorum." diyor hem dünyaya tapıyor; Hem "Allah'a inanıyorum." diyor hem şöhretin, riyanın peşinde, başkalarının kalbini kazanmak yolunda. Onlar onun ihlâsına mâni. Yani o zaman halis olmamış oluyor.
Sen niye bunu böyle yaptın? "Biraz görsünler, beğensinler, alkışlasınlar, şöhretim afâkı tutsun, herkes beni bilsin." Olmadı. O zaman gösterişe kaçtı. Dinimizde gösteriş denilen şey de "riya" diye adlandırılır. Bu işi insanlara göstermek için yapıyor; hiç kıymeti yok! Riyakârın amelini Allah-u Teâlâ hazretleri kabul etmiyor. O zaman elden gider.
Onun için ihlâsına, yani bunun saf, sâfî, temiz, pak olmasına itina etmek lazım.
Tezkiretü'l-evliyâ'da geçer ki evliyâullahtan birisi;
"Yâ Rabbi kusurum, kabahatim çoktur ama sana hiçbir şeyi şerik koşmadım." demiş. Demiş ki:
"Ey filanca, sen bir gece süt içmiştin de karnın ağrımıştı, 'Süt içtim, karnım ağrıdı.' dedin, karın ağrısını sütten bildin..."
Onu bile... Her şey Allah'tan. Bütün iyilikler... Hayrihî ve şerrihî mina'llâhi teâlâ. Hastalık Allah'tan, şifa Allah'tan, dert Allah'tan, deva Allah'tan, hayır Allah'tan, şer Allah'tan. Kaderin cilveleri... Hepsi cilve...
Bu hayatta her akşam baklavayı, böreği getirseler önünüze, zaten beğenmezsiniz. Bir zaman gelir, baklavadan, börekten bıkarsınız. Bir zaman gelir, kaymaktan bıkarsınız. Arada bu sefer başlarsınız ekşi istemeye, turşu istemeye... Arada tuzlu istemeye başlarsınız. Arada acı biber istersiniz; "Ah bir Arnavut biberi olsa da ağzımın için kavrulsa..." diye. İnsanoğlunun tabiatı böyle.
Onun için Mevla’mız her şeyi güzel yapmıştır. Hepsi güzeldir. Hepsi yerli yerindedir. Hepsinin yeri vardır. Ölüm bile güzeldir. Yani her şey yerli yerindedir. Mevla’mız, sübhanallah tebârekallâhu ahsenü'l-hâlikîn, ne güzel yaratmıştır. O'na insan böyle bağlanırsa, halisâne, her şeyin Allah'tan geldiğini bilerek; tamam, rahata erer.
Demek ki bir de insanların güvenmeleri var, şımarmaları var. Çocuğu beğenirsin;
"Aferin evladım, maşaallah, çok güzel şey yaptın." Bakarsın huyu hemen bozulur, şımarıverir.
"Aa, methettikse de o kadar da methetmedik!" demek zorunda kalırsın. "Otur bakalım, şımarma, terbiyeni takın!" deriz.
Şımarmamak lazım. Rabbin nimetleri, ikramları, lütufları, sevapları duyulunca şımarmamalıyız.
Şımardığı zaman, güvendiği zaman "Canım, benden gayrısını mi cennete sokacak..." gibi edepsizce sözler söylemeye başlar veyahut "Nasıl olsa her lâ ilâhe illallah diyen cennete girecekmiş, ben şu günahın kenarından tırtıklayayım, bu kabahatin şurasından yapayım..." diye bu sefer insanoğlunu şeytan oradan aldatır.
"Ya ne korkuyorsun, Allah erhamu'r-râhimîn'dir, elbet seni de affeder."
Evet, erhamu'r-râhimîn ama cehennemi de var, ikâbı da var, azabı da var, gazabı da var, o da var. Kahhar adı da var. Onun için bilmem ki bana hangisi ile muamele edecek? Temenni ederim lütfuyla muamele etsin ama...
Hz. Ömer radıyallahu anh, şehit olacak, ölmek üzere, yatakta yatıyor, teselli olsun diye etrafındaki mübareklerden bir tanesi demiş ki:
"Yâ Ömer, ne mutlu sana! Senden önceki o mübarek Peygamber Efendimiz, Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz, onların hepsi senden hoşnuttu. Gidenler senden memnundu. Şimdi biz senden geride kalan kimseler de senden elhak memnunuz. Bize iyi halifelik yaptın, iyi idare gösterdin. Ne mutlu sana! Gidenler memnun, kalanlar memnun. Ne iyi insansın!"
Acı acı gülmüş Hz. Ömer; yaralı, şehit olacak, yatakta ölmek üzere. Demiş ki:
"Sizin bu sözlerinize gafiller aldanır. Allah'a yemin ederim ki Doğu ile Batı'nın arasındaki cümle nimetler, mülkler benim olsaydı, kıyamet gününün korkusundan onları infak ederdim."
Hz. Ömer bu. Hz. Ömer radıyallahu anh ki aşere-i mübeşşereden. Hz. Ömer radıyallahu anh ki Peygamber Efendimiz' in türbesinde yanına defnedilmek şerefine ermiş mübareklerden. Hz. Ömer radıyallahu anh ki kızını Peygamber Efendimiz' e vermiş de Peygamber Efendimiz' le kayınpederlik münasebetine, şerefine mazhar olmuş kimse.
O korkarsa benim halim ne olacak, bizim halimiz ne olacak? Biz neyiz ki?
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi şımarmayanlardan etsin.
Derviş biraz tesbih çeker, gözüne bir hayal görünür. Derviş biraz ibadet eder, rüyasında bir şey görünür. Ooo, ayakları yere değmez. Ya ne oluyorsun? Öteki günahlarını unuttun mu? Yirmi senedir, otuz senedir yaptığın günahları unuttun mu? Ne oldun birden hemen? Bu da imtihandır. Belki "Şımaracak mısın, şımarmayacak mısın?" diye Allah [imtihan ediyor.]
Mâ zâğa'l-basaru ve mâ tağâ.
Peygamber Efendimiz miraca çıktı ama Allah-u Teâlâ hazretleri methediyor;
"Gözü sapmadı, şaşırmadı, sağa sola bakmadı." Edebe aykırı iş yapmadı Resûlullah Efendimiz.
Düşünün, bir saraya girerken, yüksek bir dergâha girerken insanın eli ayağı dolaşır, ne yapacağını şaşırır. Her taraf pırıl pırıl, tertemiz, süs, ziynet, ihtişam. İnsan protokolü nasıl yapacağını şaşırır. Ama Resûlullah Efendimiz onu da öyle çok güzel yapmış ki Kur'ân-ı Kerîm'de Ve'n-necm sûresinde "Edebini muhafaza etti." diye methediliyor.
İnsanın işte öyle dergâh-ı izzet'e, Mevlâ'nın rahmetine, lütfuna erdiği zaman şımarmaması, o da önemli. Onlara güvenip de terk etmemesi, o da önemli.
Denizde insan kulaç atmayı, ayak çırpmayı bıraksa ne olur? Olmaz. Yüzmek için, yürümek için, gitmek için devamlı bir çalışma lazım geliyor.
Mevlâ bizi bu dünya denizine salmış, biz de bu denizin içinde çırpınıp duran insanlarız. Zaten öyle demiş büyükler;
ed-Dünyâ bahrun amîkun. "Dünya derin, dibi görünmez bir deryadır." Kesîrun mine'n-nâsi yuğraku fîhâ. "Çok insanlar bu denizin içine gark oldu gitti, mahvoldu gitti."
Dünya bir deniz gibidir. Burada daima bir gayret olacak. Bir kanadımız sabır kanadı, bir kanadımız şükür kanadı. Bu kanadı çırpmazsak havada kuşun duramadığı gibi, düştüğü gibi düşeriz. Veyahut denizde yüzenin yüzdüğü zaman ancak mesafe aldığı gibi... Çalışmamız lazım. İbadet ve taati bırakmamız lazım. Ramazan geçti; "Ramazan'da şu kadar tesbih çektim, bu kadar hatim indirdim, şu kadar teravih kıldım; tamam, bir dahaki seneye kadar yeter." Öyle yok. Kuş kendisini bıraktığı zaman küt aşağıya düşüyor. Sen de Ramazan'dan çıkarsın, tepetaklak düşersin. Onun için ibadet daimî olacak.
Allah bizi yolunda edebini muhafaza eden, edepli, ârif, zarif, kâmil, hakiki, has Müslüman kul eylesin.
Men kâle lâ ilâhe illallahu kütibe lehû bihâ inda'llâhi ahdun ve men kâle sübhanallâhi ve bi-hamdihî kütibet lehû bihâ mietü elfi hasenetin ve erbaatün ve ışrûne elfe hasenetin.
İbn Ömer radıyallahu anh'ten. Bu hadîs-i şerîf de yine lâ ilâhe illallah'ın ve tesbihin faziletine dairdir. Taberânî'nin bize naklettiğine göre, Peygamber Efendimiz buyurdu ki:
"Her kim lâ ilâhe illallah derse Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzurunda ona bir ahd-ü peymân, bir vesika, anlaşma, ahitleşme akdedilir, verilir." Lâ ilâhe illallah dedi diye ona bir berat yazılır. "Bu lâ ilâhe illallah diyenlerdendir." diye kendisine bir ahitnâme yazılır.
"Her kim sübhanallâhi ve bi-hamdihî derse." Kütibet lehû bihâ. "Onun için buna yazılır." Mietü elfi hasenetin. "Yüz bin hasene." Ve erbaatün ve ışrûne elfe hasenetin. "Yüz yirmi dört bin hasene yazılır."
Lâ ilâhe illallah, "Allah'tan gayrı ilâh yoktur." demek.
Sübhanallah, "Allah'ın eksiği, kusuru yoktur; her şeyi tamdır, mükemmeldir, güzeldir, hoştur." demek.
Ve bi-hamdihî, "Ben O'nu bütün kalbimle överim, methederim, sena ederim, hamd ederim." demek oluyor.
İşte bu duygular güzel olduğundan, önceki haftalarda da anlattığımız gibi, Allah bunlara büyük sevaplar ihsan ediyor.
Bu büyük sevapları bazıları garipserler, "Böyle bir sözden bu kadar olur mu?" diye. Onlara da Kadir sûresi hüccet olarak yeter ki Allah-u Teâlâ hazretleri bir geceye bin ayın sevabını, faziletini verdiğini o sûrede bize bildiriyor. Binâenaleyh, Allah-u Teâlâ hazretlerinin lütfu, deryası çûşa gelip dalgalandı mı onun önünde kimse duramaz; lütfu her şeye yeter, erişir.
Tabii o zaman lâ ilâhe illallah diyeceğiz. Yani bunları duyunca halisâne, muhlisâne, Rabbimizin zikri dilimizde daim...
Şimdi buradan çıktık, Ümraniye'ye gidiyorum; arada otobüs var, vapur var, dolmuş var; üç vasıta ile oraya gideceğim. Kitap okusam okuyamam, bakalım oturacak yer bulacak mıyım? Ayakta kendimi zor tutabilirsem ne âlâ... Oraya gidinceye kadar ne olacak? Elin meşgul, gözün meşgul; bir şey yapamazsın.
Ne yapacaksın peki? Kalbinden, dilinden lâ ilâhe illallah de, sevapları kazan; âhirete âhiretin zengini olarak var. "Bu dünyada bir fakirlik yakamızı tuttu, âhirette de tutmasın." diye Mevlâ'nın zikrini dilinizden düşürmeyin ki en kıymetli ibadettir.
Men kâle fî külli yevmin selâse merrâtin salavâtullâhi alâ Âdeme ğafera'llâhu lehü'l-zünûb ve in kânet eksere min zebedi'l-bahri ve kâne fi'l-cenneti refîka Âdem.
Peygamber Efendimiz' in bu hadîs-i şerîfini Hz. Ali Efendimiz rivayet etmiş, Deylemî Müsned'inde kaydeylemiş.
"Her kim bir günde üç defa salavâtullâhi alâ Âdeme derse Allah onun günahlarını bağışlar, eğer denizlerin köpüğünden daha çok bile olsa. Ve o şahıs cennette Hz. Âdem Efendimiz' in refiki, arkadaşı olur."
Hz. Âdem kim? Hz. Âdem, hepimizin bildiği gibi ebu'l-beşerdir; beşerin babasıdır, hepimizin babasıdır.
"Oo, merhaba, o zaman biz de hep kardeşiz demek ki..." Tabii. Bütün Müslümanlar birbirlerinin, Müslümanlık kardeşliği var. Bütün insanlar da Hz. Âdem'den baba-bir kardeşlik var. Hepimizde baba-ana-bir kardeşlik var. Birbirimizin boğazına yine de kurtlar gibi saldırıyoruz. Aynı babanın evlatları yine birbirlerine saldırıyorlar.
Demek ki kardeş olduğumuzu idrak edeceğiz. Hani insan "leb" demeden leblebiyi anlar, işaretten remzi sezer. Buradan anlıyoruz ki Hz. Âdem atamızdır, babamızdır; ötekiler de kardeşlerimizdir, kardeşliği güzel yapalım.
Hz. Âdem'e üç defa salavâtullâhi alâ Âdem deyince Allah onun günahlarını bağışlıyor; cennette Hz. Âdem'e komşu edeceğini bildirmiş Peygamber Efendimiz.
Buradan ne anlıyoruz? Babaların kıymeti de anlaşılıyor. Hakikaten hadîs-i şerîflerde geçer ki; "Anası, babası sağken cenneti kazanamayanların yazıklar olsun, burnu yere sürtsün!" diye. Cenneti kazanamıyor. Babası sağ, anası sağ; hâlâ cenneti kazanamıyor. Hizmet et, kazan. Kazanamıyor. "Burnu yere sürtsün!" demiş Peygamber Efendimiz. Yani "Yazıklar olsun!" demek. Onun için babalarımıza hürmet...
Babalarımızın babası, büyük büyük babamız Hz. Âdem'e de bu hadîs-i şerîfi duyduktan sonra günde üç defa salavâtullâhi alâ Âdeme deyin ki cennette onun refiki olasınız. Dedemizdir, Âdem babamızdır, atamızdır. Sevgisi tabii gönlümüzde olacak.
Men kâle hîne yusbihu eûzü bi-kelimâtillâhi't-tâmmâti'lletî lâ yücâvizühünne berrun ve lâ fâcirun min şerri mâ halaka ve beree ve zeree usime min şerri's-sekaleyni el-cinni ve'l-insi ve in lüdiğa lem yedurrahû şey'un hattâ yumsiye ve in kâle hîne yumsî kâne zâlike hattâ yusbiha.
Peygamber Efendimiz bize dua öğretiyor. Bu hadis Abdurrahman b. Avf radıyallahu anh'ten, aşere-i mübeşşereden. Bu hadîs-i şerîfin mânasını söyleyelim.
Men kâle hîne yusbihu. "Sabahleyin, sabaha erdiği zaman bir insan bu sözleri söylerse."
Ne olur? "İnsanların ve cinlerin şerrinden korunur ve kendisini bir yılan, akrep bir şey soksa bile o sokan şey ona zarar veremez. Bu, sabaha kadar. Sabah çıkmışsa akşama kadar, akşamleyin okursa sabaha kadar hıfz-u himayesine sebep olur."
Nedir bu güzel dua? Bu hususta aynı mânayı ifade eden başka hadisler de vardır.
Eûzü. "Sığınırım Allah'a."
Neyle? Bi-kelimâtillâhi't-tâmmât. "Allah'ın tam kelimeleri ile Allah'a sığınırım." Yani esmâ-i hüsnâsı ile, O'nun indinde makbul olan dualar ile, İsm-i Azâm'ı ile, Allah'ın hiç eksiği, kusuru olmayan ne kadar mübarek, esrarlı, tılsımlı, tesirli sözü varsa onları söyleyerek Allah'a sığınırım.
Elletî lâ yücâvizühünne berrun ve lâ fâcirun. "O sözler, o kelimeler ki onların hükmünün dışına itaatli kullar da facir kullar da çıkamaz." Sımsıkı bağlar. Alimallah yerinden kıpırdatmaz. "İşte o kelimelerle Allah'a dua ederim."
Niçin? Min şerri mâ halaka. "Yarattıklarının şerrinden Allah'a sığınırım." Ve beree. "Halk ettiklerinin şerrinden sığınırım." Ve zeree. "Yeryüzüne yaydıkları..."
Yani bu sözü söyleyen insan "Yarattığı, yeryüzünün her tarafına dağıttığı ne kadar mahluk varsa hepsinin şerrinden Allah'ın o tam, esrarlı, kuvvetli sözleri ile Allah'a sığınırım." demiş oluyor. Böyle dediği zaman hem insanların hem cinlerin şerrinden korunur.
Şimdi bizim memlekette siz tabii bilmiyorum, bana geldikleri kadar gelirler mi; bana çok insanlar geliyor. Bu cinlerin çok işleri oluyor. Çok oynadıkları oyunlar oluyor. Geliyor, dertli insanlarla zaman zaman konuşuyoruz.
"Evimde başıma şu hâl geliyor, geceleyin şu hâl geliyor, gündüzleyin böyle oluyorum..."
Yani şu etrafınızdaki insanların dertsizi yok. Herkesin bir derdi var. Bir kısmının derdi de cinlerden. Cinlerden çok dertli olanlar var. Eh işte, onlar yazsınlar bakalım.
Cinlerin ve insanların şerrinden korunur.
Cin ne demek? Cin, göze mestûr olan yani gözle görülemeyen mahluklar. Cinlerin varlığına dair Kur'ân-ı Kerîm'de sûre var, Cin sûresi var. Cinlerin gelip Peygamber Efendimiz' i dinlediğine dair işaretler var. Şeytanın da görünmemesi hasebiyle cinlerden olduğuna ‘Kâne mine'l-cinni fe-feseka an emri rabbihî’ âyet i kerîmesi delâlet ediyor.
İnsanları görüyoruz; "Tamam, filanca benim hasım, belalım, karşımdan geliyor. Tamam, şu." Bir de görünmeyen belalılar var. Abdestsiz şey yaptığı zaman, besmelesiz girdiği zaman, şu olduğu zaman, bu kaldığı zaman musallat olan...
Görünen görünmeyen bütün bu belalı, dertli, şerli şeylerin hepsinin şerrine karşı bunu okuduğu zaman, sabah okursa akşama kadar, akşam okursa sabaha kadar Allah onu korur.
"Yılan soksa, akrep soksa zarar vermez." diyor Peygamber Efendimiz.
Olur mu böyle bir şey? Sahâbe-i kirâmdan birileri çöle sefere gitmişler. Ama bir vahaya gelmişler, kabilenin çadırlarını görüp gelmişler; adamlar misafir etmemiş, içeriye sokmamışlar. Onlar da bir köşeye büzülmüşler, kumların üstüne yatmışlar; karınları aç, yanlarında suları yok. İhtiyaçları vardı, orada gidecek bakkal yok ki, fırın yok ki; çöl burası. Ötekilerin muhakkak yardım etmeleri lazımdı. Yapmamışlar. Yatmışlar oraya aç açık, bîçare, yorgun... Zavallılar kumların üstüne yatmışlar. Kabilenin içine, çeşmenin başına, kuyunun yanına almadılar, evlerine misafir etmediler, yiyecek vermediler.
Geceleyin bir gürültü, bir feryat, bir çığlık, içeride bir şamata... "Ne oluyor?" demişler, gitmişler;
"Kabilemizin reisini zehirli yılan soktu." Bakmışlar, adam şişmeye başlamış. O çölün öldürücü, zehirli yılanlarından bir tanesi sokmuş.
Niye sokar? O zehirli yılanın da sahibi Allah. Sen Allah'ın Resûlü'nün mübarek sahabesini misafir etmezsen yılanlar da sokar, çiyanlar da parçalar, akrepler de her şeyi yapar. O mübarek insanları misafir etmemiş, elbet tabii...
Eli ayağı şişmeye başlamış, ölecek, zehirli yılan çünkü; bildikleri, tanıdıkları zehirli yılan. Demişler ki:
"Sizin bu işe bir çare bileniniz var mı?" Sahâbe-i kirâmdan bir tanesi onların arasından demiş ki:
"Ben bilirim. Ama siz bize yemek vermediniz, içecek şey vermediniz, ihtiyaçlarımızı karşılamadınız..."
"Ne istersen yaparız." demişler. Başı derde sıkıştı ya... O da gitmiş, bir şeyler okumuş. Yılan sokmuşken, zehri vücuda girmişken, ölmek yolundayken adam düzelmiş.
Düzelir mi? Düzelir. Amennâ ve saddaknâ. Allah-u Teâlâ hazretleri her şeye kâdirdir.
Duanın tesiri olur mu? Olur.
Peygamber Efendimiz eliyle işaret etti, ayı ikiye böldü. O elinden ne çıktığını biliyor musun sen? Ayı parçaladı; şakk-ı kamer mucizesi. Parmaklarından şaldır şaldır sular aktı da ordunun su ihtiyacı gitti.
Olur mu? Mucize. Allah'ın Resûlü. Allah-u Teâlâ hazretleri kâinatın sahibi, o da O'nun elçisi. Kim duracak karşısında?
O'na bağlı olanlar da öyle oluyor. O sahabenin gücü kuvveti nereden? O da Resûlullah'tan alıyor feyzi, oradan iktisab ediyor.
Tabii geçmiş. Geçince bunlara artık izzet, ikram, neler varsa yanlarında her şeyin âlâsını çıkartmışlar. Koyunlar, kuzular vermişler.
Onlar ertesi gün memnun, almışlar ama bu sefer Kur'an okuyup da onlara şifa sağlamış olan şahsı bir korku almış; "Tüh!" demiş, "Ben Kur'an okudum, dünya menfaati celp etmek için oldu bu. Allah'ın kelâmını aç kaldık, açık kaldık diye ihtiyacımızı gidermekte kullandık. Tüh, bunlara hiç dokundurmam." demiş, "Resûlullah'a soracağız bu işi."
Gitmişler Peygamber Efendimiz' in yanına kadar, demişler ki:
"Yâ Resûlallah, durumumuz böyle oldu, muhtaç kaldık, mecbur kaldık, şöyle durum olunca da şöyle şart koştuk, böyle oldu."
"Hakkınızdır, alabilirsiniz." demiş. Hatta "Bana da getirin." demiş Peygamber Efendimiz. Peygamber Efendimiz sahabesine soruyor:
"Ne okudun?"
"Yâ Resûlallah, Fâtiha sûresini okudum." demiş. Hepimizin bildiği Fâtiha sûresi...
Sen bilince kıymetten düşüyor mu? Fâtiha sûresi sen bilmezken kıymetli, şimdi bilince kıymetten mi düşüyor? Öyle şey yok. Kıymetli. Ümmü'l-kitâb. Kur'ân-ı Kerîm'in ta başına gelmiş, sertac olmuş, Allah'ın sevgili, kıymetli kelâmından bir mübarek sûre. Allah onun hürmetine o şifayı veriyor.
Siz de hastanıza yedi defa okuyun, Allah'ın izniyle şifaya vesile olur. Şifa Allah'tan. Kelâmını vesile ediyor. Bazen doktoru vesile eder, bazen ilacı vesile eder, bazen duayı vesile eder; şifayı O verir.
Her istediğimiz şey olur mu? Olmaz. Allah-u Teâlâ hazretleri dilerse kabul eder, dilerse "Kulum, bana boşuna burada dua etme, ben bu işi nasıl yapacaksam yapacağım. Ama madem sen bana dua ettin..." sevabını verir. Çünkü takdir-i İlâhî [cereyan edecek.]
Bir insan, bir hasta, bir doktor başına gelse; alnını tuttu, cayır cayır ateşler içinde yanıyor, fena bir hasta... "Doktor bana şu ilacı ver." dese ilacı bir düşünür, bu ilaç bu hastalığa iyi gelir mi? Gelirse "Peki al, o ilacı vereyim." yazar veya "Al, bir bardak su getirin, şu hapı yutsun." o ilacı hemen orada verir. Eğer istediği ilaç o hastalığına iyi gelmiyorsa "Sen dur bakalım." der, "Aklın ermez." der, "Hangi ilacın bu derdine iyi geleceğini sen bilmezsin." der; o hastalığın geçmesi için başka ilaç verir. Ötekisi iyi gelmeyeceği için başkasını verir. Yine doktorun o verdiğinden hasta daha çok memnun olur değil mi? "İyi ki benim istediğimi vermemiş, onu içseymişim demek ki daha fena olacakmışım. İyi ki bunu [vermiş.]" diye insan memnun olur. Bazen de onu da vermez, onu da vermez; vadesi yetmiştir, takdir gelmiştir, ona da karışmayız...
Hiçbir kimse ne olacağını bilmez. Yalnız arz ederiz, Allah-u Teâlâ hazretlerinden dileriz. Dilemek sevaptır. Dua etmek sevaptır. Hiç geri durmayın. Dileriz; Allah-u Teâlâ hazretleri ihsan eder, hiç karşılıksız komaz.
Eûzü bi-kelimâtillâhi't-tâmmât elletî lâ yücâvizühünne berrun ve lâ fâcirun min şerri mâ halaka ve beree ve zeree.
Zeree, "zürriyetleri yaymak" mânasına geliyor. Halaka, "yaratmak" mânasına geliyor. Beree de "var kılmak". Hepsi birbirlerine yakın mânası olan kelimeler.
Yani insan; "Allah'ın yaratmış olduğu, var kılmış olduğu, ortaya koymuş olduğu, zürriyetlerini yer yüzüne yaymış olduğu ne çeşit mahlukat varsa hepsinin şerrinden Allah'ın o tam kelimeleri ile Allah'a sığınıyorum." demiş oluyor.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
30.06.1985 -
Tevhid Zikri
30.03.1985 -
Evvabin Namazı, Cuma
