Misvak, Kurban Kesmek, Vasiyet Yazmak, Soru Sormak

Misvak, Kurban Kesmek, Vasiyet Yazmak, Soru Sormak
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Ve’l-âkıbetü li’l-müttakîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.
İ’lemû eyyühe’l-ihvân. Enne efdale’l-kitâbü kitâbullâh ve enne efdale’l-hedyi hedyü Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre’l-umûri muhdesâtühâ. Ve külle muhdesin bid’ah. Ve külle bid’atin dalâleh. Ve külle dalâletin fi’n-nâr. Ve bi’s-senedili muttasili ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
El-esâbiu tecrî mecra’s-sivâk izâ lem yekün sivâk
Taberâni, Ebu Nuaym an kesîrini’bni Abdullahi’bni Amr
Esâbi: Parmaklar; misvak bulunmadığı vakitte parmaklarla ağzı ovalamak misvak yerine kâfi gelirmiş. Ama misvak olmadığı zaman! Misvağınız yok, unutmuşsunuz, bir yerde kalmış. O zaman hiç olmazsa ağızlarınızı ellerinizle misvak yerine ovalamamız icap ettiğini beyan buyurmuş. Misvak varken olmaz.
Hatırımda kaldığına göre; misvak ile kılınan namaz, misvaksız kılınan namazdan, 72 defa faziletlidir. Misvakın fadaili çoktur.
Fırçalar, misvak yerine kabil olmaktır. Misvak, işte o Arabistan’dan gelen ağaçtır. Fırça, onun yerine kâim değildir. Onun fadaili ayrıdır. 15 kadar fayda bahsederler. O diş fırçalarındaki macunlarla yapılan iş başkadır. Burada ibadet kastı var, orada temizlik kastı var.
El-Edâhi sünnetü ebîküm İbrâhîme bi-külli şe’ratin hasenetün. Fe bi-külli şea’ratin mine’s-sûfi hasenetün.
Edâhi: Kurban, kestiğimiz kurbanlar.
Kurbanlar bize İbrahim aleyhisselam’dan sünnet olarak kalmıştır. Allah-u Teâlâ’nın da;
İnnâ e’taynâ ke’l-kevser fe salli li-rabbike ve’nhar[1] emri üzerine kalmıştır. Kurban, bir Kurban Bayramı’nda kesilir, bu vacibdir. Sünnet diyenler varsa da sünnet değil de vacib kuvvesindedir. Her vakti olan, zekât nisabına malik olan herkes için bu kurbanı kesmek borçtur. Kadına da borçtur. Çocuk varsa evde eğer ona da, anasından babasından miras kaldıysa onun da vakti varsa, servet sahibiyse onun da kesmesi vacibtir. Bir evde yalnız baba kesmekle diğerlerinden sakıt olmaz. Her kim nisaba malikse onların hepsinin ayrı ayrı kurbanlarını kesilmesi vacibtir. Kesilmezse üzerinde bu borçtur. Birisi bu kurban borcudur.
Kurban kestirirken ibadet niyetiyle kesilir. Allah-u Teâlâ’nın emri Peygamberimiz’den de peygamberlerden gelen sünnet-i seniyyedir. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem kurbanlarını kesmişlerdir. Biz de elhamdülillah bugün kesmekteyiz.
Kurban koyundan, keçiden, deveden, sığırdan olur. Başka şeyden olmaz.
Bir de çocuk doğduğu vakitte yeni doğan bir çocuğa bir kurban kesilir. Çocuk ister yaşasın ister yaşamasın. Yaşarsa ne mutlu, yaşamazsa âhirette şefaatçi olmasına vesile olur. Kurbanı kesilmeden âhirete giden çocuklar babalarına şefaatten mahrum kalacaklar.
İsmail Hakkı-i Bursevî -Tefsîru Ruhü’l-Beyân sahibi- bunun hakkında çok uzun tafsilat vermiş.
Bu kurban kesmenin çok fadaili olduğu gibi çocuğun temiz olmasına, ahlâklı olmasına, dindar olmasına vesile olur, sebep olur derler. Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de kendi akîkasını kendileri kesmişlerdir. Yetişen insan “Belki babam benim için akîka kurbanı kesmediyse…” diyerek kendisi keser. “Acaba benim kurbanım kesildi mi?” Kesilmediyse yaşı yok bunun; 90 yaşına da girsen akîka kurbanı kesilmediyse yine kesmek lazım. Ölünceye kadar her gün kesmek olur ama bu yedi gün içerisinde kestirse efdaldir.
Kurban etini yer ve yedirir. Akika kurbanını da hem yer hem de yedirir.
Yalnız nezrederse, “Yâ Rabbi! Benim çocuğum olursa sana bir kurban keseyim.” dediyse bu nezr olur ki; bunu kendi efrâdı ve ailesi yemezler. Kendi yiyemediği gibi kendisinin nafakası üzerine bulunan kimseler de yiyemezler.
Kurbandan başka bir de hacda kurban keseriz: hac kurbanı! Hac kurbanı borç olan sünnet kurbanının yerine ki burada iki türlü niyet var. İki türlü birisine kırân, birisine temettû diyorlar. Bunların ikisine de kurban kesilir. Haccı ifradda kesilmez. İstersen kesersin de borç değildir. Bu kurbanların etini de kesenler yer, yedirir. Fakat burada kabahat, eksik hac yapılmış, taş taşlayamamışsın, vaktinde ihrama girmemişsin yahut ihram vaktinden evvel ihramdan çıkmışsın yahut vaktinden evvel tıraş olmuşsun… Bu gibi şeylerde terettüp eden ceza kurban diyorlar ki mesela bazen Mekke’den Cidde’ye gidiyorlar. Babasının memleketi gibi gidiyor, giyimli olarak gidiyor, bu giyimli geliş yine o cezayı elzemdir ki oraya Kâbe-i Muazzama’ya girenlerin ihram ile girmeleri lazımdır. Mekkeliler için bu makuldür. Fakat bizim gibi hacılar, dışarıdan gelenler için buna katî kaideye riayet edip mikat makamını, yerini ihramsız geçmemesi lazım. Bundan dolayı kesilen bu kurbanları sahipleri yiyemezler.
Mekke’de olan kusurlardan dolayı olan kurbanları burada kesip de ödeyemezsin. O mutlaka Mekke’de kesilecek ve Mekke’nin fukara halkına dağıtılacaktır. Eğer sen bunu burada öğrendiysen; “Benim bu kadar noksanım oldu, bundan dolayı bir veya iki kurban kesmem lazım geliyor.” dediysen bunu burada kesiyorsan olmaz. Bunun parasını hiç olmazsa oraya yollayacaklar ve emniyetli birisine diyeceksin ki; “Benim bu haccımdaki kusurlarımdan dolayı şu kurbanları kes, fukaralara dağıt!”
Bir kurban daha vardır ki şeref kurbanı diyorlar. Memlekete büyükler gelirken onlara yollarda kurbanlar kesiyorlar, develer kesiyorlar, sığırlar kesiyorlar. Bu kesilen hayvanların da etleri yenmez. Kesilen hayvan ancak Allah için kesilirse onun eti yenir. Allah için kesen usta olsa, bilgili olsa da; “Yâ Rabbi! Ben senin rızan için kesiyorum.” dese o câiz fakat “Bu gelenin şerefinedir.” diyerek şeref nâmına kesilen kurbanların etleri de câiz olmaz, demişler.
Bu bize İbrahim aleyhisselam’dan kalmış. Koyunun her bir tüyüne bir hasene demiş.
Hilkat itibariyle mahlûklar hep birbirine benzerler. Bizde ne kadar et, kemik, bağırsak, kaş, göz, ağız, burun… Her hayvanda tabii bunlar var.
Her bir tüyüne bir hasene olunca kurban kesilirken şöyle niyet edilir:
“Yâ Rabbi! Benim âzâm nelerden ibaretse bu koyunu senin için feda ediyorum. Binâenaleyh onun her âzâsına mukabil benim azalarımı da cehennemden âzat eyle yâ Rab! Benim âzâlarımı da bu kurban dolayısıyla âzat eyle!” diye keser ve kestikten sonra da fukaraya dağıtır. Bunda çok fadail vardır.
İnsanlar bugün çok çeşitlidirler. Bu çeşitli insanların çeşitli gözleri vardır. Bu gözler, insanları yer bitirir, bu muhakkaktır. Birçok hayvanın ölmesi ve tencereye girmesine, birçok insanında ölüp mezara girmesine bu gözler vesile olur. Bu gözlerde öyle acı gözler vardır ki Allah şerlilerinden muhafaza eylesin, kendisini belki bilir belki bilmez. Onun için Kur’an-ı Azimüşan’da bunlara karşı tedbirler âyetlerle bildirilmiş. Bu gözlerden muhafaza için hiç olmazsa hatta imkân varsa her hafta, her ay; hiç olmazsa mümkün olduğu kadar mübarek günlerde birer kurbanı sıhhat sağlığı nâmına, malı nâmına, her şeyi nâmına feda edip fukarâya yedirmesi çok âlâ ve efdal olur.
Çünkü İsmail Hakkı hazretleri; “Bir insan yemek yerken bunun etrafında o yemeği gören insanlara, yediği yemekten tattırmazsa onları çağırıp sofrasına oturtturmazsa bu yemeğe öyle bir zehir isabet eder ki bu zehrin şifası bulunmaz.” diyor. İnsanda öyle dertler hâsıl olur ki; ne doktor para eder ne hoca para eder! Onu da verir olmaz bunu da verir olmaz, nereye gitsen olmaz. Sebebi, o göz ağısı onun içerisine girmiştir, ondan gelecek felaket çok acıdır. Bunu önleyecek şeyler hayırlardır. Hayırlarla bunlar mümkün mertebe önlenebilir.
Halbuki bugün herkes etrafını çok iyi biliyor. Kimin nesi var. Hatta senden daha iyi bilenler oluyor. Bugünkü kıyametler de hep bundan kopmuyor mu? Herkes biliyor ne olduğunu, bu bilgiden dolayı bir sürü kıyametler kopuyor.
Niçin?
Gözleri var demek. Bu gözlerin oluşu bu kıyametleri koparıyor. Müslümanlıkta hâlbuki bunlar yok idi. Müslümanlıkta herkes kanaatkâr, herkes hakkına razı. Onun için kimse kimsenin ne varlığına karışır ne kesesine karışır. Herkes “Allah’a çok şükür der” soğan ekmek yer, kimsenin işine karışmazdı. Ama bugün öyle değil. Onun için bugün hayr u hasenât ne kadar çok yapılırsa o kadar çok fevaid olur.
Bunun için bu kurbanların kesilmesinde çok fazilet vardır. İnsanın başına başkaları tarafından gelecek ahları, gözleri önler. Bunun içindir ki kaç zamandan beri söyleriz; Müslümanlık kardeşlik, derler.
Nasıl Müslümanlık kardeşlik? Böyle kardeşlik olur mu? Kardeş kardeşi tanımaz mı? Bir kere tanıması lazım. Tanımayınca demek ki kardeşlikle ilgisi yok. Kardeş kardeşe yardım etmez mi? Etmesi lazım. Etmiyoruz. Neden? Kardeşlik yok. Kardeş kardeşin zaruretli olduğunu görür de elinden tutmaz mı? Elbette tutar. Ama biz yapmıyoruz. Demek ki kardeşlikle ilgimiz yok. Kardeşlikle ilgisi olmayanın Müslümanlıkla ilgisi yok demektir. Müslümanlık kardeşliği emreder. Kardeşlik nispetinde Müslümanlık kuvvetlidir. Kardeşlik zaafiyeti kadar da Müslümanlık zayıftır. Onun için Allah hepimizi affetsin.
Bu gibi hayırları ne kadar çok yapabilirsek o kadar çok rahat ederiz. Ömrümüz de rahat geçer âhiretimiz de rahat olur.
Bu fukarânın duasını sen boşa sanma!
Fukaranın duası! Bizim Bursa’da bir ahbabımız vardı. “Ben hasta oldum mu katiyen doktora gitmem.” diyor. Kızılay’ın içerisinde okuyan çocuklar varmış. Ondan dinlediğimi söylüyorum: “Oraya giderim, oraya bir makbuz verir bir para yatırırım, o hastalık benden gider. Ben bunu senelerden beri tecrübe ettim. Katiyen doktora gitmem. Sıkıntım varsa bile giderim, o müesseselere bir yardım yaparım, bakarım; o hastalık benden gitmiştir.” diyor. Aradaki esrarı anlamaya pek aklımız yetmez.
Bunun için hayırlardan insan kaçmamalı. Ama hayırların en güzeli de kardeşlik hayrıdır. İnsanlar birbirini tanımadıkça birbirleriyle kardeş olamadıkça bu hayırları yapamaz insanlar. Hayırları insana yaptıran, kardeşlikteki ilginin kuvvetinden ileri gelir.
Hayâ ve mürüvvet! Hayâ ile mürüvvet, insanı amel-i sâlihe zorlayan bir kuvvettir. Hayâ içerde bir kuvvettir ki insanı iyi işlere sürükler, sevk eder ve kötü işlere de engel olur. Buna hayâ derler.
Dininin icabı olsaydı kendisi de onu yapmayacaktı. Bunu yaptığından dolayı bu işleri cahiliye intikamı ile yapıyor demektir. Onun için kıymeti yoktur, âhirette mesûldür.
Koyunları kestiğimiz vakitte o koyunun âzâsı nelerden ibaretse; “Yâ Rabbi! Beni de cehennemden onların dolayısıyla âzat eyle!” der. Bismillâhi Allahu ekber, der keser.
İkinci bir şey daha var: Bismillahsız kesilen hayvan da yenmez. Kasten bismillah demeden kesilen hayvan da yenmez.
Ölmüş hayvan da yenmez. Bunlar İslâm da bilinmesi lazım olan şeyler. Hatta derler ki; “Avcı ava gittiği vakitte silahını uzatıp atarken bismillah demezse onun vurduğu av da câiz değildir.”
“Denizde balıkçı ağını atarken bismillah deyip atmadıysa tuttuğu av da câiz değildir.” derler. Bereket İmâm-ı Şâfiî’ye, o câizdir, demiş.
El idrâru fi’l vasıyyeti mine’l-kebâiri.
Vasiyet! Her müslümanın vasiyeti cebinde bulunacak yahut yastığının altında bulunacak. Üç gün bir yerde misafir de olsak orada bir vasiyetnâmemiz bulunması lazım. Çünkü hayat denilen şey elimizde değildir. Ne zaman intikal olacak, irtihal olunacak; kimse bilmediği için vasiyeti cebinde bulunması lazım. Alacağını vereceğini bildirmeli. Kendisinin de mü’min olduğunu, ehl-i imandan olduğunu, insanlara; “Siz şahit olun, ben Allah’ın birliğine peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Resûlü olduğuna, kitabına ve sâir amentü icaplarına iman etmiş bir mü’minim.” diyerek etrafındakileri de şahit tutmalıdır, söylemelidir ki yarın âhirette gördüğünde onlar da ona şehadet edebilsin. Öldükten sonra musalla taşında; “Nasıl biliyorsunuz? İyi biliyor musunuz?..” Onun da faydası vardır ama asıl fayda ölmezden evvel etrafındaki insanlara kendisinin mü’min-i muvahhid olduğunu duyurması lazım.
Burada bir vasiyet edeceğiz. Vasiyet: “İşte sana şu kadar, buna bu kadar. Cami yaptırın, çeşme yaptırın, yol yaptırın…” Parasından veriyor.
Mirasta vasiyette üçte bir hakkı var. Mesela 300 bin lirası varsa hükmü ancak 100 bin lirasına geçer. 200 bin lirasına hükmü geçmez. O, mirasçının hakkıdır. Ona elleşemezsin. “Şunu yapın bunu yapın…” diyerek ancak 100 bin lirası için bir vasiyet yapabilir. Tutarlar-tutmazlar, o ayrı mesele. Fakat evlatlar arasında birisini daha çok seviyor birisini de pek sevmiyor. Çoğunu sevdiğine verip de azını sevmediğine bırakmak bu istidrar, zarar veriyor. Mirasçıya zarar mine’l-kebâir, kebâirdendir.
Bazen olduğu gibi mirasçıma kalmasın diye dışarıdan bir adam arıyor, sevdiği bir adam buluyor. Malımı sana intikal ettirdim, diyor. Tapusunu da yapıyor. Mirasçı öldüğü vakitte eline bir şey geçmiyor. Bu da kebâirdendir.
El a’mâlü indallâhi seb’aten. Amelâni mûcibâni ve amelâni bi-emsâlihimâ.
El a’mâlü indallâhi seb’aten. “İnd-i ilâhiyede ameller yedi çeşittir, yedi kısım üzerinedir.”
İkisidir ki bunlar mûcibân dediği cennetlik, cenneti icap ettirirler yahut cehennemi icap ettirirler.
Ve amelâni bi-emsâlihimâ. “İki amel daha vardır ki bunlar da misli mislinedir.” Amelün bi-aşri emsâlihi. “Bir amel daha vardır ki on misli artar.”
Ve amelün bi-seb’ımietin. “Bir amel vardır ki yedi yüze kadar artar.” Ve amelün lâ ya’lemu sevâbe âmilihi illallâhu. “Bir amel daha vardır ki ancak onun sevabını Allah bilir.”
Birisi ancak misli misline, birisi on, birisi yedi yüz, birisinin sevabını Allah’tan başka bilen olmaz.
Fe emme’l-mûcibâni.
Şu iki mûcibât ki bunlar nedir?
Ve men lekıyallâhe ya’büdühü muhlisan. “Kim ki Allah-u Teâlâ’ya kulluğunu, Allah’a olan kulluk vazifesini ihlâs ile yapıyor.”
Kandırmak için riyakârlık için bir şeytanlık için değil sırf Allah için hem de ihlâs ile!
Lâ yüşrikü şey’en. “Bununla beraber şirk de koşmuyor.” Vecebet lehü’l-cenneh. “Şirk olmadan ihlâs ile Allah’a ibadet eden adama cennet vacib.”
Ve men lekıyallahe kad eşrake bihi. “Yine onun aynı bir kimse de Allah’a, şirk koşuyor.” Vecebet lehü’n-nâr. “Buna da cehennem vacib olur.”
İkisi vacib de birisi cennet birisi cehennem!
Şirk meseleleri de uzun derstir!
Ve men amile seyyieten. “Bir insan günah işledi.”
Hasenede, iyilik yaparsa bire on; günah işlersen bire bir!
Cüziye bi-mislihâ. “Bir günaha bir günah yazılır.” Ve men amile haseneten ve men hemmen. “Bir amel işledi de bir niyet etti. Bir hayır edeyim, dedi. İçerisinde niyet etti fakat hayrı yapamadı. Niyetiyle yine ona bir sevap yazılır.” “Eğer o niyet ettiği hayrı yapabilirse on sevap alır.” Ve’s-sıyâmu. “Eğer oruç tuttuysa” Lillâhi “bu tuttuğu oruç ister Allah-u Teâlâ için olsun.” İster Ramazan’da, ister Ramazan’ın gayrısında ki tuttuğu nafile oruçlar lâ ye’lemü sevâbe âhirihî illalllah “bunun sevabını Allah’tan başka kimse bilmez.” Buna insanların takdire güçleri yetmez.
Allah hayırlara cümlemize nasip etsin.
El-iktisâdü. İktisat “orta gidiş.” Kim olursa olsun!
El iktisâdü fi’l fakr ve’l gınâ “Zenginlikte de fakirlikte de iktisat orta hâlli olan, orta yürüyüşte olan.” İnsan çok buldum diyerek çok yemekle mesuldür. Çok da olsa serveti, yine iktisattan ayrılmayacak.
El iktisâdü fi’n-nafakati nisfu’l-meî’şeti. “Nafakada iktisat kazancın yarısını temin eder. Kazancı yarı yarıya önler.”
Mesela bir insan on lirayla geçiniyorsa iktisat sayesinde beş liraya da geçinir.
Ve’t-teveddüdü ile’n-nâsi nisfü’l-akli. “İnsanların kendini, nâsı sevdirmesi, nâsın kendisinin insanları sevdirmesi insanların da onu sevmesi; aklının yarısıdır.”
Aklı bütün akıl değil de insanın başkalarını sevmesi başkalarının da onu sevmesi aklının yarısına delalet eder. Sevdiriyor.
İnsanlar bir şey gibi mesela tabiri müşkül, hayrı severler. Hayra karşı, hayır yapan insanlara karşı içlerinden hayırlara karşı bir muhabbet, bir sevgi doğar. Hayırlardan uzak olan insanları da insan sevmez. Cibilliyet iktizası! Cibilliyet-i insâniye hayır yapan insanları sever, hayırdan uzak kalan insanları sevmez. Cimri tabir ederiz biz bu insanları ya, bu cimrileri sevmez.
Demek ki insanlara kendisini sevdirebilmek için insanların en evvel önce yapacakları şey hayır hasenâtlarının bol olmasıdır. Bu hayır hasenatın bolluğu dolayısıyla insanlar onu severler. Cimri olursa insanlar istemez. Bu sevdirmek aklın yarısına delalet eder, buyurmuş.
Ve hüsnü’s-süâli nisfü’l-ılmi. “Bir de mesele-i dîniyeden, herhangi bir meseleden soruyorsunuz ama güzel bir sual ile; karşındakini tecrübe etmek için karşındakini aldatmak için karşındakinin değerini anlamak için değil de; bilmediğin bir şey var. O bilmediğin şeyi öğrenmek için soruyorsun. Bu da ilmin yarısıdır.”
Çünkü senelerce okumakla kitaplar bitmiyor. Bunların hepsini okuyayım da bulayım dersen işin içinden çıkamazsın. İyisi mi bilene sordun mu bir dakikada iki dakikada hâllolur mesele. Bu da ilmin yarısıdır, demişlerdir. Onun için daima insan sorucu olmalı, öğrenici olmalıdır.
El-iktisâdü nisfu’l-ayşi ve hüsnü’l-hulukı nisfü’d-dîni.
El-iktisâdü nisfu’l-ayşi.
Ayş: Hayat.
Hayatın yarısını iktisat temin eder. İktisada insanların zengin de olsa alışması lazım. Çünkü dünyanın bin türlü hâli var. Bugün bakarsın zengin, yarın Allah esirgesin bir kaza olur, bir felaket olur sen de düşersin bir fakirliğe. Düştüğün vakit o zaman sıkılırsın, bunalırsın. İktisat hâline alışmamışsın.
“Ama Allah kerîm derim…”
Öyle iş yok. İnsan, Peygamber’in dediğinin dışarı çıkmamalı. Peygamberimiz bu yolu gösteriyor bize. Daima iktisat ile hareket et. Artırıyorsan ver fakir fukarâya, ver hayır cemiyetlerine ver zuafâlara…
İslâmiyet güzel ahlâktan ibaret, denmiştir.
Ve hüsnü’l-hulukı nisfü’d-dîni. “Güzel ahlâk dinin yarısıdır.”
Yarısı ibadet, yarısı da demekki güzel ahlâk ile temin olunuyor. Yarısı ahlâk yarısı da ibâdât ü taat oluyor. İbâdât ü taat var, ahlâk yok ise yarımdır o. Yarım adam nasıl işe yaramazsa yarım iş de hiçbir işe yaramaz. Onun için doktorluğu yarım olan adamı candan eder derler. Dindeki yarım adam da adamı dinden çıkarır, derler.
Allah kusurlarımızı affetsin. Tevfikât-ı samendâniyesine mazhar eylesin. Dünyada âhirette hakiki müslüman olarak yaşayabilmek devlet şerefine Cenâb-ı Hak cümlemizi nâil eylesin. Son nefeste de Lâ ilâhe illallah Muhammedür resûlullâh’ı ihlâsla söyleyerek âhirete göçen kullarının zümresine ilhâk eylesin.
Lillâhi’l-Fâtiha!
Muhtaca Yardım,
Komşu Hakkı, Temizlik,
Kadının Namazı,
Safları Sık Tutmak,
