01.05.1986 - İçki, Geçim Sıkıntısı, Saadetin ve Mutluluğun Sebepleri, Yemekte İsraf, Hayrın ve Şerrin İnsanları
13.11.2024
22 dk 40 sn
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne li'l-mesâkini devleten izâ kâne yevmü'l-kıyâmeti kîle lehüm: ünzurû men et'ameküm fi'llâhi lukmeten ev kesâküm sevben ev sekâküm şerbeten fe-edhilûhu'l-cennete.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
İbn Asâkir kitabına almış, İbn Abbas radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş, şöylece buyurmuşlar:
Miskinler, güçsüz, fakir, kendisine bakmaya gücü yetmeyen, çalışamayacak, muhtaç durumda olan kimselerin kıyamet gününde bir nöbetleri olacak, ellerinde bir fırsat olacak, onların eline de bir fırsat geçecek. Kıyamet günü olduğu zaman onlara denilecek ki:
"Bakın şu insanların arasına, bunların içinde size bir lokma yediren veyahut size bir elbise giydiren veyahut size içilecek bir miktar bir şey ikram eden kimlerse..." Fe-edhilûhu'l-cennete. "Onu tutun elinden, cennete sokun." diye kendilerine salahiyet ve imkân tanınacak.
Bu hadîs-i şerîften anlıyoruz ki hayır yapan insanlar hayır bulacak. Kendilerine hayır yapılan insanlar, boynu bükükler, muhtaçlar Allah tarafından salahiyetli kılınacak ve kendilerine iyilik yapanlara o iyiliklerini adeta ödemesi fırsatı gibi bir şey, onları halkın arasından seçip, ellerinden tutup cennete sevk edecekler.
Bu mâna başka hadîs-i şerîflerde de geçiyor. Onun için, bir kaynakta hakkında bazı tenkitler olmasına rağmen Hoca Efendi hazretleri metnini buraya almış. Elinden tutup; "Yâ Rabbi! Bu bana bir lokma yedirmişti. Bu bana bir şey giydirmişti. Yâ Rabbi! Bu bana bir şey içirmişti." diye iyilik yapan insanları Allah-u Teâlâ hazretlerine arz eyleyip onların Allah'ın rahmetine ermesine sebep olacaklar.
Onun için, elinde fırsat olan, mali durumu münasip olan kimselerin çevresine mukayyet olmaları lazım. Çevresindeki akrabasından başlamak üzere muhtaçları, fakirleri gözetmeli, onların ihtiyaçlarını gidermeye çalışmalı; boyun büküklüklerini, kalp ezikliklerini, ihtiyaçlarını anlamalı, yardımcı olmalı. Bu insana hem ahirette hayırla karşılaşma vesilesi olur, hem de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yemin ederek buyuruyor ki:
"Yapılan hayırlar malı azaltmaz. Verilen sadakadan, zekâttan mal eksilmez."
Malın eksilmeyecek. Çünkü bir melek gökte dua eder ki; -başka hadislerden biliyoruz- "Yâ Rabbi! İnfak eden kimseye, nafaka veren, hayır yapan kimseye verdiği hayrın halefini ihsan et." Nasıl bir padişah ölür imiş, yerine bir başkası geçermiş. Şimdi de birisi gidiyor, yerine başkası geliyor, ona "halef" diyoruz. Her makam böyle oluyor. "O giden paranın yerine buna halefini ihsan et yâ Rabbi!" diye bir melek dua eder durur. Bir kere eksilmez. Malına bir hayır gelir, bereket gelir. Bu tecrübelerle sabit. Allah-u Teâlâ hazretleri en aşağı bire on verir. Arifler bunu denemişler, tecrübe etmişler.
Hatta bir hikâye anlatırlar ki hiç görmediği halde bir arifin birisi öteki beldedeki, çok uzak diyardaki bir kimseye on tane seccade gönderiyor. O tarafa giden bir kervancı, tüccar kimse diyor ki; "Ben falanca beldeye gideceğim, bir emriniz var mı efendim?" Elini öpüyor. O da "Peki, on tane seccadeyi oranın meşhur alimi falancaya götür, benim hediyem hediye olarak ver, selâmımı söyle." diyor. O arif kimseye götürüyor. O tüccar [seccadeleri] verecek ama yolda şeytan, nefis biraz çalışmış, seccadeler bakmış çok güzel, "Bir tanesini kendime hatıra saklasam." diye şeytan onun aklını çelmiş. "Nasıl olsa mesafe uzak, söylemesi mümkün değil, nereden bilecek on tane olduğunu, dokuz tane gitmiş olsun." diye, dokuz tanesini götürüp takdim edince o zât demiş ki:
"Bunlar on tane olacaktı. Hani bir tanesi nerede?"
Tabii kıpkırmızı olmuş. "Bakayım efendim..." Gitmiş, onu da getirmiş, on taneyi teslim etmiş.
Ötekisi nereden bildi? O da demiş ki:
"Ben bir seccade hediye etmiştim birisine, biliyorum ki bire on gelecekti. Yani dokuz tane gelse bir eksiklik var, oradan bildim." diye böyle ifade etmiş.
Buna benzer menkıbeler tabii sizin de kulağınıza gelmiştir.
Hâsılı, itimat edeceğiz ki, tecrübe ile de insan anlayabilir; verilenin karşılığını Allah-u Teâlâ hazretleri bol bol dünyada ahirette ihsan ediyor. İnsan hem mali bakımdan eksikliğe uğramıyor; çünkü yine kesesi de doluyor. Hem mali bakımdan bir eksikliğe uğramıyor, hem de kardeşlerine merhamet ettiği için, sadaka verdiği için, infakta bulunduğu için, miskinleri kayırdığı için, yoksulları doyurup giydirdiği için ahirette kendisi hayırlara eriyor. Bu hadîs-i şerîflerden ve emsalinden anladığımız gibi cennete girmesine vesile oluyor.
Biz Müslümanlar biraz başkaları için yaşamayı öğrenen insanlarız. Herkes "Rabbenâ, hep bana!" dermiş, duyarız. "Nalıncı keseri gibi kendi tarafına çekermiş." diye duyarız. Biz öyle değiliz. Biz kardeşlerimize mümkün olduğu kadar fazlaca hayır yapmayı, îsar derecesinde, kendimize tercih etmek derecesinde onlara hayır yapan bir kavim, ümmetiz.
Rabbimiz o ecdadımızın, büyüklerimizin güzel cömertlik huylarını bizlere de ihsan eylesin. Aramızdaki muhabbeti ziyade eylesin. Böylece yoksullarımızın yüzü gülsün, zenginlerimizin de sevap hanesi dolsun.
İnne meleken müvekkelün bi-men yekûlu: yâ erhame'r-râhimîn fe-men kâlehâ selâsen kâle lehü'l-melekü: inne erhame'r-râhimîne kad akbele aleyke fe-sel.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Hâkim'in Müstedrek'inde Ebû Ümâme hazretlerinden rivayet edilmiş hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Vazifeli bir melek vardır ki 'Yâ Erhame'r-râhimîn!' diyen kimseye karşı vazifesi vardır, tayin edilmiştir."
Ne yapar?
Fe-men kâlehâ selâsen. "Üç defa yâ Erhame'r-râhimîn, yâ Erhame'r-râhimîn, yâ Erhame'r-râhimîn diyen kimseye o vazifeli melek der ki:
'Erhamü'r-râhimîn olan Allah-u Teâlâ hazretleri sana teveccüh eyledi; iste isteyeceğini.'"
Yâ Erhame'r-râhimîn ne demek?
Yâ erham, "Ey en merhametli! demek. Erhame'r-râhimîn, "acıyanların, merhamet edenlerin en merhametlisi olan Allah" demek. Bu güzel bir sıfattır ki Allah-u Teâlâ hazretlerinin rahmetini kendisinin şanına uygun bir sıfatına dayanarak, onu söyleyerek istiyoruz. Makbul bir sıfatıdır, Allah-u Teâlâ hazretlerinin sevdiği bir hitap şeklidir. Kendisine kullarının böylece hitap etmesini sevdiği için bir melek tayin etmiştir. O melek bunu üç defa söyleyen insana; "Hadi, Rabbin sana teveccüh eyledi, ne istersen iste." der.
Buradan anlıyoruz ki duaya yâ Erhame'r-râhimîn, yâ Erhame'r-râhimîn, yâ Erhame'r-râhimîn diye başlarsak duanın icabet kapısı açılacak, Rabbimiz nazar eyleyecek, bize teveccüh edecek, duamız makbul olacak. O halde, isteyeceğimiz duamızı bu hitap ile istemek gerekiyor. Bunu hatırınızda tutun. Bir şey isteyeceğiniz zaman cân-ı gönülden yâ Erhame'r-râhimîn diye üç kere nida ederek ondan sonra isteyeceğinizi sıralarsanız; umulur ki Allah-u Teâlâ hazretleri bu hadisteki vaadin tahakkukunu size de gösterir, Allah-u Teâlâ hazretlerinin rahmetine nail olursunuz, duanızın kabul olduğunu görürsünüz.
Erhamü'r-râhimîn olan Rabbimiz Ümmet-i Muhammed'e umumî olarak rahmeylesin.
Yâ Erhame'r-râhimîn! Yâ Erhame'r-râhimîn! Yâ Erhame'r-râhimîn! İrham ümmete Muhammedin rahmeten âmme. "Yâ Rabbi! Bütün Ümmet-i Muhammed'e umumî, şümullü bir rahmet ile rahmet eyle!"
Hepsini hayırlara erdir yâ Rabbi! Hastalarımıza şifalar ihsan eyle yâ Rabbi! Şaşıranlarımızı hidayet eyle yâ Rabbi! Yolunca yürümekte olanların gayretlerini ziyade eyle yâ Rabbi! Gönüllerimizin muratlarını, taleplerimizi, dileklerimizi bizlere lütfunla kereminle ihsan eyle yâ Rabbi! Bizi kendinden gayrıya muhtaç eyleme yâ Rabbi! Bizi bize bırakma yâ Rabbi! Nefse, şeytana uydurma yâ Rabbi! Ahir zamanın fitnelerine karıştırıp helâk eyleme yâ Rabbi! Sevdiğin yollarda yürümeyi nasip eyle yâ Rabbi! Sevdiğin işleri yapmayı nasip eyle yâ Rabbi! Sevdiğin huylara sahip olmayı nasip eyle yâ Rabbi! Huzuruna senin sevdiğin razı olduğun 'Gel ey kulum, razı ve merzî olarak gel, cennetime dâhil ol, gir, buyur.' diye hitap ettiğin bahtiyarların zümresine bizleri de dâhil eyle yâ Rabbi!
Bu hadîs-i şerîf İbnü'n-Neccar'ın kitabında Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
"Melekü'l-mevt olan Azrail aleyhisselâm'ın insanların yüzüne her bir günde 70 kere bakışı vardır."
Azrail aleyhisselam insanların yüzüne günde 70 defa bakar.
"Kul ki onun canını almak üzere Azrail vazifelenmiş..."
"Bugün vazifen şu kulun canını almak." diye...
O kul o gün gülerse Azrail aleyhisselam der ki;
Yâ acabâhu. "Sübhanallah! Ne şaşılacak şey! Ben onun ruhunu kabzetmek üzere gönderiliyorum, biraz sonra canını alacağım, o hâlâ gülüyor!"
Muhterem kardeşlerim! Bu hadîs-i şerîfi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bize niçin buyurdu?
"Azrail aramızda dolaşıyor, hangimizin ruhunu alacağı belli olmaz. Öyle göğsünü gere gere, karnını gere gere, gamsız gamsız gülme zamanı değildir. Aklımızı başımıza toplayalım. Gülerken gülünecek neyimiz olduğunu düşünelim, başımıza neler gelebileceğini hesap edelim. Ona göre ayağımızı denk alalım." demek. Bunda hafif yollu bir tehdit var, ikaz var ki; "Azrail aleyhisselam aramızda dolaşıyor, siz onu görmüyorsunuz ama o sizin günde 70 defa yüzünüze dik dik bakıp duruyor." demek. Ölüm mademki etrafımızda dolaşıp duruyor, o halde yapacağımız işlere dikkat edelim. Hazırlıklı olalım.
Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyurdu ki:
"Vasiyetini yazmamış olan kimse öyle ölüverirse bu vasiyetini yazmamak ona dünyada ardır, ahirette yüzüne lekedir ve cehennemde azap görmesine sebeptir."
Vasiyetini yazacak. Yastığının altında, cebinde, bir yerde veyahut emanet bir şahsın yanında, elinde vasiyeti bile hazır duracak. "Ölürsem şu kadar borcum var, bu kadar alacağım var. Filancaya kimseye şöyle yapın, falanca kimseye böyle yapın..." Her şeyini hazırlayacak.
Bizim kardeşlerimizden bazıları Mehdi aleyhisselâm'a çok meraklılar. O kadar meraklı ki akılları fikirleri Mehdi aleyhisselam'da. Mehdi aleyhisselam'la ilgili kitaplar okuyorlar, fikirler söylüyorlar, haberler yayıyorlar. "Şimdi çıktı, bu sene çıkacak, geçen sene çıkacaktı..." filan, çeşitli böyle heyecanlı haberler... Benim bir bakıma hoşuma gidiyor; çünkü ötekilerini de korkutuyorlar. "Ha çıktı ha çıkacak, ha çıktı ha çıkacak..." derken... Kendilerine bir zararı var; hiçbir iş yapmaya elleri varmıyor. Olmaz! Elinde dikilecek bir fidanın varsa kıyamet kopmakta iken bile dikeceksin. Vazifeden geri durmak yok. Aksamak yok. Vazifeye devam.
Ya kıyamet kopuverirse? Koparsa kopar.
İzâ mâte'l-insânu fekad kâmet kıyâmetuhû. İnsan öldü mü onun kıyameti zaten kopmuş demektir.
Senin ölüm etrafında dolaşıp durduğuna göre, kıyametinin ne zaman kopacağını bilmiyorsun. Yarına kalmaz, belki bir dakika sonra olur, belki beş gün sonra olur, belki beş yıl sonra olur, belki 50 sene sonra olur. Onu bilemeyiz de yalnız bundan hazırlıklı olmak gerektiği anlaşılır.
Madem "Mehdi aleyhisselâm'ın çıkması yakın." diyorsun, madem "Kıyamet kopması yakın." diyorsun, madem "Alâmetleri belirdi." diyorsun, bu gaflet niye? Bu tembellik niye? Bu gayretsizlik niye? Bu hakları ödememek niye? Bu günahlara dalmak niye? Bu kendisine lazım olan işlerde tekâsül göstermek niye?
Madem öyle bir şey var, hemen gayret kemerini beline kuşan, bütün gayretinle çalış!
Rabia-ı Adeviyye radıyallahu anhâ, rahmetullâhi aleyhâ, her sabah kendisine dermiş ki:
"Ey Rabia, bugün senin son günün, bugün öleceksin. Hadi bakalım, son gün olduğuna göre son güne layık şekilde tevbe et, bir ibadete giriş bakalım."
O gün akşama kadar ibadet, taat, Allah'ın rızasına uygun işler yaparmış. Akşam oldu mu;
"Rabia, hadi bu gündüz kurtuldun ama bu gecen son gecendir. Hadi bakalım, bu gece çalış..."
Sabaha kadar tesbih, zikir, namaz, niyaz, öyle geçirirmiş.
Bir gün iki yumruğunu sıkmış, yolda gidiyormuş. Yaşlı, kapalı, sâliha bir hatun. Hasan-ı Basrî hazretlerinin zamanında. Hasan-ı Basrî hazretleri rahmetullâhi aleyh demiş ki:
"Ya cennet hatunu, böyle yumruklarını sıkmış nereye gidiyorsun?"
Yumruk sıktı sanıyor. Yumruklarını sıkmış, iki eli de öyle hızlı hızlı gidiyor.
"Nereye gidiyorsun?" Demiş ki:
"Ey Hasan, elime iki dinar geçti, birisini bir avucuma aldım, birisini bir avucuma aldım. Biliyorsun ki bunlar bir araya geldi mi fitne çıkartırlar, insanı baştan çıkartırlar, doğru yoldan alıkoyarlar. Birisini ötekisinin yanına bırakmıyorum ki birisi burada kalsın, birisi burada kalsın; hemen götürüp bir fakire teslim edeyim ki bir araya gelirlerse beni baştan çıkarırlar."
Yani zenginliğin, biriken malın, biriktirme hırsının fitne olduğunu ifade etmiş, eline ne geçerse hayra sarf etmiş.
İşte öyle yapmak lazım. Ölüm etrafımızda dolaşıp durduğuna göre vasiyetimizi yazsak ya tevbemizi etsek ya etrafımızdaki insanlarla helalleşsek ya günahlardan kesilsek ya sevaplı işlere yönelsek ya ufak tefek ıvır zıvır işlerle, teferruatla uğraşacağımıza ana işlerle uğraşsak, asıl hedefe yönelsek ya, "Çok sevap kazandıracak işler hangisidir?" diye konuşsak ya...
Herkes ufak işlerle uğraşıyor! Peygamber Efendimiz' e gelip sorarlardı:
"Yâ Resûlallah, bana öyle bir amel öğret ki ben onu işlediğim zaman cennete gideyim." Yani en kıymetli amelleri sorarlardı.
Bu zamane insanları sormuyor; çünkü zamanını geniş düşünüyor, tûl-i emeli var. Emelleri uzamış gitmiş; "Herhalde 80 yıl daha yaşarım, 100 yıl daha yaşarım..." Hiç ölümünü hatırına getirmiyor, hiç öleceğini düşünmüyor. Bir gayreti yok. Halbuki insanın gayreti olacak, çalışması olacak, en verimli amellere yönelmesi olacak.
Rabbimiz bizi gafletten uyandırsın. Hayırlara koştursun. Elimizden çok hayırların akmasına, icrasına bize fırsat versin. Hayırlı işler yapmayı bize nasip eylesin.
İnne men hâfaza alâ hâulâi salâvati'l-hamsi'l-mektûbâti fî cemâatin kâne evvele men yecûzu ale's-sırâti ke'l-berkı'l-lâmii ve haşerahu'llâhu fî evveli zümretin mine's-sâbikîne ve kâne lehû fî külli yevmin ve leyletin hâfaza aleyhinne ke-ecri elfi şehîdin kutilû fî sebîlillâhi.
İbn Abbas ve Ebû Hüreyre'den radıyallahu anhüm ecmaîn rivayet edilmiş. Tayâlisî'nin kitabından alınmış bir hadîs-i şerîf. Beş vakit namazla ilgili. Beş vakit namaz ama cemaatle kılınmasıyla ilgili.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;
İnne men hâfaza alâ hâulâi salâvati'l-hamsi'l-mektûbâti. "Bu farz olan, boynuna yazgı olan, Müslümanların boynuna farz olarak yazılmış olan beş vakit namaza kim devam ederse..."
Ama nasıl? Fî cemâatin. "Cemaatle kılınmasına kim devam ederse..."
"Parıldayan, şakıyan yıldırım gibi sırattan ilk geçenlerden olur."
Şimşek çakar gibi sırattan öbür tarafta geçenlerden olur. Buna devam edenler sırattan şimşek çakar gibi, bir taraftan bir tarafa elektrik şelalesi atlar gibi geçer.
"Ve Allah-u Teâlâ hazretleri onları -beş vakit namazı cemaatle kılanları- sâbikîn zümresinden haşreder, onlarla beraber eder."
Sâbikîn, "ibadette en önde gelenler, koşturup da yarışı kazananlar zümresi, ibadetlerde üstün olan kimseler" demek. Allah-u Teâlâ hazretleri o zümreden haşreder.
"Ve bu beş vakit namaza muntazaman gittiği her gün ve gece için Allah-u Teâlâ hazretleri onlara Allah yolunda öldürülmüş bin şehit sevabı ihsan eder."
Demek ki bu beş vakit namazı cemaatle kılmanın sevabı çokmuş. Bu hadîs-i şerîften onu anlıyoruz.
"Evimizde kılıverelim..." Evinde kılıver ama cemaatle kılmanın sevabı kaçar. Evinde kılarsın... Kendimizi aldatıyoruz;
"Çoluk çocuğumuza imam oluruz..."
Çoluk çocuğuna imam olursun ama bu sevap kaçar, bu vaatlere eremezsin. Bu vaatlere ermek için yürüyüp camiye geleceksin. Cemaati çoğaltacaksın, cemaatin içinde olacaksın. Bu cemaatin içinde ağzı dualı bir insan vardır, Allah'ın bir sevgili kulu vardır, onun hürmetine senin namazın da geçer kabul olur. Evde ya kabul olur ya olmaz; ama burada kabul olur. Burada bir hikmetli söz işitirsin, fayda görürsün. Burada bir hatanı düzeltirsin veyahut iyi bir insansan bir kimseye bir faydan olur.
Çok arkadaşlarımız var, çok iyi sıfatları var; sakalı var, hayrı var, hasenatı var, güzel halleri var, kalemi kuvvetli, her şeyi güzel; namaza müdâvemet etmiyor, camide kılmıyor. Olmaz! Camide kılmak en önemli işlerden birisi!
Peygamber Efendimiz' e bir keresinde bir zât-ı muhterem sordu ki:
"En faziletli amel hangisidir?"
-İlk söylediği söz hangisidir? -
"Evvel vaktinde kılınan namazdır." dedi.
Müslümanların ezan okunur okunmaz, evvel vaktinde o namazı kılması lazım.
O bakımdan, bu beş vakit namaza dikkat edelim. Cemaatle kılınmasına dikkat edelim.
Şimdi bizim işimiz ne oluyor?
Sabahleyin yataktan kalkamayıp beş vakit namazı cemaatle kılmayı sabahtan kaçırıyoruz. Öğleyin işte olduğumuz için kaçırıyoruz. İkindi yine işte olduğumuz için kaçırıyoruz. Akşam yorgun olduğumuzdan, karnımız acıktığından camiye gelmeyip kaçırıyoruz. Yatsı vaktinde de yemekten sonra rehavet çöktüğünden kaçırıyoruz. Beş vakit namaz camide kılınmıyor, evde kılınıyor. Koca koca camiler tın tın, içi bomboş, sabahları kimsecik yok. Bazen imam gelmez, bazen müezzin gelmez oluyor. Öyle durumlar da bazı mahallelerde oluyor.
Namazı cemaatle kılmaya Müslüman erkekler bütün gayretiyle koşuşacak, ciddiyetle bu işe sarılacak, bir.
Sonra da bu kardeşlerimizin her birisinin düşünmesi lazım; "Niye bu cemaati Allah-u Teâlâ hazretleri bize bu kadar şiddetle emretmiş? Bundaki hayır ve bereket nedir? Buna böyle çağrılmamızın sebebi nedir?" diye onu düşüneceğiz. Bu camilere gelmemizin hikmetini düşüneceğiz. Birbirimizle muhabbet edeceğiz. Birbirilerimizi seveceğiz. Birbirilerimizle iş birliği yapacağız.
Bu cemaat bir şeye karar verdi mi, şu sokağın düzenlenmesine karar verse, her birisi bir kürek [alsa çalışsa] bu sokak pırıl pırıl olur. Bu cemaatin her birisi şu kadarcık para verse bu kadar para olur, şu kadar iş yapılır. Hayır, bereket ve verimli çalışma cemaattedir.
Onun için, cemaate geleceğiz. Bir de cemaatle neler yapabileceğimizi iyice düşüneceğiz.