Veren El Olmak, Riya, En Güzel İhsan, Haccın Amacı, Evliyanın Kalbi, Kötü Huyları Terbiye

Veren El Olmak, Riya, En Güzel İhsan, Haccın Amacı, Evliyanın Kalbi, Kötü Huyları Terbiye
Elhamdülillâhi Rabbi’l âlemin ve’l âkibetü li’l-muttakîn. Es-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. İ’lemû eyyühe’l-ihvân fe-inne efdale’l-kitâbi kitâbullâh fe-enne efdale’l-hedyi hedyu Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre’l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid’ah ve külle bid’atin dalâleh ve külle dalâletin fi’n-nâr fe bi’s-senedili muttasili ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne'l ye’deu ulyâ hayrun min ye'd-i süflâ
Sadaka Resûlullah fî-mâ kâl. Ahmet ibn-i Hanbel am ibn-i Ömer.
Veren el ile alan el. Ye’d ulyâ “veren el” demek. Hâyrun “hayırlıdır” min ye’d-i’s-süflâ “alan el” demek. Alıcıdan, verici hayırlıdır. Öyleyse sen de sırayla başla! Akraba taallukatından önceden kimlere vermek lazım geliyorsa bunları ihmal etme! Evvela onlardan başla, bunların hakkını ver, ondan sonra kalanı varsa onu da dışarıya ver. Bunu müstesnaen bir fikirle “alan el hayırlıdır” diyen de olmuş. Çünkü alan el, senin sevabı girmene sebep oluyor -her neler verdiyseler orada bir şeyler aklıma gelmedi- o alan elinde hayırlı olduğunu, veren elden hayırlı olduğunu iddia eden de olmuş. Ama burada ibare; veren el, alan elden hayırlıdır. Alan el derken sâili kastetmiş oluyoruz .
İnne’l yesîra mine’r-riyâ şirkün. Riya, Allah muhafaza etsin büyük bir afattır, büyüktür. Bundan dolayı onun şirkten saymışlardır. Şirkde çok fena bir mevki vardır. Cenâb-ı Hak her günahı affediyor da şirki affetmiyor. Onun için şirkten uzak kalmak için en azından riya, gösteriş -içinin dışına uymaması- bunu şirkten saymışlar.
Ve inneme’l â’dâ evliyâullâh. A’dâ; adâvetten. “Her kim Allah-u Teâlâ’nın velilerinden bir veliye.”
Kimdir Allah-u Teâlâ'nın velisi?
Damgası yok! Her mümin Allah'ın velisidir. Allah'ın velisi olmasa,Cenâb-ı Hak ona iman nasip etmez. İman etmiş, amel-i salihi de varsa işte o Allah'ın velisidir. Şimdi bu Allah'ın velilerinden birisine kızmış, adâveti var. Bunun mukabili; fe-kad bârazellâhe bi’l muhârabe “Allah celle ve ala ile harp ilan eden adama benzer.” Allah-u Teâlâ’nın velilerinden bir veliye adâvet etmek, Allah celle ve alâ ile muharebeye çıkmak demek. Ne kadar acı bir şeydir! Şimdi Allah'ın ilim sahipleri başta olmak üzere, Allah'ın velisi olmazsa başka kimse veli olamaz. Hatasız bir beşer olmaz.
Peygamberlere bile dil uzatan oldu değil mi ya? Peygamberlere de bir dil uzatan olduğuna göre, elbette din adamlarına da dil uzatacaklar. Fakat kendini bilen bunu yapmaz.
“Onun kusuru var”
“Senin kusurun yok mu?”
Sen Müslüman değil misin? Sende ki kusur nasılsa onda da olur. O, melek değil ki! Onda da kusur var. Binaenaley; fe-kad bârazellâhe bi’l muhârabe. Şimdi onun için; ve innallâhe yühibbü’l ebrâre’l ehfiyâe’l etkıyâ. Allah-u Teâlâ’nın bu velilerin içerisinden bir veli var ki onu herkes biliyor. “Bu adam Allah'ın velisidir” diyor. Niçin? Günahtan son derece korkar, günah işlemez. İbadetleri yerinde yapar, haramdan korkar, yalandan korkar. O Allah'ın velisidir, bunları herkes bilir.
Allah öyle velileri sever ki ebrâr, ehfiyâ; saklı, kimse bilmiyor. Ethıyâ; Allah'tan korktuğunu da kimse bilmiyor, insanların içine karışmıyor. İnsanların içine karışmadıkları için insanlar da onu tanımıyorlar. Öyle ki; ellezîne izâ kâbû. Mekke'ye gitti başka yere gitti, kimse demez ki “Ahmet nerede? Mehmet Bey nerede? Filan hacı nerede? Filan hoca nerede?” Hiç kimsenin aklında olmaz, aramazlar. Çünkü bilinmeyen bir adam. Kimseyle demek ki ünsiyet yapmamış, şöhretsiz. Ve-in hadaû “aramızda oturuyor, hazır” Lem yü’d-av ve-lem yüğrafû. Ona ne “bu akşam bize sofraya gelin, çorbaya gelin” diyen olur. Ne de “nasılsın, halin hatırın nasıl” diyen olur. Kimse anlamaz, bilmez, sormaz. Ama gulûbühüm; bu gizli olan adamların, “kalpleri” kimse onlara iltifat etmiyor, kıymet vermiyor, hallerinin zayıflığından perişanlıklarından dolayı onlara kimse iltifat etmiyor. Gulûbühüm mesâbîhu’l hüdâ “Bunların kalpleri hidayet ışığıdır, kaynağıdır. Oradan etrafa hidayet saçarlar. Ama öyleyken; ya’hrucûne min külli ka’brâ-e müzlime. “Fakat bunların yerlerini de görseniz hiç iltifat etmezsiniz” Öyle apartmanları yok! Dayamaları, döşemeleri yok! Toz, toprak içerisinde kapkaranlık, ışıkları da yok! Böyle bir alemde yaşıyorlar, dünyaya iltifatları yok, dünya ziynetine katiyen meyletmemişler ve meydan da vermemişler. Kendilerini Allah'a vermişler. Allah'a verdikleri için ne üstlerine, başlarına bakıyorlar, ne de yattıkları, kalktıkları yerlerine bakıyorlar. Fakat Allah-u Teâlâ bunları çok seviyor. Yühibbü'l ebrâre’l ehfiyâe’l etkıyâ. İnne eberra’l birr en yesı’r-racülü ve’dde ebîhi racul. Birr; iyilik, ihsan, yardım demek. Bunun en iyisi, en iyi iyilik; babasının dostu olan adama, babası öldükten sonra ikramı ihsan etmesidir. En güzel iyilik, ihsan; kişinin babası öldükten sonra babasının dostlarını bırakmaması. Onları hem ziyaret etmesi, hem de yardıma ihtiyaçları varsa; yardımda bulunmaları, ikram etmeleri.
Bu Hadis-i Şerifi, Abdullah bin Dinar hazretleri şöyle naklediyor. Hazreti İbni Ömer radıyallahu anh Mekke'den çıkmış, bir merkebi varmış, onunla gidiyor. Geziye giderken ara sıra da bu merkebe binermiş. Başında onların büyük sarıkları olur, her zaman güneşten kendilerini falan korur. Bu iyi bir şey! Bununla beraber gidiyor, yolda bir Arabi'ye rast gelmiş. Adamı tanımış.
“Sen filan filan mısın? Filan oğlu filan mısın?” demiş.
“Evet” demiş. Babasının dostu olan bir adam. Hemen merkebinden inmiş, adama “buyurun” demiş. Başındaki o sarığı da çıkarmış, onu da onun başına dolamış “buyurun” demiş. “Buna da bin! Gideceğin yere git” demiş. Yanındaki bazı ashabı demişler ki; ğaferallâhu lek “Allah sana mağfiret etsin.” Sana bu merkep de lazım, başına bu sarık da lazım. Sen ne yaptın böyle! Hem merkebi verdin, hem de başındakini çıkardın verdin. Yani ihtiyacı olan şemsiyesi gibi. Elinde ki şemsiyesini de veriyor, merkebini de veriyor.
Fe-kâl innî semîtü Rasulelah sallallahu aleyhi ve sellem inne eberra’l birri en yesı'r-racülü vedde ebîhi racul.
Hadis-i Şerifi okuduk. Asıl ihsan, ikram; kişinin babasının, öldükten sonraki dostlarına olan ikram. “Bu benim babamın dostuydu. Babamın dostu olduğu için benim bu ihsanımı çok görmeyin” dedi. Ama kendi muhtaç bir durumda. Merkebe de, başında ki sarığa da ihtiyacı var. Ashâb-ı kirâm'ın hadisi şeriflere olan rağbetlerinden bir numunedir.
İnne e’bdâle ümmetî lem ye’dhulu’l cennete bi’l âmâl. Buna dikkat edin ama! Abdal; evliyaları demek. Abdal deriz ya...Bursa'da Abdal Mehmet, Abdal Murat filan gibi böyle ad koymuşlardır. Bunlar aptal değil de, aslında abdal’dır. Yani kötü huylarını bırakmışlar, iyi huyları da kazanmış olan insanlardır. Kötü huylarını terk etmiş, yerine iyi huylar almış, olan insanlar. Ümmetinden böyle olan insanlar; lem ye’dhule’l cennete bi'l âmâl “Gecelerde sabahlara kadar namaz kılarlar, gündüzleri bütün gün oruç tutarlar, ellerinden mushafları düşmez, tesbihleri düşmez, hayırları şöyle böyle. Sakın böyle zannetmeyin! Lem ye'd hule’l cennete bi’l âmâl. “Bu amelleriyle onlar cennete girmediler.” Siz de bu amellerle cennete gireriz zannetmeyin! Ebrâr, e’bdâl ümmet “Benim sevgililerim yani dostlarım. Çok amel etmek suretiyle cennete girmediler” Lakin cennete girmelerine yegane sebep; innemâ dehalûhâ bi-rahmetillâh. Bir kere Allah'ın rahmetiyle Efendimiz de öyle! “Ben de Allah-u Teâlâ’nın rahmetiyle gireceğim” dedi.
İkincisi; sehâveti’l enfüsü. Sehâveti mâl değil! Sehâveti’l enfüs. Adamın merkebe ihtiyacı varken merkebini de verdi, başındakini de verdi. İhtiyacı var. Bu, kardeşine canını da feda ederdi ve hizmet etmek demek. Sehâveti’l enfüs. Bu kadar! Son nefesinde bile bir yudum suyu istemiyor “aman kardeşime” diyor. Müslümanlık ve kardeşlik, laf da çok da bunu tatbik edecek kabiliyet çok uzak bizden.
Niçin?
İman zafiyetimiz var. İman zafiyeti olduğundan dolayı işlerimiz hep noksan. Onun için hacca gitmek için de insanın biraz kendisini bilir hale gelmesi lazım.
Nereye gidiyorum?
Niçin gidiyorum?
Maksadım ne?
Gayem ne?
Adam geldikten sonra gene enva-i çeşit kabahati işleyecek. Bu kötülüklerden sıyrılması lazım. Hiç olmazsa bütün günahları atması lazım. Bunları atamadıktan sonra ne lüzumu var. Lüzümu yok denmez de şöyle bir şey hatırıma geliyor. Bir farz olan başka. Farzdan evvel de hazırlanmak lazım. “Ben farâizi yapacağım. Yaparken bunun nesi var? İşte farzı var, vacibi var, hocası var. Ee bunları kitaptan okuruz, buluruz, sorarız. Sonra da delilerini bize gösterir, öğretir.”
Bu dış kısmı! Asıl olan iç kısmı! Hacca giderken Allah'a gidiyor insan, dünyadan ayrılıyor, ahirete gidiyor mesabesindedir. Vatanı bırakıyorsun, çoluğu çocuğu bırakıyorsun. Kimi gökten kimi yerden gidiyor uzak bir yere. Ya döneceksin ya dönmeyeceksin, Allah bilir. Ama sen buradan giderken “Allah'a gidiyorum, ahirete gidiyorum” diye gideceksin. “Ben ahirete gidiyorum bırak artık bu sözleri!” Bu kabiliyet olmadan gidip de orada mesela; ve-lem yerfes ve-lem yesfuk. “Kavga etmeyeceksin, kötü söz söylemeyeceksin” Halbuki nelere şahit oluyor insan orada. Bu hem bilgisizlikten, hem de tatbikatsızlıktan!
Onun için insan evvela nefsini ıslah edecek. Bir insan hacca gideceğinde, kırk gün kapanmalı! Kendisini evinin bir köşesine kapasın, kırk gün Allah'a versin kendini. Kırk günde insan kendisine ancak geliyor. Otuz-kırk gün kendisini kapasın bir yere, Allah'tan başkasıyla meşgul olmasın! Kendisini Allah'a versin, ondan sonra gitsin Allah'ın evine. Dükkanını kapayıp da giden bin bir zat var. O zaman orada o farkı görür. Onun için sen bu sözü hiç yabana da atma. Bak Pakistanlılar buraya geliyor diyorlar ki: "İnsan memleketinden senede hiç olmazsa kırk gün ayrılmalı” diyorlar. Memleketinden dört ay kadar ayrılıyor. İslam'a hizmet için taa Amerika'ya kadar gidiyor. İslam'a hizmet gayesiyle! Biriktirdiği parasını cebine koyuyor, kimseden bir şey istememek şartıyla, oralara gidiyor, Müslümanları buluyor, onlara yardımcı oluyor işte. Nasıl oluyorsa!
Binaenaleyh bak sen de kendini bir yere kapat, kırk gün evinden çıkma! Allah'ınla meşgul ol, Kur'an'ını oku, zikrini yap, tesbihini yap. Daha biliyorsan okuma kitaplarından biraz onları mütalaa et ama dışarıdan alakanı kes! Dış ile alakanı kes! İçerde iç aleminle meşgul ol!
Onun için siz amellerinizle cennete giremezsiniz. Ancak sizin cennete girmeniz Allah-u Teâlâ’nın rahmetidir.
İkincisi; sehâvetü’l enfüs “Nefislerini sehâvet. Burada İmam-ı Gazali demiş ki; abdal dediğimiz insanları, Cenâb-ı Hak insanların gözünden saklamıştır. Çünkü bunlar güneş nasıl vücutlarını yakarsa, gözlerini kaparsa bunların nuruna da insanlar bakmaya mütehammil değildir.” Onun için saklıdır, kimse bilmez onun hiç alemini.
Lâ yetîkûne’n-nazra ilâ ulemâi’l vakt. “Bu vaktin alimlerinin yüzüne bakmaya bile takat getiremezler”
Li-ennehüm ındehüm cehhâlün billâhi. “Çünkü bu insanlar Allah'a cahildirler.”
Ve-hüm ınde enfüsuhim ve ınde’l cehâleti ve ınde’l cihâl ulema. “Cahillerin indinde alim ama, kendi yanında cahilsin.” Gazali Hazretleri diyor ki; “bu evliyalardan evkaf denilen evliyalar vardır ki alem bunlarla durur.” Yani Cenâb-ı Hak “yeri ben kazıkladım diyor. Dağlar kazık mesafesindedir, dağlarınız olmasa bu yer durmaz” diyor. Hakikaten mesela; çadırın kazığı olmazsa çadır durmaz, rüzgar yıkar onu. Çadır ancak o kazık sayesinde duruyordur. Cenâb-ı Hak da dünyayı böyle dağlarıyla kazıklamıştır, enva-i çeşit madenini koymuş, şunu bunu koymuş, bu insanların şu ihtiyaçlarına da bunlar kâfi geliyor.
Binaenaleyh yeryüzünün de kazıkları vardır. Kimdir onlar? Allah'ın veli olan evkaf kullarıdır, velileridir.
Ve-hüm ehaztüm mine’l ebdâl ve’l emân. “Bu evliyaların çeşitli adları, birçok isimleri vardır.” Bunların kalpleri dört hal üzerine ayrılır. Bunlar öyle Allah'ı tevekkül etmiş insanlardır ki insanların hiçbirisine bel bağlamazlar, doğrudan doğru bir şeyleri Allah’adır. Peygamberimizin kalbi malum! Bunlar bu kalplere sahip insanlardır. Şekilde bizim gibi bir insan ama iç alemi bunlarla da böyle dahil olmuşlar. Bu lafla olan bir şey değil. İnsanın kendisinin ancak dünyadan ayrılıp Allah'a vermesiyle olur.
Hac niçin farz edilmiştir? Çünkü insanların şehvetlerinden, arzularından, ticaretlerinden ayrılmadıkça Allah'a dönemezler. Hiç olmazsa şöyle bir aylık -eskiden üç beş ayda gidiyordu ya. Şimdi kısaldı başka- hiç olmazsa üç ay, beş ay ayrıl memleketinden, tanıdıklarından, dostlarından, ahbaplarından gurbet alemine düş. Orada Allah ile baş başa kal! Hacda ki hikmet.
Bu “sehâveti’l enfüs” den başka bir de “selâmeti’s sudûr” var. Kalplerdeki selamet. Kalplerdeki selamet, kalbin iyi olması değil. Yani kalp çok sağlıklı bir kalp, tıkır tıkır işliyor öyle değil. Kalbin selameti, o kalbin sahibinin kötü ahlaklardan kurtulmasıdır. Su-i ahlâklar, kötü ahlaklar var, bunlardan kurtulmasıdır, şirkten kurtulmasıdır, riyakarlıktan kurtulması, hasetten, kibirden, gazabdan, nemimeden...Bunlardan herhalde insanın kendisini kurtarması lazımdır. Bunlardan kurtulamayınca bu insan münevvet* bir insan’ sayılıyor. Paraya bel bağlamış, paradan başka bir şey tanımıyor gözü ona bağlı, olmaz. O insan Allah'a varamaz.
Ve rahmeti li-cemîı’l müslimîn. Üç vasıfları var. Birisi; sehâveti’l enfüs, selâmeti's-sudûr. Bir de bütün insanlara karşı, Müslümanlara karşı merhametli olmalı. Peygamber, ümmetine karşı nasıl şefiktir, baba evladına karşı nasıl şefiktir, kardeş kardeşe nasıl şefiktir, bütün Müslümanlara karşı da aynı şefkati taşıması lazım. “Âmmete” diyor. Allah-u Teâlâ’nın bütün Müslümanları, müminleri rahmetiyle yarlığamasıdır.
Allah cümlemizi affetsin, mağfiret etsin. Tevfikatı samadaniyesine mazhar etsin.
Bakın ayaklarımız çukura gidiyor. Kimsenin ne zaman gideceğini kimse bilmez Allah'tan başka. Bunun için eski adamlar Allah’a kendilerini vermek için; kırkı geçince yataklarını dürerler, kaldırırlarmış, yatakla alakasını keserlermiş. Kendilerini, ibadete, taata verirlermış.
Binaenaleyh insan kendisini biraz sıkıntıya sokmalı, kapamalı bir yere, bu kötü huylarını terk etmeye çalışmalı, kendisini riyazetlere sokmalı! Eskiler bir eksiklik yaptıklarında kendilerine ceza verirlermiş. Mesela ağzından muhalif bir ses çıktı. Ben sana “seninle gel filan saatte filan yerde buluşalım” dedik. Gidemedim o gün. Gidemediğimden dolayı ben niçin bu sözü yerinde tutamadım, yapamadım diyerekten kendisine ağır bir ceza verirlermiş. Mesela bir ay oruç cezası. Bunlar olmadıkça insan kolaylıkla nefsi ıslah edemiyor.
Bir erik, bir elma, bir armudumuz var. Armudun karşısına güzel bir armut götürüp “armut! Baksana şu armuda, buna sen hiç benziyor musun? Ne kadar şey armutsun, sen de böyle bir armut ol!”
“Efendi sen ne yapıyorsun? Bizim ağaç benim gibi kuru bir armut getiriyor. Eğer sen de benim böyle bir armut vermemi istiyorsan, ki o armuttan getir aşıyı vur. Bak ben de o zaman senin armuduna benzemem mi” der. Binaenaleyh insanın kötü dalları kesilmedikçe, kötü dalları kesilmedikçe kötü dalların başı hubhu'd- dünya. Dünya sevgisi kesilmedikçe daima bu filizler çıkar ortaya. En şey hubhu'd-dünyayı kesmek. Dünyada yemeyecek miyiz? Yiyeceğiz ama, ihtiyacımız kadar. Karun gibi dünyayı toplayıp da ne olacak yani.
Allah kusurlarımızı afv u mağfiret eylesin. Tevfîkât-ı samedâniyesine mazhar eylesin. Cümlemizi fazl u keremiyle nefsin, şehvetin, şeytanın elinden kurtulup; o güzel cennetine müstahak, istihkak getiren kullarının zümresine kabul buyursun.
El-Fâtiha!
Muharrem Ayı
İçindeyiz, Aşure, Hakka
Selam Vermek,
İman, Hac, Gönlün
