Allahın Lanetine Uğrayanlar, Cennet

Allahın Lanetine Uğrayanlar, Cennet
El-Hamdülillah, sümme el-Hamdülillah, el-Hamdülillahî hedâna lihâza vema künnâ linehtediye levlâ en hedânallah.Vema tevfîki illa billah aleyhi tevekkeltu ve ileyh.
Neşhedü en lâ ilâhe illâlahu vahdehu lâ şerîkeleh. Veneşhedü enne Muhammeden abduhu ve habibuhu veresuluhu. Allahümme salli vesellime ve barik alâ hazen nebiyyu kariybu ve Resulu Seyyidul senedil azim fi kalbirrahim seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.
Peygamberin hakkı kadar büyük hak hiç kimsede yok; ne ana hakkına benzer, ne baba hakkına benzer, ne hoca hakkına benzer, hiçbir hakka benzemez... Çünkü bu dünyanın kuruluşu onun yüzü suyu hürmetinedir, yaşayışı onun yüzü suyu hürmetine, yarın ahirette gireceğimiz bütün nimetler devletler onun yüzü suyu hürmetine... Onun için onun hakkı her hakkın üstündedir.
“O haklardan birisinde kusur ederse.” Mimmâ vecebe tazîmuhû min emrihî. “Onun emirlerinden birisine tazim.
Sünnet mesela, onun şeyleri sünnetlerdir. O sünnetlere tazim etmez, o sünnetleri tahkir eder, onun sünnetini tazim etmez, sünnetini tahkir ederse... Hatta şimdi sünnetler de iki kısma ayrılır: Bir sünnetler vardır ki müekkettir ve ravileri tevsık üzerine onu rivayet etmişlerdir.
Onun sünnetine tazim çok lazımdır.
Ve sıfâtihî. “Sıfatına.” Ve esmâihî. “Onun isimlerine hürmet edecek.”
Hürmetin başlangıcı, Muhammed sallalahu aleyhi ve sellem en ufak bir hürmettir. Otururken edebini ona göre kullanmak, konuşuşunu ona göre kullanmak filan hep bunlar beşer emaneti.
Ve alâ men ebâ ıtratî ve alâ meni’s-tehaffe bi-velâyetî. Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem’i sevmek, sevdiğini sevmek, sevmediğini sevmemek...” Peygamberin sevdiğini sevmek sevmediğini sevmemek peygambere sevgiden ileri gelir. Peygamberini seven peygamberinin sevdiğini sever, sevmediğini sevmez. İmanın, İslâm’ın alametlerinden birisidir.
Ve alâ men zebeha li-ğayri’l-kıbleti. “Kıbleden gayrıya bir şey kesiyorsa ona da lanet olsun.”
Yani Allah’ın isminden gayrisinin ismine, mesela li-mûsâ li-îsâ li’l-ka’be ve li-muhammed. “Bunu ben Muhammed sallalahu aleyhi ve sellem’e, Kâbe için, İsa aleyhisselam’ın ruhu için, Musa aleyhisselam’ın ruhu için, salibin hakkın için, şunun hakkı için, bunun hakkı için, bunlar hepsi haram. Kesilen yalnız Allah için kesilir.
Sevabı?
İstediğine gönder sevabı ama keserken Allah için keseceksin. Kimsenin şeysine olmaz.
Elâ hel müşemmirun li’l-cenneti lâ hatara lehâ. “Siz cennet için hazırlanıyor musunuz?”
Soruyor Efendimiz, “Cennet için hazırlanıyor musunuz?”
Cenâb-ı Hak size hazır etmiş, siz de şimdi cennet için hazırlanın. Yani orası sizin yeriniz, ama oraya girebilecek kabiliyet ve istidadı kendiniz de hazırlayın. Orası sizin yeriniz.
Lâ hatara lehâ. “Katiyen şek yok.”
Bu cennet var, yani cennet hazır bekliyor sizi, fakat siz ora için hazırlanın, vakitte varken hazırlanın.
Hiye ve rabbi’l-kâbe. “Kâbe’nin hakkı olan Allah hakkı için ki.” Nûrun yetele’leü küllühâ. “Cennet nurdur, nur alemidir.”
Nur alemidir, yetele’leü. “Böyle şimşek gibi etrafa ziya saçmaktadır, ziya vermektedir.” Ve reyhânetün tehtezzü. “Gayet kokusu varmış ki burunları böyle titretir.” Ve kasrün meşîdün. “Öyle köşkleri vardır ki ne yıkılır ne bozulur, ne de rengi değişir ne de sıfatı değişir gayet güzel.” Ve nehrun mutarrad. “Öyle suları vardır ki çok geniş, çok güzel.” Ve fâkihetün kesîratün nadîhatün. “Öyle bir meyvaları vardır ki çok olmakla beraber katiyen kemallerine halel gelmemiştir.”
Gayet kemalde, gayet güzel.
Cennet sekiz kapılı fakat kapılar girinceye kadar var, cennete girdikten sonra kapılar kalkar, çünkü çıkış yok. Kapılar girmek içindi, girildikten sonra çıkış olmadığı için kapılar ortadan kaldırılır. Bu cennet yani tavsif etmeye dilimiz varmaz, çok güzel bir yer. Bir suyunu tavsif edeyim size:
Köşkümüz var, oturduk, önümüzden gayet geniş dere akıyor ama berraklığını nasıl anlatırım bilmem. Çok berrak. Aynı derenin içerisinde bir tarafından süt akıyor, bir tarafından bal akıyor, bir tarafından su akıyor. Arada bölgü yok, biri diğerine katiyen karışmaz. Canın isterse iki akar, canın isterse sekiz akar, kaç çeşit istersen o kadar akar. Bunların hepsi Firdevs denilen cennetten çıkar. Meyvalarının hududu yoktur, o kadar çok olmakla beraber meyvaları, her yudumunun tadı diğerine benzemez. Her tanesinin değil, her yudumunun tadı diğerinin tadından bu kadar güzel bir yer.
Fakat bu cennetin dışında bir cennet daha var, ismi kitapta yok. Bu cennetin dışında bir cennet daha vardır ki o cennete cennetü’l-ulliyyin derler. O cennette yemek yok; ne su var, ne meyva var, zevke gelecek hiçbir şey yok, orada yalnız müşahede var. Orada müşahede var, orası Cenâb-ı Hakk’ın müşahede yeri. Onun için o müşahedenin aşıkları hedefleri hiçbir şey değildir. Meyvaları önlerine yığsanız, zevklerin envaini önlerine yığsanız başlarını çevirip de bakmazlar. Gözleri müşahede-i ilahiyede... O müşahede nimeti o kadar zevkli bir nimettir ki insana bütün evzâkı unutturur, bütün zevke ait neler varsa, o müşahedenin karşısında hiçbir zevk hatırınıza gelmez.
Dünyada da misali vardır, insanın çok sevdiği bir güzeli görünce başka şeyleri insan unutuverir. Çok sevdiği güzeli görünce başka birçok şeyler hatırından çıkıverir.
E bu varlıkların sahibini, kainatın sahibini, mevcudatın sahibi, bütün eşyanın sahibi, Hz. Allah’ı müşahede ediyor, buna kıyas kabul eder mi?
Onun için bu cennetin ehli buradan çıkmak istemezler. Yani öteki cennetteki yaşayanların arasına girmek katiyen istemezler. Çünkü dâr u dünyada iken de hedefleri Allah idi. Hedefleri Allah olduğu için ahirette de hedefleri yine Allah. Burada da zaten onlar dünyanın nimetlerine iltifat etmemiştir. Sabrı, kanaati kendilerine libas edinmişler, bütün gayeleri hakkın müşahedesi.
İşte o kitabın sahibidir ki yüce Allahu Teâlâ çok büyük mahluk yaratmış. Çok büyük mahluk, onun için insanların kamilleri meleklerden de daha efdal demişler.
Sebebi?
İnsanda bir ruh vardır, insanın insanlığı o ruh iledir, o ruh alimdir. O ruh alimdir, her tarafı ilimle doludur, her tarafı gözdür, her tarafı kulaktır, her tarafı dildir o varlığın. O varlığa insan bu dünyadayken erişirse cennette yaşar gibi yaşar o, dünyası da cennettir, ahireti de cennettir.
O okuduğum Abdulaziz Debbağ hazretlerinin kitabında, adama bir soru soruyorlar, bir meseleyi. Adam biraz tereddüt ediyor, kendisinden bin sene evvel ahirete intikal eden Hasan Basri hazretleri Basra’dan diyor ki, “Mesele budur.” Adam cevap veriyor. Birisi Fas, birisi Basra. Arada kıyamet kadar yer var.
Nedir?
Ruh için uzaklık yok, ruh için mesafe yok, ruh için korku yok. Ruh ateşe atsan yanmaz, ruh ne kadar dertleri tattırsan faydası yok, o hiçbir şeyden müteessir olmaz. Onun, ruhun hedefi hep Allah. Binâenaleyh vücutta ruh galebe çaldı mı sahibi Allah’tan başka bir şey aramaz, mal mülk varlık filan hepsi gözünden çıkar gider.
Ama ne zaman?
Ruh ne zaman vücuda hakim olursa.
Onun içindir ki bu büyükler bütün emellerini buraya çekmişler, o galebeyi kazanmaya çalışmışlar.
Allah bizleri de onları sevenlerden ve o zümreye dahil olanlardan eylesin.
O şimdi zevce-i hesnâlar, cemîleler ufak, bu bizim gibi şeyler için yani. Ehl-i kemal onlara dünyada da iltifat etmiyor ki orada etsin.
Ve hulelün kesîratün fi makâmin ebedin. Fî makâmin ebed ki burası ne kadar saltanat olursa olsun, ne kadar varlığın olursa olsun...
Hiç, bir an var, bir an yok işte. Bazısı temelli çekip gidiyor. Bu sefer konuşamıyor, bakamıyor, elleri ayakları oynamıyor, hiçbir hareketi yok, cenaze gibi yatmış.
Nedir?
Burası ibtilâlar alemidir; herkese bir çeşit, bir günü diğerine benzemez ama ebed alemi ki orada hiçbir kaygı yok, dert yok, mihnet yok, felaket yok, sıkıntı yok, bir şey yok yani...
E böyle bir yeri kim istemez yani?
İstemeyenin herhalde aklı yoktur.
Fî makâmin ebedin fî hıberatin. “Gayet kıymetli, gayet güzel...”
Bu yeri kim istemez yani?
Böyle gayet kıymetli gayet güzel bir yerdir burası.
Ve nadratün fî dârin âliyetin.
Nadrah, çok fazla, güzel, sevimli bir yer.
Vücûhün yevmeizin nâdıratün. [1]
Nâdırah, yani böyle baktıkları vakitte hayretlere düşüyor, baygınlıklar geçirilecek şekilde güzel bir yer.
Selîmetin. “Orada hiçbir arıza yok.”
Arıza denilen şeylerin hiçbirisi yok, her şeysi selamette.
Behiyyetin. “Gayet de yüksek...”
Bu methiyeleri böyle ashâb-ı kirâm dinlediler dinlediler dediler ki;
Nahnu’l-müşemmirûne lehâ yâ rasûlallah. “Biz hepsimiz hazırız oraya!”
Kâle. “Efendimiz buyuruyor.” Kûlû inşâallah. “İnşallah deyiniz.”
Yani hüsn ü hâtimeye bağlıdır bu işler. Hatime güzel olmazsa, hüsn ü hâtime ile insan ahirete göçemezse bu güzel nimetlerden mahrum kalır. Hüsn ü hâtime ile göçebilmek de kimsenin tasarrufunda değildir. İnşallah, Allah dilerse olur. Ne kadar büyük adam olursan ol, veli olursan ol.
Veliler iki derecedir; birisi küçük veli, birisi büyük veli.
Büyük veliler kim?
Peygamberlerin vekilleridir, onlara korku yoktur. Onlar lâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenûn sırrına mazhardırlar, onlar selamete geçerler. Fakat küçükleri ki her zaman hatadan da salim olmazlar onlar, onlar için tehlike ve ondan sonrakiler için tehlike daima mevcuttur.
Yalnız şu var, bütün ameller, yaptığımız her çeşit ameller ya kabul olunur ya olmaz, bilemeyiz artık.
Acaba yaptığımız şu ibadetleri, okuduğumuz Kur’an’ları, yaptığımız hasenatları Allah kabul etti mi ki acaba?
Bilemeyiz.
Pek güzel yaptık ama, kusursuz yaptık da yine bilemeyiz kabul etti mi?
“Evet etti” diyemeyiz ama Resûlullah sallalahu aleyhi ve sellem için getirilen salât ü selam katiyen reddolunmaz. Ameller şüphe üzerinedir fakat salât ü selamlar katiyen reddolmaz. Onun için elinden ne kadar geliyorsa çok salât ü selam getir.
Sonra şunuda bil ki cennetteki melekler, cennetin muhafazı olan melekler yegane ibadetleri, zikirleri Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem’e salât ü selamdır. Cennet meleklerinin bütün vazifeleri salât ü selamdan ibarettir. Salât ü selam ettikçe, cennet mütemadiyen genişlemededir. Cennet öyle bir yer ki mütemadiyen büyümede. O salât ü selamların nispeti ne kadar çok olursa cennet o kadar çok genişliyor. Durma yok, mütemadiyen genişlemek üzeredir.
Şurada bir misal vermiş, nasıl diyor aç bir hayvan, arpasını gösterirsin seninle beraber arkandan koşar gelir. Ona aşıktır. Cennet salât ü selamın sahibi Resûlullah’a aşıktır. Cennet Resûlullah’ın nurundan olmuştur. Onun nuru onun salât ü selamının aşıkıdır, salât ü selam oldukça mütemadiyen boyuna yayılıyor. Hudutsuz yayılma da var, ta ehli cennet cennete girecek, ehli cennet cennete girdikten sonra Cenâb-ı Hak ehli cennete tecelli edecek, bu tecelli de o zaman sübhanallah diye melekler tesbihe başlayacaklar. Tesbihe başladığı vakitte herkes yerini almış bulunacak. Ondan sonra genişleme yok.
Allah cümlemizi affetsin de bu güzel cennetinin aşıkları arasına bizleri de kabul etsin. Bizi de o cennetine giren, rızasını kazanan kullarının arasına kabul etsin.
Bu dünya işte bak, kaç bin sene olmuş şimdi, ne evliyalar gelmiş, ne enbiyalar gelmiş, ne güzel insanlar, alimler, fazıllar gelmiş fakat bugün hiçbirisi yok burada, hepsi gitmiş yerlerine. Bize de yok yarın burası, ne olursak olalım burada biz de gideceğiz. Binâenaleyh bizim gideceğimiz yer mezarlık değil. Biz mezarlığın adamı değiliz, biz Allah’ın kuluyuz, Allah’a gideceğiz! Kendine sahip ol, sahibine gidecek bir duruma getir kendini, Allah’a git! Şu hılkati veren Allahu celle ve alâ’yı tanımak istiyorsan bak kendi hılkatine bir kere! Ne kudret vermiş sana topraktan Cenâb-ı Hak! Topraktan seni yaratmış da bak sana ne kudret vermiş. Bu kudreti veren Allahu Teâlâ’nın kudretini düşün de artık bu dünyaya bu kadar bel bağlayıp da Allah’ın yolundan çıkma! Allah’ın yolundan çıkmak zulmetin iktizatıdır ki zulmet küfre mucip olur. Zulmet küfre muciptir. Allah’ın ibadetine gidersen nuruna karışırsın, nurunun karşılığı da cennet. Zulmetin mukabili cehennem, nurun mukabili cennet.
Cehennemden size bir tanecik bahsedeyim.
Cehennem yakıcı bir yer değil ha! Yani sanki mesela bir ateş yanar kavrulur gider, öyle bir yer değil bu. Orada hayat var, o hayat var ama gayet yakıcı bir hayat, azaplı bir hayat, bazı dünyada da olur ya, Allah affetsin, insanın başına bir felaketler gelir de koca dünya o zaman dar gelir. Felaketler felaketler üstüne... Bu ahiretteki cehennem de böyle, felaketlerin felaketi olan yer ama ölüm yok içinde, ölme yok. Bu ölme olmadığı için yeşillik yok, su da yok. Fakat şimdi tabii insanın canı su isteyecek, hararet basmış yanıyor. Yeşillik yok dedik, bir gölgelik gideyim azıcık barınayım diyecek. Ta uzakta su gibi birşey görecek, şuradan gideyim bir su içeyim diyecek. Demek bak, hayata bak şimdi cehennem hayatı var. Gidiyor oradan bir meyva görmüş, ondan bir alayım da yiyeyim diyor gidiyor, bir yapışıyor ağzına atar atmaz öyle bir yanıyor ki o geldiği, mesela bir saatte gittiği yeri beş dakikada katedecek kuvvette katıyor ona. Katıyor, içerilerini böyle perişan ediyor. Cennetin mukabilindeki o zevke bak, bir de buradaki felakete bak.
Hangisini ister insan?
Elbette, Allah bizi affetsin de bu cehennemin yüzünü de göstermeden.
Ama ne yazık ki bütün cennet cehennemin arkasında. Cennete giderken cehennemden geçilecek de, o köprüden geçilecek cennete öyle gidilecek.
Allah öyle yapmış nizamı. Tesbihi çekiyoruz sübhanallah, elhamdülillah, allahuekber. Tam köprünün bir timsalidir o. Üç tane tehlike karşısında, yokuş çıkıyor, düzlüğe varıyor ama gayet kılıçtan keskin. Kılıçtan keskin kıldan ince derler, bir de bayır aşağı iniyor ki o cehennem köprüsünün misali olaraktan. O çok kötü bir yerdir. Oradan kurtulabilmek Allah’ın inayetine mazhar olanlar içindir ki, bugün köprü var burada, köprünün üstünden otomobille geçiliyor bir, yayanlar geçiyor, tayyareylen de geçiliyor. Buradaki ameline göre o köprüden öyle geçilecek. Amelin bozuksa yedi yerde sorguya tutacaklar o köprünün üzerinde. Yasin’in yok, Amme de yok. Manalarını iyi dinle, bak kaç yerde nasıl sorgular var insanlara. Ahiret işi bu, kolay bir iş değil.
Allah cümlemizi affetsin de tevfîkât-ı samadaniyesine mazhar olan sevgili bahtiyar kullarının zümresine ilhak etsin. Lâ ilâhe illallah deyip, Allah’a şöyle içinden bağlanan kullarınla beraber Cenâb-ı Hak bizi haşreylesin...
Lillâhi’l-Fâtiha.
Ganimet Malları,
İlim Ehline Hizmet,
Kuranı Kerim,
Peygamberimizi Sevmek, Alimler
