Haccın Faziletleri ve Sevapları

Haccın Faziletleri ve Sevapları
El-hamdü li’llâh, sümme el-hamdü li’llâh…
El-hamdü li’llâhi’llezî hedânâ li-hâzâ vemâ künnâ li-nehtediye levlâ en hedâna’llâh. Ve mâ tevfîkî illâ bi’llâh, aleyhi tevekkeltü ve ileyhi ünîb. Neşhedü en lâ ilâhe illa’llâhu vahdehû lâ şerike leh. Ve neşhedü enne muhammeden abdühû ve habîbuhû ve rasûlüh.
Allâhümme salli ve sellim ve bârik alâ hâze’n-nebiyyi’l-kerîm, ve’r-rasûli seyyidü’s-senedi’l-azim, li’l-kalbi’r-rahîm, seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.
Emmâ ba’du feyâ ibâda’llâh. Ûsiküm ve nefsi’l-âsiyeti bi-takva’llâhi ve tâatih. İnna’llâhe meallezîne’ttekav ve’llezînehüm muhsinûn. Kâle’llâhu tebâreke ve teâlâ fî kelâmihi’l-hakîm:
Estaizü bi’llâh:
El-haccü eşhurun ma’lûmât, femen ferada fîhinne’l-hacce felâ rafese ve lâ füsûka ve lâ cidâle fi’l-hacc, ve mâ tef’alû min hayrin ya’lemhu’llâh, ve tezevvedû feinne hayre’z-zâdi’t-takvâ, ve’ttekùni yâ üli’l-elbâb. Sadaka’llâhü’l-azîm.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Sizlere bugün biraz hac farizasından bahsetmek isteyeceğim. Mâlum insanların hayatındaki devirler muhteliftir. Zenginlik, fakirlik birbirini daima kovalar. Sıhhat afiyet de böyle, varlık ve yokluk da böyledir. Bir insana Cenâb-ı Hak sağlık, afiyet verip bir de dünya nimetlerini kendisine mazhar kıldığı vakitte, ona hac farzı tahakkuk eder.
Eğer o mümin, o zengin olduğu sene, hacca gidebilmek imkânını bulduğu sene gider de takdir-i ilahi, yolda kendisini ecel yakalar, Mekke’ye gidemeden, hacı olamadan bir yerde ruhunu teslim ederse Mevlasına, o zat ebedi bir hacıdır. Her sene onun defterine hac sevabı yazılır ve hacılık farzını ifa etmiş diye de kayıtlanır. Onun için bu hacı olamadı, hac yerine gidemedi, buna bir bedel çıkaralım demek lazım gelmez. Bedel istemez artık o, kendisi hacıdır.
Ama şuna dikkat edin: Ama o sene gidemedi, zengin oldu da o sene hacca gidemedi. Şu işlerimi bitireyim de öyle gideyim dedi. Daha sonraki bir sene çıktı gitti hacıya, yolda eceli yakaladı kendisini… Gidemedi, hacı olamadı. Bu da öldü, ama hacı olamadan öldü. Bu hacıya bedel çıkarmak vacibdir. Hacı olamadı çünkü bu.
Evvelki hacı oldu, bu olamadı. Sebebi, tehiri. Haccı tehir ettiğinden dolayı ecel kendisini nerede yakaladıysa, hac vazifesini yapamadan dünyadan çekildi gitti. Binâenaleyh o borçlu olarak kaldı, hac borcu üzerinde kaldı. Binâenaleyh varislerinin onun için bir hac farizasını yapmak üzere bir bedel çıkarması, üzerlerine borç olur. Bu bir mesele-i diniyedir.
Haccın fadailini söylemeye gücümüz yetmez ve bitmez yani, biz de bitiremeyiz. Yalnız şu kadarcığını söyleyeyim ki size, hem tüm kardeşlerimizden rica tarikiyle, orası bir nur membaıdır. Orası bir nur kaynağıdır. O nur kaynağının olduğu yerden alınan nurlar sayesinde memleketine dönen Müslümanlar, oradan aldıkları nurları memleketlerine yaymakla mükelleftirler.
Binâenaleyh oraya bir, iki, üç, beş … Ömür boyunca gitmek, insana borçtur. Çünkü bizim imamımız var ya, mezheb sahibimiz. Adı da İmam-ı A’zam Ebu Hanife’dir. O elli üç veya elli beş defa gitmiş. Ona sorsak:
“Niçin ya İmam, sen bu kadar çok gittin oraya?”
Ki o zaman ya yayan gidecek, ya hayvanlarla gidecek. Zor gidiş. Sen niçin böyle her sene bu kadar yorgunluğu çekiyordun da gidiyordun desek, acaba bize ne der? Bunu düşünmenizi tavsiye ederim sizlere.
Bir de Hz. Adem aleyhisselam cennetten gelirken, Kâbe de onunla beraber gelmiştir. Adem as mâlum Serendip adasında ikamet ediyordu. Ki Pakistan yahut Hindistan hudutları içerisinde bugün. Oradan her sene bin defa hacca gelmiştir. Adem aleyhisselam yayan olaraktan, bulunduğu yerden, Mekke-i Mükerreme’ye kadar bin defa haccetmiştir. Rica ederim. Allah’tan korkmalı ve hacılık hakkında öyle münasebetsiz söz söylemekten sakınmalıdır.
Bak biz günde beş defa Allah-u Teâlâ’nın huzuruna geliyoruz. Demezler mi yeter bir kere yâhu? Neden beş defa gidiyorsunuz? Bak işler dolu, bu işler dururken sen ne diye beş defa işi bırakıp da gidiyorsun buraya? Denir mi bu laf? Denmez.
Bu laf nasıl denilmezse, hacı efendiye de niçin gidiyorsun lafını dememeye insan teeddüb etmelidir, bir. İkincisi, hac yalnız Beytullah’ın ziyaretiyle değildir. Aynı zamanda o Beytullah’ı ziyaret, Arafat’ta duruş, tavaflar... Bunlar ayrı nimetler.
Bir nimet-i uzmâ daha vardır ki, bir insan haccettikten sonra mutlaka dinimizin ve bütün kâinatın ve bütün mevcudatın, varlıkların sebebi olan, Peygamber-i Ahir-i Zaman, Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vessellem’in bir de ziyareti de vacibdir Müslümanlara… Haccını yapar, eğer Rasulüllah’ın ziyaretini yapmadan dönerse, (fekad cefânî) “Bana cefa etmiş olur o adam!” diyor Rasûlallah.
Niçin?
“Onun haccının da, diğer bütün nimetlerin de varlığına sebep benim. O adam nasıl adamdır ki hakkın divanına gelmiş de oradan benim divanıma, huzuruma gelemeden dönmüş gitmiş. Şu veya bu işinden dolayı. O bana cefa etmiş olur, beni rahatsız etmiş olur, beni üzmüş olur. Her kim gelir de beni de ziyaret ederse, benim şefaatim de ona vacip olur.”
Bu şefaat-i Peygamberiyeden dolayıdır ki, oraya bilâd-ı İslamiyyeden koşan Müslümanların haddi yoktur. Allah o şerefe bizleri de nail etsin ki, onun huzurunda bir an durabilmek zevkine ulaşmak ne demek olduğunu anlayabilecek bir gönlü de bize Cenab-ı Hak ihsan etsin.
Onun içindir ki biz şimdi Kâbe-i Muazzama’ya vardığımız vakitte bize bir dua öğretmişlerdir. Kâbe’yi görür görmez o duayı okuruz. Onu size teberrüken söyleyeyim. Kâbe’ye gidiyoruz, Kâbe göründü gözümüze:
Eûzü bi-rabbi’l-beyti, mine’l-küfri, ve’l-fakri, ve min azâbi’l-kabri, diye dua ederiz.
Eûzü bi-rabbi’l-beyt “Ey Beyt’in sahibi (beyte değil) Allahım, sana sığınırım ben!”
“Neden kulum?”
Mine’l-küfri “sana sığınırım ben!”
Küfür ne demek? Küfürden sana sığınırım, bir.
İkincisi, ve min azabi’l-kabr “Kabrin azabından da gene sana sığınırım.”
“Bu hayatı bize verdin, bir gün de elbette alacaksın bu hayatı bizden. Bu hayatı bizden aldıktan sonra, bizim hayatımızda yaptığımız kusurlardan, kabahatlerden dolayı o kabirde bize azap etmenden sana sığınırım yâ Rabbi! O kabirde bize azabı tattırma ve gösterme!” demek.
Yani itikadımızdan birisi olarak, öldükten sonra dirilme ve orada azabı tatmanın, Cenab-ı Peygamber buradaki duasıyla bize ne güzel öğretmiş oluyor.
Onun için geçen ki hutbede kardeşimiz duadan bahsetti de dua çok lazım. Her mü’min ve muvahhide çok lazım. Namaz duadan ibaret. Onun için biz beş vakitte namaza gidip, bütün okuduğumuz âyât-ı ilahiyelerle, yaptığımız ibadetlerde orada dua ediyoruz Cenab-ı Hakk’a…
Bir kere Elham okuyoruz, Elham’da sırat-ı müstakim denen doğru yolu Allah’tan istiyoruz. Dua değil midir bu? Doğru yolu istiyoruz Hz. Allah’tan ve delalete düşmüş Yahudi ve Nasara’nın yoluna düşmemeyi istiyoruz. Onlardan olmamayı istiyoruz. İşte bu dua yetmez mi insana? Diğer ayetlerdeki dualar da başka.
Onun için, “Yâ Rabbi ben sana sığınırım!” Neden?
“Küfürden”
Ha ikincisi mine’l-küfri, ve’l-fakri bunu unuttum. Küfürden sonra fakirlikten de sana sığınırım diyor.
İkinci duamız, küfrün arkasından fakirliği söylüyoruz.
Onun için oradaki duamızın birincisi küfürden, ikincisi de fakirlikten Allah’a sığınmak oluyor. Çok mühimdir bu dua.
Öyle ise bize ne düşüyor? Bu fakirlikten kurtulmanın çaresini aramak lazım.
Burada ders çok genişler. Bu geniş dersi içtimaici olan kardeşlerimize terk edelim! Çünkü bunları uzatmak vazifemizin haricindedir. Bunları onlar izah etsinler.
Fakat ben size kısaca söyleyeyim ki, bugünkü ictimaî hayatta dünya nizamına ayak uydurmak mecburiyetindeyiz. Bak bu Dünya bu Güneş’in dönüşüne yahut bu Güneş bu Dünya’ya ayak uyduruyor. Nasıl? Dakikası dakikasına… Eğer bu ayak uydurma olmasa, bu hayat olmaz üzerimizde. Gecesi de öyle, gündüzü de öyle. Bir ayak uydurulmuştur, nizam-ı alem öyle gidiyor.
Binâenaleyh, bugünün yaşayan insanları da zamanın insanlarına ayak uydurmak mecburiyetindedir.
Onun için birinci dua:
Eûzü bi-rabbi’l-beyti, mine’l-küfri, ve’l-fakr. “Ey Beyt’in Rabbi, küfürden ve fakirlikten sana sığınırım!”.
Fakirliğin hududu yok, çok geniş. Her hususta olabilir; bilgide fakirlik, parada fakirlik, sıhhatte fakirlik, dünya görüşündeki fakirlik, ahiret görüşündeki fakirlik. Çeşit çeşit fakirlikler var. Bunların hepsinden kurtulmanın çaresini arayıp, bundan kurtulmanın lüzümunu bize bu duamız ifade ediyor. Arkadakiler daha uzun.
Şimdi Rasûlüllah sallallahu aleyhi vessellem’in huzuruna geldik. Oraya bir a’rabi, çöl adamı gelmiş. Rasûlüllah’ın huzuruna durmuş. Şöyle bir mersiye okuyor Rasûlüllah’ın huzurunda:
Ya hayra men düfinet bi’lkai a’zamuhû
Fetâbe min tıybihinne’lkâu ve’l-ekemü
Nefsi’l fidâu li-kabrin ente sâkinühû
Fîhi’l-afâfü ve fîhil-cûdü ve’l-keremü
Demiş. Bu çok geniş mânâları ifade eder. İçinden gelen iç yanıklığını, Rasûlüllah’a karşı arz ediyor bu a’rabi.
Hz. Fatıma radıyallahu anh gelmiş kabr-i saadetinin başına. Bir parça toprağından almış, şöyle bir koklamış. O koklayışla diyor ki:
“Ne olur insanlar şu Rasûlüllah’ın kokusunu bir koklasalar, acaba başka bir koku koklamak isterler mi?”
Fetâbe min tıybihinne’lkâu ve’l-ekemü, diyerek, a’rabî de o kokunun kâinatı doldurduğundan bahsediyor. Bu Rasûlüllah’ın kokusunun kâinatın bütün arazisini miske buladığını, fakat bizde bu kokuyu koklayacak burun olmadığından, oraya da gidiyoruz, yine o kokudan bir hissemiz olmadan dönüyoruz. Allah bize de o kokuyu koklayacak burunlar ihsan buyursun.
Onun için der ki sahib-i kitab:
“Sen oraya vardığın vakitte, onun huzurunda durduğun vakitte körler gibi durma! Seni gören ve senin sözlerini duyan bir Rasûlüllah’ın huzurunda olduğunu hatırından çıkarma! Allah cümlemizi affetsin… Mağfiretini bizlere ihsan buyursun.
Gene Hz. Fatıma diyor ki:
“Eğer bana gelen musibet, Fahr-i Kâinat’ın dünyadan ayrılışıyla başıma gelen musibet, gündüzlerin başına gelmiş olsa, bir daha gündüz gelemezdi; bütün gündüzler gece olurdu. Niçin?
Fahr-i Kâinat’ın dünyadan ayrılmasının acısına tahammül edemediği için böyle söylüyordu. Biz de onun evladıyız, biz de onun ümmetiyiz, biz de kendimize şefaatçi olaraktan onun huzuruna gittiğimiz vakit:
“Yâ Rasûlallah, biz de çok uzak memleketlerden dağları, taşları aşarak, göklerde uçarak, birçok zorluklarla şu senin huzuruna geldik. Fakat günahlarımız belimizi bükmüş, sıkleti boyunlarımızı eğmiş, huzuruna gelmeye yüzümüz de yok ama sen Şefaat-i Rasulullah, şâfi Rasulsün. Ümmetine şefaatçısın. Şefaat-ı Makam-ı Mahmud sana verilmiştir. O’na ümid ederekten;
Allahu celle ve a’lâ’nın;
Ve lev ennehüm iz zalemû enfüsehim câûke fe’stağferu’llâhe ve’stağfere lehümü’r-rasûlü levecedu’llâhe tevvâben rahîmâ, ayet-i kerimesinden aldığım ilham ile huzuruna geldim yâ Rasûlallah! Allah-u Teâlâ’nın indinde bana şefaat eyle ki, Allah beni affeylesin. Çünkü benim Allah’a beni affet demeye de yüzüm de yok. Neler yapmadım?
Onun için yarın huzur-u Rasûlüllahta, kıyamet gününde Rasûlüllah Efendimiz’in havuzu vardır. O havuza gideceğiz, onun suyundan içeceğiz. Fakat onun havuzuna gitmek isteyenlerin bir kısmını da melekler ellerindeki kamçılarla kovalayacaklar;
“Defolun buradan!” diyecekler.
Diyecek ki Peygamberimiz:
“Ey melekler! Benim ümmetime dokunmayın, gelsinler.”
“Yok yok Yâ Rasûlallah! Bilmiyorsun sen. Sen dünyadan ayrıldıktan sonra bunlar neler yapmadı, neler yapmadı. Sana ve senin sünnetine ne diller uzattılar. Bunların bu sudan içmeye hakkı yok!” diyerek kovulacaklar.
Allah o kovulanlardan etmesin bizi ve Rasûlüllah’ın huzurundan feyizler alarak dönen bahtiyar kullarının zümresine bütün hacılarımızı, bizleri de dahil eylesin. Gitmeyen kardeşlerimize de Cenâb-ı Hak hayırlı kazançlarla birçok defalar gidip ziyaretler nasib ü müyesser etsin.
Kadının Namazı,
Safları Sık Tutmak,
Hac
İbadeti
