11.03.1984 - Hz.Ömerin Üstünlügü, Hakkın Peşinden Gitmek, Sahabeler

11.03.1984 - Hz.Ömerin Üstünlügü, Hakkın Peşinden Gitmek, Sahabeler
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Mâ min nebiyyin illâ ve fî ümmetihî mu'allemün ev mu'allimâni fe-in yekün fî ümmetî ehadün febnü'l-hattâbi inne'l-hakka 'ala lisâni Umere ve kalbihî.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Metnini okumuş olduğumuz hadîs-i şerîf Hz. Âişe validemiz tarafından rivayet olunmuştur. Bu hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hz. Ömer'i medih edici sözler ifade buyurmuşlar. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
Mâ min nebiyyin illâ ve fî ümmetihî mu'allemün ev mu'allemân. "Hiçbir peygamber yoktur ki onun ümmetinde bir veya iki muallem, muhaddes, kendisine ilham olan kimse bulunmasın. Benim ümmetimde de böyle bir kimse varsa o muhakkak ki Hattab'ın oğlu Ömer'dir. Muhakkak ki Hak Ömer'in lisanı ve kalbi üzeredir."
Bu hadîs-i şerîfte geçen muallem kelimesi başka bir hadîs-i şerîf rivayetinde de muhaddes diye geçiyor ki "kendisine söz söylenilen, ilham olunan, melek tarafından kendisine hak ve hayır ifade edilen kimse" mânasına geliyor.
Mesela Mişkât'in [el-Mişkâtü'l-Mesâbih] hadisinde;
Lekad kâne fî-mâ kablekum mine'l-ümemu muhaddesûn fe-iyyeku fî ümmetî fe-innehû 'Umer tarzında rivayet olunmuş.
"Her peygamberin ümmetinden peygamber olmadığı halde kendisine hayır, hak ilham olunan kimseler vardır. Peygamber değil, kendisine vahiy gelmiyor ama Allah ona öyle bir saf kalp vermiş, öyle güzel, muntazam görüş ihsan eylemiş ki, hakkı görüyor ve hak üzere bulunuyor. Eğer benim ümmetimden de bir numune söylemek gerekirse işte o Hattab'ın oğlu Ömer'dir." buyurmuş Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. Adaletiyle meşhur olan o Hz. Ömer'i metih eylemiş.
Ve inne'l-hakka alâ lisânü Umer ve kalbî. "Hakikat Hz. Ömer'in dili ve kalbi, konuşması ve gönlü üzerindedir." O hakkı söyler, gönlünden hakkı geçirir diye iltifat buyurmuşlar.
Bu hususta daha başka hadîs-i şerîfler de var. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten gelen bir rivayette de "ve kalbihî" sözünün arkasından buyurmuş ki;
Yekûlü'l-hakka ve in kâne mürren. "Acı da olsa hakkı söyler." Gerçeği, hakkı söyler diye Peygamber Efendimiz öyle metheylemiş.
Bu sözlerden bize çıkacak çok ibretler var. Demek ki acı da olsa, hakkı kabul etmek de bir ders, o da büyük bir fazilet. Hakkı, gerçeği, acı gerçeği söyledi diye bir insanı savurup atmamak lazım.
Hakkı söylüyor çünkü ne darılıyorsun? Gerçeği söylüyor, darılmaya hakkın var mı? Gerçeği söyleyen kimseye kızmamak gerektiği de oradan anlaşılıyor.
Hz. Ömer'in bazı hâdiseleri hadis kitaplarında zikredilmiştir. Mesela içkinin haram kılınmasından önce içki içilmemesi gerektiğini ifade eden bir kimsedir. Peygamber Efendimiz başka bir hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki:
"Hz. Ömer bir yola girse şeytan da karşı yoldan geliyor olsa, yolunu değiştirir." Hz. Ömer'in korkusundan yolunu değiştirir. Öyle celadetli, has, halis bir kimseydi.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in kabri şerîfinde şu anda ona komşu olarak, kabir komşusu olarak bulunması; daha başka ne şeref bekleriz, o devlet kime nasip olur. İşte onunla beraber bulunuyor.
Her hacı Medîne-i Münevvere' ye gittiği zaman kabrini ziyaret ediyor. "Hilafet vazifeni güzel eda ettin" diye dua ediyor, şefaatini talep ediyor. Allah bize şefaatini ihsan eylesin, o güzel huyları bizlere de nasip eylesin. Yine güzel bir huy olan acı da olsa hakkı söylemeyi bizlere nasip eylesin.
Hakkı söylemekten susuyoruz, söylemiyoruz. Bildiğimiz bir gerçek var, söylemiyoruz! Ya menfaat zayi olmasın diye veyahut tatlı hatırımız mükedder olmasın, sıkıntıya düşmeyelim diye neme gerekiyor diyoruz, hakkı söylemiyoruz, olmaz! Hakkı söyleyeceğiz.
Akif Merhum' un bir şiirini hatırlarsınız:
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım. diyor. Ne güzel, azim ifade eden bir cümledir. "Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım, hakkı ayaklar altında bırakmam, hakkı ezdirtmem." demek istiyor.
Elhamdülillah, Allah-u Teâlâ hazretleri bizlere de öyle hakkı çiğnetmemek, çiğnememek nasip eylesin, hakkı söylemek nasip etsin.
Bir başka hadîs-i şerîfinde Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
Zül mea'l-hakki haysü zâle. "Hak nereye giderse sen de ona peşinden git, bir yerde sabit kalma, takılıp kalma, hak ne tarafa giderse peşinden ona tâbi ol, hakka tâbi olarak öyle yürü."
Onun için en önemli şeylerden birisi gerçektir, hakikattir, haktır, hukuktur. Ona tâbi olmamız gerekiyor! Kur'ân-ı Kerîm'in bazı ayetleri var ki bize bildirilmiş;
Eğer kendi aleyhimize bile olsa, çok sevdiğimiz anamızın babamızın, yakınlarımızın aleyhine bile olsa haktan ayrılmayacağız, böyle emrolunmuş. Bunu yapmakla, böyle hareket etmekle emrolunmuşuz.
Bizim arkadaşlarımızdan birisi çok yüksek bir mevkideymiş. Bir yerden bir yere gidiyorlar. Babası da binmek istemiş makam arabasına. Demiş ki babasına:
"Babacığım bu makam arabasıdır, ben sana parasını vereyim sen başka bir arabaya bin."
Başka bir arabaya bindirmiş. Tabi insana garip geliyor. Belki babası memnun olmuştur, belki de kırılmıştır bilmiyoruz ama babasına öyle demiş; "Bu makam arabasıdır, sen buyur başka arabayla, ben parasını vereyim, baba." demiş.
Ruslara teslim ol, anlaşma yap, bu kavga gürültü ne olacak böyle diye annesi Şeyh Şamil'e teklif etmiş. Kimse söylemeye cesaret edemiyor, annesini bahane etmişler, annesini aracı yapmışlar, ona söylettiriyorlar. Şeyh Şamil şöyle bir durmuş:
"Anne, sen benim anamsın, sen bu sözü söylemekle cezayı hak ettin ben de senin varisinim, oğlunum bu cezayı ben çekeceğim" demiş. Sırtını açtırmış annesine, vurulması gereken kamçı kadar kendi sırtına vurdurmuş.
Adalet, hakikat! Hepimiz hakikati söylesek hiç haksızlık olmaz. Cemiyetin düzeni hak üzerinedir. İnsan tek başına olduğu zaman hak bahis konusu olmaz. Hak, cemiyet halinde yaşamanın şartıdır, gerçeğidir. Senin hakkın ötekisinin hakkı, berikisinin hakkı arasında, şeraitin koyduğu bir çizgi var. O taraftaki bu taraftakine doğru çiğneyemez. Bu taraftakinin de o tarafa doğru çiğnemeye hakkı yok. İşte bu çizgiye riayet etmek gerekiyor. Eğer ona riayet olunmazsa, cemiyet yıkılır. Cemiyetin sıhhatle yürümesini istiyorsak hakka riayet edeceğiz, hepimiz hakkımıza razı olacağız, hakkı destekleyeceğiz, kale gibi sağlam hakkı söyleyeceğiz.
Hasmım da olsa, düşmanım da olsa hakkı söylediği zaman, "Tamam, doğru, bu gerçeği söylüyor." demek faziletini göstereceğiz. Allah bize Hz. Ömer'in şöhret bulduğu adalet, hak, hakkaniyet sıfatını ihsan eylesin. Şefaatine nâil eylesin.
Mâ min nebiyyin illâ ve lehû nezîrun fi ümmeti ve Ebû Bekrin nezîru İbrahîme ve Umeru nezîru Mûsâ ve Usmânu nezîru Hârûn ve Aliyy'übnü Ebî Tâlibin nezîrî ve men serrehû en yenzura ilâ 'İsebni Meryeme fe'l-yenzur ilâ Ebî Zerrini'l-Gıfâriyyi.
Bu hadisi şerîf Enes b. Malik radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde ashabından beş muhterem zatı, beş peygambere benzetiyor. Buyurmuş ki Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
"Hiçbir peygamber yoktur ki onun emsali benim ümmetimde mevcut olmasın." Her peygamberin huyu gibi, sıfatı gibi, hali gibi halleri olan bir kimse benim ümmetimde vardır. Hiçbir peygamber yoktur ki benzeri benim ümmetimde bulunmasın.
Hz. Ebû Bekir, Hz. İbrahim'in naziridir; ona mümasildir, onun benzeridir; Hz. İbrahim gibidir.
Hz. İbrahim nasıldı? Hz. İbrahim çok gözü yaşlı, çok hassas tabiatlı bir kimseydi.
İnne İbrahime le-evvâhun halîm. "Halim, selimdi. Çok gözü yaşlı bir kimseydi." Hatta rivayete göre diyorlar ki "İbrahim" sözü Ebun rahîmun demektir. "Çok merhametli, babacan kimse" demektir. Çok merhametli idi, çok gözü yaşlı idi, katı değildi, hassas mizaçlı bir kimse idi. Kur'ân-ı Kerîm öyle methediyor. Evvâh sözünün mânası için müfessirler "çok ah vah eden demektir" diyorlar.
Ama neden ah vah ediyor? Allah'ın sevgisinden, Allah'a bağlılığından, o hassaslığından dolayı. Kalbi rikkatli bir kimsedir.
Hz. İbrahim bu rikkatine rağmen nasıl yaşadı?
Koca bir müşrik cemiyete karşı geldi. Kur'ân-ı Kerîm'in kıssalarında bizim için çok ibretler var. Hz. İbrahim bu gözü yaşlı, bu hassas, rikkatli kimse koca bir cemiyetin karşısına tek başına çıktı. Bir koca cemiyet; ordusuyla, put hanesiyle koca bir şehir devleti. Put hane yapmışlar, çeşit çeşit putlara tapıyorlar. Batıl bir itikat üzerindeler.
"Yanlış yaptınız, elinizle yaptığınıza niçin tapıyorsunuz; bunlar işitmezler, duymazlar, görmezler, niye buna tapıyorsunuz!" dedi. Hatta put hanelerine girdi, bütün putlarını parçaladı. Parçaladığı baltayı götürdü büyük putun başına astı. Şehir dışına merasime gitmişler, geldiler baktılar ki put hanenin içi harap; bütün putlar yerde. Bunu kim yaptı bizim putlarımıza diye araştırdılar. Bu hadiseleri bize Kur'ân-ı Kerîm bildiriyor.
Dedi ki birisi:
"İbrahim diye, yiğit, delikanlı bir genç var. O böyle söylüyordu, yapsa yapsa o yapmıştır."
Allah, Allah mühim bir hadise olmuş. Put hane harabeye dönmüş, halkı topluyorlar. Ama toplanmalarında da ibret var. Hz. İbrahim aleyhisselam'a soruyorlar:
"Ey İbrahim! Bizim ilahlarımıza bunu sen mi yaptın?"
Hz. İbrahim diyor ki:
"Belki en büyüğü yapmıştır, Sorun bakalım konuşabiliyorsa, sorun belki en büyüğü yapmıştır. Bak en büyüğü duruyor, ötekilerin hepsi parçalanmış, kavga çıkmıştır aralarında, vurmuş, kırmış ötekileri parçalamıştır."
Demişler ki:
"Yâ İbrahim! Biliyorsun bunlar konuşmaz."
"Peki kendisini müdafaa edemeyen, konuşamayan, derdini anlatamayan, bu şeylere ne diye tapınırsınız?" demiş.
Ses yok, cevap yok. Nasıl cevap versinler. Yanlış yoldalar çünkü. Hz. İbrahim hakkı tutmuş, hakkı söylüyor. Allah tarafından desteklenmiş bir kimse.
Dediler ki:
Kâlû harrikûhu vensurû âlihetekum. "Yakın bu adamı da putlarınıza, ilahlarınıza yardım edin."
Yakmak istediler ama Allah yaktırmayınca yaktırmaz. Hz. İbrahim'i ateşe attılar, o dönmedi. Ateşe attıkları halde, atmak istedikleri halde, tamam sizin dediğiniz gibi olsun demedi.
"Yok yanlıştır, bu putlara tapılmaz" dedi, öyle devam etti. Ateşe attıkları zaman tabii bilmiyoruz, rivayetlere göre Cebrail aleyhisselam gelmiş; onun dahi yardımını istememiş. "Rabbim beni görüyor" demiş. Ateşe attılar; Allah-u Teâlâ hazretleri ateşe;
Kûnî berden ve selâmen 'alâ İbrâhîm. "Ey ateş! İbrahim için soğuk ve selâmetlik ol, yakma onu." diye emir buyurdu. Hz. İbrahim ateşten yanmadan, sağ salim çıktı.
Hz. İbrahim'in sahip olduğu iki sıfatı tezat gibi görünüyor ama bizim için çok ibretler var. Bir taraftan hassas, rikkatli, gözü yaşlı, ah edici, duygulu bir kimsedir. Bir taraftan da gerçeği söylemekte, gerçeği işlemekte sapasağlam, kale gibidir. Vücudu zayıf, naif olabilir ama kale gibi bir ruhu var. Çok önemli iki sıfattır.
Hz. Ebû Bekir de öyleydi, çok gözü yaşlıydı. Mekke'nin müşrikleri kalabalık oldukları zaman;
"Toplu ibadet etme, bir araya gelme, evinden dışarı çıkma" dediler Hz. Ebû Bekîr Sıddîk radıyallahu anh'a. Bahçesinde ibadet etti, gözyaşlarını döke döke Kur'ân-ı Kerîm okurdu, namaz kılar, ibadet ederdi. Mahallenin bütün sakinleri başına toplanır, hayretle, hayranlıkla bakarlardı kendisine. Böyle gözü yaşlı hassas bir kimse idi, çok duyguluydu. Arapların eski tarihini çok iyi bilirdi. Ensâb ilmini çok iyi bilirdi, sülaleleri iyi tanırdı, şiirlerini bilirdi. Ârif, zarif, yüksek, çok zengin bir kimseydi, Mekke-i Mükerreme'nin eşrafındandı. Bütün parasını İslâm'a Allah'ın Resulünün emrine tahsis eyledi. Öyle fedakâr bir kimsedir.
Peygamber Efendimiz' in vefatından sonra, Müslüman olan kabileler, zekâtı vermek istemiyorlar diyorlar ki:
"Ey Ebû Bekir! Biz namaz kılmaya devam edelim ama vazgeç şu zekâttan."
Ebû Bekir vazgeçer mi, Allah'ın emri, Kur'ân-ı Kerîm'de emredilmiş. Namaz kılmak bedenî bir ibadet, malın da ibadeti var. Allah yolunda malından da vereceksin, Mala gelince vermemek olur mu?
Dedi ki:
"Resûlullah zamanında ne veriyorsanız zekâttan, onları vereceksiniz. Vermezseniz alıncaya kadar sizinle mukatele ederim, savaşırım."
Demek ki yumuşaklık bir tarafa, vazife bir tarafadır. İbrahim aleyhisselam gibi. Biz de öyle olacağız. Kur'ân-ı Kerîm'de ne buyuruluyor:
Eşiddâu 'ale'l-küffâri ruhamâu beynehum.
Müslümanlar nasıldır?
Birbirlerine karşı şefkatli, merhametli, halim selim, yumuşak, alttan alırlar, ses çıkartmazlar, boyun bükerler, affederler, bağışlarlar. Eşiddâu 'ale'l-küffâri. "Kâfirlere karşı da pehlivan, celadetli, kuvvetli, güçlü." Ödü patlar, kimse yan bakamaz. Hakiki bir Müslüman olsak herkesin ödü patlar.
Peygamber Efendimiz' in korkusu bir aylık mesafeden düşmanının gönlünü alt üst ederdi.
Nusirtu birru'bi mesîreti şehrin. "Bir aylık mesafeden düşmanımın kalbine korku salmak suretiyle Allah bana yardım eyledi." Resûlullah'tan bir ay ötedeki düşmanının ödü patlardı. Hakiki Müslüman da öyledir. Hakiki Müslümanlardan cümle cihan halkı korkar.
Kimden korkmaz? Müslüman olmayan, zayıf, dinin emirlerini bilmeyen, tutmayan, hakka muzahir olmayan, gayret göstermeyenlerden. Ama bakın eskiler bedenen zayıf de olsalar ruhen ne kadar kahraman kimseler.
Ve 'Umerü nazîru Mûsâ. "Her peygamberin ümmetimiz içinde bir emsali, dengi var ya mukabili; Hz. Ömer de Musa'nın benzeridir."
Musa aleyhisselam nasıl bir kimse idi?
Mübarek celadetli, asabi bir kimse idi. Tur dağına çıktı, o arada ümmetinden Samîrî adındaki kimse bilezikleri, yüzükleri topladı. Onlara buzağı şeklinde bir put yaptı. Onları tapmaya teşvik etti.
Eskiden Mısır'da buzağıya tapıyorlardı. Hz. Musa, Harun aleyhisselam geldi; onlara Allah'ın birliğini öğretti. Firavun gözlerinin önünde sulara gark oldu, Firavun' dan kurtuldular. Çölleri geçtiler, Allah çöllerde bıldırcın eti, kudret helvası gönderdi; oralarda besledi. Bu sefer Musa aleyhisselam Tur dağına çıkıp münacat edince Mevla’sına, vahiy gelince kendisine, orada bekledikleri esnada, Samîrî adındaki bir kişi bütün kavmin ziynet eşyalarını topladı, ustalıklı bir buzağı döktü, içi boş. Hava bir yerinden girince öbür tarafından buzağı böğürtüsü gibi bir ses çıkardı.
Fe ehrace lehüm iclen ceseden lehû huvârun. "Böğürür gibi ses çıkardı."
Altından bir buzağı heykeli yaptı. "Herkes buna tapsın." dedi. Eski Mısır dininde öküze tapmak var. O akideyi [canlandırmaya çalıştı veya taklit etti.]
Hz. Musa Tur dağından geldi. Elvah, levhaları almış, vahiyler yanında. Baktı ki kendisi Tur dağına çıktıktan sonra kavmi sapıtmış. Harun aleyhisselam'ın sakalına yapışmış sinirinden.
Diyor ki:
Yebneümme lâ te'huz bilihyetî velâ bira'sî. Harun aleyhisselam "Ey anamın oğlu benim sakalımı, başımı çekiştirip durma. Benim sözümü dinlemedi bu kavim." diyor.
Musa aleyhisselam Allah yolunda asabi;
"Niye müsaade ettin, niye taptırdın, niye mâni olmadın?" diye kızıyor. Musa aleyhisselam öyle asabi, celadetli bir peygamber. Tabi ulu'l-azm olan peygamberlerden, büyük peygamberlerden.
Ve 'Usmâni nazîru Harûn. "Osman radıyallahu anh Harun aleyhisselam'ın dengi, mukabili." Hakikaten Harun aleyhisselam işte bu hikâyede de anlattığımız gibi halim selim bir kimseydi. Osman-ı Zinnureyn radıyallahu anh Efendimiz de o da halim selim, sessiz, hayâ sahibi bir kimseydi.
Kur'ân-ı Kerîm'i topladı, cem eyledi. Kur'ân-ı Kerîm'in muhafaza edilerek bize kadar gelmesinde emeği geçmiş sahabe-i kirâmdan, halifelerin üçüncüsü.
Ve Aliyyü'bnü Ebî Talibin. Hz. Ali kime benziyor? Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
Nâzirî. "Benim benzerim."
"Ümmetimin içinde Hz. Ali benim benzerim." Hz. Ali Efendimiz öyle müstesna bir iltifata nail oldu. Öyle bir mazhariyeti var.
Bir başka hadîs-i şerîfte de geçiyor ki:
Peygamber Efendimiz Mekke-i Mükerreme'den Medîne-i Münevvere' ye ashabıyla beraber hicret edince, Mekkeliler ile Medinelileri birbirine kardeş eyledi. "Sen sen ikiniz kardeş olun, siz ikiniz kardeş olun." Bir muhacir bir ensar ile kardeş oldu. Hepsi kardeş oldular, oldular…
Hz. Ali Efendimiz boynu bükük kaldı. Efendimiz ona; "Sen de benimle kardeşsin." dedi. Hz. Ali Efendimiz ilk Müslümanlardan. Genç yaşta, delikanlı bile değil, küçük yaşta Müslüman olmuş.
[Efendimiz:] "O da benim dengim, benzerim diyor."
Kaldı Hz. İsa.
Bu hadîs-i şerîfte zikredilmeyen pek çok peygamber var.
Ve men serrehû en yenzura ilâ 'İsebni Meryeme fe'l-yenzur ilâ Ebî Zerrini'l-Gıfâriyyi. "İçinizde Meryem'in oğlu İsa aleyhisselam'a nazar etmek isteyen varsa Ebî Zerri Gıfârî'ye baksın." dedi Peygamber Efendimiz. Ebî Zerri Gıfârî de ilk Müslüman olan beş kişiden biri. Gıfar kabilesi, Medine'nin civarında bir kabiledir.
Peygamber Efendimiz' in peygamberliği kendisine vazife olarak gelince Ebû Zer Cündeb b. Cünâbe radıyallahu anh -Ebû Zer künyesidir, asıl ismi Cündeb- kardeşine diyor ki; "Bir şahıs çıkmış, şunun haberini bana öğren gel."
Kardeşi Mekke-i Mükerreme'ye gidiyor, geliyor. "Peygamber olmuş, halkı kendisine davet ediyor, Allah'a ibadet etmeyi emrediyor, putlara tapmaktan yasaklıyor." diye birkaç şey söylemiş ama Ebû Zerri Gıfârî tatmin olmamış. "Benim gönlümü tam rahatlatacak bir bilgi getirmedin bana. Dur ben gideyim." diyor. Kalkıyor Bedir civarından Mekke-i Mükerreme'ye kadar geliyor.
Hiç kimseye bir şey dememiş, oturmuş, ben filancayı görmeye geldim dememiş. İslâm daha yeni çıkıyor, yeni duyulmuş. İlk önce duyanlardan birisi, kimseye böyle bir peygamber çıkmış diye sormuyor, tehlike de var. Şöyle orada otururken, Hz. Ali Efendimiz gelmiş demiş ki: "Yabancısın, garipsin galiba."
“Evet garibim.”
“Buyur bizim eve gidelim” demiş.
Misafirperver, Hz. Ali Efendimiz cömertlerin şahı. Ebû Zer hazretlerini almış, evine götürmüş. İlk gün ne soruyor ne de ötekisi söylüyor. Ne cömertlik ki misafirini sıkacak bir söz bile sormuyor. "Nerden geldin, niye geldin?" diye sormuyor.
Ne mürüvvet!
Yediriyor, varsın ne sebeple gelirse gelsin, evinde barındırıyor, bir şey demiyor. Ertesi gün yine oralarda bakınmış bir şey sezememiş Ebû Zer hazretleri. Hz. Ali Efendimiz gelmiş; "Galiba yine bir yer bulamadın, yerleşemedin daha." demiş.
Ebû Zer; "Zaten yerleşmeye niyetim yok." demiş.
"O halde buyur bize gidelim."
Tekrar gidiyorlar. O gün de misafir ediyor. Ondan sonra neden geldiğini sormuş. Biraz daha birbirlerine samimiyetlerini anlayınca demiş ki:
"Burada bir zât çıkmış Allah'ın elçisi olduğunu ifade ediyormuş."
Hz. Ali Efendimiz; "Doğru duymuşsun, o zât Allah'ın hak elçisidir, hak peygamberdir, hakkı getirmiştir." diye Ebû Zer hazretlerine böyle anlatmış. Bu hadise hicretten üç dört yıl önce oluyor.
Demiş:
"Yarın ben onun yanına gideceğim, sen de arkamdan gel. Ama bir tehlike olursa ben duvara dönüp ayakkabımı düzeltir gibi yaparım o zaman sen yürür gidersin."
Tehlike var demek ki. Doğrudan doğruya, dobra dobra gidilmiyor, herkes çekiniyor. Hz. Ali Efendimizle böyle konuşmuşlar. Peygamber Efendimiz' in yanına ertesi gün iki yabancı gibi peş peşe gitmişler. Hz. Ali Efendimiz götürmüş. Ebû Zer hazretleri Peygamber Efendimiz' e demiş ki:
"Yâ Resûlallah! Sen Allah'ın elçisisin. Bana İslâm'ı öğret."
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem İslâm'ı öğretmiş.
Bir şey dikkatimi çekti, diyor ki; "Ey Ebû Zer, sen şimdi memleketine dön, git. Biz iyice ortaya çıktığımız zaman gelirsin."
"Yâ Resûlallah! Senin bana öğrettiğin şeyleri ta Kureyş'in ortasına gidip söylemeden edemem."
Gitmiş Kureyş'e, onlar Kâbe'de otururken, tabii o zaman daha etrafta putlar var, henüz İslâm tam hâkim olmamış. "Allah birdir, bu putlara tapılmaz, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Allah'ın hak elçisidir, Kur'ân-ı Kerîm hak kitaptır." diye İslâm'ın hakikatlerini söyleyince üstüne çullanmışlar, Ebû Zer Gıfârî hazretlerini öldüresiye dövmüşler.
Zer "küçük karınca" demek, Ebû Zer, "karınca babası" demek. Ufak tefekmiş de kendisi, çok babayiğit bir şey değilmiş, ondan o lakabı almış. Ebû Zer hazretleri epeyce bir ölecek dereceye gelince Abbas radıyallahu anh şöyle üstüne kapanmış;
"Ey Kureyşliler! Bu adamı öldürüyorsunuz ama bu sizin kervan yolunuz üzerindeki kabileye mensup, Gıfar kabilesinden. Sonra siz buradan kervanlarınızı yükleyip onların arazisinden geçeceksiniz, kendi adamlarından birisini öldürdünüz diye sizi oradan geçirmezler, ticaretiniz mahvolur." diyerek Ebû Zer hazretlerini ellerinden öyle kurtarmış.
Bir kere dayağı yiyen ne yapar?
Boynunu büker ne yapsın, bir de ufak tefekse, karşı taraf kalabalıksa. Ertesi gün yine gitmiş oraya; "Allah birdir, Hz. Muhammed O'nun elçisidir, hak din İslâm'dır" diye [söylemiş.] Yine üstüne çullanmışlar. Böyle bir kimse!
Müslüman olduktan sonra da çok cömertmiş. İki tane dinarın, dirhemin bir araya gelmesini doğru görmezmiş, içtihadı öyle. "İkisi bir araya geldi mi Kur'ân-ı Kerîm'de yasaklanan durum olur." dermiş.
İnnellezine yeknizûne'z-zehebe ve'l-fiddate velâ yünfikûnehâ fî sebîli'llâhi fe-beşşiruhum bi azâbin elîm.
"Bu iki dirhemin bir araya gelmesi bile; 'Altını gümüşü depo edip biriktirenleri elim bir azab ile korkut, onlar cehenneme düşecekler.' âyet-i kerîmesindeki biriktirmeye dâhildir." dermiş, kanaati böyleymiş.
Kendisi de biriktirmemiş. Çok fakirane bir hayat sürmüş. Beytü'l-mâlden para tahsis etmişler, eline ne kadar para geçerse fukaraya hemen o gün dağıtırmış. Öyle garip cömertliği olan bir kimsedir. Rebze denen yerde hicretten 32 yıl sonra ahirete intikal eylemiş.
Peygamber Efendimiz' in bir de mucizesi var bu zât-ı muhterem hakkında. Diyor ki:
"Sen tek yaşarsın, tek olarak ölürsün, bir müstesna kimsesin." Peygamber Efendimiz böyle söylemiş. Kendisi de biliyor, hanımına diyor ki:
"Resûlullah bana böyle söyledi, kimsesizken vefat edeceğim. Benim cenazemi yol üstüne koy, oradan geçecekler benim cenaze namazımı kılarlar." diyor.
Vefat edince hanımı yol üstüne bırakıyor cenazesini. Şam tarafından kervan geliyor. Kervandakiler bakıyorlar ki cenaze var. Kervanın içinde Abdullah b. Mesûd radıyallahu anh varmış. Diyor ki:
“Kim bu zât?”
"Buna Ebû Zer Gıfari derler." denilince Abdullah b. Mesûd radıyallahu anh çok duygulanıyor. Diyor ki:
"Resûlullah doğru söylemiş, tek ölür diye hadîs-i şerîfte buyurmuştu." Cenaze namazını Abdullah b. Mesûd kıldırmış. Allah şefaatlerine nâil eylesin.
Bir başka hadise daha var onunla ilgili biliyorsunuz. Kureyş kendisine tazyik ettiği zaman bir ay Mekke'den, Beytullah'tan çıkmamış. Dayak faslı başlayacağı zaman Kâbe'nin örtüsünün altına girermiş. Hiç yemek yememiş. Resûlullah Efendimiz soruyor:
"Nasıl geçindin?"
"Zemzem içtim yâ Resûlallah." diyor. Kilo da almış, sadece zemzem içtiği halde şişmanlamış. Bu hadise zemzemin besleyici bir tesiri olduğunun da bir örneğidir. Zemzem içmiş başka yiyecek yok. Et, süt, ekmek, gıda yok. Bir ay zemzemle yaşamış da daha semirmiş. İşte tevazuu ve zühdü itibariyle Hz. İsa'ya benzermiş.
Tevazu ne demek? Boyun büküp, tekebbür etmemek, insanın kendisini Allah'ın bir âciz, naçiz kulu olduğunu bilmesi. Tevazu buna derler.
Zühd ne demek? "Dünyaya metelik vermemek, dünyaya aldırmamak, âhirete aldırmak, âhirete gayret etmek" demek. "Dünyalık toplamaya gayret etmemek" demek.
Hz. İsa aleyhisselam öyleydi. İşte o sıfatları bakımından Ebû Zer Gıfârî de ona benzer. Bu peygamberlerin, bu sahabe-i kirâmın şefaatlerine Allah bizleri nâil eylesin. Güzel huylarıyla bizleri de mütehallik eylesin.
11.03.1984 -
Nimetlere Şükür, Sabır,
17.11.1985 -
İdareciler, Merhamet, Temizlik
