05.12.1987 - Tefekkür, Nefis Muhasebesi, Asa Taşımak

05.12.1987 - Tefekkür, Nefis Muhasebesi, Asa Taşımak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Hakîkun bi’l mer’i en tekûne lehû mecâlisun yahlû fîhâ ve yezküru zünûbehû fe-yestağfirullâhe minhâ.
Sadaka resûlullâh fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Hadîs-i şerîfi, Beyhakî rahmetullâhi aleyh rivayet eylemiş. Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri, bu hadîs-i şerîflerinde buyurmuşlar ki;
Hakîkun bi’l mer’i en tekûne lehû mecâlisun yahlû fîhâ ve yezküru zünûbehû fe yestağfirullâhe minhâ.[1]
“Kişiye tenha bir yerde oturma, günahlarını anma ve onlardan Allah’a tevbe ve istiğfar eylemeye tahsis edilmiş bir takım toplantıları, meclisleri, zamanları olması yaraşır, yakışık alır, doğru olur, uygun düşer.”
Bu bize, günlük hayatımızı programlama hususunda, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin vermiş olduğu mühim bir işarettir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri günümüzün bir zamanını, Allah’ın zikrine ayırmamızı istiyor. Kendi günahlarımızı düşünmeye, tefekküre yönelmemizi ve onlardan tevbe ve istiğfar eylememizi istiyor. Bunu herkesin yanında değil; tenha, sakin, kendi kendini iyice duyup, dinleyip, düşünebileceği bir yerde yapmasını istiyor, Peygamber Efendimiz.
Müslüman halvette, sakin yalnız tenha bir yerde oturacak. “Yahu ben ömrü nasıl geçiriyorum? Şu yaşa geldim, yaptığım işler, doğru mu yanlış mı? Vaktim, Cenâb-ı Mevlâm’ın rızasına uygun mu geçiyor, yoksa günahlı işler mi yapıyorum? Benim halim ne olacak? Bundan sonraki ömrümü, nasıl geçirmem lazım, neler yapmam uygun olur, günahlardan nasıl kurtulabilirim? Bu günahları bir kere işledim başıma dert açtı, cezayı hak ettim, ikâba, azaba uğramaya layık duruma düştüm, bunun için ne yapmam lazım? “Tevbe edeyim, istiğfar edeyim, gözyaşı dökeyim de Rabbim beni affeylesin.” diye düşünmesi, yalvarması, buna zamanını ayırması lazım. Kadın ve erkek her müslümanın, gününün bir vaktini, kendilerini ve bu durumlarını düşünmeye ayırması lazım.
Buna tasavvuf kitaplarında, kendisini hesaba çekmek, muhâsebe-i nefs yapmak derler. Ticarî hayatta da hesap önemlidir. İnsanın kârını zararını tespit etmesi lazım. Malını kaça satması gerektiğini düşünmeli, zarar ediyorsa çaresini araması, kâr etmenin yollarını araştırması lazım. Aksi takdirde ticareti devam etmez, dükkanı kapanır. Alacaklılar gırtlağına yapışırlar, yakasından tutup silkelerler “ver paramızı” derler. Vermezse, başı büyük dertlere girebilir. Dünya hayatında bile böyle. Bizim de ömrümüz bir sermayedir. Öyle bir sermaye ki, başka hiçbir varlıkla telafisi mümkün değil. Gitti mi gider. Bir daha geriye getirilemez.
Bantı tutuyorsun, basıyorsun, geriye alıyorsun, baştan dinleyebiliyorsun. Ömrün, bir ânı bile, geriye gitmez. Bir geçti mi geçer ve geçiyor da. Biz istesek de istemesek de ömürlerimiz geçiyor. Yaz geliyor, bitiyor. Sonbahar geliyor, kışa geliyoruz. Tekrar yaza çıkıyoruz. “Şimdi kış, hava soğuk ama gene güzel günler gelir, yine baharı görürüz.” diye ümit ediyoruz. İçimizden bazı kimseler baharı göremiyor, bazıları yazı göremiyor, bazıları kışa çıkamıyor, bazıları bir daha ki haftaya çıkamıyor. Bazısı,yanımızdan gülerek ayrılıyor. Geçen sene kardeşlerimizden birisi, Uzunkum’da tren istasyonunda kazaya uğradı, rahmet-i Rahmân’a kavuştu. Buraya gelmiş, hadis dersi dinlemiş. Giderken âhirete göçüverdi, ne olacağı belli olmuyor.
Bunun için müslümanın tûl-i emele düşmemesi gerekiyor. “Ben çok yaşarım, uzun zaman ömür sürerim; yazlar kışlar gelir, seneler geçer, yaşlanırım, ihtiyarlarım, ondan sonra hacca giderim, tevbe ederim, ibadet ederim bu günahlarımı telafi ederim.” diye hesabı uzun yapmaması gerekiyor. Çünkü hemen bitebilir. Ömür ne kadar sürecek hiç belli değildir. Hemen geçebilir. Genç için de böyle, yaşlı için de böyle. O bakımdan, bir kere ömrümüzü güzel planlamalıyız. İkincisi, hatalı bir yolda isek derhal dönmeliyiz. Hatamızı, günahımızı derhal bırakmalıyız. Tevbe etmeliyiz, iyiliğe yönelmeliyiz. Çünkü ne kadar yaşayacağımızı bilmiyoruz, kimse bilmiyor. Yaşla değil, sırayla değil, önceden belli olan bir şey değil.
Ve mâ tedrî nefsün bi-eyyi ardın temût. [2] “Kişi nerede öleceğini, ne zaman öleceğini bilemez.”
Ölüm birden geliverir. Geldiği zaman da bir an ileriye gitmez, bir an geriye kalmaz. Bunlar herkesin bildiği basit hakikatler. Basit hakikatler ama, insan bir hakikati öğrendikten sonra o hakikatin gereğine göre davranışını düzenlemesi lazım. Mesela baktınız ki bir telde elektrik var, o tele yanaşmazsınız, tutmazsınız. “Burada cereyan varmış, aman elimi çarpar, dokunmayayım.” dersiniz.
Neden?
Çünkü anladınız ki telde cereyan var, cereyan da tehlikeli bir şeydir, dokunmamak lazım. Baktınız ki bir yerde çürük zemin var, çökebilir, etrafını çevirirsiniz, “Aman buradan kamyon geçmesin, araba geçmesin, tekeri batar.” der, tedbir alırsınız. Baktınız bir yerde fazla gürültü patırtı var, kavga başladı, hemen oradan kalkıp gidersiniz. “Nemelazım sandalyeler uçar, masalar kırılır, tabaklar devrilir.” diye endişelenir, çay getirilmişken yudumlamadan kalkar gidersiniz, çünkü tehlike başladı.
Hayatın biteceğini ve ne zaman biteceğinin bilinmediğini biliyoruz, tedbir almıyoruz. Allah’a, doğru düzgün kulluk edemediğimizi görüyoruz, tedbir almıyoruz. Günahlara daldığımızı biliyoruz, görüyoruz, tespit ediyoruz. Hatta kendimizi herkesten iyi biliyoruz; “Bir baltaya sap olamadım, iyi işler yapamadım.” diyoruz, tedbir almıyoruz. Olmaz.
Neden olmuyor?
İnsanlar umumiyetle ,çevrelerindeki olayların hızlı akışı içinde oyalanıyorlar, düşünmeleri gereken şeyleri düşünmeye fırsat bulamıyorlar.
Sabahleyin erkenden, “Saat sekiz trenini, kaçırmayayım.” diye bir telaş bir telaş. Düşünmeye vakti kalmıyor, hatta insan bazen evde gözlüğünü unutuyor, cüzdanını unutuyor, hüviyetini unutuyor.
Neden?
Çünkü acele etti, kendisine lazım olan asıl şeyi bile unuttu. Sonradan, “Hay Allah! çantamı unutmuşum, cüzdanımı unutmuşum.” diyor.
Bir telaş, işe gidiyorsunuz. Adam geliyor karşınıza, patronun yanına çıkıyorsunuz, iş yapıyorsunuz. Yapacağınız faaliyetler sizi meşgul ediyor. Bir de bakıyorsunuz öğle olmuş. Karnınız acıkmaya başlıyor, yemeğe gidiyorsunuz. Derken akşam oluyor, yorulmuş olarak eve gidiyorsunuz. Bu kez de misafir geldi veya misafirliğe gidilecek. “Şu oldu, bu oldu, olacak.” Derken, o gün geçiyor, düşünmeye fırsat bulamıyorsunuz. Hızlı yaşam, hayat şartları, insanın yapması gereken bir takım faaliyetler, onu birtakım durumlarını düşünüp, tehlikelerini anlayıp sezip de onlara karşı tedbir almaktan alıkoyuyor.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bunu engelliyor, engelleyecek bir nasihatte bulunuyor. Diyor ki;
“Zamanınızın bir kısmını ayırın, tenha bir yerde durun.”
“Ben tenhada durmam, korkarım. Vaktim olsa, işim olmasa bile tenhada durmam, kahveye giderim.”
Kahveye gidersen; televizyonun manzaraları karşısında, arkadaşlarının konuşmasından, gürültüsünden, iskambil oyunundan, kağıt oyunundan, hiçbir şey düşünmeye fırsat bulamazsın. Zamane insanları umumiyetle böyle. Düşünmeye zamanları ve fırsatları olmuyor.
“Şöyle tenha bir yerde dur bakalım.”
“Patlarım.”
“Patlamazsın, hiçbir şey olmaz.”
“Yalnızlık, yüksek ruhların gıdasıdır.” diyor bir zât. Bir yerde yalnız durmak, yapayalnız kalmak, yüksek ruhların gıdasıdır.
Ne demek?
Mütefekkir insanlar; kendi başına kaldığı zaman, dış tesirlerden uzak kalır, rahat düşünürler. Bir takım güzel fikirler bulurlar, güzel neticelere ulaşırlar. Onun için düşünmek, İslâm’ın en değer verdiği ibadetlerden, sevaplardan birisidir.
Lâ ibâdete ke’t-tefekkür.[3] “Tefekkür gibi ibadet olmaz.”
Tefekkürün sevabına ulaştıracak yükseklikte bir başka ibadet olmaz. En sevaplı ibadet; tefekkürdür. O halde düşünmeliyiz, tefekkür etmeliyiz. Boş zamanlarımız olmalı. Tenha bir yerde başımızı önümüze eğmeliyiz, hatta gözümüzü kapatmalıyız, düşünmeliyiz. Bizim dervişlik dediğimiz yolda, böyle çeşitli tefekkürler vardır ki; kişi bu tefekkürleri yapsın, gerekli tedbirleri önceden alsın.
Burada da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bize bu prensibi tavsiye ediyor.
O halde bugünden itibaren ne yapacağız?
Günümüzün bir zamanını ayıracağız. Sakin bir yerde, kimsenin olmadığı bir köşeye çekileceğiz, gözlerimizi kapatacağız. “Ben ne yapıyorum, hayatım ne oluyor, nereden geliyor nereye gidiyor? Yaptığım işler ipe sapa gelen işler mi, boş şeyler mi? Vaktimi nasıl geçirdim, ne işler yaptım, neler yapmadım? Günahlarım nelerdir? Ne gibi günahlar işledim?” diye, bugünden itibaren bunları düşüneceğiz. Çünkü bu hadisi duyduk, öğrendik.
Duyduğumuz şeyi tatbik etmemiz lazım geldiği için biz de bundan sonra günümüzün müsait bir vaktini kendimizi dinlemeye, düşünmeye, tefekkür etmeye ayıracağız. Hatalarımızı, günahlarımızı düşüneceğiz. Bunun iki büyük faydası var:
Bir, insan düşününce hatalarını görür, bulur. “Hiç farkına varmadan ben şu kabahati işlemişim.” diye, günlük hızlı yaşayışın akışı içinde, göremediği hatalarını fark eder. “Filanca adamla bir telefon konuşması yaptım, açtım ağzımı yumdum gözümü, epeyce bir kalbini kırdım. Yapmamam lazımdı. Ticarette şu şöyle oldu, bu böyle oldu, bunu öyle yapmamalıydım.” diye hatalarını hatırlar, tevbe ve istiğfar eder. Estağfirullâh el-azîm ve etûbü ileyh. “Yâ Rabbi! Beni affeyle, mağfiret eyle, yine hata işledim, ama bundan sonra yapmayacağım.” diye geçmiş hata ve günahlarına tevbe eder.
İşin ikinci bölümü, bundan sonra o hataya düşmemeye gayret eder. Bir dahaki sefer yine o hatanın kenarına geldiği zaman, şöyle der: “Geçen sefer ben bu hatayı işledim, şeytana, nefse uydum ama bu sefer bu hatayı yapmayacağım.” Her gün her gün, hatalarını düzelte düzelte, sonunda hatalardan arınmış, olgun, kâmil, temiz bir insan olabilir.
O bakımdan, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bu tavsiyesini hepimiz bir kenara yazalım, aklımızda iyi tutalım. Bundan sonraki ömrümüzde, dikkatli davranalım. Tefekkürler ile, tezekkürler ile hatalarımıza; pişmanlıklar duyarak, gözyaşı dökerek, tevbe ve istiğfar ederek Allah’tan affımızı dileyelim.
Genellikle insanlar hata eder. Hata etmemek kolay bir şey değil. Her zaman, her gün hata eder. Ama iyi niyetli oldu mu, yapmamaya azmetti mi, tevbe ve istiğfar eyledi mi, Allah o hataları affeder, mağfiret eder.
Lâ kebîrate mea’l–istiğfâr.[4] “Tevbe ve istiğfar edince, büyük günah kalmaz.”
Silinir, temizlenir, defteri pâk olur. O bakımdan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri tevbeye, istiğfara çok teşvik etmiştir. Kendisi de bize işaret buyurmuş ki; “Ben dahi Allah’ın sevgili kulu olduğum halde -yegane üstün makama ermiş, Makâm-ı Mahmûd’u[5] bulmuş en üstün peygamber, en üstün insan olduğum halde, geçmiş ve gelecek günahlarımın affolunduğuna, Rabbim bana âyet-i kerîmeyle garanti verip müjdelemiş olduğu halde- günde 70 defa, yüz defa estağfirullah estağfirullah diye tevbe ve istiğfar ederim.” diyor.
Peygamber Efendimiz, bunca meziyetleriyle tevbe ve istiğfar ediyor. Öyleyse biz de hatalı kul olduğumuzu bilelim. İnsanın kendi huysuzluğunu, kendi arsızlığını, yüzsüzlüğünü, hatasını bilmesi fazilettir. Bir insan kendisini melek gibi bir adam sanırsa; “Benim neyim var, Elhamdülillah her şeyim yerli yerinde, tastamam!” gibi düşünürse, o hatadır. Onu bir de komşularına, arkadaşlarına, hanımına sorsunlar, hanımsa beyine sorsunlar, kendisiyle iş münasebetleri sürdüren kimselere sorsunlar, bakalım, onlar ne diyecek?
Kimisi diyecek ki; “İyidir, güzeldir, hoştur ama damarına bastın mı, barut gibi olur. İyidir, hoştur mübarek ama çok uyuşuktur. İyidir, hoştur mübarek ama filanca tarafa gelince orada tutamazsın.”
Demek ki; herkes seni tam olarak beğenmiyormuş, kusurların varmış. Bir arkadaşını öfkelendir, nasıl sana kabahatlerini döküverir. Bir düşmanınla birazcık söz dalaşına girdin mi, nasıl senin birçok kusurunu, hatta olmayan şeyleri bile sayar döker. O bakımdan bu hadîs-i şerîfe uygun hareket edelim, bunu hayatımızın programı içine alalım. Tevbe edelim, istiğfar edelim. İstiğfar için, tevbe için zaman ayıralım. Günde en az 100 defa tevbe edelim, istiğfar edelim.
Estağfirullâh, Estağfirullâh, estağfirullâh diye sabahleyin evden çıkarken yapacağınız iyi şeyleri düşünün. Akşamleyin eve geldiğiniz zaman; “Bugün ben ne gibi hayırlı işler yaptım, ne gibi berbat işler yaptım, ne gibi hatalar işledim?” diye akşam, kendinizi muhasebeye çekin.
Hz. Ömer radıyallahu anh buyurmuş ki; حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُوا Hâsibû enfüseküm kable en tühâsebû. [6] “Hesaba çekilmeden önce, siz kendinizi hesaba çekin.”
Nasıl olsa insanoğulları kıyamet gününde bir hesaba çekilecek; o hesaba çekilme günü gelmeden önce, ölmeden önce, dünyadayken insanlar kendisini hesaba çeksin.
Kârda mısınız, zararda mısınız?
Onun için eskiden bazı mübarek insanlar, bazı büyük velîler bakkal defteri gibi, tüccarın işletme defteri gibi defter tutarlarmış. Günlerini nasıl geçirdiklerini, günahlarının ne olduğunu, sevaplarının ne olduğunu yazarlarmış. Biz de her akşam şöyle bir kenara çekilip düşünelim, ona göre hatalarımızı bir daha yapmamaya karar verelim.
Bu hadîs-i şerîf bize bütün ömrümüz boyunca yapmamız gereken bir şeyi hatırlatmış oldu.
Hakkun alâ külli müslimin en yağtesile fi külli seb’ati eyyâmin yevmen yağsilu fîhi re’sehû ve cesedehû.[7]
Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’ten, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in temizlikle ilgili bir tavsiyesi nakledilmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;
Hakkun alâ külli müslimin. “Her müslümanın üzerine haktır, vazifedir, mecburidir, gereklidir.” En yağtesile fî külli seb’ati eyyâmin yevmen. “Her yedi günde bir, yıkanması lazım.” Yağsilu fîhi re’sehû ve cesedehû. “O günde hem başını, hem vücudunu yıkaması gerekir.”
Demek ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Bursa gibi şarıl şarıl suların olmadığı, Adapazarı, Sapanca gibi tatlı su göllerinin birikmediği, derelerin şırıl şırıl akmadığı, yağmurların şakır şakır yağmadığı, çölün sıcağının hakim olduğu, suyun az bulunduğu yerde bile oranın insanlarına ve kıyamete kadar gelecek bütün müslümanlara, hiç olmazsa haftada bir yıkanmanın bir hak, bir mecburiyet, bir gereklilik olduğunu bildiriyor. İnsan, haftada bir vücudunu tamamen yıkayacak. Bunu sağlamak için okullarda, pazartesi günü oldu mu, öğretmenler, temizlik kontrolü yaparlardı; kulağına, tırnağına bakarlardı. Küçükten alıştırmak için böyle şeyler yapılıyor. Bunun kökü, bütün faziletlerimizin aslı dinimizdir.
Bütün güzel âdetlerimizin aslı esası dinimizdir, imanımızdır. Hepsinin kaynağı orası. Oradan çıkmış, şırıl şırıl akmış, fıskiye gibi fışkırmış, bize kadar gelmiş. Müslüman yedi günde bir başını, vücudunu yıkayacak. Yedi günü geçirmeyecek.
1400 sene önce Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, suyun kıt olduğu diyarda hadîs-i şerîfiyle bu mecburiyeti bize böylece ifade etmiş.
Peki başkaları ne yapmış?
Avrupa’da Fransa, İngiltere ve sair ülkeler kendilerine medenî diyorlar, biz de öyle sanıyoruz. Ama medeniyet lafla olmaz. Medeniyetlerinin emaresi olsa gerek, yıkanmazlarmış! Yıkanmamalarının sebebi de; bebekken kiliseye getirildikleri zaman, kilisenin papazının onları yıkadığı vaftiz suyunun tesiri geçmesin diye, yıkanmazlarmış, yıkanmayı doğru görmezlermiş, zaman zaman bezle silinirlermiş.
Bizim dinimizde, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine ilk inen âyetlerde;
Ve siyâbeke fetahhir.[8] “Elbiseni temiz, pâk eyle.” diye elbisenin bile temiz olmasını emrediyor.
Dinimiz ilk zamandan itibaren, abdest almak suretiyle ellerin, ayakların, yüzün, ağzın, burnun, ensenin, boynun temiz olmasını, gusül suretiyle de vücudun temiz olmasını sağlamış. Araplar da yıkanmazken, Peygamber Efendimiz öğretmiş. Avrupalılar da yıkanmazken, müslümanlardan öğrenmişler. İlmin, mantığın, aklın, fikrin, nezafetin, nezaketin, güzelliğin sembolü, kaynağı, menşei olan ve cihana ışık tutmuş bir dine sahibiz, elhamdülillah.
Hangi gün yıkanalım?
Hıristiyanlar pazar günü yıkanıyorlar, çünkü pazar günü onların kiliseye gitme günüdür. Yıkanırlar, tertemiz elbiselerini giyerler, ailece el ele tutuşurlar kiliseye giderler. Sıralara otururlar, kilisenin korosu çalar, papaz konuşma yapar, onlar dinlerler. Bir haftalık ibadetlerini yaptılar, kalkıp eve gelirler. Onlarda da günlük ibadetler var ama çoğu yapmıyor.
Onlar pazar günü [tatil] yapıyor. Bizim tatil günümüz, bayram günümüz, cuma günüdür.
Allahu Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de emrediyor ki;
İzâ nûdiye li’s-salâti min yevmi’l-cumu’ati fes’av ilâ zikrillâhi ve zeru’l-bey’.[9] “Cuma günü namaza çağrıldığın zaman; namaza koş, alışverişi bırak.” diyor.
İnsan o vakitte alışveriş yapsa, kazancı haramdır.
“Alışveriş yaptı; hırsızlık yapmadı, arsızlık etmedi.”
“Olsun.” Allahu Teâlâ hazretlerinin emrine aykırı olduğu için, o vakitte haram oluyor. O ânı tatil etmesi gerekiyor. Cuma namazına erken gelmesinde sevap var. Cumadan evvel Kehf sûresini okuması, çokça salât u selâm etmesi ve mümkünse Peygamber Efendimiz’in tavsiyesi olan haftada bir yıkanmayı cuma günü yapması lazım. Çünkü; “Bir insan, cuma günü inanarak, sevabını Allah’tan bekleyerek yıkanırsa, gusül abdesti alırsa on günlük günahı bağışlanıyor, affına sebep oluyor.” Yedi günlük, bir haftalık günahı, üç gün ziyadesiyle affolunuyor. Onun için, cuma günü yıkanırsanız bir de ibadet sevabı kazanırsınız. Pazar günü yıkanırsanız, haftada bir temizlenmiş olursunuz. Haftada biri geçirmemek şartıyla temizlenmek lazım.
O halde serbest meslek erbabı olanlar; cuma gününde, o ibadet vakitlerinde, ticaret yapmasınlar, başka işlerle meşgul olmasınlar. Gusül abdestini cuma gününe denk getirelim ki çifte sevap kazanalım. Cuma günü camiye, gusül abdesti alıp, temiz elbiseleri giyip, güzel kokular sürünüp gelmeliyiz. Böylelikle camidekiler de rahat eder. Hatta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hadîs-i şerîfte beylere, hanımlarına da gusül abdesti aldırmalarını tavsiye ediyor. Demek ki sadece erkekler camiye gelecekler diye yapılan bir yıkanma değil, başka yönleri de olan bir tavsiye. Evde hanım da yıkanırsa uygun olur.
Suudi Arabistan’da, hacca gitmiş olan kardeşlerimizden birisi anlatmıştı. Sabah namazı vakti olunca, evin hanımı gitmiş, beşikte mışıl mışıl uyuyan bebeğini uyandırmış. Bizim Türkiye’den giden hacılar;
“Ne yapıyorsun, bırak uyusun.” demişler.
“Bu vakitte çocuğun uyuması, uygun değil.” demiş. Küçük bebek ama seher vaktinde, sabah namazı vaktinde kalkmaya küçükken alışırsa, her zaman o vakitte kalkar; alışmazsa sabah vakti, işrak vakti, duhâ vakti geçer, öğleye doğru çapaklı gözlerle kalkar. Küçüklükten alıştırmak lazım.
“Bebeklerin terbiyesi, anne karnında başlar.” diyorlar. Çocuk zekidir, şıp diye anlar. Ankara’da bir tanıdık anlatıyor;
“Terliklerimi çıkarıp abdest almak için banyoya girdiğim zaman kedi geliyor terliğimi giymeye çalışıyor. Terliğin birini bir ayağına, ötekini öteki ayağına geçiriyor, böyle duruyor, çıktığım zaman bana terliği vermek istemiyor.” diyor.
Kedinin de kendine göre bir zekası var, küçücük bir hayvan, altı aylık bir kedi ama terliğin, ayağa giyilecek bir şey olduğunu sahibinden görüyor, ona özeniyor, patilerine geçiriyor. Küçük bebek de şıp diye anlar. Hangi saatlerde kendisine yemek veriliyor, hangi saatlerde altı açılıyor, derhal anlar ve ona adapte olur.
İnsan her gün belli vakitte kalkmaya kendisini alıştırırsa, ondan sonra geç bir vakitte yatsa bile, sabah aynı vakitte birisi kendisini uyandırmış gibi zıp diye kalkar.
Neden?
İnsanın vücudunda programlanma gibi bir şey oluyor. Uykusu ağır da olsa, vücudu dinlenmemiş de olsa, yorgun da olsa, alışırsa saat üçte kalkar. Ama o programı bozarsan, o üçte kalkma biter. Çocuğunu bebekken alıştırırsan, her zaman sabah namazına kalkmaya alışacak ve o mübarek vakitleri ibadetle taatle değerlendirecek, yapması gereken vazifeleri ihmal etmemek mümkün olacak. Ama alışmayan kimseler zorlanıyor, kalkamıyor; sabah namazları kazaya kalıyor, günahlara giriliyor, kısmetler kaçıyor.Kısmetler; müslüman çocuklardan kaçıyor, başkalarına gidiyor. Nasibi erken kalkanlar alıyor.
Her işimizi İslâmî esaslara uyduralım. Günlük hayatımızın programını da, haftalık programımızı da İslâm’a göre yapalım. Haftalık programımızda da; bir gün iyice yıkanmak, keselenmek, temizlenmek, paklanmak, elbiseyi temizlemek olsun. Temizliğin çeşitli [usullerine] riayet edelim. Müslümanlığın önemli temellerinden birisi de temizliktir. Maddî temizlik, mânevî temizlik, kalp temizliği, elbise temizliği vesaire.
Hamlu’l-asâ alâmetü’l–mü’mini ve sünnetü’l-enbiyâ.[10]
Deylemî rahmetullâhi aleyh kitabında bu hadîs-i şerîfi kaydetmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: “Asâ taşımak, mü’minin alametidir ve peygamberlerin âdetidir.”
Peygamberler asâ taşırlardı, onun için mü’minler de bir asâ edinmeli, taşımalı.. Demek ki genç de olsak, yaşlı da olsak, madem ki Peygamber sallallahu aleyhi ve selem Efendimiz, Mü’minin alametidir,peygamberlerin adetidir, sünnetidir diye tavsiye eylemiş. Bundan sonra bizim de bir asâ edinmemiz gerekiyor.
Bu asânın şekli düz olmasıdır. Baston dediğimiz şeyin ucu, şemsiye sapı gibi kıvrıktır, Batı’dan gelmiştir. Bizim asâ dediğimiz düz sopadır, öyle kıvrık bir tarafı yoktur. Onun için eskiler, bu hadîs-i şerîfe dayanarak ,asâ taşımaya itina etmişlerdir.
Hatta tarikat pîrlerinin âsâları vardır. Halifelerine icazet verirken hırka verirler, taç verirler, bir de asâ verirler. Bize de büyüklerimizden rahmetullâhi aleyh Gümüşhaneli Hocamız’ın, ince uzun bir âsâsı intikal etmiş, evimize gelmiş, bulunuyor. Demek ki, asâmız olsun.
Musa aleyhisselâm’ın asâsı, Kur’an-ı Kerîm’de geçiyor.
Ve mâ tilke bi-yemînike yâ Mûsâ. “Yâ Musa! O sağ elindeki şey nedir?” diye vahiy esnasında kendisine soruluyor. Kâle hiye asâye. “Yâ Rabbi! O benim asâmdır.” Etevekkeü aleyhâ ve ehuşşu bihâ alâ ğanemî ve liye fîhâ meâribu uhrâ. “Ben buna dayanırım, yaslanırım, onunla koyunlarımı güderim. Daha başka birtakım faydalar da sağlar.” diyor. Kâle elkihâ yâ Mûsâ. [11]
Allahu Teâlâ Musa aleyhisselâm’a kendi ağzıyla kendi âsâsını ikrar ettiriyor, tarif ettiriyor. Nedir o? “Âsâ, ağaçtan kesilmiş bir odun parçası, uzun bir sopa parçası. Dayanmaya yarar, koyunları gütmeye yarar, daha başka bir takım faydaları da vardır. Bir düşman gelecek olsa, ondan korunmak için veya köpekten [sakınmak] için ,insanın yanında işe yarar.
Elkihâ yâ Mûsâ. “Onu yere at bakalım.”
Kur’ân-ı Kerîm, Musa aleyhisselâm’ın âsâsını yere atınca, onun canlı bir ejderhaya veya yılana [dönüştüğünü] bildiriyor. Hatta sihirbazlar toplanıp Musa aleyhisselâm ile müsabakaya, karşılıklı yarışmaya geçtikleri zaman büyük sihirler yapmışlar, insanların gözlerini boyamışlar. Musa aleyhisselâm bir an,kendi içinden korkmuş, kendisi sihir bilmez, oyun bilmez, Allah’ın peygamberi, vazifeli bir kulu. “Bu kadar da seyirci toplandı, halk davet edildi, bunların bu sihirleri karşısında ben bir şey yapamam. Halbuki ben, Allah’ın hak peygamberiyim onlar sihirbaz, benim ise sihirle ilgili bir bilgim yok, ne olacak şimdi?” diye içinden bir korku, endişe geçmiş.
Allahu Teâla hazretleri asâsını atmasını emrediyor. O âsâ ejderha gibi onların bütün o sihirlerini, o sihir adına yaptıkları şeylerin hepsini yalayıp yutmuş. İnsanlar hayretler içinde kalmışlar. Demek ki Asâ-yı Mûsâ, Musa aleyhisselâm’ın asâsı, onun mucizelerinin tezahürü olmuş oluyor.
Demek ki bu asâ dediğimiz şey, Kur’ân-ı Kerîm’de Musa aleyhisselâm hadisesiyle birlikte geçiyor. Müsaitse, mümkünse bizim de bir asâ edinmemiz sünnet-i seniyyeye, Efendimiz’in tavsiyesine uymak olacak.
Askerî talebelere, ordu komutanlarından paşa olanlara, generallere, rütbeleri yanında bir de asâ verilir. Bir unvan, bir rütbe alâmeti. Asâsıyla gezer, belli şekilde belli boydadır. Ona yaslanır, ona dayanır, işaret eder vesaire. Paşalarda fiyakalı bir şey olmuş oluyor.
Mü’minin de, mânevî paşalık rütbesi olduğundan, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, âsâlı dolaşmayı uygun görüyor. Hadi bakalım, kimler yapabilecek.? Böyle şeyleri duyduğumuz zaman, yapılması mümkün olanları hemen yapmalıyız. Tabi bazı şeyler mecburiyet mânasını ifade etmez ama insan yapabilirse faydasını görür, sevabını alır.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi, sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
[1] Beyhakî, Şu'abu'l-îmân, II, 204-5, r. 733; Münâvî, Feyzu'l-Kadîr, III, 396, r. 3751; Ali el-Muttakî, Kenzu'l-ummâl, IV, 213, 229, r. 10209, 10293.
[2] 31/Lokman, 34.
[3] Beyhakî, Şu'abu'l-îmân, VI, 358, r. 4326; Taberânî, el-Mu'cemü'l-kebîr, III, 68, r. 2688; Kudâ'î, Müsnedü'ş-Şihâb, II, 38-9, r. 836, 838; Heysemî, Mecme'u'z-zevâid, X, 283; Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, II, 434, r. 3038.
[4] Kudâ'î, Müsnedü'ş-Şihâb, II, 44-45, r. 853; Deylemî, el-Firdevs, V, 199, r. 7944; Münâvî, Feyzu'l-kadîr, VI, 436, r. 9920; Ali el-Muttakî, Kenzu'l-ummâl, IV, 218, r. 10238.
[5] 17/İsrâ, 79.
[6] Tirmizî, “Sıfatü’l-Kıyâme”, 25, r. 2459; İbn Ebî Şeybe, Musannef, VII, 96, r. 34459; Begavî, Şerhu's-sünne, XV, 309-310, r. 4117; Ali el-Muttakî, Kenzu'l-ummâl, XVI, 159, r. 44203.
[7] Buhârî, “Cuma”, 12, r. 896; Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ, III, 268, r. 5662; Begavî, Şerhu's-sünne, II, 166, r. 337; Ebû Nuaym, Hilyetü'l-evliyâ, IV, 21; Ali el-Muttakî, Kenzu'l-ummâl, VII, 759, r. 21279.
[8] 74/Müddessir, 4.
[9] 62/Cuma, 9.
[10] Deylemî, el-Firdevs, II, 147, r. 2750; Münâvî, Feyzu'l-kadîr, III, 397, r. 3761; Ali el-Muttakî, Kenzu'l-ummâl, I, 145, r. 709.
[11] 20/Tâhâ, 17-19.
02.03.1986 -
Cimrilik, Hayır
05.07.1987 -
Din Kardeşliği
