Oruç Sabrın Yarısıdır, İlim, Güzel Ahlak, Ahir Zaman

Oruç Sabrın Yarısıdır, İlim, Güzel Ahlak, Ahir Zaman
el-Hamdülillah, sümme el-Hamdülillah, el-Hamdülillahî hedâna lihâza vema künnâ linehtediye levlâ en hedânallah.Vema tevfîki illa billah aleyhi tevekkeltu ve ileyh.
Neşhedü en lâ ilâhe illâlahu vahdehu lâ şerîkeleh. Veneşhedü enne Muhammeden abduhu ve habibuhu veresuluhu. Allahümme salli vesellime ve barik alâ hazen nebiyyu kariybu ve Resulu Seyyidul senedil azim fi kalbirrahim seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.
Çoluk çocuk az. Bir karı-koca, bir veya iki de çocukları var, kalabalıkları yok. Bu kılletil iyal de ehadil iyal zenginlikten bir kısımdır bu da… Çünkü evlad u ıyal çok olursa, tabii masraf da o nisbette fazla olacaktır. Masraf fazla olunca, insan tabii çok yorulmak mecburiyetinden kalacak. Fakat böyle fazla masraf yoksa, o da fazla yorgunluğa ihtiyaç yok demektir. Azla iktifa eder insan.
et-Tezellü li’l-hakkı Hakka boyun bükmek akrabü ile’l-ızzi mine’t-teazzüri bi’l-bâtıli. “Bâtıl ile izzetlenmek gururlanmaktansa hakka tezellül edip tevazu etmek izzeti daha iyi kılar. İnsanı daha çabuk aziz eder, daha güzel aziz eder.”
Bâtıl ile izzetlenmektense hakka boyun bükmek, tevazu ile izzet Allahu Teâlâ’ya daha yakındır.
Ve men teazzeze bi’l-bâtıli. “Bir insan da bâtıl ile izzetleniyor.” Bâtıl ile.
Parasına güveniyor, malına, kuvvetine, kudretine güveniyor. Bu bâtıl olan şeylerle kendisinde bir varlık görüyor.
Cezâhullâhu züllen bi-ğayri zulmin. Allahu Teâlâ onu öyle bir zilletle cezalandırır ki ona zulmetmiş olmamak şartıyla!”
Onun için insan bâtıl olan şeylerle katiyen böbürlenmemeli!
et-Tesbîhu nisfü’l-mîzâni.
Bir temsil olarak tesbih; süubhânallah, sübhânallah… demek. tesbihlerin çeşit çeşit nevîleri var. Cenâb-ı Vâcibü’vücûd da Kur’ân-ı Azîmüşşân’da, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hadislerinde sabahta ve akşamda bu tesbihlere devam edilmesini tavsiye buyurmuşlardır.
et-Tesbîhu nisfü’l-mîzâni.
Teraziler iki gözlü olmaz mı; işte o tesbihlerin sevabındandır ki bu iki gözden bir gözünü Sübhanallah doldurulur. Yaptığın tesbihlerle terazinin bir gözü dolmuştur. Diğer bir gözü var ya, o da Elhamdülillah ile dolar.
Subhanallah, ve’l-hamdülillah. Bu ikisini söyledin mi terazi tamamıyla dolar.
Ve’t-tekbîru yemleü mâ beyne’s-semâi ve’l ard. “Tekbir, şu yer ile gök arasındaki boşluk ne kadar mesafeyse bu mesafeyi bu tekbirler sevapla doldurur.” sevapla doldurur.
Subhânallahi ve’l-hamdülillahi ve lâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber diyoruz…
Tesbih terazinin bir gözü; hamîd, ve’l-hamdülillah ikinci gözü; tekbir ise bütün yer ile gök arasını dolduran bir sevabı insanları ulaştırır.
Ve’s-savmü nisfu’s-sabri ve’z-zuhûru nisfu’l-îmâni.
İkinci bir misal, bir de oruç tutuyoruz.
nisfu’s-sabri. “Sabır denilen bir şey var ya; o sabrın yarısı oruçtadır.” Oruç tutaraktan insan sabra alışır ve insanın sabrı genişler çoğalır. Oruç sabrın yarısıdır.
Ve’z-zuhûru nisfu’l-îmâni. “Abdest imanın yarısıdır.”
Abdestli insan imanın yarısını bir abdest ile kazanmış oluyor. Onun için abdestli insan daima âhirete hazırdır. Ecel geldiği vakitte tereddüt etmez, düşünmez. Göğsünde imanı da tamamıyla var. Bu abdestti de yerinde; “Geldiysen hoş geldin, sefa geldin, buyur…” der, ruhunu teslim eder. Gideceği yer çünkü Allahu Celle ve Âlâ’yadır.
Onun için tesbihte geri kalmamalı! Namazlarda biz mesela 33 defa Sübhanallah diyoruz. 33 defa Elhamdülilah diyoruz. 33 defa Allahu ekber diyoruz. Bunu 5 vakitte diyoruz. Günde 99 defa, 5 vakitte 500 defa demek, bu tesbihleri okuyoruz. Ama bizim mizan, teraziler küflenmiş paslanmış, güzel işlemiyor. İşlemediği için bu 500 az geliyor. Onun için bu tesbihleri çokça yapmak lazım. Ne kadar çok yaparsak sermaye o kadar çok artar.
Mesela “Bugün bana 50 lira yeter.” deyip de insan işi bırakıyor mu? “100 lira yapayım.” diyor, “200 lira yapayım, 500 lira yapayım, 1000 lira yapayım…” diyor. 1000 oluyor; “Milyon olsun.” diyor, doymuyor insan. Hâlbuki hepimiz onları burada bırakıp gideceğiz. Bırakırken hiçbirisi de arkamızdan gelecek değil. Arkamızdan bir kefene saracaklar vesselam. Bu çalıştığımız dünya hayatı burada olduğu gibi kalacak. Kaç milyonun olursa olsun ama seninle gidecek bu tesbihlerindir. Bu tesbihlerin ne kadar çok olursa burada hiçbirisi de kalmaz. Hepsi oraya seninle beraber gider. Terazine konacak. Ondan dolayı ne kadar çok yapabilirseniz sabrınız ne kadar çok olursa, orucunuz ne kadar çok olursa, abdestiniz ne kadar çok olursa daimî olursa yerinde olursa; hep bunlar yarın için büyük büyük mükâfatlardır.
Bir arkadaş Konya Kütüphanesi’nden bir yazı almış, defterine geçirmiş. “Müsaade ederseniz ben okuyayım şunu, siz de dinleyin.” dedi. “Peki.” dedik. Kütüphanedeki tabir şu:
“Şehzâdebaşı Camii’nin imamı Deli Bekir isminde mâruf bir hocaymış. Onun karşısında da bir berber varmış. Hoca efendiler ve sakallı efendiler hep o berbere gider tıraş olurlarmış. -Demek ki iyice bir berber.- Fakat berberin huyu, bir evliyâ menakıbı açılınca derhal makası usturasını filan bırakır o menkıbeyi huzur ile dinlermiş. O anda tıraş etmezmiş. Tabii bunu herkes de öğrenmiş. Nihayet adam vefat etmiş. Cenazesinde bütün müslümanlar iştirak etmiş. Cenazeyi götüren kalabalığın bir ucu Fatih’te, bir ucu da Şehzâdebaşı’ndaymış. O zaman tabii araba vs. yok da herkes cenazeyi elde götürür. Defnetmişler. O akşam Şehzâdebaşı imamı olan Bekir Efendi rüyasında bu berber efendiyi görmüş. Bir halka çevrilmiş. Hepsinin yüzü nikaplı, yüzü örtülü… Berber efendi de ortalarında. İki taraftan da berber efendiye hücum eden iki kişi var. Fakat o nikaplılar o adamı çevirmişler, içeriye sokmuyorlar. O adam nihayet bîtap kalmış düşmüş. Sonra o adamlar da bırakıp gitmişler. Ayılmış bakmış bu nikaplı insanlar yine etrafında duruyorlar. Demiş ki; ‘Siz kimsiniz yahu?’ Bir tanesi açmış yüzünü; Tanımadın mı beni?’ demiş. ‘Tanımadım, sen kimsin?’ ‘Hani benim adım anıldığı vakitte sen hürmet ediyordun, berberliğini bırakıyordun güzel güzel menkıbeyi dinliyordun; işte ben oyum.’ ‘Peki bunlar?..’ ‘Bunlar da işte hep o evliyalârdan birileridir.’ demişler.”
Bu bir hürmet, bir saygı! Bir velînin ismi anıldığı vakitte tenzil-i berekât, oraya bereketler iner. O bereketlerin inişi yağmur gibidir ama görünmez. Yağmuru görürüz. Onu göremeyiz. Onu ancak ehl-i basîret görür. Binâenaleyh büyüklerin isimleri anıldığı vakitte onlara karşı bir hürmet bir saygı göstererek; bir tarafta lak lak yapılıyor bir tarafta da o menkıbe anlatılıyor okunuyor; o olmaz. O menkıbe okunurken herkesin sükût ve edeb ile dinlemesi lazım. Bakınız bize ne kadar büyük bir ders var.
Hoca efendi onu söylemiş de; “Ben bu akşam berberi böyle gördüm.” demiş. O demiş; “Ben de aynı rüyayı gördüm.” Öteki demiş; “Ben de gördüm.” Bütün cemaat hep o rüyayı görmüşler. O adam Konya Kütüphanesi’nde bunu almış, akşamüstü okudu. Ben de size duyuruyorum.
Hürmet ve saygı ne olursa olsun Allah’adır, Allah’ın velîlerine yapılan hürmet saygı dolayısıyla Allah’adır. Onun mükâfatı boş kalmaz. Hiçbir şeyin mükâfatı boş kalmaz. Dünyada göremesek de! Onun için bu ruhaniyet; hani biz görmüyoruz o tarafı; hâlbuki onlar bizimle çok alakadardır. Bizi pek iyi görürler bilirler. Nasıl biz tayyareden giderken aşağı çok güzel görüyoruz. Eğer bize dürbün olsa elimizde çok açık göreceğiz. Onlar da bizi yukardan çok güzel görüyorlar.
Kimi de rüyâ-yı sâdıka ile terbiye olunur. Geceleri güzel rüyalar gösterirler. Rüyalarında harekâtını da kendisine bildirirler. Eksiklikleri varsa; “Bunlar senin için yanlış, bir daha yapma!” derler. Rüyada iyi huylar kendisine “Bunları yap!..” gibilerden bildirilir. Bu da rüyâ-yı sâdıka ehli ki Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e ilk vahiy rüyâ-yı sâdıka ile başlamıştır.
Rüyâ-yı sâdıkalar kâmil insanlarda tahakkuk eder. Bizim rüyaları göremeyişimizin sebebi hep kendi noksanlarımızdan.
Bazısı da üstadları vasıtasıyla terbiye olunur. “Buna elif derler buna be derler…” diyerek hocaları çocukları sırayla okutuyorlar, öğretiyorlar. Bazıları böyle üstadlarla terbiye olur.
Bunun için buyurmuş ki;
İnne hâzihi’l-ahlâkı minellâhi teâlâ. “Şu gördüğünüz ahlâklar var ya onlar hep Allahu Teâlâ’dandır.” Fe men erâdellâhu bihi hayran menahahu hulukan hasene. “Allah hangi kulundan ki hayır murad ediyor Cenâb-ı Hak o kuluna güzel ahlâk ihsan eder.”
Bir sürü muamelesi vardır. İnsanlar kendisini sevdirir, kendisi insanları sever. Çünkü seversen severler, sevmezsen sevmezler. O hem seviyor hem sevdiriyor demek kendisini. Bu, Allahu Teâlâ’nın o kula bir lütfu, ihsanıdır; sevmek ve sevilmek!
Bizim bir eniştemiz vardı rahmetlik, Bursa’daki Cami-i Kebîr’in imamı idi. İsmail Hakkı dergâhının da şeyhi idi. Bu soyadı alırken “Sevsevil” aldı. Hem sev hem sevil. Seversen sevilirsin demek yani. Rahmetlik, Allah rahmet eylesin.
Ve men erâde bihi sûe menehahu şey’en. “Cenâb-ı Hak o kulundan hayır murad etmiyorsa ahlâkın kötüsü de ona verilir.”
Bir kimsenin ahlâkı kötü mü, demek Allah onu sevmiyor. Alametidir. Sevilmeyen adamın alameti besbelli işte! İki tane işaret. Ahlâkı güzelse herkese karşı muamelesi güzelse demek onu Allah seviyormuş. Öteki; herkesle kavga gürültü ediyor, kimseyle geçinemiyor. Kötü de ahlâkı var. Felaket günah şeyleri de işliyor. Demek ki Allah’ın sevmediği bir kulu! Türkçe’sini de yazmış:
“Cümle ahlâklar Mevlâ’dandır. Hak Teâlâ bir adamı severse ona güzel ahlâkı verir. Eğer bir kimseyi sevmezse ona da kötü ahlâkı verir.”
Yine bir şey buyurmuş:
“Bir kimse dünyadan ihraç edip âhirete ruh ve can ile meylederse Allahu Teâlâ onu sebepsiz ve vasıtasız terbiye eder.”
Zühd diyorlar ya; dünyadan âhirete meyil. Kimde bu tahakkuk ederse Allahu Teâlâ onu üstada ve başka kimselere vasıta kılmadan kendi Zâtı Celle ve Âlâ’sı onu terbiye eder. Terbiye eder, yetiştirir. Ve ona râh-ı hakkı, doğru yolu gösterir ve ona hidayet eder. Üstada haceti ve ihtiyacı olmaz.
Lâ yestekîmu dînü abdin hattâ yestekîme lisânühu. Bu çok dikkate değer bir sözdür!
“Bir kimse dininde istikâmet ve doğru olamaz ve her iyi ve kötüyü bilemez; akl u iradesi Allahu Teâlâ’dan fehm eylemeyince!”
Akl u iradesi Allahu Teâlâ’dan fehm eylemeyince, doğruyu yanlışı ayıramaz. Kendi aklı bu işin doğru mu yanlış mı olduğunu ayıramaz. Demiş ki;
Dersini ve ilmini Allahu Teâlâ’dan almazsa mü’min-i kâmil olamaz. İnsanın kâmil olabilmesi için Allahu Teâlâ’nın tevfîk ve hidayetine muhtaçtır. Bu tevfîk ve hidayet kendisine gelmedikçe kendiliğinden insanın kâmil olmasına imkân yok. Bunları hadisler gösteriyor.
“Mü’min âhir zamanda koyun sahibinin elinde nasıl âciz ve nâçar olduğu gibi -verirse yer, götürse gider, suyunu verirse içer, vermezse elinden bir şey gelmez- koyun sahibinin elinde nasıl acizse mü’min de âhir zamanda böyle âciz ve nâçar olacaktır.” demiş.
Allah kusurlarımızı affetsin. Çünkü tesbih nisfu’l-mîzân, elhamdülillah bunu dolduruyor, tekbir yer ile gök arasını dolduruyor. Oruç sabrın yarısı, taharet -gusül ve abdestler de- imanın yarısıdır.
et-Tesbîhu li’r-ricâli ve’t-tasfîku li’n-nisâi. “Namazda imam efendi şaşırdı. Okurken arkasını getiremiyor. Herkeste olur. Oturacaktı kalktı. Kalkacaktı oturdu… O zaman erkekler Sübhanalllah, der.”
“Hoca efendi şaşırdın, oturacaktın!” diye bir ihtardır. Bu tesbih.
Tesvik, elini vurmak. Elini şöyle çarpıyor ki; “Namazda, kıraatte yahut rekâtlarda yanlışlık var.”
Ve’t-tasfîk. Elimizle bunu Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Böyle yapınız.” diyerek talim buyuruyor. Ve men eşâra fî salâtihî. “Namazda iken bir şey işaret ediyor.”
Mesela namaz kılıyor; namaz kılarken kış günü sobaya odun atılacak. Orada işaret ediyor; “Odun koy sobaya!”
Tüfhemü anhu. “Bir işaret yapan o namazı iade etsin!”
Böyle yaparak o namaz, namaz olmadı. Çünkü sen huzur-ı Rabbü’l-âlemin’desin. Artık başka şeylerle meşgul olmana imkân yok, cevaz yok! “Soğuk geliyor kapıdan, kapıyı ört!” diyor, yahut “Aç, kapıyı aç, sıcak geldi!” diyor. Bu gibi işaretlerden hangi birisi olursa… Yahut kapı çalınırsa; “Bak kapı çalınıyor, aç kapıyı…” diye işaretle bir ihtar yapar, bunların hepsi namazı bozan şeylerdendir.
Bazı müstesnaları vardır. Mesela Allah esirgeye yangın oluyorsa, bir çocuğun ölümüne sebep olacak bir hâdise varsa o zaman ondan kendini kurtarmak için işaret değil, namazı bozmak da câiz. Mesela benim küçük bir kardeşimin çocuğu var. Bulunduğumuz yerde bir havuz vardı. Çocuk havuza düşüvermiş. Anası bağırıyor dışarıdan; ama anası havuza inip de çocuğunu alacak kudreti yok. Öte tarafta adam namaza durmuş, namaz kılıyor. Ben namazı bitireyim, dese çocuk orada boğulur. Hemen çabuk, bereket akıllı adam, namazını bozduğundan gelmiş çocuğu kurtarmış o zaman. Çünkü o iadesi mümkün olan bir şey.
Cenâb-ı Hak cümlemize tevfik buyursun, ihsan buyursun, in’am buyursun.
Sübhâne rabbike rabbi’l-izzeti ammâ yesifûn ve selamün ale’l-mürselîn velhamdülillahi rabbi’l-âlemîn el-Fâtiha.
Kuranı Kerim,
Peygamberimizi Sevmek, Alimler
Yatma Adabı,
Koku Sürme Adabı,
