Taş Kalpli Olmak, İlim Öğrenmek, Yetime Yardım Etmek, Zikir, Şükür

Taş Kalpli Olmak, İlim Öğrenmek, Yetime Yardım Etmek, Zikir, Şükür
Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.
İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem.
E tühibbu en yeline kalbüke?
Şu kalplerimiz var ya, bu bazı insanlarda kalp çok sert olur. Sert taşlardan, sert kayalardan, sert çeliklerden daha sert. Çeliği yumuşatmak mümkün oluyor, kayayı yumuşatmak mümkün oluyor, fakat bazı kalpler var ki yumuşaması mümkün değil. Nasihat etsen para etmiyor, söylesen para etmiyor. Hani yağmur yağar, kayanın üzerine yağar, akar gider, hiç faydası olmaz.
Niçin?
Kayadır, durmaz.
Yumuşak toprağa yağan yağmur, toprak onu emer, güzel mahsuller olur oradan. Bazı kalpler böyle mermer gibi ne kadar nasihat etsen kayıp gidiyor, hiç tesir etmiyor.
Şimdi bunları nasıl yumuşatacağız?
Bu demiri yumuşatıyoruz. Ateşe koyuyoruz, ateşte yumuşuyor, tokmağı vurunca istediğimiz kalıba sokuyoruz. Ama insanın kalbi böyle bir tokmağın altına yatıp olmaz ki.
Bunu yatıştırmak için Cenâb-ı Peygamber bak ne güzel söyledi.
E tühibbu en yelîne kalbüke?
"Sen kalbinin yumuşak olmasını istiyor musun?"
Kalbinin yumuşak olmasını istiyor musun, ki namazını güzelce kılasın, orucunu güzelce tutasın.
Evet.
Ve tüdrike hâceteke?
Hepimiz de bir sürü hacetler var işte.
"Bu hacetlerinizin de olmasını istiyor musunuz?"
Hacetlerinize nail olmak istiyor musunuz?
"Kalplerinizin yumuşaklığını hacetlerinize de erişmeyi istiyor musunuz?"
Evet.
Öyleyse;
İrhami'l-yetîme. "Yetime merhamet eyle."
Aziz kardeş!
Çok mühim bir şey!
"Yetime merhamet eyle." Ve'msah ra'ssehû. "Onun başını okşa." Ve et'imhu min taâmike. "Yediğinden de ona yedir ama."
Yetim. Hepimiz yetimiz yani. Yetim 18 yaşına kadar, bazı şeylerde 15 yaşına kadar anası veyahut babası olmayan çocuğa diyorlar. Ki, kimsesiz, hâmisiz insandır demek. Hâmisiz insanlara sahip olunuz.
Hâmisiz insanlara sahip olunuz, çünkü o hâmisiz insanlara sahip olmazsanız onlar yarın anarşist olurlar. Okuyamaz, dünyadan bilgisi olmaz, âhiretten de bilgisi olmaz. Sanat sahibi değildir, iş sahibi değildir. Milletin başına felaket olur, berbat olur. O köprü altında yatanlar, çeşme şeylerinde yatanlar... Bir sürü insan var, memleketteki sayısını devlet bilir hesaplarını.
Bunlar hep hâmisiz insanlar, bunların mesulü hepimiziz.
Niçin o çocuk köprünün altında yatıyor?
Niçin onun yakasından tutup da evladım sen kimsin? Nereden geldin? Hani anan hani baban?"
Yok.
E seni kimse himaye etmez mi?
Yok.
E sen onu himayeye niye yeltenmedin?
E ben yapabilir miyim hepsini?
Yapamayız tabii hepsini.
Ya?
Toplanacağız cemiyet kuracağız, beşer onar kuruş oraya vereceğiz. Orada toplanan paralarla memleketteki zuafâları toplayacağız okutacağız, yetiştireceğiz, memlekete faydalı insan olacaklar. Ama hırslar gözlerimizi kapıyor, kulaklarımızı da tıkıyor. Artık kendi menfaatimizden başka hiçbir şey düşünemiyoruz; "Yetim ölürse ölsün bana ne?" diyoruz.
Ölse kolay ama ölmezse, başa bela olursa ne olacak?
Senin evini de soyacak, berikinin de cebinden alacak, her şeyi yapacak işte, zarar verecek.
Sebebi?
Biz onlara acımadığımızın sebebi.
Bak Cenâb-ı Peygamber ne güzel söylüyor.
İrhami'l-yetîme. "Kimsesizleri himaye et." diyor.
Kimsesizleri himaye et, onları sev, okşa, yediğinden de yedir. İçeceğinden de içir, üstünü de giydir.
"İşte o zaman kalbinde pamuk gibi olur bütün hacetlere erişirsin."
Hastalığın gider, kuvvetin sıhhatin yerinde olur. Çünkü Allahu Teâlâ ona yaptığın merhametin dolayısıyla sana da birçok böyle iyilikler verir, sıkıntılardan seni kurtarır.
Ebü'd-Derda hazretleri bunu rivayet ediyor.
Allah cümlemizi böyle zuafâlara, yetimlere, bîkeslere, gariplere acıyan ve merhamet eden bahtiyarların arasına kabul etsin de onlardan olalım biz de.
Bunların bir kısmı, mesela bugün bizim memleketimizde okuyan çocukların çoğu Anadolu'nun içerisinden kaçmış gelmişler. Anadolu'dan gelmiş. İstanbul'un zengininin çocuğu gidip de mektepte hoca olmak istemez. Yapmaz, zorla götürsen mektepten kaçar, okumaz. Hele onların şeyleri de var;
"Ben ölü mü yıkayacağım? Onu mu olacağım yahut gidip de senin önünde namaz mı kaldıracağım sana? Benim şerefim var, ben öyle şey yapamam." diyor.
Büyük büyük, en büyük bir hataya düşüyor. İmamlıktan daha büyük şeref yok da, Peygamber'in makamı orası. Sen o makamı beğenmiyorsun da paraların peşinde, paraların peşinde yahut mevkilerin peşinde onu hor görüyorsun.
Allah öyle insana salah verir mi, felah verir mi acaba?
En büyük nimet, ilim nimetidir. Sen çocuğunu oraya verip okutmayı istemiyorsun. Benimki işte şu fakültede okusun, bu fakültede okusun da yüksek mevkili bir adam olsun. Ama dinini bilmeyecekmiş, bana ne.
Onun için sen yetime sahip olmak istiyorsan işte bu mekteplerde yetişen çocuklar ki hepsi zuafâdır yani. Hiçbir tane çıkmaz içlerinden ki zengin bir adamın çocuğu gelsin de orada okusun. Hep nerede fukarâ, zuafâ çocukları var onlar gelirler okurlar, dinlerine Cenâb-ı Hak bir aşk vermiştir. O aşk sebebiyle orada aç susuz...
Hele bu şark taraflarında, oradan duyduklarımızda, öyle çocuklar vardır ki bu okudukları yerler de yani sıhhate muğayir yerlerdir. Fakat o içlerindeki aşk dolayısıyla o sıkıntılara tahammül ederler, yıkanacak yerleri yoktur. Karın altında gider yıkanır çocuk. Yok. Fakat şimdi aşkı da var, e su da iktiza etmiş.
Yok, ne yapsın?
Karın altında gidip yıkandıklarını hocalarından dinledik.
Yediği de bir çorbadan ibaret. O çocukları okutan adamın onlara verdiği şey bir çorbadan ibaret. Sabahleyin bir çorba akşam üstü bir çorba. Ona kanaat ederekten onda okur, güzel ilim sahibi olaraktan yetişirler yani.
Ama bunu, vakitli insanların çocukları buna tahammül edemez, bunu yapamazlar yani.
Onun için buraya gelmiş de okumak isteyen çocuklara elini aç. Elini aç, keseni aç onlara yardım şeysini uzat. Allah sana hem dünyalık verir, bire on veriyor en aşağıya. Oraya verdiklerinin yerine çok kazançlar temin edersin. Onları muhafaza et, çünkü onlar yetimdirler. Anasını bırakmış babasını bırakmış gelmiş burada okuyor işte.
Daha ne istiyorsun, bundan daha iyi ne var?
Senin çocuğun okuyor mu, verdin mi hiç böyle bir mektebe çocuğunu?
Veremezsin ki çünkü işin kalacak.
Ve et'imhu min taâmike. "Hem de yediğinden yedir." diyor.
E tühibbûne eyyühe'n-nâsü en tectehidû fi'd-duâi? "İster misiniz sizin dualarınızın kabul olmasını?"
İster misiniz büyük dualar yapıp da kabul olmasını?
Evet!
Çok değil.
Kûlû. "Deyiniz."
Allâhümme e'innâ alâ şükrike ve zikrike ve husni ibâdetike.
Zannediyorum bunu Cenâb-ı Peygamber Muaz radıyallahu anha öğretmiştir, Ebû Hüreyre hazretleri de naklediyor.
Bugünkü duasında da Cenâb-ı Peygamber diyor ki;
Kûlû. "Deyiniz." Allâhümme. "Ey benim Allah'ım!" E'innâ. "Bize yardım eyle." Alâ şükrike. "Verdiğin nimetlere şükür edebilecek kuvvet ve iktidarda bize yardım eyle."
Çünkü biz kendi başımıza sana şükredemeyiz. Sen bize yardımcı ol ki kalbimize bu duaları sun ki biz sana şükredebilelim.
Daha?
Ve zikrike. "Hem sana şükrü bizim içimize sun hem de zikrini sun."
Biz seni daima hatırlayalım. Daima hatırımızdan çıkarmayalım seni. Daima senin zikrinle meşgul olalım.
Bu insanlar zikirden çok korkarlar. "İşte filanca çokça zikretmiş de deli olmuş." derler.
Vallahi yalan billahi!
Allah'a zikreden deli olmaz, veli olur. Allah'ı zikreden deli olmaz, mutlaka veli olur.
E o deli olmuş ya?
O deli olduysa onun maksadı başkadır. Allah başka maksat istemez. Allah'ın rızasından başka maksat istedin mi deli olursun işte. Sırf Allah için.
Bak kendisi söylüyor Efendimiz. Zikrinde bana yardım et. Sen bana yardım et ki ben sana zikredebileyim yâ Rabbi!
Bu kalbine ne verir?
İlhamlar verir, feyizler verir.
Değirmene su gelmeyince değirmen döner mi?
Dönmez. İşte Allah'ın yardımı bu değirmene suyu yollamak. Değirmene su geldi miydi çark kendiliğinden döner. Çark kendiliğinden döner çünkü su akıyor üzerinden. Dönmemek elinden gelmez. Binâenaleyh Allah yardım etti miydi kul Allah'ı zikretmesin, olmaz. Mutlaka Allah'ı zikreder.
E canım bu Allahu Teâlâ, ya işte "Allah!" dedik kafi. Ne çok birçok diyeceğiz?
Aziz kardeş!
Çok demek de birçok faydalar var. Birisi, insan sevdiğini çok zikreder.
"Filanı seviyorum."
Mütemadiyen ondan bahseder; şöyle iyidir böyle iyidir, hep onu metheder.
Neden?
Seviyor onu. Sevdiğinden dolayı methini dilinden bırakamaz.
Nedir o?
Onun sevdiğine alamettir.
Allah'ı seven de Allah'ı dilinden bırakamaz. Daima ondan bahseder. Nasıl bahsetmeyeceksin! Bütün nimetleri veren O'dur.
Şu beden bizim malımız mıdır?
Bizim bu bedende bir dahlimiz var mı?
Gözümüz şurada olsun kulağımız da burada olsun diye bir şey diyebildik mi?
Bu intizamı Cenâb-ı Hak anamızın karnındayken bize mükemmel surette, tam bir doğruluk ve dürüstlükle vermiş.
Kolumuzun birisi çarpık, ayağımızın birisi yamuk, gözümüzün birisi bilmem ne olsaydı kim ne yapabilirdi?
Ama hepsini ne kadar muntazam vermiş, ne kadar güzel vermiş! Bir de üstüne bir de akıl vermiş. Üstünün üstünü o akıl da.
Şimdi bu kadar nimet.
Birisi dese ki;
"Şu aklını bana ver de bu dünyayı ben de sana vereceğim. Dünyayı vereceğim hepsini. Altınıyla gümüşüyle bu dünya senin olsun, şu aklını bana ver."
Veren olur mu?
Akıl olmadıktan sonra bir şey olmaz ki! Kimse vermez. Dünyada deli olmak.
Binâenaleyh, akıl dünyaya bedel, âhirete de bedel. Bu nimeti Allah bize vermiş, daha ne istiyorsun sen! Daha ne istiyorsun!
Bu nimeti vereni anacaksın, "Allah!" diyeceksin. "Allah!" dedikçe inşirah hasıl olur. İnşirah, genişlik olur. Çünkü varlığın sahibi, kâinatın sahibi, bütün mevcudatın sahibi. Bu vücutları bize veren yine O. Öyleyse biz O'nu anmak mecburiyetindeyiz. Verdiği nimetlerden dolayı, "Yâ Rabbi! Sana çok şükür!" demek ve bu şükrümüzü ifade etmek için huzuruna gelip Allahuekber deyip divanında durmak.
Şükür bu.
Orucu tutamadan şükür olmaz, namazı kılamadan şükür olmaz. Asıl şükür namazı kılıp, orucu tutup, evâmiri ilahiyeye itaat. Böyle olunca, şurada iki tane:
Allâhümme e'innâ alâ edâi şükrike ve zikrike. "Yâ Rabbi! Seni şükrün ve zikrin üzerine bana yardım eyle."
Allah'tan yardım istiyoruz. Her şeyi O'ndan istiyoruz ya. Yardım edecek yine O'dur. Bütün kuvvet ve kudret O'nundur.
Ve husnü ibâdetike. "Ve bir de sana güzel ibadet edebilmek üzere bize yardım eyle yâ Rabbi!"
Evet, namaz kılmak kolay, yatarsın kalkarsın ama bak husnü diyor. "Güzel ibadet!" Güzel ibadet olunca, bu yatıp kalkarken kendini Allah'a bağlayarak yatıp kalkmak başka, bir de öyle lâlettayin yatıp kalkmak başka. Binâenaleyh, kendini Allah’a bağlayarak yüzü kıbleye çevirmek kolay. Döneriz, o kabiliyetimiz var. Fakat kendini Allah'a bağlayarak gönlü Allah'a çevirmektir önemli olan. Gönlü Allah'a çevirmek Allahu Teâlâ'nın zikri ile çok meşgul olmaya bağlıdır. Allah'ın zikri ile meşgul olanlar Allah'ın divanına durduğu vakitte Allah'la meşgul olarak namaz kılar. Binâenaleyh, insan ne kadar "Allah!" derse o Allah içeriye siner. Sindikten sonra bakarsın bütün mâsivâ denilen şey ortadan kalkar, yalnız Allah kalır.
Onun için Hallacı Mansur ‘Ene'l-hak’ dedi.
Niçin?
"Allah!" diye diye Allah'ın huzurunda olaraktan her şeyi unuttu. Her şey ortadan, gözünden kayboldu, Allah var.
Allah cümlemizi affetsin de kendisine tam bağlılıkla bağlanan sevgili bahtiyar kullarının zümresine ilhak eylesin.
Allâhümme inne nes’elüke temamen nime ve devamel afiye ve hüsnel hatime. Bi hürmetil fatiha.
Zikir, Şükür,
İbadet, Fukaraya Yardım,
Hizmetkarın Hakkı,
Dul ve Yetimler,
