Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Hel tedrûne kem beyne's-semâi ve'l-ardı beynehümâ mesîretü hamsi mieti senetin ve min külli semâin ilâ-semâin mesîretü hamsi mieti senetin ve kesfü külli semâin hamsü mieti senetin ve fevka's-semâi's-sâbi'ati bahrun beyne a'lâhu ve esfelihî ke-mâ beyne's-semâi ve'l-ardı. Sümme fevka zâlike semâniyete ev'âlin beyne rukubihinne ve azlâfihinne kemâ beyne's-semâi ve'l-ardı. Sümme fevka zâlike'l-arşu a'lâhu ve esfeluhû ke-mâ beyne's-semâi ve'l-ardı. Vallâhu subhânehû ve teâlâ fevka zâlike ve leyse yahfâ 'aleyhi min-a'mâli benî âdeme şey'ün.
Bu uzun hadîs-i şerîfin şöyle cümle cümle kelimelerini söyleyelim;
Hel tedrûne kem beyne's-semâi ve'l-ardı. "Gök ile yerin arası ne kadar mesafedir biliyor musunuz ashabım?" diye Peygamber Efendimiz sordu. Sonra kendisi cevabında buyurdu ki;
Beynehümâ mesîretü hamsi mieti senetin. "Gök ile yerin arası 500 yıllık mesafedir." Gök ile yerin arası 500 yıllık mesafedir. Ve min külli semâin ilâ-semâin mesîretü hamsi mieti senetin. "Yedi kat sema var."
Ve lekad zeyyenne's-semâe'd-dünyâ bi-masâbiha. Yani,
Seb'a semâvâtin tıbâkâ. Muhtelif ayetlerde de geçiyor, yedi kat sema var.
"Bir semadan öteki semaya kadar da 500 senelik yoldur." buyurdu. Beş yüz yıllık yani gidiş mesafesidir.
Ve kesfü külli semâin hamsü mietin senetin. "Her semanın kalınlığı 500 senelik yoldur." buyurdu. Ve fevka's-semâi's-sâbi'ati. "Yedi kat sema böyle tamam olduktan sonra yedinci semanın üstünde bir bahr deniz vardır ki." Bahrun beyne a'lâhu ve esfelihî. "Bu denizin, bu deryanın yukarısı ile aşağısı arasındaki mesafe." Ke-mâ beyne's-semâi ve'l-ardı. "Yerle gök arası kadardır." O kadar büyük mesafedir.
Sümme fevka zâlike semâniyetü ev'âlin. "Bunun üstünde Allah'ın arşını taşıyan sekiz tane melek vardır." Bunlar şeklen keçi şeklinde diye şey yapılmış şerhte. Çünkü ev'âl kelimesi ve'al kelimesinin cem'i oluyor. "O şerefli melekler vardır, dizleriyle tırnakları arası yine sema ve arz arası kadardır."
Sümme fevka zâlike'l-arşu. "Bunun üzerinde arş vardır." Yani sekiz melek Kur'ân-ı Kerîm'de de sekiz meleğin Arş-ı Âlâ'yı taşıdığı bildiriliyor. Yani o meleklerin azameti hakkında çok şeyler var. Bunun üzerinde arş vardır.
A'lâhu ve esfeluhû ke-mâ beyne's-semâi ve'l-ardı. "Yukarı ile aşağısı arası yerle gök kadardır." Vallâhu subhânehû ve teâlâ fevka zâlike. "Allah-u Teâlâ hazretleri Arş-ı Âlâ'dadır." Arşındadır, onun üstündedir. Ve leyse yahfâ 'aleyhi min-a'mâli benî âdeme şey'ün. "Âdemoğullarının amellerinden hiçbir şey O'na gizli kalmaz." Ne yapsalar kullar, hepsine agâhtır. Hepsine vâkıftır, hiçbir şey ona gizli kalmaz.
Bu tasvirde bu yerlerin, göklerin azameti hakkında Peygamber Efendimiz ashâb-ı kirâmına bilgi vermiş oluyor. İnsan bu hadîs-i şerîfleri şöyle Allah-u Ekber dediği zaman düşünmeli. Yani "Allah en büyüktür." diyorsun. Büyüklüğünü anlamak için şu yerlerin göklerin azametini bir düşünüvermek lazım. Bir insan bu Amerikalıların bilmem kimlerin gökyüzüne attığı bir füzeye binse; o ışık hızıyla böyle devam etse bu bizim dünyamızın bulunduğu sistem, güneş sistemi denilen sistemi 20 bin yılda geçer diyorlar. Yani ömrü yetmez. O hızla böyle süratle gittiği halde ömrü yetmez de tozu bile kalmaz da ondan sonra ancak bu güneş sisteminden çıkıyor. Bu güneş sisteminin ötesinde daha nice sistemler, nice yıldızlar var... Bu yıldızların hepsi birinci semada, ondan sonra altı kat sema daha var, onun üstünde bir bahr, deniz, derya var. Onun üstünde Arş'ın melekleri var. Onun ötesinde Allah-u Teâlâ hazretlerinin işte Arş-ı Âlâ'sı, orada onun üstünde Allah-u Teâlâ hazretleri. Bu azameti düşününce insanın aklı gider yani. Allah-u Ekber, Allah uluların ulusudur, onu anlar.
Bir ayet-i kerîmede buyuruluyor ki;
Ve mâ kaderullâhe hakka kadrihî. "Bu kullar öyle cahil ki, öyle idraksiz ki, öyle âciz ki, öyle anlayışsız ki Allah'ı hakkıyla anlayamadılar." Azametini anlayamadılar, azametini, kibriyasını idrak edemediler.
Ve'l-ardu cemîan kabdatuhû yevme'l-kıyâmeti ve's-semâvâtü matviyyâtün bi-yemînihî. "Şu yeryüzü Allah-u Teâlâ hazretlerinin kabza-i kudretinde bir avuç içinde gibidir. Bütün bu semalar da yeti kat sema da elinde dürülmüş yani katlanmış gibidir." Bu kadar azamet sahibi yaratıcılarını anlayamadılar.
Bu kadar azamete, kudrete, kibriyâya sahip Allah-u Teâlâ hazretlerine insan nasıl âsi gelir, nasıl emrinden dışarı çıkar, nasıl ona layık kulluk etmeye çalışmaz?
Bizim halimiz nedir, yani nasıl kullarız, akıl almaz. Çok cahiliz, çok cahilliğimizden böyle yapıyoruz. Yoksa biraz izanımız, biraz irfanımız olsa her şeyi bir tarafa atarız Allah-u Teâlâ hazretlerine güzel kulluk etmek için koşturur dururuz sağa sola.
Allah bize imanın neşesini, zevkini ihsan eylesin.
Hellentefe'tüm bi-cildihâ innemâ hurrime eklühâ.
Peygamber Efendimiz ölmüş bir kuzu, koyun gördü. Öldü diye bir kenara terk edilmiş. Oradaki insanlara diyor ki:
"Derisinden faydalansaydınız ya!.. Ne için derisinden faydalanmadınız? Etini yemek haram kılınmıştır." diyor.
Yani ölmüş hayvan, kes; postundan derisinden faydalan. Kendisi ölünce eti haram oluyor, yenmiyor. Çünkü o ölmesi hastalıktandır, ölünce mikroplar etleri sarmıştır. Bizim dinimizde kesilmeden kendisi öldü mü yenmez.
"Yenmez ama eti haram kılınmıştır cildini derisini soyarsın, postunu kullanabilirsin." diye buyurmuş. Yani ziyanı sevmediği için ve yanlış bir anlayışı izale etmek için bak bunun eti yenmez ama derisinden faydalanabilirsiniz diye talim buyurmuş.
İnsanın akrabalık, kavim, kabile gayreti gütmesi. Ben filanca kabiledenim, sen falanca kabiledensin. Ben şu ırktanım, sen bu ırktansın. Ben filanca yerliyim, sen filanca yerlisin. Bizim taraf, sizin taraf… Taraf tutuyor. İslâmî şuurla, kardeşlik şuuruyla hareket etmiyor. Zümre taassubu güdüyor. Bir zümreye bağlanıp öteki zümrenin nâhak yere aleyhinde çalışıyor. İşte bu helâk eder. Çünkü Allah-u Teâlâ hazretleri Müslümanları umûmen kardeş etmiştir. İster zenci ister çekik gözlü olsun ister kısa boylu ister uzun olsun ister Arap ister Acem ister Kürt ister Çerkez ister Türk olsun; hepsi kardeştir. İslâm kardeşliği bu.
Lafla da olmaz bu. Hakikaten insan buna inanıp kardeşliğin gereğini yapması lazım. Böyle yapmayıp da herkes bir tarafa çekince işte ondan helâk olurlar. Çünkü bâtıl bir yola yapışmış olurlar. O bâtıl yola yapıştıklarından dolayı Allah'ın rızasından uzak düşerler, gazabına uğrarlar, parça parça olurlar. Ümmetleri parçalanır, başka devletler tepelerine çöker, istismar ederler, canlarını yakarlar, mahvederler.
Şimdi de öyle olmuyor mu?
Şimdi de olan başka bir şey değildir. Efendimiz' in söylediği şeylerden bir tanesi.
Bunun mukabili nedir?
Müslümanların zümre taassubuna kapılmadan, birlik ve beraberlik şuuruna sahip olmasıdır. Kardeşliğini idrak etmesidir. "Bu benim Müslüman kardeşimdir." demesidir. Aleyhine çalışmamasıdır. Yardımına koşmasıdır. Merhamet etmesidir. İmdadına yetişmesidir. Kâfirin karşısında onu âciz bırakmamasıdır. Birlik beraberlik içinde çalışmasıdır.
Şimdi insanlar o kadar cahilleşti ki kardeşlerim, güzel ahlâkın sembolü olan tasavvuf bile… Tasavvuf, yani mutasavvıf, derviş, güzel huylu olacak. Dövene elsiz gerek sövene dilsiz gerek derviş gönülsüz gerek. Böyle hayırlar peşinde koşacak, sabırlı olacak, boynunu bükecek, hizmet ehli olacak...
"Sen o gruptansın, ben bu gruptanım; senin hocan şöyle, benim hocam böyle; senin hocanın kavuğu daha büyük, benimkinin bilmem şeyi şöyle…"
Ne oluyor ya! Allah-u Teâlâ hazretleri razı gelmez.
İnneme'l-mü'minûne ihvetun. "Bütün Müslümanlar kardeştir." Lafla değil. Allah-u Teâlâ hazretlerini aldatamayız; yani kardeşmiş gibi davranıp da arkasından kuyusunu kazmakla, bu hakiki kardeşlik olmadığı için ecir kazanamayız.
Bütün Müslümanları seveceğiz. Bütün Müslümanların hepsini kardeş belleyeceğiz. Hanımlarını, kız kardeşimiz belleyeceğiz. Yaşlıysa teyzemiz belleyeceğiz. Küçük yaştaysa kızımız belleyeceğiz. Onun yerine koyacağız, koruyacağız, kollayacağız. Erkeklerine, yaşlıysa dedemiz diyeceğiz. Yakın yaştaysa amcamız diyeceğiz. Eşitimizse kardeşimiz diyeceğiz. Küçüğümüzse yeğenimiz diyeceğiz. Hepsini hoş göreceğiz, hepsini koruyup kollamaya çalışacağız.
"Efendim anladım da onlar eğri yolda gidiyorlar hocam. Onlar yanlış yolda gidiyorlar…"
Haa! Şimdi bu çok mühim! Yani eğri yolda gidince herkes çekiyor kılıcı, çekiyor tabancayı veyahut açıyor ağzını, yumuyor gözünü. Eğri yolda gidiyor diye bir cesaret geliyor. Yani "Ben dinden dolayı ona düşmanlık ediyorum." diye içine bir cesaret geldiği için, veryansın etmeye mazereti var elinde kâğıdı var; "Çünkü o eğri yolda gidiyor." diyor.
Öyle değil kardeşlerim! Kimin doğru yolda, kimin eğri yolda gittiğini Allah bilir. Bak günahkârı ayıplamanın bile ne hallere uğrattığını biliyoruz. Şimdi o kardeşimiz eğri yolda gidiyorsa doğru yola çekmeye çalışırsın. Doğru yola gelmesine çalışırsın ama hüsnüzan edersen görürsün ki belki senden çok daha iyi tarafları vardır. Ne biliyorsun belki geceleyin kalkıyor, yana yakıla gözyaşı döke döke Allah'a güzel ibadet ediyor da Allah'ın rızasını kazanmış. Ne biliyorsun belki senin haberin olmadan bir yerlerde şu hayrı yapıyor, bu hayrı yapıyor da "Söylersem sevabı kaçmasın." diye söylemiyor… Hüsnüzan edeceksin. Bir kusuru varsa kusurunu da örteceksin. Dinimiz öyle emrediyor.
Şimdi öyle yapmayınca tabii Müslüman ama kimsenin kimseye sevgisi yok. Olmaz.
Şimdi bir insan yanlış yoldaysa defterden silecek miyiz? İmam Gazzâlî hazretleri diyor ki:
"Hayır."
"İçki içiyor hocam, defterden sileyim."
"Hayır!"
Ne yapacaksın?
Asıl işte o zaman senin yardımına ihtiyacı var. Çünkü o içkiyi içerse, o kumarı oynarsa, o zinayı ederse cehenneme gidecek. Cezasını çekecek ya… Cehenneme gidecek. Onun cehenneme gitmemesi için sen etrafında dönüp dolaşıp onu kurtarmaya çalışacaksın. Şurada yangın çıksa, içeride çocuklar bağrışmaya başlasa, mahallenin yiğitleri "Aman şu ateşin içinden şu çocukları kurtarayım!" der. Paldır küldür merdivenlerden çıkar, pencereden itfaiye atar onu, kendisi de sonra atlar, kurtarmaya çalışır.
E böyle bir kardeşi yangından kurtarmaya çalışıyorsun da cehennem yangınından öteki Müslüman kardeşini kurtarmaya niye çalışmıyorsun?
Gidiyor işte, cehenneme doğru gidiyor. Bu kafayla giderse dosdoğru cehennem... Bu yolun sonu cehenneme çıkar, besbelli. Biliyorsun gittiği istikametten, "Eyvah tutturduğu istikâmet tam cehennem ateşine doğru! " Önüne geç, çare düşün, usül araştır, onu doğru yola çekmeye çalış!
Demek ki yanlış yola gittiği zaman sana daha çok ihtiyacı var. Doğru yola gidiyorsa senin ona ihtiyacın var... Doğru yola gidiyorsa çünkü Allah'ın sevdiği kulları sevmenin faydası var. Sen onun elini, eteğini bırakma, sana dua etsin, senin kusurların düzelir. O bakımdan doğru da olsa, eğri de olsa adamları defterden silmek yok, yani silmeye mazeret yok işin aslında. Ama bizim nefislerimiz bize yanlış işi hap gibi yutturuyor. Üstünü şekere bulaştırıp zehri bize böyle hap gibi yutturuyor da biz din namına birbirimize düşmanlık ediyoruz. Din namına...
Şimdi Irak'a sorsan "İslâm'ı koruyorum." der. Ama ölen bizim kardeşlerimiz. Devam edip duruyor. Hâlâ çaresini bulamadık. Devam edip duruyor, dünya bozulacak. Dünyayı altüst edecekler. Ortadoğu mahvolacak, hâlâ devam ediyorlar. Hiç birisi vazgeçmiyor. Bizim memleketimizdeki haller de onun küçük modelleri, farklı değil. Yani incelerseniz görürsünüz. Aynı mahallede, aynı apartmanda komşulara bakın, kardeşlere bakın, babası öldü miras paylaşılacak, şimdi seyret bakalım kardeşleri…
Seyret bakalım kardeşlik kaldı mı?
O ondan mal kaçırır; o ondan mal kaçırır, o fazlasını almak ister, berikisi fazlasını almak ister.
Birisinin vefatı oldu, gittik. Başınız sağ olsun diye… Beni yakaladılar ya... "Hocam vebal sizin. Size devrettim, babamız öldü, taksimi sana ait. Kaç sene önce vefat etmiş bilmem hangi yakınları için hâlâ malı taksim edemedik." diyor. Mahkemelik olmuşlar. Beş sene geçmiş aradan, hâlâ malı taksim edememişler. Hâlâ ortada iş. Birisi yanaşmıyor, ötekisi yanaşmıyor, nerede kaldı Müslümanlık?
Herkes haram yiyor. Yani gözünü kırpmadan haramı yiyor. Onu sen orada yemeye hakkın yok ki… O dükkânın gelirini, kirasını, ötekisinin almaya hakkı yok ki…
Yani şeytan bizi bir türlü aldatıyor. Yani biz Müslümanları bir türlü aldatıyor. Herkesin işini, yuvasını yapıyor, yani kendisine cehenneme arkadaş etmeye çalışıyor.
Allah bizi şeytana uymayanlardan eylesin. Dünyanın fâni menfaatleri dolayısıyla, hak yoldan eğri yola sapanlardan etmesin.
Evet, cebim biraz para görür ama haram para. Haram olduktan sonra insanın para kazanması zor değil. Haram olduktan sonra para kazanmak çok kolay. Helâl para kazanmak zor. Yoksa haram para zor değil. Çekersin tabancayı bir banka soyarsın. Dünyanın parasına sahip olursun, yakalanmazsan yaşadın. Filancayı, falancayı aldatırsın, namusunu, ırzını, haysiyetini satarsın… Alkışlarlar, gazetelere boy boy resmini koyarlar. Efendim bilmem kürklerin içinde gezer adam. Envai çeşit nimetler, yazlıklar, kışlıklar ama Allah sevmez. Ahireti mahvolur. Firavunlar gibi yaşar ama firavunların sonu gibi olur.
Allah bize işte onlara tenezzül etmeyen bir İslâmî hâlet-i ruhiye nasip eylesin.
Demek ki bir zümre taassubu, Peygamber Efendimiz tarafından bu ümmeti mahveden şeylerden birisi olarak bildirilmiş.
Allah bizi bundan korusun. Bütün kardeşlerimize karşı içimizde sevgi nasip eylesin.
Gelelim ikinci şeye; Vel-kaderiyye. "Kaderiyye de mahvedecek insanları, ümmetimi."
Ne demek?
Yani "Allah bir şey takdir etmemiştir. Ben nasıl istersem istediğimi yaparım. Her şey bana serbesttir..." filan diye Allah'ın hükmünü, kudretini reddetmek oluyor.
Onun için bizim âmentümüzde ne var?
Âmentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusülihî ve'l-yevmi'l-âhiri ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî minallâhi teâlâ. Hepsi Allah-u Teâlâ hazretlerinin takdiriyle.
Bizim neyimiz var?
Bir irade-i cüz'iyemiz var; hayır seçmeye çalışırız, takdir Allah'ındır. O'nun emriyle yaşıyoruz, O'nun emriyle ölüyoruz, O'nun emriyle başımıza bu hadiseler geliyor, hepsi Allah'tan. İşte O'nu inkâr etti mi insan, o zaman mahvolur. O'nun için Allah'ın kudretini bilin. Allah'ın her şeyin sahibi olduğunu bilin. O'na güzel kulluk etmeye çalışın. Allah'ın kaderini inkâr etmeyin.
Asılsız şeyler söyledi mi din bozulur. Ayete, hadise uymuyor, herkes bir yol tutturmuş kendi yolunca gidiyor, hepsi de bir felsefe bulmuş kendisine…
Mesela yaygın bir felsefe söyleyeyim. "Zaman sana uymazsa sen zamana uy!" Hepinizin duyduğu bir felsefedir bu.
Hacı efendi niye böyle yaptın?
" Zaman sana uymayınca sen zamana uy Nereden çıkarttın bu felsefeyi, nerede var bu? Hangi ayette, hangi hadiste geçiyor?
"Efendim işte bilmem Mısır ulemasından fetva vermişler de filanca şey helalmiş."
Kur'ân-ı Kerîm'de Allah "haram" diyor.
Nereden çıkarttın sen bunu?
"Efendim, şu farzı yapmamak lazımmış bu devirde."
Nereden çıkarttın? Sure var hakkında. Yani asılsız esassız bir laftan farzlar çiğneniyor. Haramlar yeniliyor, yutuluyor. Din rayından çıkıyor.
O halde ne olacak? Esassız, asılsız, temelsiz sözlere itibar etmeyeceğiz. Dinimizin aslına, özüne sarılacağız.
Şimdi millet boyuna fetva veriyor yalan yanlış yere. Yani harama helâl demek için fetva veriyor, helâli de haram demek için veya yanlış göstermek için fetva veriyor. Olmaz, her şeyin delilini göstereceksin.
Bizim Ankara'da çok alim hocamız var. Bembeyaz sakallı, yaşlı, ihtiyar, sakin. Şöyle dursa sabaha kadar gık demeden durur. Böyle sessiz durur. Sorarsan, sorduğun zaman da sabaha kadar konuşur, o kadar da ilmi var. Ama sorulmazsa konuşmaz. Şimdi bir yerde bir söz açılmış. Ben yoktum o zaman da anlatıyorlar. Birisi… Hani bazısının ilmi dolma tüfek gibi ağzından doluyor, harbiyle biraz sıkıştırıyorsun, tetiği çektiğin zaman pat! Bir defa patlıyor. Bir defalık ilmi... Bazısının da makineli tüfek gibi maşallah. Tetiği çektikçe yani arkası geliyor, var yani. İlmi çok. Şimdi o dolma tüfek gibi olan bir şeyler söylemiş, söylemiş… Bu da alim… Dayanamamış, o kadar sabırlı olmasına rağmen şöyle dizi üstüne doğrulmuş;
"Peki ama delilin ne demiş?" Delilsiz olmaz ki, bu kadar yalan yanlış şeyleri söylüyorsun, delilin ne?
Delilsiz olmaz. Her şeyin bir aslı esası, delili olacak. Kur'an'dan ve hadisten kaynağı olacak. Büyüklerimiz hep ona göre yapmışlar.
"Efendim, ben mezhep tanımam."
Sen mezhep tanımayacak kadar alim misin? İmam-ı Âzam'dan fazla bilgin mi var? İmam Şâfi hazretlerinden fazla bilgin mi var? Ahmed b. Hanbel hazretleri 35 bin hadîs-i şerîfi koca kitabına yazmış, beş ciltlik. O kadar hadise mi vâkıfsın? Ömrünü o kadar böyle o yolda mı geçirdin? Arapçanın inceliklerini çok mu iyi biliyorsun?
Yoo. Hepsinden yaya, hepsinden sıfır.
Mezhep tanımam!
Mezhep tanımazsan sen bilirsin. Bu kafayla gidersen çok yanlış yola gidersin. Yani o adamlar büyük alim insanlar. Delilleriyle konuşmuşlar hep. Kitaplarını aç, baştan aşağı sayfalar sayfası hep delil, mantık, muhakeme, hukuk... Sen onu nasıl inkâr edersin?
İşte ümmet ne zaman helâk olacak?
"Asılsız rivayetlere tâbi olduğu zaman."
"Efendim, bilmem ne helvacı babanın kabri etrafında yedi defa dolaşırsan, fukaraya helva verirsen, çocuğun olmuyorsa çocuğun olur."
Kim söylemiş, nereden çıkmış?
"Efendim, filanca yerdeki evliyaya mum yakarsan şöyle olurmuş. Bilmem boğazın bilmem hangi tarafında telli baba varmış, tel takarsan şu olurmuş..." Bilmem ne…
Nereden çıktı?
Her şey Allah'tan. Onun için bu ümmetin helaki, ilimden ayrılıp asılsız rivayetlere tâbi olduğu zamandır. Onun için biz burada hadis okuyoruz. Onun için Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenin, onun için fıkıh öğrenin diyoruz.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi yanlış yollara saptırmasın. Hak iş yapıyorum derken bâtıl işlerle ömür tüketip de yalan yanlış yollara gidenlerden eylemesin. Pusulasını şaşırıp da... Ohoo, adam yönünü dönmüş bir tarafa gidiyor…
Gülistan'da Şeyh Sâdî diyor ki; "Hacı Efendi korkarım ki sen bu gidişle Kâbe'ye varamayacaksın."
Neden? "Yönün Türkistan'a doğru dönmüş." diyor.
Şiraz'da Türkistan arka taraf demek. Yani o tarafa dönmüş, o tarafa gidiyor adam. Hicaz o tarafta değil ki… Bu yana döneceksin. Yani yol gitmek bir mâna ifade etmez. Yön yanlışsa yol gitmek insanı haktan daha da uzağa götürür. Yönün doğru olacak, doğru yolda yürüyeceksin. Onun için sırat-ı müstakim demiş. Onun için Sebîlü'r-Reşat demiş. Müstakim yol, doğru yol, reşadet yolu, hak yol diye kitabımız bize bildirmiş.
Allah bizi doğruyu görmeyi, doğruya yürümeyi, doğru yönde olmayı, doğru iz üzere, doğru yol üzere olmayı nasip eylesin.