Muharremin Başı, İhlas Suresi, Haramdan Kaçınmak, Subhanallah Demek

Muharremin Başı, İhlas Suresi, Haramdan Kaçınmak, Subhanallah Demek
Elhamdülillah, sümme elhamdülillah, elhamdülillahî hedâna lihâza vema künnâ linehtediye levlâ en hedânallah.Vema tevfîki illa billah aleyhi tevekkeltu ve ileyh.
Neşhedü en lâ ilâhe illâlahu vahdehu lâ şerîkeleh. Veneşhedü enne Muhammeden abduhu ve habibuhu veresuluhu. Allahümme salli vesellime ve barik alâ hazen nebiyyu kariybu ve Resulu Seyyidul senedil azim fi kalbirrahim seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.
Kâle’llâhu tebâreke ve teâlâ fî kelâmihi’l-hakîm, estaizü bi’llâh:
Kul huva’llâhu ehad. Allâhu’s-samed. Lem yelid. Ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Size bugün yeni senemizden bahsetmek isteyeceğim. Yeni senemizin ilk ayına Muharrem derler. Bu hicreti hepiniz bilirsiniz ama kısacak size bir hatırlatma yapayım:
Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem Hazretleri Mekke-i Mükerreme’de dünyaya geldi ve kırk yaşında iken Allah-ü Zülcelâl Hazretleri ona peygamberliği ikram buyurdu. Elli yaşına kadar, elli üç yaşına kadar Mekke-i Mükerreme’de bu dinin tebliğine memur oldu.
Fakat maalesef ki insanlar alıştıkları, göre geldikleri an’aneleri kolayca bırakamıyorlar. Onlar da putlarını bırakıp Allah’a ibadete yönelemediler. Peygamber sallallahu aleyhi vessellem’in vücûd-u saadetlerine zarar verme emelinde bulundular. Ellerinden başka şey gelmiyor.
O devirde insanlar kabilelerden, aşiretlerden mürekkeb. Bir aşiretin, diğer aşiretle bozuşması bir felâket oluyor. Bir kabilenin diğer kabileye karşı bir düşmanlık yapması bir felâket oluyor.
Onun için Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem’i Kureyş kabilesinden olması dolayısıyla, evvela Abdülmuttalib, sonra Ebû Tâlib onu himaye ettiler. Onların himayesinde olduğundan dolayı, diğer kabilelerin insanları, her ne kadar İslâmiyet onlara hoş gelmiyorsa da, Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem’e bir şey de yapamıyorlardı. Çünkü kabilelerin birbiriyle uzun müddet dövüşmelerine sebep olurdu. Himayede olduğu için dokunamadılar. Fakat vaktâ ki Abdulmuttalib ve Ebû Tâlib vefat etti. Efendimiz himayeden mahrum kaldı ve küffarın işkencesi de o nisbette arttı.
Hatta bir gece toplandılar. Çünkü bir kabile bir iş yapamıyor. Bütün kabilelerin reislerini topladılar. El birliğiyle kimin Efendimiz’e zarar verdiği belli olmasın diyerekten, her kabileye vazife verdiler. O zamanki Arap kabileleri kaç tane ise. Bunu Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem’e Cenâb-ı Hak haber verdi. Düşmanlar evi muhasara ettiler. Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem Hazretleri de Hz. Ali kaddesallahu vecheh’i yatağında bırakarak, onların muhasarasının arasından, Cenab-ı Hakk’ın verdiği bir mucize dolayısıyla, onlar görmeden çekildi. Neticede o gün Mekke’yi terk etti.
Belki hacılarımızdan gidip görenler olmuştur. Orada bir mağara var ki Sevr mağarası; o mağaraya kadar gitti. Üç gün orada saklandıktan sonra yola devam etti. Düşmanlar mağaranın önüne geldiler. İçerideydiler. Ama içeriye bakmaya Allah onların gönüllerine fırsat vermedi. İçerdeydiler.
Şeytan da önlerinde delil. “Burada!” diyor. Fakat kapının önüne güvercinler yuva yapmış, örümcekler ağ örmüş. Buraya insan girse bozulurdu dediler. Mağaraya girmeye lüzum görmediler. Halbuki içerideydiler. Allah sokmadı yani, basiretlerin kapadı.
O günden itibaren Medine-i Münevvere’ye hicret ettiler. Kuba denilen köyde ilk camiyi kurdu ve Medine-i Münevvere cemaatine iltihak eyledi, ashab-ı kiramıyla beraber.
Bu hicret günü Muharremü’l Haram deniyor ilk senemiz oluyor. O hicret günü biz müslümanların tarihi oluyor. 1300 senesinin tarihi de bizim Peygamberimiz sallallahu aleyhi vessellem Hazretleri’nin hicret tarihidir. Bu hicretten bize birçok dersler çıkar. Ne kadar istersen, o kadar çok ders çıkar. Bunların izahına vaktimiz müsait değil.
Onun için insanların adedi günden güne çoğalmakta. Bugün mesela müslüman adedi olsun, diğer milletlerin adedi olsun, eski zamana nisbetle çok fazla. Böyle olmakla beraber büyüklere sormuşlar:
“Bu kadar çokluk ne ile geçinir? Bak boyna artıyor.”
Demişler ki:
“Allah’ın kulu o kimsedir ki, gecede ve gündüzde Allah’ın rızasını gözetir. Bütün evkatı, hakkın rızasını gözetmektir.”
Beytullah’a gidiyoruz, el-hamdü lillâh, büyük bir devlettir. Beytullah’ın etrafında dönüyoruz, büyük bir devlettir. Fakat maksat orada dönmek değil, o remzin ifası için. “Yâ Rabbi, ben senin rızan etrafındayım, senin rızanın dışına çıkmayacağım!” diyoruz orada. Harekatımız bunu söylüyor.
Bir insanın harekâtı bunu söylerken, diğer harekâtı da bunu tekzip ederse, yani hakkın rızası olmayan şeyleri yaparsa; yalan, hıyanet, hırsızlık vs. Burada bu dönüşü yapıyor ve Hakk’a söz veriyor, fiilen bu sözünü isbat ediyor. Fakat memleketine geldikten sonra bu sözünün aksini yapıyor.
Allah-u Teâlâ’nın rızasını gözeten insana Allah’ın kulu derler. Yoksa Allah’ın mahlûku çok… Yalnızca insan değil ki mahlûk, bu kadar mevcudat var. Mikrop da Allah’ın mahlûku. Sayısını Allah’tan başka kimse bilmez. Binâen aleyh asıl kul odur ki, Allah-u Teâlâ’nın rızasını gecede, gündüzde daima gözetir ve onun rızasının dışına çıkmamayı kendisine şiar edinir.
Onun için Ebu’l-Haseni’l-Harakanî Hazretleri sormuş etrafında bulunan insanlara:
“Dünyada en az, en kıymetli, en güzel şey nedir?” demiş.
“Bilemeyiz efendim. Buyurun siz söyleyin, biz de duyalım!” demişler.
Harakan o zamanki ismi, bugünkü ismi Kars. Bistam denilen vilayetin köylerinden bir köy, bizim Kars ilinin köylerinden bir köy demek. Orada yatar bu zat. Diyor ki:
“En güzel şey, ne malın çokluğundadır, ne evlad u iyalin çokluğundadır, ne şunun ne bunun çokluğundadır. En aziz şey kulun Allah-u Teâlâ’yı zikreder olduğu halde yaşamasıdır. Allah-u Teâlâ’yı zikreden insan, yahut gönlüyle anan insan, elbette ki Allah-u Teâlâ’nın emirlerinin dışına çıkmayan insan demektir.
Eğer diliyle Allah diyor da, Allah’ın rızasının dışında hareket ediyorsa, o Allah demiş değildir. Allah demek böyle olmaz. Allah diyen insan, Allah-u Teâlâ’nın rızasını gözetir. Allah-u Teâlâ benim bu hareketimden razı mıdır, değil midir; evvela onu tetkik eder. Doğruysa yapar, değilse kaçar ondan.
Onun için İslâmiyet iki yerde toplanır. Birisi emr-i ma’ruf, diğerine de nehy-i ani’l-münker derler. Emr-i ma’ruf, Allah-u Teâlâ’nın istediği güzel şeyleri yapabilmektir. Başta namaz olmak üzere, emirleri nelerse onları yapabilmektir. Nehy-i ani’l-münker de Allah-u Teâlâ’nın istemediği ve sevmediği, yapmayın dediği şeyleri yapmamaktır.
Binâenaleyh ibadet kolaydır, yapılır. Fakat Allah-u Teâlâ’nın yasağından kurtulmak çok zordur. Günahlardan kaçmak çok zordur. Günahtan kaçmak için, evvela günahlara alışmamak lâzım. Günaha alıştıktan sonra günahların terki çok zordur.
Onun için çocuğu, daha çocukluğundan itibaren iyi şeylere alıştırmak; kötü şeylerden onu korkutup ona yaptırmamaya çalışmak da ebeveynin vazifelerinin başında gelir.
Onun içindir ki:
“Terkü zerretin min mehârimi’llâh, hayrun min ibâtedis-sakaleyn” buyrulmuştur.
Haramdan ve Allah’ın yasaklarından en ufak bir şeyi bile terk edebilmenin sevabı hudutsuz bir sevaptır. Namütenahi bir sevap kazanıyor demektir. Zira nefsi alıştığı şeyden terk edebilmek kadar zor şey yoktur.
Binâenaleyh insan nefsini daima kontrol altında tutup, Allah-u celle ve âlâ’nın razı olmadığı, hoşnut olmadığı kötü şeylerden uzak etmekle olur.
Onun için, Kaside-i Bür’e sahibi der ki:
“Nefis bir çocuk gibidir. Alıştığı şeyi kolayca terk etmez. Ama onu memeden kestiğin gibi süt kesildiği vakitte kesilmesi mümkün oluyor. Acı sürüyorsunuz veyahut bir şeyler yapıyorsunuz, o sevdiği şeyi terk ediyor.
Binâenaleyh, sevdiği şeyi terk edebilmesi için, insanın azminin kuvvetli olması lazım. Azmi zayıf olan insanlar, şehvetlerinin ve nefislerinin esiri olarak yaşarlar ki, bu yaşayışa Firavun’un yaşayışı gibi bir yaşayış derler.
Onun için Allah-u celle ve âlâ cümlemizin muîni olsun, nâsırı olsun, biz de ona halis, muhlis bir kul olarak, O’nu çok zikreden emirlerine mutî, yasaklarından ictinab eden bahtiyar kulların arasına girebilmek devlet ü şerefine Cenâb-ı Hak cümle Ümmet-i Muhammed’e, bizleri de nasib ü müyesser eylesin.
Eyâdizü ehadüküm en yeksibe külle yevmin elfe hasene. “Siz her gün bin hasene kazanmaktan aciz misiniz?” Bin sevap kazanamaz mısınız? Yusebbihullahe miete tesbihat fe-yektubullâhu lehû bihâ elfe hasene “Yüz defa sübhanallah dersiniz Allah bunun mukabilinde size bin tane sevap verir.”
Ve-yehuddu anhu bihâ elfe hadîa. “Hem sevabı veriyor hem de bin tane günahı döküyor” Şimdi bir insan bin günah işlemez ama, üzerinde nesi varsa dökülüyor.
Buyuruyor iyner-rabû bil-makdur. Bu çok mühim bir şeydir. Allah-u Teâlâ’nın takdirine razı olanlar nerede. Şimdi hepimiz Müslümanlıktan dem vururuz. “Allah’ın hükmüne razıyız” deriz ama başa gelen iptilalara dayanamayız. O zaman bu bir rahatsızlık olur. Delirenler, akıllarını kaybedenler...Malı elinden gitmiştir de dayanamazlar “ne yapacağım” der. Bakarsın zıvanadan çıkmış insanlar. O kadere rızasızlık.
Bizim Cidde’ de bir arkadaşın evi yandı teselliye gittik. Adettir ya “Geçmiş olsun” diyelim dedik. Adam: “hiç üzülmedim” dedi. Yandı bitti Allah bana onu hiç göstermedi. Çünkü ben buraya gelirken çıplaktım hiçbir şeyim yoktu, Allah verdi O’da aldı gene. Niye üzüleceğim verirse gene verir.” Dedi. Ama birde teselli yaptı kendisine. “Filanlar Taif’ten arabaya binmişler. Eşraflarıyla geliyorlarmış Bir otomobil kazasıyla hepsi birden ölmüşler. Allah’a çok şükür bizim canımız sağ. Gene kazanırız.” dedi. Bu daha fenası ya. Teselli oluyor kendi kendine.
Ve-inne’s-sâûnel meşkur. Allah’ın bize hadsiz hesapsız nimetleri var. Bu nimetlerine şükredenlere nerde? Allah esirgesin hayvanlar gibi yiyoruz, içiyoruz. Arkasından “Yarabbi sana çok şükür bunları sen verdin, senin nimetlerine na-mütenâi şükürler olsun” diyoruz. Şükrün bir dil ile olan kısmı var bu âli bir şey! Asıl şükür; sende bundan dolayı bir kuvvet oldu, sağlık oldu. Bu sağlığı Allah’ın yolunda harcamaktır. Namaz kılmak lazım geliyorsa namazını kılacaksın, oruç tutmak lazım geliyorsa tutacaksın, hayr-u hasenâta koşmak lazım geliyorsa bunu da yapabilirsen, işte o zaman Allah-u Teâlâ’nın verdiği nimetin şükrünü eda etmiş olursun. Yoksa ya rabbi şükür demekle bu iş hallolmaz.
Acibtü buyuruyor şimdi. “Teaccüb ederim” Li-men yü’minü bi-dari’l hulûd. Ahirete inancı var evet ahiret vardır. İnancımız da var. Buradan oraya gideceğiz, orada kalacağız. Keyfe ye’sâli bi-dâri vuru. “Teaccub ediyoruz ki o adama; hem ona inanıyor, hem bu dünyada onun için hazırlanmıyor hep dünyasına hazırlanıyor.”
Hacerü’l Esved’ i öpmek Mekke-i Mükerremede hacıların sünnettir. Müstehab diyenlerde var. Farz değildir, vacip de değildir. Bu bir taştır, kolayı var; karşıdan selamlar yapılır. Bu selamlar -istilam dedikleri- yerine göre makbul olur. Bakıyorsun kalabalık...Burayı yarıp, girip de öpemeyeceksin. O Hacerü’l Esved’i öpeceğim diyerekten ne büyük günahlara girdi. Onun için bizim hanımlarımız da hacca giderken efendileri yanlarındayken imkanları varsa; ya erken vakitte gitmek lazım, ya geç vakte kalmak lazım! Tenha vakitlerde öpmesi mümkünse öper, mümkün değilse karşıdan bir selam kâfi! Nasıl ihtiyarlar ayakta namazı kılamayınca oturaraktan kılıyorlar oluyor ya...Hastalar da öyle...
Binaenaleyh sakınma bize düştü. Biz sakınacağız.
İyyake ve’n-nevâ ve’n-nazara be’den nazara. Fe-inne’l ûlâ lek ve's-sâniete aleyk. “Bakmaktan da kork! Bakmaktan da sakın! Binaenaleyh bir kere nasıl gözün iliştiyse, ikinciyi iliştirmemek için gözünü yum. Çevir başka tarafa. Bunu yapamazsan bunlar senin aleyhinde olur. Onun için Kur’anı azimüşşanda da “gözlerinizi yumunuz” diyerekten emir var.
Allah hepimizi muhafaza etsin.
Aziz kardeşler;
Sakın ha “ne olacak” demeyin. Bizim insanlığımız gönlümüzledir, ruhumuzdadır. Bunlar ruhlarımızın kararmasına, füyüzatı ilahiyenin üzerimize gelmesine engel olan bulutlardır. Nasıl ki bulut kapladığında buraya güneş gelebiliyor mu? Gelemiyor. Bu günahlar, bize gelecek maneviyat feyizlerinin gelmesine mani olan bulutlardır. Onun için bunlardan son derece sakınmak lazım. Evet namazımızı kılıyoruz, orucumuzu da tutuyoruz ama bunlara da kıymet vermezsek, kıldıklarımızdan faydalanamayız ki...
Cenâb-ı Hak cümlemize tevfik buyursun, ihsan buyursun, in’am buyursun.
Sübhâne rabbike rabbi’l-izzeti ammâ yesifûn ve selamün ale’l-mürselîn velhamdülillahi rabbi’l-âlemîn
El-Fâtiha.
Yere Düşen
Lokma, İçki ve
Muharrem Ayı
İçindeyiz, Aşure, Hakka
