28.07.1985 - Riya, Böcek Öldürmek

28.07.1985 - Riya, Böcek Öldürmek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men kâme makâme riyâin ve sum'atin fe-innehû fî maktillâhi hattâ yeclise.
Sadaka Resulûllah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki:
Men kâme makâme riyâin ve sum'atin [fe-innehû fî maktillâhi hattâ yeclise.] "Gösteriş ve şöhret, adı dillerde dalgalansın, şöhretlensin diye kalkan, o makamda hareket eden bir kimse oturuncaya kadar Allah'ın kızgınlığına, gazabına muhataptır."
O olduğu yerden gösteriş için, böbürlenmek için, riyâkarlık için, adı dillerde destan olsun diye, şöhreti her yere yayılsın diye, herkes kendisini beğensin diye kalkıyor mu? Tamam, o kalktığı yerden oturuncaya kadar, o işe devam ettiği müddetçe Allah'ın gazabına, kızgınlığına muhataptır.
Bizim dinimiz haslık, halislik, samimiyet dinidir. Bu din katışıklık kabul etmez. Ya Allah rızası için her şeyini sâfî, temiz bir kalple, iyi bir niyetle yaparsın, ya da niyetine bir şey katıştırdın mı, öyle katışık şey çarpılır atılır bir tarafa, kıymeti olmaz.
Başkasının beğenmesi, beğenmemesi Müslümana ölçü değildir. Müslüman -hakiki Müslüman- kınayanın kınamasından korkmaz. İsteyen beğensin, isteyen beğenmesin. İsteyen alkışlasın, isteyen kızsın. İsteyen dudak büksün, isteyen tepeden baksın. İsteyen aşağıdan baksın, isteyen yukarıdan baksın. Vız gelir!
Hakiki Müslüman neyin peşindedir? Rızâ-i Bârî'nin peşindedir. Allah-u Teâlâ hazretlerinin sevgisinin ve rızasının peşindedir. Hedefi, gayesi, gayreti, uğraşı, didinmesi odur.
Neden kalkıyor, neden oturuyor, neden o işi yapıyor, neden bu işi yapıyor? Allah sevsin diye.
Müslümanın bayrağı: Büyüklerimiz İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî demiş, odur.
"Yâ Rabbi! Benim maksudum sensin. Ben gayrının peşinde değilim, başkasının bir şeyini istediğim yok. Ben senin rızanın peşindeyim, senin rızanı istiyorum. Sen razı ol yâ Rabbi ister öleyim, ister kalayım, ister aziz olayım, ister zelil olayım, ister insanlar beğensin, ister beğenmesin, ne olursa olsun..."
Hakiki müslümanın hâlet-i rûhiyesi budur.
"Bu hâlet-i rûhiyeye daha ulaşamadım." Ulaşamadıysan henüz daha hamsın.
"Namaz kıl."
"Utanırım şimdi, burada namaz kılarken herkes görür."
Kılmamaktan, Allah'tan utanmaz mısın? Kıldığın zaman utanıyorsun, orada kılmıyorsun; peki kılmamaktan, seni her yerde gören Allah'tan utanmaz mısın? Ona aldırmıyor. Demek ki imanı zayıf, pamuk ipliğiyle bağlı. Bu pamuk ipliğiyle bağlı iman insanı bir yere götürmez! Bu iplikle o ağır yük arkadan çekilmez, kopar. İnsanın imanının zincir gibi, halat gibi olması lazım; Boğaz köprüsünü tutan halatlar gibi olması lazım, üstünden kamyonlar geçse kopmayacak gibi olması lazım.
O sağlam imanı Allah bize versin. Gerisi, hepsi laftan ibarettir.
Falanca insan beğendi, filanca insan beğendi, kart bastırdın, seksen tane unvan yazdın, üç tane fakülte bitirdin, beş tane diplomayı duvarlara astın, mükâfatlar kazandın...
Allah seviyor mu, sen ondan haber ver. Allah'ın sevdiği yolda mısın? Allah'ın istediği bir kul musun?
"E ne bileyim ben?" Doğru, Allah'ın sevip sevmediği bilinmez ama Allah kitap göndermedi mi?
"Gönderdi."
Allah peygamber, elçi göndermedi mi? "Gönderdi."
Elçiden haberin yok, kitaptan haberin yok, âyetten haberin yok, hadisten haberin yok.
"Allah seviyor mu sevmiyor mu, nereden bileyim?" Bilinir. Âyetleri okursan, hadisleri okursan, o yolda yürüdün mü bilinir.
Âyet okumazsın, hadis okumazsın, dinin ahkâmını bilmezsin, ondan sonra da her çeşit günahı işlersin; zevkler, sefalar, gıybetler, dedikodular... Ondan sonra ufak tefek dış görünüş... Olmaz! O dış görünüş göstermelik, iç haraplığının alâmetidir. Dışa önem veriyor, içe aldırmıyor.
Riya, bir başkası görsün diye bir şey yapmak. Etrafına bakınıyor, görsünler diye yapıyor. Bir hayır yapıyor; levhayı asıyor, reklamını yapıyor...
Diyorlar ki ârifler;
Bir insan evde namaz kılıyor, geliyor camide de namaz kılıyor. Evde sünnetini kıldı, camide farzını kılıyor. Evde kıldığı namazdan camide kıldığı namaz farklıysa riyakârdır. Camide başka insanlar görüyor diye usulüne uygun kılıyor, evde paldır küldür kılıyor. Riyakâr! Ehl-i riya, henüz daha saffet-i kalbiyye sahibi olamamış, henüz daha her şeyi Allah için yapma durumuna gelememiş, henüz daha hür değil! Hür değil; henüz daha köle!
Neyin kölesi? Şeytanın kölesi, nefsin kölesi, dünyanın kölesi, şöhretin kölesi, paranın kölesi, şunun kölesi, bunun kölesi...
Süm'a ne demek? O da riya gibi bir kelime, semia kökünden geliyor, işittirmek için, yani şöhretlenmek için yapılan iş.
"Adım dillere dolansın, dillerde dolaşsın, nâmım cihanı tutsun, herkes benden bahsetsin."
Etsin. Hadi bu cihan mülkünü kaftan kafa tuttun, tuttun... "Tuttun tut" diyor, Yunus Emre. Bu Kafdağı’ndan öteki dağa kadar bu cihan mülkü senin olsun, ne olacak? Âkıbet ne? Sonu ölüm.
Hangi padişaha kalmış?
Gidin işte o Kanûnî Süleyman, yüzbinlerce ordunun başında ihtişamla Avrupa'ya gittiği zaman Avrupa'yı tir tir titreten ve adına "Muhteşem Süleyman" denilen -Süleyman the Magnificent- gidin bakalım görün, nasıl toprağın altında zebun yatıyor. Üstüne bir türbe yapmışlar ama toprağın altında o padişah. Etrafındakilere bakın. Görün bakalım şu mezarlıkları, oradaki o kurumuş bedenleri; kimisi ne olduğu da unutulmuş da kemikleri dışarıda, çocuklar oynuyorlar...
Allah sevsin. İnsanı Allah korusun.
Ankara'da Hacı Bayram'a yol yapacaklarmış. Yol mezarlıktan geçecek, mezarlığı istimlak edecekler. 'Gır gır gır gır' greyderler çalışıyor, bir yerde 'tırt' duruyor.
"Çalışın, devam edin, yıkın..." Yıkamıyor. Motor çalışmıyor, bir şey oluyor.
"İn oradan!" demiş.
"Efendim, bu mezar sahibi evliyâullahtan bir kimse galiba, araba gitmiyor."
"Öyle şey olmaz! İn aşağıya, ben kullanırım." demiş, çıkmış.
"Orada vefat etmiş." diyorlar.
Hacı Bayram'da, Bent deresinden yukarıya dönerken...
Kimisi dokundurtmaz. Allah'ın sevgili kulu olursa; dokun bakalım mezarına!
Şimdi mezar yolun ortasında duruyor, bu tarafından yol geçmiş, bu tarafından yol geçmiş; türbe.
Kimisi celâlli olurmuş. Kimisi mütevazı olur; "Varsın kemiğim de toprağa karışsın." der, mütevazı olur. Kimisi de "Dokundurmam!" der.
Allah'ın sevgili kulu olursan kimse dokunamaz. Ama sevgili kulu olmazsan...
Biz arkeolojik kazılar yaptık, nice yerlere girdik çıktık; nice zamâne padişahlarının kafataslarıyla çocuklar oynuyor... Kabirlerine girmişler de yolunu bulmuşlar, kafatasları top olmuş, oyuncak olmuş.
Allah kendi rızası için iş yapmayı bize öğretsin, hâlis muhlis Müslüman eylesin.
Men katele hayyeten ev akraben fe-ke-ennemâ katele kâfiran.
İkinci hadîs-i şerîfe geçtik.
Riyanın sözü çoktur. Sabahtan akşama riyadan bahsetsek revadır çünkü işin aslı, dinin aslı samimiyettir, temiz kalpliliktir. Riyayı bu kadar kesiverdik, ne yapalım...
İkinci hadîs-i şerîf, İbn Mes'ûd radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Bir yılanı yahut akrebi öldüren sanki kâfir öldürmüş gibi olur, sevap kazanır."
Çünkü kâfir de zarar veriyor, o da zarar veriyor.
Evvelki seneler, Hicaz'da bizim arkadaşlardan bir tanesi geldi, ayağını sarmışlar, şişmiş, "Ah vah!" edip duruyor. Hastaneyi boylamış, ölümlerden dönmüş gelmiş.
"Ne oldu?" dedim.
"Çeşmenin başına su içmeye gitmiştik. Orada akrep gördük." Kocaman akrep. Sıcak memleketlerin akrepleri de vurdu mu fena yapan kocaman [hayvanlar].
"Akrebi gördük. 'Dur, ihramlıyken akrep öldürülür mü, öldürülmez mi?' derken telaş, gürültüden yıldırım gibi geldi, bacağıma bir batırdı iğnesini, küt kendimi yerde buldum." diyor. Bunu söyleyen insan dağ gibi, pat yere düşmüş. Almışlar hastaneye götürmüşler, serumlar vermişler de...
"Hocam öyle acıyor ki sanki ayağımı usturayla pare pare ediyorlarmış gibi oluyor." diyor.
Böyle muzır bir hayvan, ihramlıyken de öldürülür, ihramsızken de öldürülür. Zararlı. Onun için zehirli yılan, akrep öldürülür.
Evde yılanlar oluyor bazen? Bazısı yılandır bazısı da cindir. Bir hadîs-i şerîfte bildirildiğine göre ona denilecek ki:
"Süleyman aleyhisselam ile yaptığınız ahde dayanarak hadi, çık git!" Üç defa böyle söyle. Çıkarsa çıkar evden, çıkmazsa öldürebilirsiniz.
"Tamam, siz söylediniz, sizden [sorumluluk] gitti." diye hadîs-i şerîfte geçiyor.
Küllü mudırrın yuktelu. "Zarar veren her mahluk öldürülür." Zarar veriyor.
İnsan nesli aziz bir nesildir. Allah-u Teâlâ hazretleri bu insanı çok aziz bir mahluk olarak yaratmıştır. Bu insan öyle kolay bulunur bir şey değil. Elinize güzel bir radyo geçse, bir teyp geçse, kıymetli bir mal olsa, Japon malı, Avrupa malı, Alman malı; el üstünde tutarsınız, çocuğa ellettirmezsiniz. Kıymetli bir dolmakaleminiz olsa ucu bozulur diye başkasına vermek istemezsiniz. Bu insanoğlu çok aziz bir varlıktır, çok kıymetlidir ama kendi kıymetinin farkında değil; kendisini ayaklar altına atıyor.
Ve tez'umu enneke cirmün sağîrun ve fîke'n-tava'l-âlemi'l-ekberu. "Sen kendini bayağı bir âciz nâçiz küçük bir varlık sanıyorsun; senin içinde Allah ne âlemler yaratmış."
İnsanoğluna Allah ne kabiliyetler vermiştir... Bu ne makinedir... Şu ettir konuşan, şu ettir gören, şu ettir işiten. Hafıza; bilgiyi alıyor, beynine depo ediyor, istediğin zaman o bilgiyi çıkartıyorsun, kullanıyorsun. Ne harika makine...
Bu makine nereden olmuş? Küçücük bir hücreden.
Cümle ilim erbabı ittifak ediyorlar ki küçücük bir hücre öteki hücreyle ilkah oluyor, üremeye, hücre bölünmeye, çoğalmaya başlıyor. İki hücre, dört hücre, sekiz hücre, on altı hücre, otuz iki hücre, altmış dört hücre derken, bir kan parçası oluyor, bir et parçası oluyor. Ondan sonra âzâları yeni teşekkül etmeye başlayan bir bebek oluyor. Ondan sonra kâmil bir bebek oluyor. Ondan sonra dünyaya geliyor. Yine âciz, yine nâçiz, yine gözü görmez, elini gözünün önünde gezdirsen bakmaz, bir şey bilmez, tutamaz, yürüyemez... Seneler geçiyor, yetişiyor, yetişiyor, gelişiyor, gelişiyor; koca bir mahluk oluyor. Bir âlem oluyor; arslanlara, kaplanlara, fillere hükmediyor. Şu koca koca filler, gergedanlar bu insanoğlunun elinde oyuncak oluyor.
Allah ne kabiliyet vermiş... Kıymetli bir mahluk ama insanoğlu kendi kıymetini bilmiyor.
Sonra bir ibret alınacak şey daha var ki; insanoğlu yüzyıl -bir asır- aklına bilgileri topluyor; hadis öğreniyor, tefsir öğreniyor, şiir öğreniyor, Yunus'tan, İbrahim Hakkı-i Erzurumî'den, İsmail Hakkı Bursevî'den sözler... Hazine... Yüz yıl öğreniyor, öğreniyor, öğreniyor, ondan sonra da hakikaten hazine gibi toprağın altına gidiyor. İşte bu dünya böyle.
Allah kendisinin nasıl aziz bir varlık olarak yaratıldığını idrak etmeyi nasip etsin.
Madem insanoğlu azizdir, niye sen izzet etmezsin? İşin bir de o tarafını düşünmek lazım. Allah bu insanı aziz yaratmış, niye Allah'ın aziz yarattığı mahlukâta öteki insanlar gereken izzeti göstermiyor? Niye bu insanlar birbirlerine izzet etmezler, hürmet etmezler? Niye birbirlerini asarlar keserler, vururlar kırarlar? Bu ne cahilliktir?
Men katele muâheden lehû zimmetullâhi ve zimmetu resûlihî fekad ahfere zimmeta'llâhi ve lâ yurih râyihate'l-cenneti ve inne rîhahâ le-yûcedu min mesîreti seb'îne âmen.
Bu hadîs-i şerîf Ebû Hüreyre radıyallahu anh'tendir. Onun altında aynı mevzuya yakın iki hadîs-i şerîf daha var, onları da okuyuverelim:
Men katele nefsen muâhedeten bi-ğayri hakkıhâ lem yerih râyihate'l-cenneti ve inne rîhahâ le-yûcedu min mesîreti hamsi mieti âmin.
Üçüncü hadîs-i şerîf:
Men katele muâheden fî ğayri künhihî harrema'llâhu aleyhi'l-cennete.
Bu üç hadîs-i şerîf.
Muâhed ne demek?
Bu hadîs-i şerîf muâhedden bahsediyor. Yani Müslümanlar ile ahd-ü peymân etmiş, anlaşma yapmış bir kimse. Kendisine Müslümanlar tarafından eman verilmiş, anlaşma verilmiş. Evet, Müslüman değil, başka bir milletten, başka bir dinden ama Müslümanlarla anlaşma verilmiş kendisine, ahit yapılmış; "Tamam senin malına canına dokunulmayacak, sen bizim garantimiz altındasın. Tamam, şu iş şöyle olsun bitsin, gel, git..." Diyelim ki Müslümanların beldesinde bir sanat işi yapılacak, diyelim ki o adamın orada bulunması Müslümanların menfaatine; bir ahit yapılıyor, kendisine eman veriliyor, "Sen burada dur." deniliyor, onunla muâhede yapılıyor. O kimseye muâhed derler.
Muâhed olan kimse bütün Müslümanların garantisi altındadır. Müslüman da sözüne sadıktır, sözünde durur. Ahit verdi mi, eman verdi mi bir kimseye ona dokunmayacak. Böyle ahd-ü emân verilmiş bir kimseyi Müslümanlardan bir başkası öldürürse...
Men katele muâheden lehû zimmetullâhi ve zimmetu resûlihî. "Allah'ın emanı olan, Resûlullah'ın emanı olan bir kimseyi içinizden biriniz kalkar öldürürse..." demiş oluyor Peygamber Efendimiz.
Ben müsaade etmişim, dursun, işi var, bir sebep var. Ben bu devletin başkanı değil miyim? Bir sebep var, tamam.
Allah ve Resûlü'nün garanti vermiş olduğu, himayesine almış olduğu bir muâhed şahsı birisi öldürürse ne olur?
Fekad ahfere zimmeta'llâh. "Allah-u Teâlâ hazretlerinin ahdini bozmaya sebep olmuş olur." Allah ona ahd verdi, eman verdi; o anlaşmayı bozmaya sebep olmuş olur. Ne büyük cür'et!
"Bundan dolayı Allah kendisine..." Lem yurih. "Koklatmaz." Râyihate’l-cenneti. "Cennetin kokusunu." Ve inne rîhahâ le-yûcedu min mesîreti seb'îne âmen. "Hâlbuki cennetin kokusu yetmiş yıllık mesafeden koklanırsa duyulur. -İnsan bayılır.-"
O kadar kokusu duyulan cennetin kokusunu Allah o kimseye koklattırmaz. Çünkü ahdi bozdu, ahit verilen bir kimseyi öldürdü.
Neden öldürürler?
İnsanlar, Allah ıslah etsin... Bizim dedelerimiz kervan hâlinde hacca giderlermiş. Kervanı eğri hançerli bedeviler vururmuş, yolunu kesermiş, baskın yaparmış. Hep bunu duyuyoruz. Karnına hançeri sokar, öldürür, kesesini alır. Hacının parası var ya yanında, oraya gidecek, ibadet yapacak, dönecek... Kaçar gidermiş. Hele bulabilirsen bul... Çölde kayaların arasında bedevi vurdu; devesine bindi, kaçtı gitti. Bulabilirsen bul... Oralarda, medeniyetin henüz ilerlemediği, takibatın kolay olmadığı zamanlarda hacıları böyle kesmişler.
Bir insanı görürler, giyimi kuşamı yerinde, parası pulu var;
"Şunu öldüreyim, hakkından geleyim."
Resûlullah ahit vermiş, anlaşma yapılmış. Veya Peygamber Efendimiz' in zamanına mahsus değil, daha sonraki bir zamanda Müslümanların idarecilerinin onlara; "Tamam, burada kalabilir. Senin hayatın garantimiz, tekeffülümüz altındadır, buyur." diye müsaade etmiş olduğu, anlaşma yapmış olduğu bir kimseyi "Nasıl olsa bu kâfirdir..." diye ötekisi öldürüverirse...
Kâfir ama eman altında; ahd oldu, anlaşma oldu, söz verildi. Söz verildi mi mühim.
Onu öldüren kimse Allah'ın ahdini bozmuş olur ve o kimse yetmiş yıllık uzaktan cennetin kokusu duyulduğu hâlde cennetin kokusunu duyamaz.
Birinci hadîs-i şerîf Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten, bu. İkinci hadîs-i şerîfte ifade aynı mâna ama kelimeler şöyle:
Men katele nefsen muâhedeten. "Kendisiyle ahit yapılmış bir canı kim öldürürse..."
Burada "can" diye geçiyor. Nefs, "can" demek. "Bir can sahibi kimseyi kim öldürürse..."
Bi-ğayri hakkıhâ. "Hakkı olmadan." Hakkı olduğu zaman öldürebilir. Mesela o silah çekmiş, vurmaya çalışıyor. Anlaşma yapmıştı ama silah çekti; öldürürsün. Müstahak olduğu zaman ayrı.
"Müstahak olmadığı hâlde muâhede yapılmış bir canı kim öldürürse Allah ona..."
Lem yeruh râyihate'l-cenneti. "Cennetin kokusunu duyurmaz, koklattırmaz." Ve inne rîhahâ le-yûcedu min mesîreti hamsi mieti âmin. "Hâlbuki cennetin kokusu beş yüz yıl mesafeden duyulur."
Bu hadîs-i şerîfin ifadesi de böyle.
Bu rivayet, "Ne kadar mesafeden cennetin kokusu duyulur?" meselesi... Bir önceki hadiste "yetmiş yıl" dedi, burada "beş yüz yıl" dedi, bir başka yerde erbaîne harîfen diye geçmiş, "kırk ilkbahar mevsimi" gibi denmiş.
Hocamız şerhte: "Bunlar hakkında konuşulan şahısların durumuyla ilgilidir. O şahsın cennete uzaklığıyla ilgilidir. O herif yaptığı şenâetten dolayı cehenneme ne kadar uzaktır, onu gösteriyor. O bakımdan aralarında tefâvüt vardır. Bu mesafenin ölçüsü edepsizin edepsizliği ölçüsündedir, ondandır." demiş.
Üçüncüsü de aynı mevzuda hadîs-i şerîf.
"Kim bir anlaşma yapılan muâhed şahsı öldürürse..."
Fî ğayri künhihî diyor burada da "Vakitsiz, maksatsız, gerekli olmadığı hâlde, işin hakikati onu gerektirmediği hâlde, haksız yere" demek.
"Haksız yere kim bir muâhed şahsı öldürürse..." Harrama'llâhu aleyhi'l-cennete. "Allah o kimseye cenneti haram kılar."
Bu hadislerden şunu anlıyoruz ki; Müslümanın ahdi ahittir, sözü sözdür. Söz verdi mi sözü senettir, ahdine sahip olacak.
"E birisi söz vermiş, ben vermedim ki." Hayır!
Müslümanlar gayrimüslimlerin karşısında hepsi yekvücut gibidir. Birisi "Bu benim emanımdadır, ben bunu himayeme aldım." dedi mi ötekiler de dokunamaz. Böyle bir şey var. Müslümanların bir birliği beraberliği vardır. Hadîs-i şerîflerde bu bildirilmiş. Birisinin verdiği bir eman ötekilerin hepsi için geçerlidir. Çünkü Müslümanın kendi devleti içinde, kendi hükümeti içinde kıymeti vardır; sözü sözdür. "Ben eman verdim, tamam arkadaşlar." Ona artık kimse dokunamaz. O gelir, muhakemesi yapılır, işi görülür... Ama birisi de verse hepsine şâmil olur. Müslümanlar bir el gibidir. Ne muhabbet ne mâna...
Sonra Müslümanın ahdine bağlılığındaki şu kuvvete bak! Öldürülen kâfir olduğu hâlde, anlaşma yapıldığı için öldüren kimse cennetin kokusunu koklayamıyor. Şu ahde bağlılığa bak!
Bu bedeviyi ahdine bu kadar sâdık hâle işte bu İslâm getirdi. Bu İslâm'dan uzaklaşınca o bedevi yine hayvandan vahşi hâle geldi. Yalnız o bedevi değil, biz de öyle. Biz sanki çok âhım şâhım mal mıyız, metah mıyız? İşte şu geçtiğimiz devrede görmedik mi neler oldu... İnsanın kadri kıymeti mi vardı? Polislerin karakolları basılıyordu, askerler öldürülüyordu, zavallılar... Neler oluyordu...
Arkadaşlar! Gözümüzü açalım. İslâm'dan uzaklaştık mı hepimiz ölürüz!
"Hocam yaşıyorlar işte bak, İslâm'dan uzak, kâfir..."
Ona hayat mı denir? Mânevî bakımdan ölürsün, cemiyet olarak ölürsün.
Hey dünya hey... Hacı teyzeyle konuşuyorduk:
"Ben 13 yaşındayken Hicaz'a gittim. Hicaz o zaman bizimdi. Gemiye bindim, Süveyş kanalından geçtim, Cidde'ye vardık." diyor. Kendi vilâyetimizden Hicaz vilâyetimize varmış.
Şimdi nasıl? Şimdi arada Suriye var, Ürdün var, Suudi Arabistan var, kaç tane ülke var; parça parça parçalanmışız.
İslâm gitti mi öyle olur. İslâm geldi mi evvelki gibi olur.
Biz de şimdi İslâm'dan uzaklaşalım... Allah'ın bizim Müslümanlığımıza ihtiyacı mı var? Biz çok âhım şâhım Müslümanlık mı yapıyoruz? Şu bizim kıldığımız namazlar bir pul eder mi? Tuttuğumuz oruçlar bir işe yarar mı? Kıldığımız namazlar, Kur'anlar, şunlar bunlar?..
Allah bizim küçücük şeylerimize büyük mükâfatlar veriyor.
Küçük bir çocuğa "Hadi evladım, şu [dedenin] elini öp bakalım..." dersin, öper, ondan sonra 'hop' bir büyük mükâfat verirsin. El öpmenin mükâfatı mı o?.. Küçücük bir şey yapar; "Hadi sana şunu bağışladım. " Sünnet oluyor; dedesi "Hadi sana filanca yerdeki tarlayı bağışladım." der. E canım, bu nerede, bu nerede? O onun karşılığı olmaz. Ömrü boyunca öyle bir tarlaya sahip olamayan, bütün ömrü boyunca çalıştığı hâlde öyle bir mülkü elde edemeyen insanlar vardır. Veriyor; bahane ediyor. Sünneti bahane ediyor, bayramı bahane ediyor, nişanı bahane ediyor; veriyor.
Allah-u Teâlâ'nın işi bize öyledir. Yani Allah bize bahane ediyor. "Namaz kıldılar." diyor, eksik gedik, çürük çarık; olsun, bir mükâfat veriyor. "Oruç tuttular." diyor, bir mükâfat veriyor ama beş para etmez.
Eskiden bedevinin birisi bir yerde bir salatalık -hıyar- yemiş, çok beğenmiş, tohumunu almış. Çok özene bezene, gitmiş kendi memleketinde, çölde onu ekmiş. Ondan sonra bitmiş. Bitmiş ama ısırmış; acı. Tabii salatalık suyu yemedi mi, almadı mı zehir gibi acı olur. O da onu bir matah diye... Adamın çölde gördüğü bir şey yok. Adam diken yiyor. O acı salatalıkları almış, şeyine bağlamış, neyle götürüyorsa, hâlifenin sarayına götürmüş, kapıyı çalmış:
"Ne o?" demişler.
"Halifeye hediye getirdim."
Kendisi sanki büyük bir şey getiriyorum sanıyor... Halife de bakmış birisi geliyor, öyle takip ediyor. Kapıcılar gülmek istemişler;
"Ya bu hediye buraya yakışır mı, bu ne biçim şey, acı salatalık?" gibilerinden... Halife onlara bir kaş çatmış, bir işaret etmiş, "gık" diyememişler. İçeri gelmiş.
"Efendim, işte size hediye edeyim."
"Hay Allah razı olsun..." Kaç altın hediye vermiş, uğurlamış.
"Çok teşekkür ederim, ne kadar makbul hediye getirdin..."
Öbür taraftan atacak çöp sepetine, bir işe yaramaz ama altınlar verip öyle uğurlamış.
Lâ teşbih ve lâ temsil, bizim işlerimiz böyledir. Bizim Allah'a yarar bir güzel hâlimiz, bir işimiz de yoktur; duamızdan gayrı, boyun bükmemizden gayrı, ufak bir ihtiyacımızdan gayrı bir şeyimiz yoktur. Allah-u Teâlâ hazretleri bahane edip veriyor.
Onun için Müslümanın ahdi ahittir, sözü sözdür. Allah'ın bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur. Biz İslâm'a sarılırsak dünyada âhirette mesut bahtiyar oluruz. İslâm'dan uzaklaşırsak dünyada âhirette mahvoluruz ne ahit kalır ne anlaşma kalır ne babanın evlada sevgisi kalır, kardeşin kardeşe muhabbeti kalır, komşunun komşuya hatırı kalır, hiçbir şey kalmaz.
Hep gazetelerde okumuyor muyuz; ticarî hayatta bir senedin bir haysiyeti var mı? Yok, kimse senedi ödemiyor. Bankalardan protesto edilen senet, anlaşmalar... Mal veriyorsun, parayı alamıyorsun, paralar batıyor. Hadi Anadolu'ya gidiyorsun, verdiğin malın parasını alacağım diye adamı arıyorsun. Malatya'ya gidiyorsun, İzmir'e kaçmış; İzmir'e gidiyorsun, Manisa'ya kaçmış... Verdiğin malın parasını alacağım diye uğraş didin dur.
Neden? İslâm gitti, İslâm!
Bir zamanlar Beyrut, -Beyrut denilen Lübnan'ın şehri ve Lübnan'ın kendisi- Ortaşark'ın Paris'i diye geçiyordu. "Off... Beyrut ne şehir ne ışıklı ne eğlenceler, zevkler, sefalar..." Bütün parası pulu bol şehzâdeler, prensler oraya gönül eğlendirmeye geliyorlardı, bir zamanlar...
Şimdi nasıl? Şimdi Beyrut'tan ne haber?
Allah-u Teâlâ hazretler ihmal etmez, imhâl eder. Allah-u Teâlâ hazretleri cezasını ihmal etmez.
"Cezasını vermiyor, unuttu." Hâşâ, sümme hâşâ! Öyle şey olur mu?
Mühlet veriyor, tevbe eder belki diye. Tevbe ederse eder, etmezse Allah bir kahrıyla tecelli etti mi şehri ters çevirir, Lut gölüne batırır; üstüne yanardağı patlatır, Pompei şehri gibi küllerin altında yakar; zelzelelerle helâk eder, rüzgârlarla kasıp kavurur, kumların içine gömer, ne yapacaksa yapar. Kahrıyla tecelli etti mi...
Mevla’mız bize lütfuyla tecelli etsin. Bizi edepli kul etsin. Bu kadar nimet veriyor, bu kadar izzet veriyor, karpuzlar, kavunlar, şeftaliler, meyveler, tatlılar, tuzlular, baklavalar; her şeyi vermiş, edep de versin. Güzel kulluk etmeyi nasip etsin.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
28.07.1985 -
Şehitlik, Müslümanların Savaş
28.04.1985 -
Kızkardeşe Bakmak, Ahireti
