29.12.1985 - Allahı Sevmenin Alametleri, Cuma Guslü, Hayırlı Kadın

29.12.1985 - Allahı Sevmenin Alametleri, Cuma Guslü, Hayırlı Kadın
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Min alâmeti hubbillâhi zikrullâhi ve min alâmeti buğdillâhi buğdu zikrillâhi.
Sadaka Resûlullah.
Enes radıyallahu anh'ten. Bu hadîs-i şerîfe çok dikkat etmenizi rica edeceğim, iyice hatırınızda tutun.
"Allah'ı sevmenin alâmeti Allah'ın zikrini sevmektir."
Sen Allah'ı seviyor musun? "Ne demek hocam, canım feda! Rabbimiz, hâlıkımız, Allah-u Teâlâ hazretleri, elbette. Çocuklarımıza bile ilk başta onu öğretiyoruz..."
" En çok kimi seversin evladım?"
"Allah'ı severim." diyor.
"Ondan sonra kimi seversin?"
"Peygamberi."
Tamam, küçüklükten beri bildiğimiz bir şey. Güzel, burada ittifak etmişiz, hiç aramızda ihtilaf yok.
"Allah'ı sevmenin alâmeti Allah'ın zikrini sevmektir. Allah'a buğz etmenin alâmeti yani Allah'ı sevmemenin alâmeti Allah'ın zikrine buğz etmektir."
Allah'ın zikrine buğz etmek, kızmaktır. Allah'ın zikrine sinirleniyor beyzadem. Hoşuna gitmiyor, zikri sevmiyor, kızıyor ona. Olmaz, olmadı; hakiki Müslümanlık olmadı.
"Hocam... işte bilmem ne..."
Herkes Müslümanlığın hakikisi kendisinde sanıyor.
Peki, davacı olduk, yakasına yapıştık, hangimiz haklıyız, kim çözecek?
Kur'ân-ı Kerîm çözecek, hadîs-i şerîf çözecek. Çünkü adam Müslümanlık bende demek istiyor, iyi Müslüman benim demek istiyor.
E nereden ölçeceğiz, terazi ne? Allah'ın Kur'ân-ı Kerîm'i ve Peygamber Efendimiz' in hadîs-i şerîfleri. Buyur! İşte hadîs-i şerîf, buyur.
Âyetten delil isterim. Pekâla [işte] ayetten delil;
Bismillâhirrahmânirrahîm. Yâ eyyühellezîne âmenu'z-kürullâhe zikran kesîran ve sebbihûhu bükraten ve esîlen. "Ey iman edenler! Allah-u Teâlâ hazretlerine sabah akşam tesbih eyleyin ve O'nu çok zikr ile zikredin."
"Hocam buradaki zikir belki hatırlamak mânasına geliyordur da hık da filan..." Haa,
Vezkürisme rabbike bükraten ve asîlen. Bak burada, "Rabbinin adını, ismini sabah akşam zikreyle." diyor.
Ne diyeceksin şimdi? Hiçbir şey diyemez. Kur'ân-ı Kerîm'de çok âyet-i kerîme var, zikri emrediyor, Allah'ın adını çok zikretmeyi; içinden, dışından, aşikâre, gizli, Allah'ı zikretmeyi emrediyor. Pek çok hadîs-i şerîfler var, Allah'ın zikrini emrediyor, Allah'ın zikrinin faydalarını söylüyor. Allah'ı zikretmenin sevabının cihattan bile üstün olduğunu söyleyen hadisler var. Cihattan bile üstün... Onun için büyüklerimiz ne mübarek insanlarmış...
Dedelerimiz düşmana saldırıyor, nasıl saldırırlardı?
"Allah Allah Allah Allah..." Ne mübarek insanlarmış, bak orada bile âhiret kârını hiç unutmuyorlar. Hem cihat sevabını hem zikir sevabını alıyor. Ne mübarek insanlarmış... " Allah Allah Allah..." Yani zikre devam, cihada devam, öyle devam ediyorlarmış. Biz onların ayağının tozu olamayız. Onun tenkidini bir tarafa bırakalım, anlayalım ondan sonra tenkit edelim. Anlayamıyor ki… Ecdadın yazdığı şiiri anlayamaz, ecdadın yazdığı kitabeyi anlayamaz, ecdadın tarihini bilmez, yaptığı hayırları bilmez, ecdadın dostunu bilmez, düşmanını bilmez…
Ne biçim torunlar! Ecdadına İngiliz kadar düşman! Sübhanallah, Sübhanallah, Sübhanallah... İngiliz’le yan yana gelmiş, Yunanlıyla kol kola girmiş, ecdadına veryansın ediyor.
Kim bu veryansın ettiğin? Dedem. Dedene ne çatıyorsun! Geç dedenin yanına, çatacaksan bu tarafa çat, o İngiliz senin denizaltını batırdı, o ülkelerini istila etti; o Yunanlı senin şu kadar kardeşini kesti; o Bulgar şunu yaptı bunu yaptı...
"Hocam resmen dostuz NATO'da bilmem ne de..." Canım resmen dostuz, bakanlarımız resmi ağzı kullansınlar; biz Allah'ın bildiğini kuldan saklamayız ki.
Bir millet tarihini unuttu mu mahvolur. Unutur muyuz biz! Benim dedem Suriye'de şehit olmuş, yeri bile belli değil. Suriye taraflarından bir mektup gelmiş ondan, sonra aradınsa bul. Allah şefaatlerine erdirsin.
Ben o dedemi şey yapanların [şehit edenlerin] hesabını sormaz mıyım? Hakkım değil mi? Ne arıyordu benim Suriye'mde, benim memleketimde o adam?
Allah'ın zikrine meşgul olun. Allah'ın zikri kaledir kale! O kaleye giren belalardan korunur, düşmanlardan kurtulur. O kaleden dışarda kalanı kurtlar kapar, düşmanlar parçalar. Allah'ın zikri kalesine girin emin olun.
Min fıtrati'l-islâmi el-ğuslü yevme'l-cum'ati ve'l-istinânü ve ahsü'ş-şâribi ve iğfâu'l-lehâ fe-inne'l-mecûse tu'fî şevâribehâ ve tuhfî lehâha fe-hâlifûhüm ve hûzu şevâribeküm ve a'fû lehâküm.
Bu hadîs-i şerîfte bize bir ibret çıkıyor. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"İslâm'ın fıtratından, fıtrata uygun, tabiata uygun tavsiyelerinden birisidir." El-ğuslü yevme'l-cum'ati. "Cuma günü gusül abdesti almak." Cuma günü gusül abdesti almak İslâm'ın fıtrata uygun emirlerinden güzel bir şeydir.
Başka? Ve'l-istinânü. "Ve misvaklanmaktır." Yani Cuma günü topluluğa gidiyorsun ya, Cuma namazı kılacaksın, hatip minbere çıkacak, Cuma hutbesini okuyacak... Tertemiz yıkanmış olacaksın, ne ter, ne kir, ne pas... Güzel kokular süreceksin, dişlerin tertemiz misvaklanmış olacak, kir yok, bir şey yok, ağzın kokmuyor...
Ve ahsü'ş- şâribi. Cuma günü yıkanmak, misvak kullanmak, "Bıyıkları kısaltmak, almak." Yani bıyıkları almak İslâm'ın fıtrata uygun emirlerinden, tavsiyelerindendir.
Ve iğfâu'l-lehâ. "Sakalı çoğaltmak yani uzatmak." Sakalı uzatmak, bıyığı kısaltmak. Peygamber Efendimiz arkasından buyurdu ki, dikkat edin;
Fe-inne'l-mecûse tu'fî şevâribehâ ve tuhfî lehâha fe-hâlifûhüm ve hûzu şevâribeküm ve a'fû lehâküm. "Mecusiler bıyıklarını uzatırlardı, çoğaltırlardı ve sakallarını azaltırlardı; siz onlara muhalefet edin bıyıklarınızı alın, sakallarınızı salıverin, uzatın." buyurmuş Peygamber Efendimiz.
Mecusi... Mecusi gayrimüslimlerden bir zümredir ki İran'da eskiden bulunuyordu, ateşperest dediğimiz kimselerdi. Onların Zendevesta diye kitapları vardır, Zerdüşt diye bir adamları gelmiş geçmiştir, onların yazdığı şeyler var. Yani yanlış bir din. Müşriklik alameti bir iyilik tanrısı var, bir kötülük tanrısı var, ateşe tapıyorlar, ışığa tapıyorlar, nur tanrısı, zulmet tanrısı filan diye saçma sapan şeyleri var. Mecusilerin şeyleri [inançları] öyle. Onlar bıyıklarını uzatırlarmış, sakallarını tıraş ederlermiş. "Siz onlara muhalefet edin, siz bıyıklarınızı kısaltın, sakallarınızı uzatın." diyor Peygamber Efendimiz. "Muhalefet edin!" diyor.
Yani Müslümanın kendi öz şahsiyeti vardır, başkasını taklit etmez. Bir de Peygamber Efendimiz Yahudilere, Hristiyanlara, Mecusilere muhalefet etmeyi bize emretmiştir. Bunu da bilesiniz. Yani benzemeyi değil benzememeyi tavsiye etmiştir. Basit şeylerde bile benzememeyi tavsiye etmiştir. Mesela Muharrem'in onuna hürmet etmek, onunda oruç tutmak eski ümmetlerde de vardı. Peygamber Efendimiz diyor ki; "Tam onlara benzememek için hem dokuzunda hem onunda tutun veyahut onuyla on birinde tutun." Benzemek olmasın yani onlar gibi olmasın diye.
Yolda giderken şöyle bir babayiğit yürüyün, kenara çekilmek zorunda kalsın adam. Sen Müslümansın, Allah'ın varlığını kabul etmişsin, çekilsin kenara! Böyle tavsiye etmiş bizim dinimiz. Sonra, "Allah'ın düşmanlarını dost edinmeyin." demiş.
Dost edinirsin ne olur? Çelme takar, içten vurur. Gözünü açacaksın.
"Ahit yapmayacak mıyız, anlaşma, akit olmaz mı?" Olur, olabilir, ona bir şey demiyoruz.
Güzel bir numunedir ki İslâm'ın ilk yayıldığı devirlerde Hama veya Humus şehrine geliyor Müslüman mücahitler, hâkim oluyorlar. Tabii hâkim olduğu zaman ahaliye, "İslâm'a girin." diyorlar; giren giriyor, girmeyen Hristiyan olarak, Yahudi olarak kalmış. Kalanların da vergi vermesi lazım. Vergilerini alıyorlar fakat biraz sonra bir haber geliyor ki Bizans büyük bir ordu toplamış Müslümanların üzerine saldırıya geçiyor, gelecek. Düşünmüşler askerlik icabı, "Şimdi biz düşman bir beldedeyiz, ahalisi de onlarla bir olur..." filan diye ne düşündülerse, askerlik ilminin bir gereği, geri çekilmeyi uygun görmüşler. Fakat geri çekilirken diyorlar ki, "Biz bu Hristiyanlardan, gayrimüslimlerden vergi almıştık, şimdi çekiliyoruz..." Herkese vergilerini geri vermişler. Demişler ki:
"Biz bunu sizden aldık ama başınızda olacağız ve [sizi koruyacağız] diye aldık, şimdi çekilmek zorunda kalıyoruz, alın vergilerinizi."
Adamlar şaşırmış kalmış, "Allah Allah!.." Dünya tarihinde çok nâdir görülen bir şey… Güçlü kuvvetli askerler, ellerinde silahlar var, her türlü imkanlar var, parayı almışlar, üstüne yatsa kim isteyebilir parayı onlardan? Kim başa çıkabilir? Çıkamaz ama parayı verip öyle gidiyorlar. "Biz şimdi çekilmek zorunda kaldık, bu paralarda hakkımız kalmadı, alın paralarınızı geri." diye paraları vermişler. Müslüman böyle işte!
Üzüm bağlarından üzüm koparmışlar, bakmışlar sahibi korkudan kaçmış, yok; üzüm bağlarına yedikleri üzümün parasını paçavraya bağlamışlar salkımın yerinde duruyor.
Demek ki İslâm'ın fıtratındandır Cuma günü yıkanmak. Cuma günleri yıkanın o zaman.
Bu hadisleri neden dinliyoruz? Tatbik etmek için. Cuma günü oldu mu bir gusül abdesti alın.
Ne olur gusül abdesti alırsak? İşte bu sünnete uygun olmuş olur bir, başka faydalarını söyleyeyim; on günlük günahı affolur insanın. Yedi gün, bir hafta önceki günahları, üç gün ziyadesiyle affolur, on gün eder. On günlük günahı affolur. Onun için gusül abdesti alın, temiz, pak gelin.
Adam çorabını değiştirmiyor, çorabını çıkarttığı zaman çirkin kokuyor, olmaz. Akşamdan çorabını yıka, sabahleyin temiz giy. Ayağını yıka, terliyorsa ayağına pudra dök, o güzel kokulu çocuk pudralarından parmak aralarına filan dök, buradaki adamları ezalandırma. Geliyor, insanın burnunun direği kırılacak gibi oluyor. Veyahut ayağını şadırvanda gıcır gıcır yıka, böyle gıcırtısı çıkıncaya kadar yıka güzelce, yıkadıktan sonra çorapsız gel; çorapsız gelirsen kimse bir şey demez ama pis çorabı giyip de yandakini ezalandırdığın zaman günaha girersin. Adam hangi meslektense o mesleğinin kokusuyla geliyor buraya. Olmaz. Tertemiz gelecek. İslâm temizlik dinidir, o zaman sevap kazanır. Demek ki bunu yapacağız, güzel.
Misvak kullanacağız. Yanımızda bir misvak olacak, dişlerimiz temiz, pak olacak, sarılık birikmiş olmayacak, ağzımız kokmayacak.
Bıyıklarımızı ağzımıza girecek gibi salıvermeyeceğiz. Kimisi aşağı sarkıtıyor, kimisi buruyor.
Nerden öğrendin bunu?
Peygamber Efendimiz "azalt" diyor bıyığı. Yani bıyık az olacak.
Azın ölçüsü ne? Peygamber Efendimiz derisi görünecek kadar yapardı yani kısaltırdı, ve ağzın içine girmeyecek... Ne güzel iyi ki bıyıkları kesmeyi emretmiş çünkü yukarısı akan bir yer. Yukarısı akan bir yer olduğu için buranın böyle fazla uzun olması iyi değil; [kısaltınca] temizlenmesi kolay olması uygun.
Sakalların da uzatılması yapmamız gereken bir şey. Mümkünse hepimiz sünnete uygun yapacağız.
Neden? Kazınması fıtrata muhalefet dolayısıyla kazınması haramdır. Yani sakalın kökünden kazınması haramdır. Onun için sakalı bırakmaya çalışmak lazım. Din adamları... Herkesten önce din adamlarının sakallı olması lazım. Vâiz, müftü, imam, müezzin veya kayyım… eh tamam. Haydi bakalım görelim, sakallı ol. Yani bu sakalın tıraş edilmesinin tarihçesi çok eski değildir, yakın bir zamanda başladı bu tıraş etme şeyi. Tanzimat’tan sonra filan başladı, ondan sonra gelişti. Eskiden tabii herkes, padişahlar dahil, komutanlar dahil sakallı olurdu, sonradan böyle oldu. Sonradan bıyık da kesilmeye başlandı. Mümkünse bir mazeret yoksa sakal bırakacağız. Sonra, kendimiz Müslümanız.
Müslüman ne demek? Kendi kendine her şeyi olan bir aziz ümmet demek. Biz başkasını taklide muhtaç değiliz, mecbur değiliz, üstelik Efendimiz yasaklamış. Kimseye benzemeyeceğiz. Bizim kılığımızın, kıyafetimizin, giyimimizin, pantolonumuzun, ceketimizin veya paltomuzun veya baş örten kıyafetimizin, her şeyimizin kendimize mahsus olması, bize uygun olması lazım. İslâmî bakımdan başkasını taklit doğru değildir.
Burada, "Mecusilere muhalefet edin." diye Efendimiz buyurdu, başka hadislerde Yahudilere ve Hristiyanlara muhalefet etmekle emrolunmuştur. Onlara uymayacağız.
Hatta biz her gün günde 40 defa farkında olmadan ne diyoruz?
"Yâ Rabbi! Bizi kendilerine in'am ettiğin insanların yoluna sok, doğru yola sok, o doğru yola ki kendilerine in'amda, ihsan bulunduğun insanların yolu, oraya bizi dâhil et, o yoldan yürüt bizi; kendilerine gazap ettiklerinin ve sapıtmışların yoluna bizi sokma."
Gazap ettikleri nedir? Peygamber Efendimiz bir açıklamasında, "Yahudilerdir." demiş.
Sapıtmışlar kimler? "Sapıtmışlar Hristiyanlardır." demiş. Akidelerini sapıttılar çünkü. Bizim onları taklit etmemiz gerekmez. Taklit güzel şeye olur.
Peygamber Efendimiz' i taklit et.
Neden? Güzeller güzeli… Taklit edersen sen de güzel olursun. Kötü şey taklit edilmez, lüzum yok...
Sendeki daha iyiyken ne diye kötüsünü taklit edeceksin?
Senin çok güzel, en son model bir araban var; gidiyorsun 1930'da yapılmış bir arabayı taklit etmeye çalışıyorsun, bu güzel tekerleri çıkartıyorsun, onları takıyorsun, o güzel aynayı çıkartıyorsun o paslı aynayı takıyorsun.
"Bu güzelleri bırakıyorsun eskiyi niye alıyorsun?" diye insana "Deli!" derler.
Güzel bırakılmaz. Güzel bırakılıp çirkin alınmaz. Ona da dikkat edeceğiz, o da bizim umumi bir prensibimizdir yani Peygamber Efendimiz' in tavsiye ettiği prensiptir.
Gelelim bundan sonraki hadîs-i şerîfe.
Min yümni'l-mer'eti en yeteyessera fî-hıtbetihâ ve en yeteyessera sudâkuhâ ve en yeteyessera rahimuhâ.
Bu da kadınla ilgili bir hadîs-i şerîftir. Hz. Âişe validemiz rivayet eylemiş, Allah şefaatine erdirsin. Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte buyurdu ki:
"Kadının istenmesinin kolay olması bereketindendir, uğurluluğundandır." Müşkilat çıkmaması, isteklisinin, taliplisinin zorluklara, yokuşlara sürülmemesi kadının uğurluluğu alametinden birisi bu.
Ve en yeteyessera sudâkuhâ. "Mehrinin kolay olması."
Müslüman bir adam bir Müslüman kadına talip olmuş, yokuştan yokuşa sürüyorlar adamcağızı, olmaz. Çok pahalı mehir istiyorlar, olmaz. Yani, "İstenmesinin kolaylaştırılması, mehrinin kolay, az, verilebilecek gibi olması ve rahiminin yani evlat yapmasının kolay olması." Ha, İslâm'da esas evlat yapmaktır.
Evlenmeden murat nedir? [Evlenmeden] asıl murat, hani dedik ya, İslâm bazı şeylerin bekçisidir, neslin de bekçisidir. İslâm neslin gelişmesini istiyor.
"Efendim, milli gelirimiz azalırmış, çoğalmayalım." Azalsın, ben kazancımın bir kısmını onunla bölüşmeye razıyım.
Peygamber Efendimiz çoğalmayı emrediyor. Peygamber Efendimiz iyi ki öyle emrediyor, biz iyi ki çoğalmışız.
Köpek besliyorlar, kucaklarında köpek gezdiriyor. Küçücük bir sepet yapmış, içine yastıklar koymuş, küçücük minyon bir köpek almış, kim bilir kaç bin dolar verdi. Sepetin içinde bakıyorsun vasıtaya biniyor. Sepetin içinde işe gidiyor. Köpek de küçücük gözleri bir oraya bir oraya bakıyor. Veyahut kocaman, merkep kadar kocaman bir köpekle geziyor, "Hans, otur!" diyor oturuyor; "Hans, kalk!" diyor kalkıyor. Yani öyle de terbiye etmişler.
İkindide bakıyorsun köpeğini elinden tutmuş bahçeye götürüyor, nereye?
Köpeğin ikindiye kadar canı sıkılırmış evde, gezmeye götürüyor. Köpek de oraya salıverdi mi, tasmasını çıkartıveriyor; bir oraya koşuyor bir oraya koşuyor… Neşeleniyor köpek yeşilliği görünce, hadi öteki köpeğin yanına gidiyor, koklaşıyorlar, hırlaşmıyorlar. Hayret, öyle terbiye etmiş. Bizde iki köpek bir araya geldi mi alt alta üst üste bir şey olur. Hırlaşmıyorlar, öyle terbiye etmişler. "Hans, buraya gel!" dedi mi geliyor. Hırlasa bile geliyor. "Yapma öyle bakayım!" dinliyor. Ama isterse öyle terbiye etmesin, bir köpek birisini ısırsa sahibinin anasını ağlatırlarmış orada. Yani, "Sen buna bakamadın." diye çok büyük cezalar gelirmiş. Ya ısıran köpeği dışarı çıkartmayacak ya da ısırmayacak gibi terbiye edecek.
Onlarla vakit eğlendiriyorlar. Çocuk sevgisini öyle köreltiyorlar; kıyamet alameti. "Kıyamet alametlerinden birisi de kişinin evlat edinmektense bir köpek enciğine sahip olması ona daha tatlı gelmesidir" diyor Peygamber Efendimiz. Kıyamet alameti, kıyamet! Âhir zaman alameti…
Çocukla köpek bir tutulur mu?
Köpek moteli var, köpeğin oteli var Almanya'da, gördüm. Neymiş? Sahibi bir başka yere giderse oraya bırakılıyor, sahibi gelinceye kadar bakıyorlar, parasını veriyor. Köpek lokantası var, köpek lokantasına sahibiyle giriyor, "hangisini istersin?" ona getiriyorlar köpek orada onu yiyor. Öyle işleri…
Evet, büyük musibet, innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. Bizim memlekette de bakıyorum, bizim mahallede bir doktor var, sabahleyin ben sabah namazına giderim bazen görürüm adamcağızı sabahın köründe, daha sabah namazı vakti, karanlıkta bir bakarım birisi var orada, ne?
Bizim doktor, ağzında sigara, püf püf püf... Zaten Ankara'nın havası kirli, bir de sigara... Elinde de köpek. Köpek bir oraya bir buraya ayağını kaldırıyor, o da onun peşinde. Sabahın o kör vaktinde, soğuk, sıfırın altında bilmem kaç derece onunla vakit geçiriyor.
Biz öyle değiliz. Biz evlendiğimiz zaman evlat bizim için azizdir, kıymetlidir.
Evlat yetiştireceğiz, neden? O evladım yetişti mi hayırlı evlat oldu mu ben âhirete göçsem bile o arkamdan bana sevap gönderecek, sevap kazanacağım ben ondan. Ümmet-i Muhammed artacak. Biz 50 milyon değil 100 milyon olsak bir başka oluruz, 200 milyon olsan bir başka oluruz, daha iyi oluruz. Artacağız, evladımız çoğalacak. Hayırlı evlatlar versin Allah bize inşaallah. Rızkını da verir.
Daha bizim bu memleketimiz çok evlat besler. Beslemezse Afrika'ya göndeririz, Hindistan'a göndeririz, başka yerlere göndeririz, dünya biraz Müslüman görür, Müslümanlığı öğrenir. Çoğalmaya devam. Peygamber Efendimiz' in tavsiyesi, "Siz evlenin, çoğalın ben sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim." diyor Peygamber Efendimiz' in hadîs-i şerîfi.
Min husni islâmi'l-mer'i terkühû mâlâya'nîhi.
"Kişinin Müslümanlığının güzelliği alametinden birisi de işine yaramayan, lüzumsuz, boş işi terkedivermesidir."
İyi Müslüman, kaliteli Müslüman, İslâm'a sımsıkı sarılmış, Allah'ın emrine uygun yaşıyor, ne yapacak? Boş işle uğraşmayacak. Bir işte biraz kendisine yaramayan boş bir şey gördü mü bırakıverecek. Kişi boş işi bırakacak. Bu dünya boş vakit geçirecek kadar çok değil.
Bir doktor arkadaşla beraberiz, diyor ki:
"Hocam ben hep Müslümanlara dikkat ediyorum, zamanın darlığından şikâyet ediyorlar."
"Vaktim yok!" Onu yapmaya koşuyor, bunu yapmaya koşuyor...
Bizim zamanımız değerlidir, kıymetlidir, boş şeye harcayacak vaktimiz yoktur. Bir şeyin faydalı olmadığını, bize gerekmediğini anladığımız zaman onu bırakıvereceğiz, terk edivereceğiz.
Peygamber Efendimiz' in bazen böyle [başına gelmiş,] hadîs-i şerîflerde okuyoruz, birisine diyor ki mesela:
"Ey filanca sabret, şöyle yapma, böyle yapma."
"Sen benim başıma neler geldiğini biliyor musun!" filan… Peygamber Efendimiz bırakıp gidiveriyor.
Neden? Baktı ki laf anlamayacak, bir kere söyledi, ondan sonra laf anlamadı, hemen bırakıyor, lüzumsuz. Söyledi ya, başka söylemiyor.
Büyüklerden birisi ötekisine bir söz söylemiş, ötekisi büyük değil, avamdan bir kimse. O büyük zât ona bir söz söylemiş, o da iyi dinlememiş sözü;
"Efendim iyi anlayamadım, bir daha tekrar eder misin?" diyor. Denir ya, umumiyetle... "İyi anlayamadım, bir daha söyler misin, anlayamadım efendim." deyince o büyük zât biraz durmuş, diyor ki:
"Ben birinciyi söylediğime pişmanım ikinciyi söyler miyim sana artık?" Birinciyi söylediğime pişmanım! İkinciyi bir daha söyler miyim? Can kulağıyla dinle! Bu ömür her şeyi üç kere, beş kere, 100 kere, 50 kere söyleme ile zayi edilecek bir ömür değil ki!
Nasihati bir seferden al, adam ol. Tevbe lazım, tevbe et. Hak yolda çalışmak lazım, çalış. Cihat etmek lazım, cihat et. İşe yara. Her gün, her gün, her gün, her gün, her gün... Aynı şey, aynı şey, aynı şey... Olmaz! Müslüman zamanının kıymetini bilecek.
"Dokuzda hocam sana geleceğim." Dokuzda gel.
"Şu işi, şu vakitte yapacağım." Yapmaya çalış.
Bir insan yapmaya çalıştığı halde bir mâni çıkar da engellenirse Allah affeder ama mâni olmadan tembellenip de gecikirse cezası var. Sözünde duracak, Müslüman sözünün eri olacak.
İşte Müslümanlar bu terbiyeye sahip olurlarsa o zaman ileriye giderler. Öyle olmazsa, bizden çok ileriye gitmişler, aya çıkmışlar, füzelerle üstümüzden uydu gönderiyor, Türkiye'nin üstünden uydu geçerken fotoğraf çekiyor, Türkiye'nin ne kadar buğdayı var, ne kadar mısırı var, ne kadar arpası var, ne kadar yulafı var, santimetrekare santimetrekare fotoğraflardan çıkartıp Türkiye'nin mahsulünü ölçüyorlar. Adama bak, bizim memlekete gelmeden… Sadece bizim memleket değil, Rusya, Çin vesaire... Her tarafı üstünden gönderdiği, satalit dedikleri uydu ile fotoğrafını çekiyor...
Öyle güzel fotoğraflar çekiyorlarmış ki fotoğrafı büyütüyor, tarlayı gösteriyor. Fotoğrafı büyütüyor, ağacın altında oturan adamı gösteriyor. Onu büyütüyor, adamın elini gösteriyor. Elini büyütüyor, elinin parmaklarını, tırnaklarını gösteriyormuş. Yani büyüttükçe büyüttükçe o kadar teferruatı görebiliyor. Tabii ilk önce o resimden bakıyor, düz bir araziyse aldırmıyor ama önemli bir şey varsa onu büyütüyor, büyütüyor, orada ne olduğunu anlıyor. Tepeden aşağıdaki harabeleri tespit ediyorlarmış. Yani hani o antik, antika harabeleri falan buluyorlarmış.
Allah'ın düşmanları böyle çalışırken ve bu bulduklarını da insanları öldürmekte kullanırken, Allah'ın dostu olan Müslümanlar tembellense Allah razı gelir mi?
Gelmez, o halde Müslümanlar da çalışkan olacak, prensip sahibi olacak, temiz olacak, pak olacak, Allah'ın istediği gibi kul olacak. Çalışacak çabalayacak cenneti kazanacak. Allah-u Teâlâ hazretleri uyanık, has, halis, hakiki Müslüman olmayı cümlemize nasip eylesin bi lutfihî ve keremihî.
Fâtiha-i şerife mea'l-Besmele.
29.12.1985 -
Hayırlı Ömür, Peygamberimizin
28.07.1985 -
Şehitlik, Müslümanların Savaş
