26.05.1985 - 4 Halife, Şehit

26.05.1985 - 4 Halife, Şehit
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men faddala alâ Ebî Bekrin ve Umara ve Usmâne ve Aliyyin fe-kad radde mâ kultuhû ve kezzebe mâ hüm ehlühû.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten bir rivayet, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;
Men faddala. "Her kim ki daha üstün sayarsa, tafdil ederse…"
Ehaden takdirinde herhangi kimseyi daha üstün sayarsa.
Kime daha üstün sayacak? Âlâ Ebî Bekrin. "Şimdi Ebû Bekrin, şerhte Ebî Bekrin denmiş. Alâ gelince ebû kelimesi ebî olur, onu düzeltmek lazım.
Yalnız bir şey beni düşündürüyor:
Peygamber Efendimiz'in zamanında harf-i cer; ebû kelimesi üzerinde izafet amel etmezmiş. O devre, o zamana mahsus böyle bir rivayet var. Hatta Topkapı Sarayı'nda bir Kur'ân-ı Kerîm nüshası var:
Ketebehû Aliyyu'bnu Ebû Tâlibin demiş. Hâlbuki ibn kelimesinin muzâfun ileyhi olarak Ebî Tâlibin demesi lazımdı, Ebû demiş. Şimdiki Arapça gramerine aykırı bir ifade gibi görünüyor ama bizim Edebiyat Fakültesi'ndeki profesör; "Bu onun hakikaten imzası olduğunu gösterir. Çünkü uydurma yapan bir insan düzgün yapayım diye bu hatayı yapmaz, burada bu böyle olduğuna göre o devirde olan kaide; pervasız öyle yazmış: Aliyyu'bnu Ebû Tâlibin demiş. Hâlbuki ibn; muzâfun ileyh, Ebî Tâlibin demesi lazım. Demek ki o imza doğrudur. Bu nüsha Hz. Ali'nin kaleminden çıkmıştır!" derdi. Profesör, ketebe kaydının, imlasının özelliklerinden öyle ifade ederdi.
Belki burada da o durum var. Men faddala alâ Ebû Bekrin.
O eski kaideye binaen böyle buyurmuş. Bu sözler fem-i saadet-i nebevîden böyle çıkmış olabilir ama mâna değişmiyor, bu ancak Arapça bilenlere ait bir izahat.
"Her kim ki bir kimseyi Ebû Bekir'den daha üstün sayarsa…"
Başka? Ve Umara ve Usmâne ve Aliyyin fe-kad radde mâ kultuhû. "Ömer'den ve Osman'dan daha üstün sayarsa ve Hz. Ali'den üstün sayarsa o, dediğimi reddetmiş olur!"
Bu sözün bizim anlayacağımız gibi ifadesi nasıldır? "Hiçbir kimse 'Hz. Ebû Bekir'den, Hz. Ömer'den, Hz. Osman'dan, Hz. Ali'den daha üstünüm.' diye iddia etmesin! Bir kimse 'Falanca şahıs bunlardan daha üstündür.' diye bir iddiayla ortaya çıkmasın. Böyle diyen bir insan benim sözlerimi reddetmiş olur." Diyor Peygamber Efendimiz. Rafiî, Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'ten rivayet etmiş.
Ve kezzebe mâ hüm ehluhû. "O şahıs, bu dört mübarek zâtın ehli olduğu, ehliyetli olduğu makamı inkâr etmiş olur."
Bu demektir ki Peygamber Efendimiz; "Hz. Ebû Bekir en üstündür, Ömer üstündür, Hz. Osman üstündür, Hz. Ali üstündür." buyurmuş oluyor bu hadîs-i şerîfte. Bizim ehl-i sünnet itikadımızın, inancımızın delili hadîs-i şerîfte karşımıza çıktı.
Bazı kimseler başka şeyler söylüyorlar. Şimdi Müslümanlar arasında tefrika çıkarma zamanı değil! Ebû Bekir es-Sıddık Peygamber Efendimiz'e malıyla canıyla yardım etmiş, yâr-ı gâr-ı gam-güzârı olmuştur. Ebû Bekir es-Sıddık radıyallâhu anh ümmetin ala't-tahkîk, en üstünüdür. Hz. Ömer-i Faruk, Peygamberimiz'e o da kızını vermiştir. İkisi de hücre-i saadette yanı başında yatmak saadetine erişmiştir.
Allah Peygamber Efendimiz'in yanında yatmayı edepsize nasip eder miydi, mümkün olur muydu? Olmazdı.
O mübarekler öyle!
Hz. Osman Kur'ân-ı Kerîm'i toplamıştır, Zinnûreyn'dir; Peygamber Efendimiz bir kızını vermiş, sonra bir kızına daha vermiş. Sevmiş ki bir tanesini daha vermiştir. O da malını hak yolda sarf etti. O da çok mübarek insandı ama insanların dilleri durmuyor. Bu insanların öyle acayip huyları var ki biraz yükseğe çıksanız görürsünüz, çok acayip halleri, çok acayiplikleri var.
Peygamber Efendimiz’ in torunu öldürülür mü? Şu akla bak! Hangi akla, hangi mantığa uyup da Peygamber Efendimiz’ in çocuğu, torunu öldürülür? Hz. Hüseyin'e kıyılır mı? Hangi hırs, hangi dünya arzusu, mal arzusu, hangi akıl, mantık buna cevaz verir?!..
Yapmışlar! Tarih yazmasa, çok kitaplarda yazmasa insan, "Böyle olmaz!" der ama yapmışlar. Hz. Osman aleyhinde söylemişler.
Ankaralı bir hoca efendi var, biraz dobra dobra konuşur. İşte şöyledir böyledir filan, hani insanlara ezâ cefa ediliyor, bazıları aleyhinde sözler söyleniyor filan. Karşısındaki şahsa:
"Efendi, efendi! Sen ne diyorsun, bu insanların dilini tutmak mümkün değil; bunlar Allah'a bile dil uzatıyor!.."
Edepsizliğin sonu yok ki... Nereye kadar… Allah'a dil uzatanlar var; kendisini yaratan, yaşatan, her türlü nimeti veren Allah! Peygamber Efendimiz’ e dil uzatanlar var! Hz. Ebû Bekir'e, Hz. Ömer'e, Hz. Osman'a dil uzatanlar var…
Bunları niye söylüyorum? Söz söylenir, kalbiniz sapasağlam kale gibi dursun!
Atarlar seng-i ta'rîzî dıraht-ı meyvadâr üzre
Taşları, meyveli ağaca atarlar. İyi insanların da aleyhinde bulunan insanlar olur.
Neden? Peygamber Efendimiz’ in karşısında Ebû Cehil var, meleğin karşısında şeytan var; böyle şeyler oluyor.
"Falanca kişi filanca hocanın aleyhinde atıp tutuyor, konuşuyor…"
Konuşur. Sakın ha onun aleyhinde konuşuyor diye onun menzilesi rütbesi senin yanında aşağıya inmesin! Söylerler, bu insanoğlu tarih boyunca neler yapmış, misalleri var. Etrafınıza bakın, onların da misalleri var.
Olmuş bir hadise:
Birisi gelmiş, 1950'li senelerde Diyanet İşleri Başkanlığında filanca şehrin müftüsünü kötülemiş.
"Aman müftü şöyle kötü böyle kötü…"
Orada hademe-i hayrat müdürü var, mevzuat işleri müdürü var falanca var.
"Vah vah, tüh, yazık! Hem din adamı olsun, müftü olsun hem de böyle şeyler yapıyormuş demek ha, kötüymüş ha…" diye onlar da gelene vah vah çekmişler. Hâlbuki hadîs-i şerîfte geçiyor:
El-Muğtâbu ve'l-mustemi'u şerîkâni fî'l-ism. "Gıybeti yapan da dinleyen de günahta ortaktır."
Dinlemeyeceksin, keseceksin; dinlemek de günahtır.
"Kardeşim, sus, sözü derhal burada kes, başka bir mevzuya geçelim. Bak ne güzel, manzara güzel... Senin imtihanların ne oldu onu anlat..."
Lafı değiştireceksin. Gıybet etmeyelim çünkü hadîs-i şerîfe göre dinlediğin zaman sen de ortak olmuş oluyorsun. O gelen şahıs gıybet etmiş, berikiler de bu hadîs-i şerîfin inceliğini kavrayamadıkları için o anda "Vah vah…" demişler, üzülmüşler. Bir müftü kötü olursa lalettayin sıradan bir insanın kötü olması gibi olmaz, bir hocanın kötü olması daha fenadır, daha zordur. Hâlbuki Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte buyuruyor ki; "Alimin ayak sürçmelerini hoş görün, kapatın!" Onun dedikodusunu yapmak dine daha büyük zarar verir demektir.
Dinleyenlerden, erbab-ı dilden bir tanesi -gönül ehli, boş bir insan değil- akşam evine gitmiş. "Namaz kıldım, tespihleri çektim, abdestli yattım uyudum... -İslâmi, dervişâne bir usûl ile yatmış uyumuş.- Geceleyin rüyamda Hacı Bayram-ı Velî'yi gördüm. Mübarek, abdest alacak gibi kollarını sıvamış. Tıknazca, güneşten yüzü yanmış..."
Mübarek kendi geçimini sağlayayım diye Ankara ovasında dervişleriyle orak biçermiş. Müderris ama harman yaparmış; helal lokma olsun diye ovada, güneşin altında beraber çalışırmış. Güneşten yüzü yanık, çember sakallı... Çember sakallı deyince de millet çember sakal diye kızıyor. Ne yapalım; sakal, çenemizin çevresinde çember gibi oluyor. Kabahat değil ki! Allah yaratmış. Allah'ın yarattığına mı, Allah'a mı itirazın var?
Sakallı, takunyalı; sular sıçramasın diye paçalarını sıvamış. Kendisi, "Aman Hacı Bayram'ı gördüm!" diye sevinmiş ama Hacı Bayram kaşlarını çatmış. Allah Allah, bana niye kaşını çatıyor, derken rüyada ona, o müftünün adını söyleyerek, "O müftü evliyâullahtandır!" diye bir bağırmış!..
"Öyle korktum, öyle kulağım patlayacak gibi oldu ki uyandım, kulağımda hâlâ o avaz çınlıyor!" diyor. Rüya, rüyada ama kulağına çok tesir etmiş mânevî bir şey. Ertesi gün gelmiş, demiş ki; "Ben dün gece bir rüya gördüm. Dünkü oturduğumuz zaman konuşulan şeylerden teberri ediyorum, tövbe ediyorum."
Ötekiler de tövbe etmişler fakat merak olmuş. O şehrin müftüsü acaba nasıl bir kimseydi diye tahkik etmek istemişler. Oradan gelen başka bir mutemet kimselere de sormuşlar:
"Nasıl bir kimsedir?"
"Aman efendim, aynı mahallede otururuz. Mübareğin geceleri ışığı sönmez. Teheccüt vakitlerinde ibadet eder, başımızın tacıdır, mahallemizin şerefidir. Çok mübarek insandır, evliyâullahtandır, kâmil insandır..."
Anlamışlar ki ötekisi aleyhte konuştu. Zaten rüya da onu gösteriyor. Anlamışlar.
"Şimdi anladık, adam mübarek kimseymiş. Zaten rüyada Hacı Bayrâm-ı Velî bağırdı ama niye Hacı Bayram müdafaa etti, diye düşünüyordum." diyor. Onu da sonradan anlamış:
O müftü efendi Bayramiyye tarikatından. Pîr efendi müridini koruyor; on dördüncü on beşinci asırdan geliyor, yirminci asırdaki insanın kulağına bağırıyor:
"Benim müridime çok dokunma ha, senin canına okurum!" diye rüyada [uyarıyor.] Bu mânevî hayatın esrarı. Bunu anlatan şahıs -adını söylesem bileceğiniz- mutemet bir şahıs, ben de duyduğumu size nakletmeye çalıştım.
Demek ki iyi insanların da aleyhinde bulunurlar, ne yapacaksınız? Konuşturtmayacaksınız. Sus, diyeceksiniz. Hocasına aleyhinde bulunur, onun-bunun aleyhinde bulunur…
Biliyor musunuz ki gıybet ettiğiniz zaman Ramazan orucunun ecri gidiveriyor. Akşama aç-susuz kalmaktan başka elinize bir kârınız kalmıyor. Gıybetten paçayı kurtaracağız. Gıybet etmemeye kendimizi alıştıracağız.
Adamlar bu mantıkla sahabenin büyüklerini de Peygamber Efendimiz' in yanına almış olduğu, yanından ayırmamış olduğu mübarek insanları da dillerine dolamışlar. Şu hadisin râvisini dile dolamışlar, o büyük Hulefâ-yı Râşidîn'i de dile dolamışlar. Kalbinizi sağlam tutun, meyveli ağaca taş atarlar! Öyle her laftan sarsılmayın! İşin aslını öğrenin de gıybetçiye, fesatçıya fırsat vermeyin. Her duyduğu sözden etkilenip de sallanan zayıf insanlardan olmayın!
"Hayır, o öyle yapmaz… Hayır, o öyle değildir!" diyebilin. Bak Hz. Aişe validemize iftira hadisesi olduğu zaman Kur'ân-ı Kerîm;
Hâzâ buhtânun azîm. "Müslümanlar; 'O öyle yapmaz, bu büyük iftiradır!' demeli değiller miydi?" diyor. İftiraya, gıybete karşı Müslümanın tavrı, hali bu olacak!
O mübarekler -Allah şefaatlerine erdirsin- bizim büyüklerimizdir, başımızın tacıdır. Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk: Peygamber Efendimiz methetmiş, fazâilini anlata anlata bitiremeyiz. Hakkında hayatını anlatan kitaplar var; Ebû Bekir es-Sıddık'ın Dehası, alın okuyun. Hz. Ömer, Koca Ömer: kapılara sığmayan dağ gibi adam, bahadır kimse; ağlamaktan gözünün yaşı yanağına iz bırakırmış. Böyle bahadır insan ağlar mı? Allah korkusundan ağlar. Kolunu kessen ağlamaz, başını kessen ağlamaz da Allah korkusu ağlatır! Öyle mübarek insanlarmış. Hz. Osman, Kur'ân-ı Kerîm okurken şehit etmişler, kanları Kur'ân-ı Kerîm nüshasının üstüne düşmüş. Birisi yakasına, sakalına yapışmış. Bakmış; "Evladım, baban bu hali görseydi çok üzülürdü." demiş. Sakalını tutan şahsın babası arkadaşı, mübarek kimse. Şehit etmişler. Bu insanlar böyle. Allah şerlilerin şerrinden korusun. Akıl versin, nefse şeytana uydurmasın. Hz. Ali radıyallahu anh, sözleri var, insan fırsat bulursa okusa, neşredebilsek… Her birisi 10-15 tane filozofun bir araya gelip de söyleyemeyeceği oturaklı sözler! Ne ilim ne güzel sözler ne güzel hayat tecrübeleri ne mübarek kimse!
Oradan da başka bir ibret çıkartmamız lazım:
Sevgimiz de bizi ifrata götürmemeli! Onu seviyoruz diye ötekilere düşman mı olacağız? O da doğru değil. İnsan eskiden ibret almalı da kendisi yolunu sağlam çizmeli çünkü hepimiz öleceğiz. Burada yaşayanların hiçbirisi kalmayacak.
Bu dünya kime kalmış? Kalsaydı Peygamber Efendimiz' e kalırdı. Kalsaydı Hz. Süleyman aleyhisselam'a kalırdı ki emrine rüzgârlar verilmiş, karıncaların konuşmasını duymuş, ne saltanat; kimseye nasip olmamış mülke ve saltanata sahip olmuş. O da geçmiş; hepimiz gideceğiz, hepimiz Allah- u Teâlâ hazretlerinin huzurunda duracağız. O zaman bu dünyada yaptıklarımızdan sorgu sual olacak.
Sen benim bugün karşıma çıkıyorsun, benim aleyhimde konuşuyorsun, iftira ediyorsun, gıybet, dedikodu ediyorsun. Mahkeme-i kübrâ var, o günü unutma! O zaman ak ile kara belli olacak. Senin söylediklerinin yanlışı anlaşılacak, şahitlerle haksızlığın anlaşılacak. O halde şimdiden insafa gel; haksızlığı bırak, kul hakkı yeme, gıybet, dedikodu etme...
Men kâtele li-tekûne kelimetullâhi hiye'l-ulyâ fe-hüve fî sebîlillâh.
Buhârî'de, Ebû Dâvud'da, Tirmizî'de, Neseî'de, İbn Mace'de, Ahmed b. Hanbel'de, Müslim'de olan, Sıhâhu's-sitte'nin hepsinde olan bir hadîs-i şerîftir. Peygamber Efendimiz' e sormuşlar:
"Hangisi Allah yolunda cihat sayılır?
Mesela bir insan ki: "Ya ben kahramanım, cihattan geriye dursam ayıplarlar." diyor. Oradan cihada gidiyor. Bir insan ki gideyim de bir erlik, bahadırlık göstereyim, namım tarih kitaplarına geçsin diye gidiyor. Bir insan ki çarpışırım, düşmanı yenince ganimetlerden biraz hisse gelir, eve varlıklı dönerim diye düşünüyor. Çeşit çeşit sebeplerle cihat edilebilir. Bunlardan hangisi daha üstündür diye çeşitli sebeplerle, fikirlerle cihat edenlerin arasına katılanların durumlarını sormuşlar da Peygamber Efendimiz bir ölçü veriyor. Teferruatı bir tarafa koyuyor, diyor ki;
Men kâtele li-tekûne kelimetullâhi hiye'l-ulyâ fe hüve fî sebîlillâh "Kim ki Allah'ın kelimesi en üstün olsun diye -başka bir sebeple diye değil- Allah'ın dini yücelsin, lâ ilâhe illallâh bayrağı dalgalansın diye mukatele eder, cihat eder, çarpışırsa işte Allah için olan odur; gerisi cihat değildir!"
Para pul için, şöhret için veyahut "Korktu." demesinler diye veyahut filanca kimseye hıncı, kızgınlığı var da bir punduna getireyim düşüncesi varsa bunların hiçbirisi değil! Allah'ın kelime-i tevhit sözü, lâ ilâhe illallah'ı var ya; Allah birdir, şerîki, nazîri yoktur, kâinatın sahibi, mâliki odur. Cihanda o söz üstün gelsin, o bayrak dalgalansın diye çarpışan, onun için çalışan Allah yolundadır.
Viyana'ya gittik, Viyana'nın büyük bir caddesi var: Marie Hilkar Şitrase. Kahlenberg tepesine; bizim dedelerimizin otağ kurdukları, ordugâh kurdukları tepeye çıktık. Viyana ayağımızın altında, manzaralı yerden bakıyoruz. O otağın olduğu yere bir kilise kurmuşlar, müze gibi bir şey yapmışlar. Gezerken ona da girdik. Kilisenin kemerinin üstüne resim yapmış, atın üstünde haçlı bir insan; haç var, lâ ilâhe illallah bayrağı yerde! Orada Viyana'yı kuşattılar da alamadılar, geri çekilirken de zayiat filan oldu diye ressam öyle resmetmiş.
Lâ ilâhe illallah bayrağını kim yere indirir? Kimse indiremez ama öyle resmetmiş. İnsanın yüreği burkuluyor.
İşte o bayrak en yüksekte olsun diye çarpışan Allah yolundadır; gerisi laftır, boştur, kıymeti yoktur. Allah-u Teâlâ hazretleri kalbimizi doğru dürüst eylesin, niyetimizi halis eylesin. Çünkü çok insan vardır: Bir sürü vakıf kuruluyor, bakıyorum, bir sürü laf... Allah'ın dinine yardım niyeti varsa ne âlâ! Birçok iş yapılıyor, iftarlar veriliyor; Allah'ın rızası için yapılıyorsa ne âlâ! Birçok camiler yapılıyor, minareler dikiliyor, şadırvanlar yapılıyor; Allah rızası için yapılıyorsa ne âlâ!.. Her şey o!
Men kâtele dûne nefsihî hattâ yuktele fe hüve şehîdün ve men kutile dûne mâlihî fe hüve şehîdün ve men kâtile dûne ehlihî hattâ yuktele fe hüve şehîdün ve men kutile fî cenbi'llâhi fe hüve şehîdün. An İbn Abbas radıyallahu anh.
Bu hadîs-i şerîf de yine öldürülmekle ilgili. Peygamber Efendimiz öldürülüş şekillerini sayıyor, "Bunlar şehittir." diyor.
Hz. Abbas'ın oğlu Abdullah radıyallahu anhümâ rivayet etmiş, Allah şefaatlerine erdirsin. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Men kâtele dûne nefsihî. "Kim kendi nefsini korumak için çarpışırken. Hattâ yuktele fe-hüve şehîdün. Öldürülünceye kadar çarpıştı da öldürüldüyse o da şehittir."
Filanca yerden filanca yere gidiyordu, yoluna elleri silahlı beş tane serseri çıktı. Kendi hayatını korumak için çarpışmaya başladın. Vuruştun, çarpıştın filan; onlar kalabalık, seni öldürdüler; şehitsin!
Buradan ne çıkıyor? Korkaklık yok! Malını canını korumak için çarpışırken ölürsen şehitsin. Ne yapalım, ölümü zaten Allah takdir etmiş. Onların eliyle oluyor, bakma onlar cezayı alacak ama zaten sen o kadar yaşayacaksın. Münafıklar dediler ki:
"Bizim dediğimiz gibi yapsaydınız; Uhud'a çıkmasaydınız, Medine'de kalsaydınız ölmezdiniz." Âyet-i kerîmeler buyuruyor ki:
"Ölüm yazılmış olan, Medine'de durmuş olsaydı bile saati gelince o düştüğü yere gelir, orada ölürdü."
Allem etse kallem etse, Türkçe tabiriyle ne yapsa, bin yıl öteye kaçsa yine oraya gelip orda ölürdü.
Men âmene bi'l-kaderi emine mine'l-keder. "Kadere inanan kederden emniyette olur."
Bir kere nerede yazmışsa öleceğim, bana ait bir şey değil ki! Bana kalsa çok yaşamak isterim ama bazen de gitsem de orda dostlara kavuşsam diye göçmeyi istiyorum. İnsan, hayatında bakıyor, şairin;
Dünyada ne bulduk ki ölümden kaçılsın, dediği gibi.
Altı da bir üstü de birdir yerin
Arş yiğitler vatan imdadına! dediği gibi, bazen ölüm de yaşamaktan tatlı geliyor. İnsanın "Ölsem daha iyi!" diyeceği geliyor. Bir yerde öleceğiz, korkmayın; Bir defa öleceğiz ama korkak her seferinde ölüyor. Onu her zaman söylüyorum, her seferinde tir tir titriyor, ölüyor, ödü patlıyor. Müslüman bir defa ölecek, ne var!
Cevat Rıfat Atilhan, kurşun yağmurları altında yaşadı, geldi İstanbul'da öldü. "Ben nice harplere girdim, Allah öldürmeyince öldürmüyor!" diyor.
Hâlid b. Velid yüz tane savaşa girmiş, vücudunun her tarafı yara bere izi; şurası kılıç darbesi, burası ok izi, burası mızrak yarası… Yatağında öldü!
Kendinizi, izzet-i nefsinizi koruyacaksınız. Müslüman pabuç bırakmayacak. Ben bu hadisten öyle anlıyorum.
"Kim kendi nefsini korumak için çarpışır da sonunda ölürse şehittir!"
Ve men kutile dûne mâlihî fe-hüve şehîdün. "Malını korumak için öldürürse o da şehittir."
Karşısına harami çıkmış:
"Ver şu paraları!"
"Vermiyorum."
"Asarım, keserim. Makineli tüfek var…"
"Neyin olursa olsun, vermiyorum."
Kavga, yumruk…
Ben, "Malını verseydi de canını kurtarsaydı." derim. Benim aklım böyle bir şey hatırıma getiriyor. Malını korumak için çarpışan insan ölürse o da şehittir. Çünkü Allah bana helal tarafından mal vermiş, o edepsize ne diye malımı kaptırayım? Onu da koruma hakkım var. Görüyor musunuz İslâm'da mülkiyet hakkının ne kadar yeri var. Alınmasında; haram yeme, şöyle yapma böyle yapma diye şartlar koşmuş ama helal yoldan iktisat edildikten sonra korunması için ölse bile şehitlik geliyor. Ne kadar güzel dinimiz var elhamdülillah!
Ve men kâtele dûne ehlihî hattâ yuktele fe-hüve şehîdün. "Ailesini korumak için çarpışsa da öldürülse o da şehittir."
Bazen saldırırlar; beş tane zorba çıkar, uğraşacak. İnsanın karşısına bir kişi kolay kolay çıkamaz da dördü beşi cesaretlenir, çıkarlar. Ailemi koruyacağım, namusumu koruyacağım derken ölse o da şehittir.
Ve men kutile fî cenbi'llâhi fe-hüve şehîdün. "Allah'ın yanındayken öldürülürse o da şehittir."
Bu ne demek? Cenb: Yan demek. Allah'ın yanındayken öldürülmek: namazdayken! Müslüman namazda Allah-u ekber diyor. Kâfir, müşrik, kepaze, kerata:
"Müslüman Rabbi’ ne namaza durdu, huzur-u Rabbi'l-izzette elini bağladı. Arkası da bana dönük, benim yaptığımı da görmüyor…" deyip hançeri çekiyor saplıyor.
"Allah'ın huzurundayken, yanındayken öldürülür, o da şehittir."
Yaparlar; Balkanlar'da filan bizimkiler tam cuma namazı kılarken, bayram namazı kılarken böyle saldırmalar olmuş. Takdir, ne yapalım; Peygamber Efendimiz' in zamanında bile bazen savaşlar kazanılmış, bazen kaybedilmiş, hayat imtihanlıdır. Ben de aciz, küçük aklımla kendi kendime onu şöyle düşünüyorum:
Müslümanların her şeyi muntazam gitse, insan Müslümanlığa girdiği zaman; altında Mercedes var, köşkü, hizmetçileri var, cebinden paralar yerlere dökülüyor, her türlü imkânı yerli yerinde… Bütün Müslümanlar böyle olsa o zaman herkes onlara tamah ederek Müslüman olur. Bir, üç, beş, yedi değil; kaide bu: İnsan Müslüman oldu mu elini sıcak sudan soğuk suya değdirmiyor, bir bal yalıyor, bir kaymak yalıyor, her şeyi bu kadar güzel! O zaman herkes Müslüman olur ama iş anlaşılmaz. Kim yalancı kim doğrucu, kim sadık kim kâzib, kim Allah rızası için Müslüman oluyor kim baklavanın böreğin aşkına Müslüman oluyor, o anlaşılmaz! Onun için Allah imtihan ediyor.
Birisi Peygamber Efendimiz' e dedi ki:
"Yâ Resûlallah, ben seni çok seviyorum." Peygamber Efendimiz' e âşık olurlardı, siması öyle güzeldi.
Peygamberimiz:
"O halde belalara hazırlan çünkü beni sevene belalar dağdan selin indiği gibi iner." dedi.
Sevgi kolay olmuyor; sakal bırakıyorsun derde uğruyorsun, sünnet-i seniyyeye uyuyorsun derde uğruyorsun, bir yerde hakkı söyleyeyim diyorsun [kezâ derde uğruyorsun…]
İktiza eyledi bilmem neye bir kıt'a demek
Bir alay bilmem neye gayret-i akrân düştü, dediği gibi bir söz söylüyorsun, bin tane hücum! Bu yol böyledir, çilelidir. Ama çile de istemeyiz, Allah bize dünyada, âhirette âfiyet, saadet nasip eylesin. Olursa da dönmeyeceğiz, öyle şey yok.
Çocuk musun sen? Hep elma şekeriyle mi aldatılacaksın? Takdir nasıl olursa, nasıl takdir ederse öyle!
Birisinin keşf-ü kerameti açıkmış, bir hoca efendiye demiş ki; "Efendim ben senin adını levh-i mahfuzda kâfir olarak görüyorum." Birisi hoca efendi birisi de mürit; mürit biraz ilerlemiş, gözünden perde kalkmış, levh-i mahfuzda hocasını "kâfir" diye görüyor, müşahede ediyor.
"Olsun ben ibadeti cennet için yaparım, cehennemlik değilsem yaparım gibi bir şey yok ki, benim kulluk vazifem, ben bunu yapar dururum. Dilerse beni cennetine koyar dilerse cehennemine atar. O O'nun bileceği bir şey, ben orasına karışmam. Benim vazifem kulluk etmektir." demiş.
"Hocam, sen cehennemliksin, orada seni öyle gördüm, bu neye işarettir?.."
"Ben orasına karışmam, ne dilerse öyle yapar; isterse cennetine sokar isterse cehennemine atar. Cehenneme atsa yüzde yüz haklıdır çünkü ne edepsizlikler yapmışımdır. Cennete sokarsa fazl-u keremidir, lütfudur, ikramıdır. Ne dilerse öyle yapar!"
Ertesi gün bakmış ki yazı değişmiş.
Yemhullâhu mâ yeşâ' ve yusbitu indehû.
Tabi o da imtihan… Ama sağlam olmak lazım.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
26.05.1985 -
Amaya Yardım, Faydalı
24.03.1985 -
Cemaatle Namaz, İşrak,
