Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Bu da İslâm’da mühim bir vazifedir. Peygamber Efendimiz’ in çok hadis-i şerifleri var. Müslüman hasta kardeşini ziyaret edecek. Onlarla ilgili müjdeleri okuyuverelim.
Men âde marîdan. “Her kim bir hastanın ziyaretine giderse.” Lem yezel yehûdu’r-rahmete. “Rahmete girmiş, rahmette devam etmekte olur.”
Allah’ın rahmetinin içinde olur. Hasta ziyaretine gidiyor...
Hattâ yeclise. “Yanına oturuncaya kadar.”
Demek ki rahmet onu kaplıyor, karşılıyor, rahmetin içinde oraya gidiyor.
Fe-izâ celese iğtemese fîhâ. “Hastanın yanına oturduğu zaman rahmetin deryasına dalar, gark olur.”
Demek ki insan hastayı ziyaret ederken yolda da kâr ediyor. Yanına oturduğu zaman; “Nasılsın kardeşim? İyi misin, hoş musun? Ağrıların geçti mi? Dur bakalım, seni iyi gördüm. Bak, yüzüne renk gelmiş...” Rahmetin deryası boyunu aştı. Rahmet deryası taştı da senin boyunu da aştı, rahmetin içinde gark oldun. “Öyle olur.” diyor Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem.
Bu bir hadis-i şerif. Beyhakî’de, İbn Hibbân’da, Müstedrek’te, Ahmed b. Hanbel’de ve hatta Buhârî’de bile var, Câbir b. Abdillah radıyallahu anh’ten.
Bu nedir? Niye hastanın ziyaretine bu kadar mükâfat verilmiş? Ana fikir ne?
Ana fikir; İslâm’da Müslümanın Müslümanı sevmesi, ona muhabbet etmesidir. Bu çok önemli bir esastır. Müslüman Müslümanı sevecek; candan sevecek, oyuncak değil, kardeş gibi sevecek. Gibisi fazla...
İnneme’l-mü’minûne ihvetün. “Müslümanlar sadece kardeştir.”
Hasım, düşman, yabancı olamaz; “Sadece kardeştir.” diyor.
O kardeşlik, o muhabbetin gereği neyse o yapıldığı zaman mükâfat üstüne mükâfat; o kardeşliğe sığmayan ne yapılırsa da günah üstüne günah, vebal üstüne vebal, ceza üstüne ceza...
Hastalandığı zaman da ziyaret ediyor. İşin aslı bu.
“Ah kardeşim hastalansa da ziyarete gitsem de ecir alsam...”
Sağlığında ziyaret et, başka türlü ecir al. Yani hasta olduğu için değil...
Mahallemizde bir çocuk vardı. Babası oto camı yapıyor, [camı] kırık bir araba gördü mü; “Tamam, babama iş çıktı.” diyor. Latife ediyor. Oto camcısı ya babası... Hani derler ya; “Yağmur yağdığı zaman ekinci sevinir, çömlekçi üzülür.” O arabası bozuldu diye üzülüyor, bu da “Bize cam işi çıktı.” diye seviniyor.
“O hasta olsun da ziyaret edeyim.” değil; sen kardeşine muhabbet ettin mi o muhabbetten neler hâsıl olur... Allah seni onun derecesine yükseltecek. Bu tasavvufu, bu kardeşliği, bu dervişliği sen ne sanıyorsun?..
Kimsenin kimseye bir muhabbet göstermeye niyeti yok. Kalbinde sevmek kabiliyeti yok. Sevmek kabiliyetini unutmuşlar; dumura uğramış, o damarı kopmuş, işi bitmiş, adam sevemiyor. Kimse kimseyi sevmiyor. Herkesin bir kaşı inmiş, bir kaşı kalkmış, herkes her şeyin arkasında bir hesap arıyor. Herkes ters tarafından düşünüyor.
Yakında başıma geldi de oradan üzülüyorum. Yüzüne gülüyor, arkasından kuyusunu kazıyor.
Sen nesin? “Müslümanım.”
Nesin? “-Güya- Din adamıyım...”
Nesin? “-Güya- Üniversitede doktora yaptım...”
Yakışır mı, utanmaz mısın? Senin içinin dışının bir olmasına ne mâni var?
Pırıl pırıl olsana! Alnın açık olsa ya! Sevsene! İçin dışın bir olsa ya! Ne olur! Sevemiyor!
Kızmayı mükemmel biliyor, küplere biniyor. Kızacağı zaman mükemmel. Düşmanlık edeceği zaman şahane düşmanlık ediyor. Kötülük edeceği zaman şahane... Entrikada bir tane... Sanki tahsilini yapmış, profesörlük derecesine çıkmış gibi entrikada bir tane...
“Haydi, ahbaplık yap.” Sevmeyi öğrenmemiş!
İşte bu hasta ziyareti o...
Men âde marîdan lem yahdur ecelühû fe-kâle indehû seb’a mirârin: “Es’elu’llâhe’l-azîm rabbe’l-arşi’l-azîm en yeşfiyeke” illâ âfâhu’llâhu min zâlike’l-maradi.
Peygamber sallahu aleyhi ve sellem bu hadis-i şerifte hastaya gidince ne denileceğine [dair] bir dua öğretiyor.
İbn Abbas radıyallahu anhümâ’dan rivayet edilmiş. Ebû Dâvûd’da ve Müstedrek’in içinde olan bir hadis-i şerif.
Men âde marîdan. “Her kim ki bir hastayı ziyaret eder...” Lem yahdur ecelühû. “Ama o hastanın eceli daha gelmemiş.”
Demek ki ecel geldi mi değişmeyecek. O zaman bir şey yok. Ama eceli gelmemiş bir hastayı ziyaret eder de bir insan...
Fe-kale indehû seb’a mirârin. “Onun yanında yedi defa derse ki;”
Es’elu’llâhe’l-azîm rabbe’l-arşi’l-azîm en yeşfiyek. “İnsan bu duayı yedi defa söylerse...”
İllâ âfâhu’llâhu min zâlike’l-maradi. “Allah muhakkak o hastayı o hastalıktan âfiyete erdirir, kurtarır.”
Yazın hemen! Şifa [duası.] Ne duruyorsunuz? Kâğıtlar, kalemler çıkacak, yazılacak.
Hastanın yanına gittiğin zaman... Hadis dinliyoruz. Madem Peygamber Efendimiz’ in hadis-i şerifi... Biraz sonra soracağım, unutulacak.
Sen ceylanı yakaladın; bırakırsan kaçar. Yakaladığın şeyi bağlayacaksın.
Ne diyecek, duası neymiş?
Bir daha okuyoruz: Es’elu’llâhe’l-azîm, rabbe’l-arşi’l-azîm, en yeşfiyek.
Sünen-i Ebû Dâvud altı sahih kitaplarından birisi. Onun içinde olan hadislerden bir tanesi. İbn Abbas radıyallahu anh’ten.
Bu başka yerlerde de geçmişti, daha önceden de geçmişti. “Kim bir kardeşini ziyaret ederse...” diye men zâre bâbında da geçmişti. Burada da bu ifadeyle geçti. Demek ki hastaya böyle [dua edecekmişiz.]
Mânasını söyleyelim:
Es’elu’llâhe’l-azîm. “Azamet sahibi, ulu olan Allah’tan dilerim.” Rabbe’l-arşi’l-azîm. “Ulu Arş’ın sahibi Allah’tan dilerim.”
“O ulu Arş’ın sahibi olan, kendisi de azamet sahibi olan Allah-u Teâlâ hazretlerinden dilerim.”
Neyi? En yeşfiyek. “Sana şifa vermesini dilerim.”
Niye küçücük bir sözden bu kadar büyük bir netice oluyor?
Şundan dolayı: Kul Allah’a dayanıp O’nun azametini bildi mi Allah-u Teâlâ hazretleri her şeye kâdir olduğundan, o bilgisi çok kıymetli olduğundan Allah şifayı veriyor.
Şifayı kim veriyor?
Ne senin dilin ne bu dua ne bir ilaç ne doktor; şifayı Allah-u Teâlâ hazretleri veriyor. Şafi Allah. Dilemezse vermez, dilerse verir. Yani Allah-u Teâlâ hazretleri veriyor.
Neden veriyor? Sen onun azametini, ululuğunu, büyüklüğünü bildin diye.
Allah-u Teâlâ hazretleri nasıl büyük?
Şu kâinatın büyüklüğünü düşün, oradan anla. Ayet-i kerimede buyuruluyor ki;
Ve’s-semâvâtu matviyyâtün bi-yemînihî.
Kıyamet koptuğu zaman bütün bu semalar Allah-u Teâlâ hazretlerinin elinde dürülücek.
Nasıl eldir? Kudret eli. Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin kudretinin sonu yok.
Ve’l-ardu cemîan kabdatuhû yevme’l-kıyâmeti.
Bütün yeryüzü Allah-u Teâlâ hazretlerinin bir tutuşundadır. Öyle azamet sahibidir, öyle büyüktür.
Kâinatı yaratmış, mülkünün her yerinde hükmü geçiyor; ne kadar büyük olduğunu oradan anlasana! O azameti bildi mi insan... O azameti bilsin diye arkasından rabbe’l-arşi’l-azîm “O ulu Arş’ın sahibi olan, rabbi olan Allah.” diyor.
Arş nedir? Arş, Allah-u Teâlâ hazretlerinin istiva ettiği bir şey.
İstiva ne demek? O da ayrı bir şey... Yalnız şöyle anlatalım ki; bu dünya etrafında semalar var.
Seb’a semâvâtin tibâkâ. “Tabaka tabaka yedi kat sema var.”
Velekad zeyyenne’s-semâe’d-dünyâ bi-mesâbîha.
İlk sema yıldızlarla ziynetlenmiş. Allah-u Teâlâ hazretleri öyle buyuruyor. “Biz en yakın semayı yıldızlarla donattık.” buyuruyor. Demek ki yıldızların olduğu sema birinci semadır. Yunan filozoflarının dediği gibi, “Zuhal yıldızının olduğu sema birincisi, ötekisi ikincisi, ötekisi...” öyle değil. O gezegenler, yıldızlar, seyyareler, hepsi, bütün yıldızların olduğu sema birinci sema. Bunun arkasından altı kat sema daha var. Ondan sonra;
Vesia kürsiyyühü’s-semâvâti ve’l-ard. “Kürsüsü semaları ve arzı kuşatmıştır.”
Kürsüsü de Arş’ının yanında küçük bir nokta gibi kalır. Sübhanallah! Ne azamet ne büyüklük; insan oradan anlayabilir.
Bir de şöyle anlatayım: Bir insan buradan fırlatılan bir füzeye binse... İçine girdi, füzenin burnunu doğrulttular, gökyüzünün boşluğuna doğru füze ateşlendi. Ay geride kaldı, daha ileriye gidiyor.
Bu güneşin bulunduğu sistemden 20 bin yıl sonra çıkacakmış. Bu güneşin bulunduğu yer semada küçücük bir yer. Kendisi ölecek, zerreleri toz olacak, bir şeyi kalmayacak; çıktığını göremeyecek. Öyle bir büyük kâinat! Öyle yıldızlar var ki ışık oradan yandığı zaman kaç milyar ışık yılında buraya geliyor...
Işık yılı ne demek?
Işığın bir saniyede 300 bin kilometre yaptığını, dünyayı yedi defa dolaştığını düşünün. O hızla bir sene gidiyor da bir ışık yılı oluyor. Bilmem kaç milyar ışık yılında oradaki yıldızdan bize ışık geliyor. Kâinatın boyunu, enini, derinliğini anlamak için astronomi ilmini aç oku, bak orada insan nasıl zangır zangır titrer, Allah’ın azametini anlar.
Dünyanın ekseni güneş etrafındaki yörünge düzlemine göre 23 derece meyilli.
Niye böyle yampiri durmuş?
O yampiri durmasından mevsimler meydana geliyor. Dümdüz dursaydı kışın sen gününü görürdün; kışın -20, -30 derece soğuk olacaktı. Bak geçti de şimdi ağaçlar çiçek açtı, her taraf ne güzel oldu. Allah onu öyle güzel eğri yapmış ki o eğrilikten kebap gibi güneşin etrafında bir uzağa gidiyor bir yakına gidiyor, bir orası dönüyor bir burası dönüyor, mevsimler meydana geliyor, yaz oluyor, kış oluyor; bu lezzetleri, tatları duyuyorsun. Her şeyi hesaplı.
Yeryüzünün etrafını havayla çevirmiş. Havayla çevrilmeseydi bu yıldızlardan kopan yıldız taşları ‘çat pat’ bize çarpardı. Havaya çarptığı zaman kayıyor, yanıyor, bize kadar gelmiyor. Koruyucu bir tabaka; fezanın tehlikelerinden koruyor. Bunun içine oksijen koymuş, azot koymuş...
Oksijeni şu kadar fazla koyuverseydi, -Allah her şeye kâdir değil mi- o zaman her şey tutuşurdu. Daha az koysaydı, o zaman da yine sıkıntı...
Her şeyin nispetini incelediği zaman, kimyadan incelediğin zaman; “Yâ Rabbi! Her şeyi ne kadar güzel bilirmişsin. Her şeyi ne kadar güzel yaratmışsın yâ Rabbi! Her şeyi ne kadar güzel düşünmüşsün yâ Rabbi! Yâ Rabbi! Senin bir işindeki hikmetini anlamaya bizim akıllarımız yetmiyor; mühendislerin, üniversitelerin ilimleri, kitapları yetmiyor. Yâ Rabbi! Ne kadar büyüksün! Her bakımdan her şeyin ne kadar güzel!” diye insan bayılır. Kimyayı okuyunca bayılır, fiziği okuyunca bayılır, matematiği okuyunca bayılır.
Bizim bir profesör arkadaş vardı. “Ben Arifiye öğretmen okulunda hocaydım. Matematikle Allah’ın varlığını ispat ederdim.” derdi. Hocası oldu mu ilmin [neticesini] gösterir.
Ama kimisi de talebenin karşısına geçiyormuş, diyormuş ki:
“Hadi bakalım, Allah’tan bir şey isteyin. Elma isteyin veyahut şeker isteyin.”
“Yâ Rabbi! Bize şeker ver.” Bekliyorlar; şeker yok.
“Bir de hocanızdan, öğretmeninizden şeker isteyin.”
“Öğretmenim bize şeker ver.”
“Alın çocuklar...” Bir, iki, üç, dört... hepsine şeker veriyor. Cebinde hazırlamış.
“İşte bak gördünüz mü; Allah olsaydı O da size verirdi.”
İkinci ders, talebe tekrar soruyor:
“Hocam yine şeker versene!”
Bitti şekerler, ne yapacak şimdi? Öğretmen yok o zaman, karşısında duran öğretmen yok; çünkü şeker veremiyor. Gördün mü ne kadar saçma iş yaptığını?
Saçma iş yapıyor ama o küçük çocuk o saçmalığı bilemediği için bu sefer; “Ha, yokmuş demek ki... Ben istediğim haltı karıştırayım.” Namus, ar, edep, kanun, nizam hepsi bir tarafa; “İnsan bu dünyaya bir defa gelirmiş, ne çalar çırparsa kâr imiş; boş ver başka insanları, yap yapabildiğin şeyleri, ne kadar kurnazlık yaparsan [yap.] Başka bütün insanlar ölse, hepsinin tepesine basarak yürüsen kâfi.” Böyle oluyor.
Ama mü’min insan; “Yok, onun da canı var.” diyor. “Yarın hesap var.” diyor. “Ben bugün gücüm kuvvetim var ama hesap var.” diyor.
Biz bilmez miydik Yunanlıları, Bulgarları kesmesini? Osmanlı imparatorluğunun ordusu 200 bin kişilik yeniçeri, pos bıyıklı kahramanlar mehter takımıyla gümbür gümbür Viyana’ya giderken kesiverirdik... Ne kadar Bulgar vardı ki, kesemez miydik?
Kesmedik. Biz Allah’tan korkuyoruz. Suçluysa suçlunun cezası verilmişse verilmiş; ama suçlu değilse, eman dilemişse muhafaza edilmiş. Muhafaza edilmiş de onlar şimdi böyle yapıyor. Olsun. İyilik yap, denize at, balık bilmezse Halik bilir. O belasını bulur, sen yine rahat edersin. Göreceğiz, şimdi onun eline fırsat geçmiş, öyle yapıyor; ama yaşayan ne olduğunu hepsi görecek...
Kendisinin azametini bildiği için o kuluna Allah mükâfat olarak o hastaya şifa veriyor. Her şeye kâdir. Kün fe-yekün. “Ol” dedi mi olur. “Hasta iyi olsun.” dediği zaman iyi olur. “Olmasın, huzuruma gelsin.” dediği zaman cümle tabibân-ı cihan bir araya gelse, hepsi toplansa bir hastaya şifa bulamaz. Yok, eceli gelmiş. Eceli geldi mi, emir ferman geldi mi fermanının karşısında duracak yer yok. Kim duracak? Nasıl durur? Ne mümkün!
Hiç mi senin gönlün titremez? Hiç mi sende bir duygu damarı yok?
Severek bağlanmamız [lazım.] Gözlerimizden yaşlar dinmemesi [lazım.] Sevgiden ılık ılık gözyaşlarının dökülmesi gerekiyor. “Seviyorum yâ Rabbi! Şu kudretine bak; şu ağaç kışın çırılçıplak odun gibiydi, hiç hayat olduğunu bilememişim. Bu ağaçta ne hünerler varmış. Tepeden tırnağa çiçeklendi.” Sonra da meyvelenecek. Sonra da o meyvenin içinde hangi şeker fabrikasında yapılmışsa, Kayseri’de mi, Malatya’da mı, en güzel tatlar... O çiçek, o ağaç yapıyor. O odun o tatlıyı yapıyor.
Hangi mutfakta yapıyor? Yerin altındaki mutfakta mı?
Hayır, o senin “yaprak” dediğin yerde, gördüğün yerde yapıyor. Altına üstüne bak, mutfak yok; ama yapıyor.
İnsan Allah’a kul olunca ne olurmuş?
Allah'a kul olunca kâinatın sahibi, efendisi olurmuş. Demek ki her şey insanın önünde ferman duruyormuş.
Ne yapıyorlar? Allah’a dayanıyorlar, bağlanıyorlar, işler tamam oluyor.
Tabii olur. Kerâmâtü’l-evliyâi hakkun. “Bâtıl” mı diyeceğiz? “Allah ikram etmez.” mi diyeceğiz? Kendisini seven, bağlanan kula “Allah ikram etmez.” mi diyeceğiz; o ikramlarını görüp dururken?
Öteki hadis-i şerife geldik:
Men âde marîdan. “Her kim bir hastayı ziyaret ederse.” Hâda fi’r-rahmeti. “Rahmete girer.”
Hâda-yehûdu-havdan, “girmek”, dehale mânasına.
Fe-izâ celese ileyhi. “Hastanın yanına gidip oturduğu zaman.”
Hastanın yanına oturdu diye... Sevdiği kardeşini ziyarete gitti, zahmet çekti; yanına oturduğu zaman rahmet üstünü aşar, her tarafını kaplar.
Fe-in âdehû min evveli’n-nehâri. “Günün evvelki vaktinde hastayı ziyaret etmişse.” İstağfera lehû seb’ûne elfe melekin hattâ yümsiye. “Akşamı buluncaya kadar 70 bin melek ona tevbe istiğfar eder.”
“Bu Müslüman muhabbetli bir Müslüman, sevgisinden kardeşini ziyaret etti, o hastanın gönlünü aldı.” diye 70 bin melek Allah-u Teâlâ hazretlerine; “Yâ Rabbi! Bu kulunu afv-u mağfiret eyle.” diye istiğfar eder.
Ve âdehû âhire’n-nehâri. “Günün ahir vaktinde -sonunda, ikindide, akşama doğru- ziyaret etmişse.” İstağfera lehû seb’ûne elfe melekin hattâ yusbiha. “Sabahı buluncaya kadar 70 bin melek ona tevbe istiğfar eder.”
Kîle: yâ Resûlallah, hâzâ li’l-âyidi femâ li’l-marîdi? “Yâ Resûlallah” dediler, sahabe-i kiramın anlamak için böyle soruları var, diyorlar ki:
“Yâ Resûlallah, bu ziyaretçiye; hastaya ne var?”
Baktılar ziyaretçi çok sevap kazanıyor, Resûlullah Efendimiz’e sormuşlar:
“Bu ziyaretçiye böyle; hastaya ne var?” Peygamber Efendimiz buyurdu ki;
Kâle: ed’âfu hâzâ. “Bunun kat kat fazlası var.”
Bu hadis-i şerif de İbn Abbas radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş.
Bu hususta çok hadis-i şerifler vardır.
Demek insan hasta ziyaret ettiği zaman hem kendisi kâra giriyor hem de o hastayı maddî manevi kârlara sokuyor. Bunun da temeli, aslı esası; Müslümanın Müslümanı sevmesi, oradan kaynaklanıyor.
Şimdi biz birbirimizi seven insanlar olsak...
“Hocam biz birbirimizi sevmez miyiz?”
Sen bana sor... Hakikaten seven insan olsa, seven insanın hâli başkadır, bakışı başkadır.
Ananın bir evlâda sevgisi, bakışı nasıl?
Kusurunu bile görmez. “Kuzguna yavrusu şirin görünür.” derler. Kuzgun kapkara, karga; ama tatlı, şirin, hoş görünür. Kusurunu görmez. O ananın şefkatini insan bakışından sezer.
Kaside-i Bür’e’de ne diyor? -Her gün okuyoruz ya bir parçasını...-
“Nasıl saklarsın muhabbetini, sana iki tane şahit varken...” diyor, “gözlerinden akan yaşlar şahitken” diye... İnsanın gözünden sevgisi belli olur.
Seven insan böyle yapmaz. Biz birbirimizi sevmiyoruz. Biz İslâm’ı iyi bilmiyoruz. Bilsek böyle olmaz; gıybet etmeyiz, dedikodu etmeyiz, birbirimizin aleyhine çalışmayız, malını çarçur etmeyiz, yağmalamayız, üzecek söz söylemeyiz. Bunlar hep yapıldığına göre İslâm’ı iyi bilmiyoruz.
Neden?
Bunun da kabahati, vebali döner dolaşır, -arkadaşlar, kardeşler- İslâm’ı öğretmeyenlere, öğretmeme durumuna düşürenlere gelir.
Bu İslâm hayattır. Kalplerin hayatıdır. İslâm bir kalbe geldi mi kalp dirilir. Kalp dirildi mi insan müstesna bir insan olur. Allah’ın iyi kulu bulunmaz bir cevherdir. Bir köye, kasabaya, şehre iyi bir insan götür; o maya [gibidir], -hani kâsenin içine küçücük bir fincan hamur koyuyorsun da ötekilere maya oluyor ya- bütün orası iyi olur. Yani iyi insanın etrafına, yedi mahalleye, beldesine faydası olur; bulunduğu yerden içkiyi, kumarı, zinayı kaldırır.
Bir kasabada askerlik yapmaya gittik. Hiç içki satılmıyordu. “Hocam birisini tanıştıralım. Lokantacı filanca. Eskiden lokantasında içki satılırdı, sonra tevbe etti, şimdi satılmıyor.”
“Hocam satılsa ne olur? İçki satılsa ne olur?”
İyi ama kardeşim, içkili araba kullanıyor... Düğünde çok içki içmiş, güvey arabayı kendisi kullanıyormuş; çarpmışlar, gelin komada, kendisi nerede kim bilir... Ak gelinlik kıpkırmızı oldu. Olur ya! Allah’a isyanla hayır bereket gelir mi?
Biz bunu bildiğimiz için söylüyoruz. Allah-u Teâlâ hazretleri kullarını herkesten iyi bildiği için söylüyor. Şimdi zararlı diye eğri bir şeyi söylemeyelim mi? Hürriyet varsa çalma hürriyeti var mı, çırpma hürriyeti var mı? Hürriyet varsa kötülük yapma hürriyeti var mı, tahrip hürriyeti var mı?
Yok. İyi olan şeyi söyleyeceğiz.
Adam hastaneyi, doktoru boyladı mı ilk yasak ettiği şey sigaradır. “Aman içme!” diye doktor söylüyor. Biz de maneviyat doktoruyuz, söylüyoruz: Bunları içmeyin, satmayın, almayın, imal etmeyin, alıştırmayın. Her şeye zararlı.
Allah’ın helalleri var; çarşıyı pazarı bir dolaş, içiniz açılsın. Çarşamba pazarına bir gidin; kırmızı domatesler, turuncu portakallar, sarı renkli limonlar, yemyeşil maydanozlar; insanın ağzı sulanıyor. Allah’ın bu kadar helali varken insanlar niye harama gidiyor?