24.03.1985 - Allahı Tasdik Etmek, Bilmek, Sevmek

24.03.1985 - Allahı Tasdik Etmek, Bilmek, Sevmek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men saddaka'llâhe necâ ve men arefehû ittekâ ve men ehabbehû istehyâ ve men radiye bi-kısmetihî isteğnâ ve men hazerahû emine ve men etâehû fâze ve men tevekkele aleyhi iktefâ ve men kânet himmetühû inde nevmihî ve yekazatihî lâ ilâhe illallah kâneti'd-dünyâ tehussühû ale'l-âhireti ve tuhazziruhü'l-fâkireti.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Bu hadîs-i şerîf Ebû Abdurrahman es-Sülemî'nin eserinde el-Hâkim b. Ümeyr'den rivayeten bize gelmiş bir hadîs-i şerîftir. Ama Peygamber Efendimiz bir başka hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki:
"Ben başka peygamberlerden onlarda olmayan beş husus ile mümtaz kılındım, bana beş özellik verildi."
O beş tanesini sayıyor. Bir tanesi de ûtiytu cevâmiu'l-kelîm. "Bana az söz ile çok derin mânalar ifade etmek hassası Allah ikram etti." Resûlullah'ın sözleri hakikaten birer cümlecik, küçücük bir-iki kelimeden ibaret ama her birisi üzerinde kitap yazılacak kadar geniş mânaları ihtivâ eden sözlerdir.
Şimdi bir hadis okuduk ama çok derin mânalar var. Dilimizin döndüğünce okumaya, izah etmeye başlayalım. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Men saddaka'llâhe necâ. -Hadîs-i şerîf kısa kısa cümlelerden meydana gelmiş.- "Kim Allah-u Teâlâ hazretlerini tasdik ederse necat bulur, kurtulur, necâta erer."
Allah-u Teâlâ hazretlerini tasdik nasıl olacak? Allah-u Teâlâ hazretlerinin Kur'ân-ı Kerîm'ine inanacak, emirlerini hak bilecek. "Doğru" dediği şey güzeldir, doğrudur. "Eğri" dediği şey zararlıdır, çirkindir, yanlıştır. Yasakladığı şeyler bizim aleyhimize olan kötü şeyler olduğundan yasaklanmıştır. Emrettiği şeyler bizim menfaatimize, dünya âhiret saadetimize vesile olduğu için emredilmiştir. Mevla’mızın emri de güzeldir, yasağı da güzeldir, her hükmüne canımız fedadır. Öyle bir bağlılık ile bağlanacak, Allah'ın varlığını birliğini tasdik edecek, ahkâmına sadakat, sevgi, bağlılık gösterecek. Böyle yapan necat bulur, kurtuluşun yolu budur. Böyle yapan kurtulur.
O halde biz de ne yapacağız? Allah-u Teâlâ hazretlerinin varlığını birliğini tasdik edeceğiz, ahkâmını tasdik edeceğiz, emirlerine yasaklarına ittibâ edeceğiz.
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.
Hoştur bana senden gelen ya goncagül yahut diken.
dediği gibi şairlerin, içimizde Allah-u Teâlâ hazretlerine öyle bir bağlılık olacak. Bu kurtuluşa sebep olur.
İkinci cümleciği: Ve men arefehû. "Her kim ki onu bilirse..." İttekâ. "Takvâ sahibi olur, sakınır, çekinir."
Falanca adam içki içiyor, kumar oynuyor, Allah'ın cezasını bilmiyor, kudretinden haberdar değil, bu dünyanın fâniliğinden haberdar değil; bu işleri cahilliğinden yapıyor.
Büyüklerimiz demişler ki;
el-Câhilu cesûrun. "Cahil oldu mu bir insan cesur olur."
Küçük çocuk sobanın tehlike olduğunu bilmiyor ki; sobanın üstüne üstüne gidiyor, yapışıyor, yapışıp eli yandığı zaman feryadı basıyor. Bir daha sobanın yanından daire çizip öyle geçiyor, yani sobanın yanından düz geçmiyor. Çünkü zararını bildi.
İnsanların çoğu Allah-u Teâlâ hazretlerini bilmiyorlar.
Ve mâ kaderu'llâhe hakka kadrihî.
Nasıl bilinmesi gerektiyse Allah-u Teâlâ hazretlerini insanların çoğu hakkıyla bilmiyor. İyi kullarına hazırladığı cennetteki nimetleri bilemiyor. Bilse içinde bir hasretlik çöker, bir aşk çöker, bir muhabbet çöker; "Ya ben bunu kaçırırsam hâlim nice olur!" diye aklı başından gidecek gibi olur, gecesi gündüzü onu elde etmek için çalışmakla gider.
Bir insan Allah'ın cehennem gibi bir azap hazırladığını, orada azapların envâ-ı türlüsünü topladığını bilse ödü patlar, uykusu gider, kararı kalmaz, ne yapacağını bilemez hâle gelir, gündüzü kapkara olur! Dışarıda güneş var, gündüzü bile kapkara olur! Allah'ın azabından, korkusundan ne yapacağını bilemez, iştahı kesilir, yemek yiyecek hâli kalmaz... İnsanlar ne cenneti biliyor ne cehennemi biliyor.
Sonra Allah'ın nimetlerini, lütuflarını vesairesini bilse; "Artık bana bu kadar iyilik etmiş, bu kadar nimete beni daldırmış, batırmış, gark etmiş, rahmetine bandırmış; ben de O'ndan biraz çekineyim, âsi olmayayım." İnsanlar arasında bir kahvenin 40 yıllık hatırı olurmuş da bir iyilik yapana insan vefa gösterirmiş de "O bana falanca zaman iyilik etmişti. Ben de ona iyilik edeyim. O benim sıkıntılı zamanında imdadıma yetişmişti, ben de ona yetişeyim." der de bunca nimetleri kendisine veren Allah, bunca nimetlerin hatırı ne oluyor? İnsan Allah'a [şükretmez mi?]
Allah'ı bilmiyor. Sonra insan bu işleri böyle düşündüğü zaman sıralayıp gider, sonu gelmez...
Kim Allah-u Teâlâ hazretlerini iyi bilirse o sakınır, çekinir.
Nereden sakınır? "Azabına düşmeyeyim!" diye azabından sakınır. "Aman bu nimetleri elden kaçırmayayım!" diye cennetini elden kaçırmaktan sakınır. Titiz bir müslüman olur. Takvâ ehli bir müslüman olur. Attığı adıma dikkat eder, yaptığı işe dikkat eder.
Neden? "Yok, ben onu öyle yapmam."
Neden yapmazsın? "Mevla’m darılır. O'nun rızasını kaybetmek istemem, küstürmek istemem." diye düşünür,
"Resûlullah bana darılır..."
Bazen öyle oluyor. Allah'ın iyi kulları hatalı bir iş yapınca Resûlullah Efendimiz rüyada görünüyor, mesela kaşını çatıyor; "Niye öyle yaptı?" diye...
Eskilerin hikâyeleri çok da yaşayanlardan birisi bana bizzat kendisi anlattı. Dairede oturmuşlar, bir müftü hakkında konuşmuşlar. Birisi şikâyet etmiş de "Müftü Efendi böyledir, şöyledir..." diye konuşmuşlar. O müftü de meğerse mübarek bir insanmış. "Vah vah... Din adamı böyle yapmasa daha iyi değil mi?" demişler. O kötü söz, aleyhinde konuşanın sebebine onlar da birkaç söz katmışlar. Yani gıybet olmuş. Adamcağızı kötülemişler; ama aslında adam kötü değilmiş.
"Geceleyin namazı kıldım." diyor, adamcağız bana hâdiseyi kendisi anlatıyor... "Namazlarımı kıldım, tesbihlerimi çektim, abdestli yattım uyudum. Rüyamda Hacı Bayrâm-ı Velî hazretlerini gördüm. Tam güneş yanığı yüzü, sakalları gür, tıknazca bir vücudu var. -Tarih kitaplarında anlatıldığı gibi...- Abdest alacak gibi kollarını sıvamış, ayağında takunyalar... Ama Hacı Bayrâm-ı Velî hazretlerini gördüm diye sevindim. Yanına varmak istedim." diyor... Kaşlarını çatmış, ona bir bakmış...
"O sizin dedikodusunu yaptığınız müftü veliyullahtandır!" diye bir bağırmış rüyada...
"Kulağım patlayacaktı! Bir uyandım uykudan, hâlâ kulağım çınlıyor!" diyor.
Rüyada görmüş, hâlâ kulakları çınlıyor!
Ertesi gün gitmiş; "Aman, o müftü hakkındaki söylenen sözlerden döndüm, tevbe." demiş, rüyasını arkadaşlarına anlatmış. Sonradan da bir iyi insan olduğu anlaşılmış.
Peki, Hacı Bayram o müftüyü niye müdafaa etmiş? "Onu sonradan anladım." diyor. O müftü efendi meğer Bayrâmiye tarikatindenmiş. Şeyh efendi müridini kolluyor, aleyhinde konuşturmuyor. Pîr efendi, tarikatın pîri kaç asır sonra gelmiş müridini kolluyor. Beriki adam da iyi adam, rüyayı gören adam da iyi adam...
İyilere ihtar olur. İyiler bir hatalı bir şey yapınca ona Allah hatasını gösterir.
Onun için, Allah'ın evliyâsı, sevgili kulları, O'nu iyi bilen kullar senin benim yaptığım çok şeyleri korkusundan yapmazlar.
Neden yapmaz? Takvâsı var; "Bir şey yaparsam derecem düşer." diye çekinir.
Bir hoş tatlı amca vardı, sağsa Allah selâmet versin, öldüyse rahmet eylesin... "Yorganı çekiverdim mi üstüme -geceleyin yattığı zaman- o karanlıkta gözümün önünde ne şekiller ne güzellikler, neler geçer neler... Çok hoş şeyler görürüm." diyor. Tatlı bir insan, bana böyle anlatıyor. "Bir keresinde bahçeye çıktım. Horoz 'gık gık gık' yapıyor, ortalıkta dolaşıyor. Hoşuma gitti, ben de takıldım, ona 'gık gık gık' yaptım. O eski güzel hallerim kayboldu; gözümle gördüğüm, tatlı yaşadığım haller gitti. Anladım ki bir horozla bile alay etmek iyi gelmedi. Bir daha bir sineğe bir şey yapmaktan korkuyorum şimdi." diyor.
Bir horozla bile... Şaka... Aslında 'gık gık' demiş; vurmamış, kırmamış kanadını kuyruğunu kopartmamış, yolmamış. Ama "O bile iyi gelmiyor." diyor.
İşte bu bir numunedir. Bu hadislerin arasında bunları neden anlatıyoruz? Allah'ı bilen kullar çok titiz olur, çok edebe riayet ederler. Bir edepsizlik yaptığı zaman çok mahrumiyetler olacağını bilir, kaçıracağını bilir, sıkıntılara düşeceğini bilir; senden benden daha titiz durur, sözüne sohbetine dikkat eder, attığı adıma, yaptığı işe dikkat eder.
Ve men arefehû ittekâ. "Kim O'nu bilirse takvâ sahibi olur."
Sonra; ve men ehabbehû. "Kim Allah'ı severse..." İstehyâ. "Utanır."
Allah-u Teâlâ hazretlerinden utanır. O kabahatleri işlemeye, o edepsizlikleri yapmaya utanır. Seviyor çünkü... "Ben sevdiğime öyle yapmam. Sevdiğim Rabbime, Allah'ıma öyle şey yapmam, böyle kulluk olmaz, bu işi yapmam! İsterseniz kafamı kesin, isterseniz beni yakın, küllerimi rüzgârda savurun, yine yapmam!" der.
Bu sevgiden doğan bir şeydir. Şairin birisi diyor ki;
Ta'si'l-İlâhe ve ente tuzhiru hubbehû. "Hem 'Allah'ı seviyorum.' diye dilinle söylüyorsun hem de isyanlara, günahlara dalıyorsun, Allah'a âsi geliyorsun."
Hâzâ le-amrî fi'l-kıyâsi bedîu. "Apâşikâr, akıl mantık var, akla mantığa ters bir iş yapıyorsun. Aşikâr bir kabahat yapıyorsun, mantığa sığmaz bir iş yapıyorsun. Hem 'seviyorum' diyorsun hem de günah işliyorsun. Olmaz böyle şey!"
Lev kâne hubbuke sâdıkan le-eta'tehû
İnne'l-muhibbe li-men yuhibbu mutîu.
"Eğer senin sevgin hak olsaydı, gerçek bir sevgiyle sevseydin O'na itaat ederdin. Çünkü seven sevene uyar, bir dediğini iki etmez, hatırını kırmaz."
"Şuraya gidelim." Gider. "Şunu yapalım." Yapar. "Şunu ver." Baş üstüne. "Öl" dediği yerde ölür, "kal" dediği yerde kalır. Sevgi öyledir. Sevgi söz dinlemeyi, uyuşmayı, ihtilaf etmemeyi gerektirir. Allah'ı seven de utanır; utanır da günahlara dalmaz.
Burada iki şey var. Tabii bir takva var, bir de hayâ var. İki cümlede peş peşe geldi.
İnsanın azapları, kötülükleri düşündüğü zaman korkması, ürpermesi lazım. Kime âsi geliyorsun sen? Mahalle bakkalına mı, bekçisine, filanca lâlettâyin bir ferde mi?
Kâinatın sahibine âsi geliyorsun! Olur mu öyle şey?!
Hadi bakalım, reis-i cumhurun aleyhinde konuş, kalk, göreyim.
"Hocam sen deli divâne mi oldun; adam Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil ediyor, konuşursam alır götürürler."
Reis-i cumhurun aleyhinde konuşmuyorsun, kâinatın sahibi Allah-u Teâlâ hazretleri... Kime sen ne yaptığının farkında mısın? Ne söylediğinin farkında mısın?
Ve men radiye bi-kısmetihî. "Kim Allah'ın kendisine nasip ettiği rızka, kısmetine razı olursa..." İsteğnâ. "Zengin olur, müstağnî olur."
Dünyalar onun... "Rabbim bana bir kuru ekmek verdi, biraz da tuz var; oh ne tatlı, banıyorum... Çatur çutur, biraz da kurumuş ekmek... Ama çok tatlı... O tat baklavada börekte olmuyor. Çatur çutur, çatur çutur... Elhamdülillah, çok şükür yâ Rabbi! Şu pınardaki su da ne kadar güzel, doydum, çok şükür yâ Rabbi! Şimdi benim karnım doydu, sana ibadet edeyim... Allah-u ekber."
"Allah bunu vermiş, ne yapalım, çalışıyorum. Ama bugün kısmetim bu kadarmış. Yarın daha çok verir. Öteki kullarına da veren o değil mi; dilerse bana da verir. Verirse de hoş, bu hâlime de razıyım, bugün bana bu gelmiş."
Allah'ın verdiğine, taksim ettiği rızka, kısmetine razı oldu mu insan zengin olur. "Gönül zenginliği" derler. Başkasının malında gözü olmaz. Başkasının karısının kızının üzerinde gözü olmaz. Başkasının hâline haset etmez. Gönül zenginliği gelir. "Rabbim verdi bana çok şükür, yeter, ne yapalım..."
Soruyorum:
"Ne iş yapıyorsun?"
"Falanca yerde basit bir iş yapıyorum."
"Ne kadar kazanıyorsun, yetiyor mu?"
"Elhamdülillah, çok şükür, yetiyor."
Geçen gün de bir yerde çarşıda pazarda dolaşıyorduk. Dağ gibi bir han gösterdiler; tepesini görmek için başını kaldırdığın zaman takken yere düşecek. Yüksek, bin bir odalı masal [lardaki hanlar] gibi bir şey. Arkadaş;
"Hocam, bu hanın sahibi hapiste." dedi.
Niye? Bunun her bir odasından ayda 30 bin lira kira gelse bu adamcağız parayı koyacak yer bulamaz. Nereye koyacak o kadar parayı, depo bulamaz. O kadar çok [parası] var... Sigara kaçakçılığı yapmış, yakalanmış, hapse atılmış. Fakir adam, gönlü fakir... O kadar hanı hamamı var ama gönlü fakir. Sigara kaçakçılığından medet umuyor. Alnının [akıyla] şu gelenlerle yaşasaydın olmaz mıydı?
Benim öyle bir dükkânım olsa, ayda 30 bin lira gelirim olsa; tamam, yeter, öpüp başıma koyarım. İki tane oldu mu, o aliyyülâlâ olur. Üç tane oldu mu, insanın "Tamam, dur artık." diyesi gelir. Bin bir tane odalı hanı var, adam sigara kaçakçılığı yapıyor. Gönlü fakir, içi fakir, Allah'ın verdiğine rızası yok...
Senin miden ne kadar alır? Bir avuç alır.
Ya bu bir avucu koca şeylerle dolduramadın da bir de kaçakçılık yaparak mı [doldurmaya çalıştın?]
İsmini zikretmediğimiz için inşaallah gıybet olmuyor.
Bu insanoğlu böyle işte... Fakirdir.
Fakîrin küllü zî hırsın ğaniyyün küllü men yeknâ. "Her hırs sahibi insan fakirdir. Her kanaat sahibi insan zengindir."
Zengin, kanaat sahibi; "Çok şükür, Allah bana bir kulübecik verdi, filanca mahallede gecekondum var, elhamdülillah... Bahçesini de kazıyorum, yolu biraz çamurlu ama... Soğan da oluyor, maydanoz da oluyor... Çok güzel, elhamdülillah." Ötekisi Sarayburnu'nda sarayı var, filanca yerde yalısı var; huzuru yok veya yiyemiyor veya hapiste veya hasta... İbretli işler...
O halde insan nasıl olacak? Allah'ın verdiğine; "Rabbim helalinden bugün bunu nasip etmişsin. Harama mı sapayım; sapmam yâ Rabbi! Çok şükür. Ötekisine haset mi edeyim; etmem yâ Rabbi! Ona da sen verdin. O kardeşimin belki benden daha iyi hâli vardır da ondan vermişsindir, daha çok ver yâ Rabbi! Kimsenin malında gözüm yok."
İşte bak, İslâm böyle olur.
"Allah daha çok versin. Birini bin etsin. Çok hayırlara vesile olsun. O paraları kazansın, yesin, içsin, izzet-i ikram içinde yaşasın, hayrât-u hasenât da yapsın. Gözüm yok; bana Mevla’mın verdiği bana yetiyor. Çok şükür bu hâlime, bugünüme... Allah bugünlerimi aratmasın."
İyi Müslümanlık terbiyesi almış olanlar böyle diyor.
Ama İslâm terbiyesi almamış olanlar:
"Niye o şu kadar alıyor da ben bu kadar alıyorum? Niye onun köşkü var da benim yok? Niye onun arabası var da benim yok?"
Vur arabasına, çek bıçağı, sapla arabasının tekerine... "Dört tekerini birden şişledim, oh şimdi içim rahat."
Ne oldu? Ne kazandın? Eline ne geçti?
Bizim arkadaşlardan birisi:
"Aman burada arabayı park etmeyelim." diyor.
Neden? "Burada servet düşmanları var. Geçenlerde buraya bir arkadaş Mercedes'iyle gelmiş, dört tekerini birden bıçakla kesmişler." diyor.
Ne kazandın o dört tekerleği patlattın da?.. Hırs... "Niye onun arabası var, niye benim yok?"
İşte İslâm terbiyesi olmayınca o zaman insanlar birbirlerine düşer. İslâm terbiyesi olsa o zengin de fakir kardeşini kollar. Bu tek taraflı olmaz, yani bir taraflı değil.
İslâm bir sistemdir.
Sistem ne demek? Birbiriyle uyuşan, birbiriyle irtibatlı tıkır tıkır çalışan bir nizamdır. Bunun içinden bazı parçalarını alsan çalışmaz. Arabanın motor kaportasını aç, içinden karbüratörünü çıkart; hadi bakalım, öbür tarafı çalışsın... "Hocam çalışmaz."
Küçücük bir parça... "Küçücük de olsa çalışmaz."
Bir parçasını aldın mı çalışmaz. Arasından bir şeyi çekip çıkardın mı, bir boruyu kapatıverdin mi, bir vidasıyla oynadın mı çalışmaz. Sistem çünkü... Ama hepsi birden güzelce çalışıyor. Araba alıyor insanı yel gibi nerelerden nerelere götürüyor. Sistem.
İslâm'ın sistemi de zengine emir verir; "Sen bu parayı helalinden kazan, bir. Kazandığından zekâtını ver. Fakiri gözet." der, iki. "İsrafa düşme." der, üç. "Gösteriş yapma." der, dört. Oradan onu terbiye eder. Buradan fakire der ki; "Allah'ın taksimine razı ol, gidip de falancanın fabrikasını tahrip edip de ustabaşını bıçaklayıp da anarşi çıkartma." der. Patrona der ki; "Çalıştırdığın işçinin akşam teri kurumadan ücretini ver." İşçiye der ki; "Sen bunu ücretle yapıyorsun, paranı helal ettir, sonra hayrını göremezsin." der. Böyle her tarafı [dengeli yapar.] Talebeye; "Hocana hürmet et." der. Hocaya; "Talebene şefkat et." der. Sistem çünkü; onun orası öyle olacak, burası böyle olacak, onlar o zaman bir araya gelecek.
Bir otomobil parçasını alıyorsun, bakıyorsun bazı yeri çıkıntı, bazı yeri girinti, bazı yeri oyuk, bazı yeri delik.
Neden? "Hocam senin işin ayrı, sen oraya karışma, onların her birinin sebebi var. Çıkıntısı da lazım, deliği de lazım. O deliğinden vida geçecek, şuraya bağlanacak. Bu çıkıntısı şu işe yarayacak, şurası şu işe yarayacak."
İslâm böyledir işte... Onun için her tarafıyla birlikte düşünecek.
"Yâ Rabbi! Sen bizi dinde fıkıhla merzûk eyle. Yani bizi dinde fakih eyle."
Ne demek? Yani her işin aslını faslını, kenarını köşesini, çizgisini hududunu iyi bilmek.
Bir tarafa fazla yüklensek:
"Çizgiyi geçtin hocam, yanlış oldu."
Fakir boynunu büksün, hiç [para kazanmasın], şöyle yaşasın. Bu tarafa çok fazla yüklendin mi çizgi bozulur, şekil bozulur, sistem çalışmaz. Hem öyle diyeceksin hem böyle diyeceksin. Yani her taraf vazifesini bilecek. Kocanın vazifesi var, karının vazifesi var. Herkes vazifesini bilecek.
Evet, işte kısmetine razı olmak da bu. Kısmetine razı olmaktan "daha fazla kazanmak için çalışmak yok" mânasını çıkartmayacağız. Onun için söylüyoruz.
"Bana bir lokma bir hırka yeter, çalışmayayım."
Neden? Çalış, kazan, ye, yedir. Kendin de ye, başkasına da yedir.
Çalış, kazan, ye, yedir,
Bir gönül ele getir.
Bir gönül kazan, bir kalp kazan... Göster bakalım, senin kazandığın bir kalp var mı?
"Ben helalinden çalışacağım hocam, ondan sonra da paramla ahbabı çağırırım, ilk maaşımla bir ziyafet çekerim... Hayrat yaparım, hasenât yaparım... Biraz daha zengin olursam cami yaptırırım. Bizim köyün çeşmesi yok, bizim köylü ne çeker, ona su getiririm... Bizim köye giderken çapul çupul dereden geçilir, oraya köprü yaptırır[ım]."
Kazanırsan hayrât-u hasenât yaparsın.
Zenginlerin hayır yapma, sevap kazanma imkânı daha fazladır. Onun için hayırlı çalışırsın, kazanırsın.
"Kısmetine razı olmak" meselesini bu çizgiler içinde doğru anlamak lazım.
Ve men hazerahû emine. "Kim Allah'tan hazer ederse emniyette olur."
Çünkü korktu, hatalı işler yapmadı; o zaman âhirette selâmet buldu, emniyette olur.
Allah-u Teâlâ hazretleri ne buyurmuşsa ne söylemişse ne emretmişse hepsi bizim faydamızadır.
"Kadınlar kapansın." demiş, fena mı etmiş? Çok güzel!
"İçki içilmesin." demiş, fena mı etmiş?
"Aman hocam, çok güzel, iyi ki yasaklanmış. Çocuğuma ben içirmemek için şahin gibi etrafında dolaşıyorum, kerata alışırsa sonra mahvoluruz."
Peki çocuğuna içirmiyorsun, kendin niye içiyorsun?
Allah'tan korkan emniyette olur.
Ve men etâehû fâze. "Kim Allah'a itaat ederse fevz-ü felah bulur."
Allah'ın emirlerine uymakta çok hayır bereket var. Sabahleyin namazını kılarsın, tesbihini çekersin, Kur'ân-ı Kerîm'ini okursun; Allah Allah... Akşam bakarsın sofranda bir hayır, bir bereket, bir bolluk; nereden geldiğini anlayamazsın.
Ve men tevekkele aleyhi iktefâ. "Kim Allah'a tevekkül ederse Allah ona kifâyet eder." Allah ona yeter, istediğini ihsan eder. Allah'a tevekkül etmeyi Allah bize emrediyor.
Fe-tevekkelû ala'llâhi. "Allah'a tevekkül edin."
Allah'a dayanın. Allah'a sığının. Allah'a güvenin. O'nu vekil edinin. Hasbünallah ve ni'me'l-vekîl deyin. Buna alışacağız, tevekkülü öğreneceğiz. O da öğrenmemiz gereken bir şey. Böyle yaptı mı Allah onun sıkıntılarını, ihtiyaçlarını giderir.
Ve men yetevekkel ala'llâhi fe-hüve hasbuhû. "Kim Allah'a tevekkül ederse Allah ona yeter, ihtiyaçlarını giderir." Ummadığı yerden kapılar açar, ummadığı yerden rızıklandırır.
Sen hiç kerâmet diye bir şey duymadın mı? Senin başına hiç olağanüstü bir hâdise gelmedi mi?
İnsanın başına çok şeyler geliyor; ibret almasını bilse, hatırında tutmasını bilse...
Ve men kânet himmetühû inde nevmihî ve yekazatihî lâ ilâhe illallah. "Her kimin ki uykusunda, uyanıklığında aklı, fikri, himmeti, gayreti lâ ilâhe illallah demek olursa..." Kâneti'd-dünyâ tehussühû ale'l-âhireti. "Dünya onu âhirete kılavuzlar, teşvik eder." Ve tuhazziruhü'l-fâkireti. "Bel kemiğini parçalayacak o âhiret azaplarından, korkunç azaplardan onu korur kurtarır."
Şimdi bu son cümle bize lâ ilâhe illâllâh sözünün hassasını anlattı, yani bir hususiyeti var ki lâ ilâhe illâllâh sözü insanı âhirete rağbet ettiriyormuş. Ondan sonra da âhiretin azaplarından, beli büken, insanın bel kemiğini darmadağın eden büyük belalardan, musibetlerden koruyup kurtarıyormuş.
Nasıl diyecekmiş ama? Bak, Peygamber Efendimiz ne diyor:
Ve men kânet himmetühû inde nevmihî ve yekazatihî lâ ilâhe illallah. "Uykusu esnasında, uyanıklığı esnasında aklı fikri lâ ilâhe illallah olursa..."
Demek ki çokça söylemeyi tavsiye ediyor. Gece gündüz Allah'ın adını anmasını, kelime-i tevhîdi söylemesini [teşvik ediyor.]
İşte bunun gibi nice hadîs-i şerîfler var da dervişler onun için Allah diyor, onun için lâ ilâhe illallah diyor. Peygamber Efendimiz'e uymak hiçbir kimsenin itiraz etmeyeceği bir şey. Kur'ân-ı Kerîm'e uymak hiçbir müslümanın itiraz etmeyeceği bir şey. İşte insan ona uyduğu zaman nereye varır?
Nereye gittiğini bilmez; tıkır tıkır, tıkır tıkır gider. Gözünü bir açar, birinci sınıf derviş olmuş.
Neden? Dervişlik o da ondan.
Başka şey sanıyorlar, başka türlü değerlendiriyorlar. Halbuki o işte; insan Allah'ın emirlerini tutarsa, Resûlullah'ın sünnetine uyarsa hâlis, süzme, numûne, heykeli dikelecek bir güzel müslüman olur, yani iyi derviş olur.
Bu hadîs-i şerîfte çok çok kıymetli şeyler söylendi. Ben de dilimin döndüğünce kısaca anlatmaya çalıştım.
Ne yapalım, bir kere daha söyleyiverip öteki hadîs-i şerîfe geçelim.
Men saddaka'llâhe necâ. "Kim Allah'ı tasdik ederse necat bulur."
Ve men arefehû ittekâ. "Kim Allah'ı bilirse takvâ sahibi olur, ondan sakınır."
Ve men ehabbehû istehyâ. "Kim Allah'ı severse hayâ eder, günahlara dalmaz."
Ve men radiye bi-kısmetihî isteğnâ. "Kim Allah'ın kendisine nasip ettiği kısmetine razı olursa zengin olur, zenginleşir."
Ve men hazerahû emine. "Kim Allah'tan korku üzere olursa, hazer ederse dünyada âhirette emniyette olur, selâmette olur."
Ve men etâehû fâze. "Kim Allah'ın emirlerine itaat eder, mutî bir kul olursa fevz-ü felah bulur."
Ve men tevekkele aleyhi iktefâ. "Kim Allah'a tevekkül ederse Allah onun ihtiyaçlarını sağlar, onu ihtiyaçları karşılanmış bir insan hâline getirir."
Ve men kânet himmetühû inde nevmihî ve yekazatihî lâ ilâhe illallah. "Her kimin ki uykusunda, uyanıklığında aklı fikri lâ ilâhe illallah olursa, lâ ilâhe illallah demeye himmet ve gayret ederse..."
Yani dili zikirli olursa, çok zikrederse... Efdalü'l-zikri lâ ilâhe illallah da deniliyor ya, öyle derse ne olur? "Dünya onu âhirete kılavuzlar."
Dünya insanı âhirete nasıl kılavuzluyor? Bu dünya insanı aldatmaca yapıp da kedisine bağlayan bir varlık değil miydi? Bu dünyayı bir ihtiyar koca karıya benzetmemişler mi? Süslenip, boyanıp, güzel elbiseler giyip, dudaklarını, yanaklarını allıklarla, badana gibi boyalarla [boyayıp] yaşlılığını belli etmeyip de insanın gönlünü çelip de helâk etmiyor muydu bu gaddar dünya, köhne dünya?
Çünkü bu dünya yaşlı, yüz yıllardan beri var. Biz yeni geldik, gideceğiz. Biz tecrübesiziz, o tecrübeli dünya. İşi aldatmaca...
Nasıl aldatır? Süsler... Bakarsın dışarıda kuşlar 'fik fik' ötüyor, çiçekler açmış, bahar geliyor ya şimdi... Ondan sonra, tatlı tatlı meltemler esiyor, her taraf yeşermiş, çimenler papatyalanmış...
"Ne kadar güzel... Getir içki şişelerini, şu çayırda bir âlem yapalım."
Tüh utanmaz! Bu güzellikler karşısında yapacağın iş bu muydu? Bunları Yaratan'a daha iyi kulluk etmeye, daha büyük sevgiyle bağlanmaya, daha büyük hayranlıkla sevgini artırmaya yönelmen gerekmez miydi?
"Aman yâ Rabbi! Ne güzel sanatın var! Şu güzelliklere bak yâ Rabbi! Sana iyi kulluk yapmaya karar verdim yâ Rabbi! Yâ Rabbi! Şu yeryüzü kışın ölmüş gibiydi, şu ağaç tepeden tırnağa odun yığınıydı... Sübhanallah, ne sanatın var yâ Rabbi! Şu odun yığınını yapraklandırdın, yeşil hülleler giydirdin, gelin gibi çiçekleler tepeden tırnağa süsledin, ne sanatın var yâ Rabbi! Sen varsın, birsin yâ Rabbi! Ben sana iyi kulluk edeceğim!" diye bağlanması lazım.
"Getir içki şişesini, hadi arkadaşlar toplanın, hadi bakalım mezeleri getirin..."
Tüh! Başka yapacak şey yok muydu? "Hocam dünya aldattı."
Süslü, ziynetli, zevkli, sefalı; insanı aldatıyor, âhiret yolundan çekiyor. Dünyanın böyle bir [özelliği] var. Dünya insana düşmandır. Dünya insana zindandır.
Ama bak burada ne dedi Peygamber Efendimiz; Lâ ilâhe illallah diyene dünya diyor ki:
"Sen bana bakma. Benim yüzüm buruşuktur, bir işe yaramam. Sen âhirete yönel."
"Âhirete yönel." diye onu âhirete teşvik ediyor. Bu, lâ ilâhe illallah'ın hususiyetidir.
Demek ki insan lâ ilâhe illallah'a devam ederse bu dünyanın hiçliğini anlar, zühd duygusu içine yerleşir, âhirete rağbet eder de âhireti kazanır. Sonra dünya da yine onun peşinden gelir, kös kös gelir, burnu sürte sürte gelir. Hadîs-i şerîflerde öyle bildirilmiş.
Bir insan Allah yolunda gidince sanıyor musunuz ki dünya nimetlerinden Allah onu mahrum eder? Hayır, hayır! Dünyada nasibi neyse onun arkasından gölge gibi bu sefer kös kös gelir. Hani bazı inatçı kurbanlıklar vardır, boynuzuna ipini takarsın, çekersin, ayağını diretir, gelmek istemez, sen de çekersin. Mecburen gelecek. Öyle mecburen gelir. Allah yazmış; "Bu rızık bu kulumun kursağından geçecek, bu gelecek." Muhakkak gelir.
"Allah dünyaya dalıp da günahlar işleyenlere âhirette çok cezalar verecek, aman öyle yaparsan azaplara uğrarsın!" diye dünya insana tavsiyede bulunur. Bak, lâ ilâhe illallah dediği zaman dünya insana neler yaptırtıyor...
Bu hadîs-i şerîf böylece hatırınızda kalsın diye bir kere daha tekrar ettik.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
24.03.1985 -
Cemaatle Namaz, İşrak,
24.02.1985 -
Salavat, Tevazu, Cemaatten
