06.09.1987 - Allaha İsyan Yolunda Yemin ve Adak, İhlas, Felak ve Nas Surelerinin Fazileti, İki Yüzlülük
21.06.2026
22 dk 55 sn
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ yemîne aleyke ve lâ nezra fî ma'siyetillâhi ve fî katî'atı'r-rahimi ve lâ fî mâ lâ temlik.
Lâ yemîne li-veledin mea yemîni vâlidin ve lâ yemîne li-zevcetin mea yemîni zevcin ve lâ yemîne li-memlûkin mea yemîni melîkin ve lâ yemîne fî katîatin ve lâ nezra fî ma'siyetin ve lâ talâka kable nikâhin ve lâ itâkate kable'l-meleketi ve lâ sümte [samte] yevmin ile'l-leyl ve lâ muvâsalete fi's-siyâm ve lâ yutme ba'de hülmin ve lâ radâa ba'de'l-fitâm ve lâ tearrube ba'de'l-hicreti ve lâ hicrete ba'de'l-feth.
Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Allah'a günah yolunda yemin ve nezir olmaz, adak adamak olmaz! Adamışsa tutmak gerekmez!"
Yemin ediyor, mesela; "Vallahi billahi ben o adamı öldürürüm, öldüreceğim!"
"Vallahi billahi evinin camlarını şangur şungur aşağı indireceğim!"
Yapma, bu doğru bir şey değil!
Lâ dadare ve lâ dırâr. "İslâm'da mala zarar vermek yok!"
Adama kızıyorsan polise söyle, mahkemeye ver ama camından ne istiyorsun? İslâm onu onaylamıyor.
"Yemin ettim, bırak da şu camları taşlayayım!" Hayır!
Lâ yemîne aleyke fî ma'siyetillâhi. "Allah'a isyan yolunda yemin edilmez!"
Ettiysen tutmak da gerekmez. Kefaretini verirsin, yemini tatbik etmezsin!
Günah yolunda; "Allah'a söz verdim, ille yapacağım!.." demek yoktur. Günahtan dönmek asıl sevaptır. Yalnız yersiz yere dilini kullandığın için, boş yere yemin ettiğinden ceza olarak kefaretini vereceksin. Yemin kefaretini vereceksin ama onu icra etmek doğru olmaz, icra etmeyeceksin!
Ve lâ nezra fî ma'siyetillâhi. "Allah'a isyan yolunda nezir de yoktur!"
"Eğer filanca adamı köşe başında bir güzel döversen nezirim olsun ki sana bir tarla bağışlayacağım, filanca yerde iki tane zeytin ağacımı sana bağışlayacağım, nezrediyorum…"
Öyle şey yok! Günah da yemin de yok nezir de yok! Olmaz.
Ve lâ fî katî'atı'r-rahîmi ve lâ fî mâ lâ temlik. "Akrabalık bağlarını koparmakta da yemin olmaz!"
O da günah çünkü sıla-i rahim emredilmiş, Müslümanın vazifesidir.
Katî'atı'r-rahim; Akrabalık bağlarına riayet etmemek, onları çiğnemek, kesmek, ters hareket etmek.
"Yemin ettim, nezrettim, adak ettim…" Olmaz öyle şey, onu tutmayacaksın.
"Ben o adamla konuşmamaya yemin etmiştim, ne yapayım hocam?" Konuş, yemin kefaretini öde!
Malik olmadığın şeyde de yemin olmaz! Kimin kesesinden ne harcıyorsun? Bu mal senin değil ki, "Falanca şey yaparsa vallahi filancanın malını ona vereceğim…"
Mal senin değil; nasıl veriyorsun? Peygamber Efendimiz; senin olmayan maldan nezir vs. olmaz, diyor.
Kardeşlerim! En iyisi yemine alışmamaktır.
Onun için biz küçüklerimize ne diyoruz? Yemin etme!
Ticarete gidiyorsun:
"Vallahi idare etmez ağabey -veya bizi sakallı görünce hocam- idare etmez…"
İdare eder, ben ticareti bilmez miyim? O malı aşağı yukarı az çok biliyorum.
"İdare etmez, vallahi sermayesini aşar!"
Yalan yemini bastırıyor, alışmış; millet su gibi, nefes alıp verir gibi boş yere yemin ediyor!
"Vallahi de billahi de tallahi de…"
Bir sürü yeminle, hepsi yalan! Ondan sonra;
"Senin gül hatırın için şu kadar olsun…" diyor.
Hani idare etmiyordu? "Hadi senin hatırın için..."
Yahu sen beni tanımıyorsun ki! Hatırım ne olacak?..
Ticarette öyle alışmış. En iyisi dürüst alışalım, yemin etmeyelim; boş yere sinirlenip yalan yanlış sözler söylemeyelim.
İkinci hadis-i şerif uzunca idi, onu da izah edelim:
Ve lâ yemîne li-veledin mea yemîni vâlidin. "Babanın yemini varken evladın yemini olmaz!"
Çünkü baba evladın sahibidir, hâkimidir, asıl söz babadadır!
"Çocuk şöyle demiş…" olmaz, baba var.
Mesela çocuk, "Filanca yere gitmeyeceğim." diye; baba, "Gideceğim." diye yemin etmiş. Babanınki dinlenecek çünkü amir büyük, söz sahibi o!
Ve lâ yemîne li-zevcetin mea yemîni zevcin. "Ortada kocanın yemini varken zevcenin yemini olmaz." Ters yemin, aksi istikâmette yemin hakkı ve onu icra etmek gerekmez.
Ve lâ yemîne li-memlûkin mea yemîni melikin. "Sahip varken kölenin yemini olmaz." Çünkü bunlar hep ötekilere tâbi kimselerdir. Onların yanında söz hakları yok, demek.
Ve lâ yemîne fî katîatin. "Akrabalık bağlarını koparmak hususunda yemin olmaz!" Ve lâ nezra fî ma'siyetin. "Günah konusunda nezretmek, adak adamak olmaz!
Ve lâ talaka kable nikâhın. "Evlenmeden talak, boşama olmaz!"
"Falanca kadını alırsam alır almaz boş olsun."
Olmaz, almadın ki! Yok öyle şey, nikâhı olmayan bir şeyin boşaması olmaz!
Ve lâ itâkate kable'l-meleketi. "Sahip olunmayan bir kölenin âzat edilmesi olmaz!"
Sahip değilsin ki azat olmuş olsun! "Bir köle alırsam azat edeceğim." Olmaz.
Ve lâ sümte [samte] yevmin ile'l-leyl. "Gündüzden geceye kadar susmak yoktur!"
İnnî nezzertü li'r-rahmâni savmen fe len ükellime'l-yevme insiyyâ. "Bugün insanlardan hiç kimseyle konuşmamak üzere Allah'a ahdettim!" buyruluyor. Meryem valide radyallahu anhâ hakkında.
Susma yemininin doğru olmadığını, susma diye bir ibadet olmadığını Peygamber Efendimiz bildirmek üzere diyor ki:
"Bir gün geceye kadar öyle susmak yoktur!"
Konuşmak gerektiği zaman konuşur.
"Hayır, konuşamam çünkü susmam lazım…"
Öyle şey yok! Kendi kendine âdetler, usuller falan çıkarmaya lüzum yok!
Bir kardeşimiz vardı sabah namazından sonra dükkânı açıyor. O arada da kimseyle konuşmamaya ahdetmiş, yanından geçen selam veriyor; ağzı kapalı. Yahu selam ver, onun selamına karşılık ver, bir şey olmaz!
Konuşmama usulü bozulacak diye korkuyor, ödü patlıyor. Bir şey olmaz selam vermekte sevap var. Hatta onun selamına kalmadan kendin ver. Böyle yalan yanlış âdetlere lüzum yok geceye kadar susmak diye bir usul yok!
Ve lâ muvâsalete fi's-siyâm. "Oruçta bir orucu öteki oruca bağlamak yok!"
"Ben dün oruca niyet etmiştim hocam, akşam iftar etmedim, yattım. Göbeğim de iyi, şişmanım, gücüm kuvvetim de yerinde; yarınki oruca da niyet ettim, yarın da tutarım."
Ne yapıyor?
İftar etmiyor, yarınki oruca sahur yapmıyor.
"Akşam oldu. Bana mısın demedi hocam. Yarına gene…"
Öyle şey yok, orucu oruca bağlamak yok! İftar sevap, sahur bereket; Peygamber Efendimiz iftarı erken yapmayı tavsiye ediyor. Suyla bile, hurmayla bile olsa oruçlu olduğu zaman iftar ediverecek, geciktirmeyecek. Sahura da velev suyla bile, hurmayla bile olsa kalkacak. Sahura kalkmak berekettir. Bizim orucumuz böyle! Bir orucu öteki oruca bağlamak vs. filan yoktur.
"Gece kalkmak zor oluyor, ben akşamdan yatıvereyim…"
Güzel olanı sünnete uygun olanı oruç tutacağı zaman sahura kalkmaktır.
"Hocam, daha Ramazan gelmedi, ne diye oruçtan bahis açtın?.."
Oruç sade Ramazan'da olmaz. Ramazan'ın dışında da sevap kazanmak için çok oruçlar vardır: Muharrem'in 10'unda oruç tutmak sevaptır, her ayın bir başında bir ortasında oruç tutmak sevaptır. Sonra Arabî ayların 13, 14, 15'inde, mehtaplı gecelerin gündüzlerinde oruç tutmak sevaptır; Peygamber Efendimiz hiç bırakmamış. Çarşamba, perşembe, cuma günü üç gün oruç tutup da Cuma günüde bir sadaka verilmesi çok büyük sevaplar oluyor.
Pazartesi ve perşembe günleri insanların amelleri, işledikleri sevaplı-günahlı işler "Kullar bunları işledi yâ Rabbi…" diye dergâh-ı izzete Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzur-ı alisine sunuluyor. O her şeyi biliyor ama resmî muamelesi için sunuluyor. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Kulların amelleri pazartesi-perşembe günü dergâh-ı izzete sunulduğu için ben de o günlerde oruçlu olmayı seviyorum."
Kendisi pazartesi-perşembe günleri oruç tutmuş, sevap; o bakımdan biz de tutmaya çalışalım.
Demek ki Ramazan gelmeden başka aylarda da oruçlar varmış, hem de onlarda da çok sevaplar var. Kardeşlerimiz bu oruçları da tutmaya gayret etmeli, o sevaplardan istifade etmeli. Hem Ramazan'a idman olur hem Ramazan'da kazandığımız güzel nefse hâkimiyet duygumuzu arada perçinlemiş oluruz.
Ramazan'da kendimize hâkim olmayı öğreniyoruz; sigarayı bırakıyoruz, kötülükleri bırakıyoruz. Ramazan'dan sonra doludizgin tekrar gidiyoruz. Hâlbuki arada böyle oruçlar tutarak kendimizi perçinlemiş oluruz. Onun için bu sevaplı oruçlara da devam etmeli.
Ama oruçta iftar etmek sevaptır, sahura kalkmak sevaptır; kardeşlerimiz öyle yapsın, bir orucu öteki oruca bağlamasın! Şişmanım, güçlüyüm, kuvvetliyim; ayrı.
En sevaplı şey Peygamber Efendimiz' e tam uymakla olur. Tam uymadığın zaman sevap olmaz. Boşuna daha çok zahmet çekersin, akıntıya kürek çekersin!
Bir keresinde Peygamber Efendimiz' in ordusu, askerleri uzun bir yolculuğa çıktıkları sırada kimisi oruç tuttu. Hâlbuki yolculukta oruç tutmak gerekmez.
Hatta leyse mine'l-birri es-sıyâmu fi's-sefer. "Seferîlik -yolculuk- hâlindeyken oruç tutmak takvadan, birr-i takvadan da sayılmaz!"
Marifet de değildir hüner de değildir! Madem yolculuğun meşakkati vardır, tutmayıverirsin; başka zaman tutarsın. Ramazan'da da yolculukta tutma mecburiyeti yoktur. Efendimiz; "Tutmayın." demiş.
Çok şiddetli sıcak var! Suudi Arabistan bizim [ülkemiz] gibi değil; 40-50-60 derece oluveriyor, güneş insanın iliği kuruyor, dizlerinin bağı çözülüyor. İnsan o güneşin altında su içemediği zaman çarpılıp aşağıya düşer.
"Bugün oruç tutmayanlar sevapları aldı götürdü, tutanlar değil!"
O bakımdan yerine göre hareket etmeyi bilmek en iyisidir. Sünnet-i seniyyeye, dinimizin ahkâmına uygun az bir ibadet, sünnete aykırı çok çalışma çabalama, hoplama zıplamadan daha sevaplıdır! "Ye!" dediği yerde yeriz, "Oruç tut!" dediği yerde oruç tutarız; o daha güzel, söz dinlemek daha iyi!
Kurban Bayramı’nda oruç tutmak haram! Bayram; herkes yesin içsin, bayram etsin diye o gün öyle tayin edilmiş. Onun için Müslüman kardeşlerimiz her şeyi yerli yerinde yapmayı öğrenmeli.
Lâ yenâmenne ehadüküm hattâ yekraa sülüse'l-Kur'âni. Kâlû: Ve keyfe yestetiu? Kâle: Elâ yestetîu en yekraa Kul hüvallâhu ehad ve Kul eûzü bi-rabbi'l-felak ve Kul eûzü bi-rabbi'n-nâs.
Ebu Hüreyre radyallahu anh'ten İbn Asakir rivayet etmiş. Efendimiz buyurmuş ki:
"Sizden biriniz sakın ha Kur'ân-ı Kerîm'in üçte biri kadarını okumadan uyumasın!"
Kur'ân-ı Kerîm 606-608 sayfa; 200 sayfa okuyacak öyle yatacak, gibi yani anlamışlar ve demişler ki:
"Yâ Resûlallah, kişi her akşam üçte birini okumaya nasıl güç yetirebilsin?"
Her akşam üçte birini okumak hafızların bile zorlanacağı bir şeydir. İnsanın başka işi vardır: Yolculuk olur, hastalık, ihtiyarlık olur, darlık olur, soğuk, sıcak olur…
Nasıl güç yetirilebilir?
Efendimiz diyor ki; "Sizden biriniz Kul hüvallâhu ehad, Kul eûzü bi-rabbi'l-felak, Kul eûzü bi-rabbi'n-nâs okuyamaz mı?"
Demek istiyor ki Kul hüvallâhu ehad, Kul eûzü bi-rabbi'l-felak ve Kul eûzü bi-rabbi'n-nâs okursa sanki Kur'ân-ı Kerîm'in üçte birini okumuş kadar sevap kazanır.
Hatırınızda olsun: İnşaallah bu akşamdan itibaren vazifemiz ne olacak?
Kul hüvallâhu ehad, Kul eûzü bi-rabbi'l-felak ve Kul eûzü bi-rabbi'n-nâs okuyup öyle yatacağız.
Daha kârlı bir şey söyleyeyim: İnsan abdestli olarak yatarsa -abdest aldı, abdestli olarak yattı- melekler "Bu kul bütün gecesini ibadet etti!" diye yazarlar.
Horul horul uyur, harıl harıl ibadet sevabı alır!
Neden? Abdestli yattı diye!
Hatta melekler arıların çiçeklere kondukları, bala koştukları gibi o abdestli kulun etrafına toplaşırlar. Şeytan sokulamaz, meleklerle, hurilerle güzel bir gece geçer; ölürse cennetlik olur!
Onun için gece abdestli yatmaya dikkat edin. Abdest alınca 4 rekât da namaz kılıverirsiniz, öyle yatarsınız.
Kul hüvallâhu ehad ve Kul eûzü bi-rabbi'l-felak ve Kul eûzü bi-rabbi'n-nâs'i de okuyun.
Lâ yenbeğî lizi'l-vecheyni en yekûne emînen indallâhi azze ve celle.
"İkiyüzlü kişinin Aziz ve Celil olan Allah indinde emniyette, güvenilir bir kimse olması mümkün değildir!"
Ona böyle buna böyle görünen, yüzüne gülüp arkasından kuyusunu kazan, iki türlü hareket eden bir kimse emin sıfatına, emniyetli, güvenilir insan sıfatına sahip olmaz. Allah indinde o yalancıdır çünkü bir öyle görünüyor bir öyle görünüyor! Yanarlı dönerli iki türlü davranıyor ve kıyamet gününde de münafık sıfatıyla muttasıf olduğundan orada da hayra ermez, mükâfat bulmaz, işi iyi bir noktaya varmaz.
O halde ikiyüzlülük etmeyeceğiz. Dobra dobra olacağız, açık, net olacağız, dürüst olacağız, sorduğu, istişare ettiği zaman karşımızdakine kanaatimizi doğru doğru söyleyeceğiz. Yalan söylemeyeceğiz, karşımızdaki kardeşimize hakkı söylemekten çekinmeyeceğiz.
"İnsanlara karşı duyduğunuz saygı, korku ve onların kalabalığı sizi hakkı söylemekten menetmesin!" demiş Peygamber Efendimiz. Hakkı söylemekten durmayacağız. Sevdiğimiz kardeşimiz hata edebilir, sevdiğimiz kardeşimize; "Ben seni seviyorum ama şu işin biraz garibime gitti. Bunu yapma kardeşim, bundan zarar görürsün…" diye hakikati söyleyebileceğiz. Çünkü Peygamber Efendimiz; "Müslüman Müslümana karşı açık kalpli olacak!" diyor. Öyle ikiyüzlü, yüzüne gülüp arkasından kuyusunu kazma tarzında olmayacak. Bu güzel ahlâka da sahip olalım inşaallah. Dürüst, mert olalım, dobra dobra gerçeği söyleyelim.
60 İhtilâli olmuş. Ben o zaman henüz İstanbul'daydım. Bir müsteşar arkadaş anlattı, kendisi de yaşlı başlı bir Osmanlı Efendisi yaşlı bir kimse. Meclisin yanında, kapısının orada bir bina var: Millî Birlik Komitesi vs. Askerî bir şey olduğu sırada orada bir toplantı olmuş. Bizim bu müsteşar olan tanıdık da gitmiş, bir de bizim fakültede vazife gören birisi vardı, o da ve bir de bir kadın var; o da gitmiş. Meslekî bir toplantı gibi onların ihtisaslarından istifade etmek için oraya çağırmışlar.
Bütün erkekler korkularından susmuşlar. İsmini söylemeye lüzum görmüyorum; o kadın kalkmış, gerçekleri, doğru şeyleri dobra dobra, merdane söylemiş. Aferin, aşk olsun! Erkekler susmuş, kadın erkeklik yapmış, konuşmuş. Bazen böyle oluyor. Bir kitapta okumuştum çok hoşuma gidiyor:
Sultan Mahmut, Rey şehrini idaresi altına almak istemiş. Rey şehrinin de hükümdarı ölmüş. Bir küçük çocuk kalmış, çocuğun da bir yaşlı büyüğü -annesi veya anneannesi- var. Ama tecrübeli bir kadınmış, dindar, iffetli, zahide bir kadınmış. İdare onun elindeymiş. Çocuk küçük olduğu için idare onun elindeymiş. Sultan Mahmut Rey şehrine;
"Şehri bana teslim etsinler, hutbeyi benim namıma okusunlar, paraları benim adıma bassınlar; benim hâkimiyetime girsinler!" diye haber göndermiş. Çocuk küçük, belde küçük, askeri az; Sultan Mahmut meşhur bir sultan, hücum etti mi ezer geçer, canına okur.
Şimdi bu hükümdar ne yapsın?
Hükümdar küçük de o yaşlı kadın mektup yazmış, diyor ki;
"Ey Sultan Mahmut! Mektubunu aldım. Böyle böyle demişsin. Allah bilir ki sen bana zulmen ordu toplayıp hücum edersen ben de müdafaaya kalkışır seninle çarpışırım! Korkmam ve kaçmam, sen bana hücum edersen ben de seninle çarpışırım!"
Bunu kadın diyor ama kadın kurnaz, cevabın güzelliğine bakın:
"Sen mektubunda; 'Askerle ezerim, istediklerimi yaparsınız ya da ezer geçerim!..' diyorsun ya; gelirsen seninle çarpışırım! İki ihtimal var: Bir; sen beni yenersin, -tabi olacağı o, bunun ordusu ne kadar; ötekisi Sultan Mahmut- zaten meşhur bir sultansın, cümle cihana hâkimsin; 'Sultan Mahmut bir ihtiyar kadını yenmiş.' derler, bu sana şeref getirmez, senin şerefini düşürür. Ama bir de benim seni yendiğimi düşün, cümle cihana rezil olursun; 'İhtiyar bir kadın koca Sultan Mahmut’u yenmiş!' derler." diyor.
Sultan Mahmut bu mektubu alınca Rey şehriyle uğraşmaktan vazgeçmiş! Dil! Yunus Emre;
Söz ola kese savaşı söz ola kestire başı, diyor ya! Söz güzel söylendiği zaman savaşı ortadan kaldırıyor, kötü söylendiği zaman "Kesin şu herifin kafasını!" İnsan canından oluyor, söz çok önemli. Onun için kadınların da merdaneleri, dobra dobra yüreklileri oluyormuş. Kadınlar öyle olabildikten sonra erkeklerin hayli hayli mert olması lazım. Kadınların erkekleri olduğuna göre, merdaneleri olduğuna göre erkeklerin hayli hayli erkek olması lazım; erkeklerin kadınlaşması yakışık almaz!
Onun için dürüst olalım dobra dobra olalım. Allah'tan korkalım Allah'tan gayrıdan korkmaya lüzum yoktur, faydası yoktur ve zararı vardır!
İnsan Allah'tan gayrıdan korkarsa ne olur?
Kardeşlerim!
Allah ceza olarak korktuğunu o kişiye musallat eder. Bunun altını çizin. Korktuğu mutlak başına gelir! Cezadır, bu hadis-i şerifte bildiriliyor. Peygamber Efendimiz;
"Bir insan Allah'tan gayrı bir şeyden korkarsa korktuğu mutlaka başına gelir. Eğer âdemoğlu Allahtan gayrı hiçbir şeyden korkmasaydı hiçbir şey ona zarar vermeyecekti!" diyor.
Olmuş bir hadise naklediyorlar: Abdullah b. Ömer radyallahu anhümâ, Hz. Ömer'in oğlu Abdullah. Hz. Ömer terbiye etmiş, sahabenin alimlerinden dindar, ibadet ehli, mübarek bir kimse; Allah şefaatlerine nail etsin.
Gelmiş bakmış ki bir kalabalık, şehrin surları kenarında duruyor, yolun ağzında bekleşiyorlar. Kalabalık; hayvanları, yükleri var ama orada kaynaşıp bekleşip duruyorlar.
"Ne oluyorsunuz?" demiş. Diyorlar ki:
"Yolumuzun üzerinde, ilerde aslan yatıyor."
Hakikaten ileriye bakmış, aslanın birisi oraya ayaklarını uzatmış, yolun üzerine yan gelmiş yatmış.
Çölde aslan! Bu hadiseleri anlamak için o zaman şehirlerini şimdiki şehirler gibi düşünmeyin. O zamanki şeyler şimdi şehirlerin değil köylerin bile cesametine yaklaşmaz! Küçücük küçücük yerleşme yerleri, düşman giremesin falan diye etrafında surlar vardır veyahut evler yakın yakın yapılmıştır. Akşamüstü herkes girdikten sonra emniyet olsun falan diye varsa hendeği vardır, varsa kapısı vardır kapatılır. Oba gibi bir şeydir yani o zamanın köyleri şehirleri.
Medine'nin 40-50 yıl önceki resimlerine baktım da hayret ettim. Küçücük avuç içi kadar bir yer, köy gibi! Herhalde bu hadise orada cereyan etmiş olsa gerek.
Abdullah b. Ömer bakmış, orada hakikaten aslan yatıyor, yırtıcı bir hayvan! Yürümüş dosdoğru aslanın üstüne gitmiş.
Neden?
İmanı var, Peygamber Efendimiz' den duyduğu bu hadise dayanarak gidiyor. Gitmiş, aslan orada duruyor.
Aslan saldırsa ya!
Aslan Allah'ın emrinde, Allah'ın sevgili kuluna saldırır mı?!.. Onlar evliyâlardan üstün, onlar sahabe!
Aslanın yanına kadar gitmiş. Hani inatçı keçileri kulağından, boynundan tutarlar ya; aslanın kulağından yapışmış, yoldan kaldırmış, öbür tarafa kadar götürmüş, dehlemiş, kışalamış kovmuş. Ondan sonra dönmüş gelmiş. Adamlara diyor ki:
"Hadi yolunuzu açtım, gidin! Resûlullah doğru söylemiş. Âdemoğluna Allah korktuğunu musallat eder, eğer âdemoğlu Allah'tan gayrı hiçbir şeyden korkmasaydı hiçbir şey ona zarar veremeyecekti! Hadi yürüyün yolunuza…" diyor.
O hadisi bildiğinden aslanın üstüne yürümüş o imana sahip olduğundan aslan ona saldıramamış. İman işi o! Elinde mi?
Aslan gürleyerek gelir de Allah'ın evliyasının elini ayağını yalar!
O bakımdan Allah'tan korkmaya kendimizi verelim, alıştıralım. Allah'tan gayrıdan korkmayalım ki onların hücumuna musallat kalmayalım. Çünkü bela olarak Allah; "Sen misin benden gayrıdan korkan? Al bakalım cezayı!.." diye başımıza onu sarmasın.