Yakin, Afiyet, Ramazan Orucu, Namaz, Zekat Vermek, Komşu Hakkı

Yakin, Afiyet, Ramazan Orucu, Namaz, Zekat Vermek, Komşu Hakkı
el-Hamdülillah, sümme el-Hamdülillah, el-Hamdülillahî hedâna lihâza vema künnâ linehtediye levlâ en hedânallah.Vema tevfîki illa billah aleyhi tevekkeltu ve ileyh.
Neşhedü en lâ ilâhe illâlahu vahdehu lâ şerîkeleh. Veneşhedü enne Muhammeden abduhu ve habibuhu veresuluhu. Allahümme salli vesellime ve barik alâ hazen nebiyyu kariybu ve Resulu Seyyidul senedil azim fi kalbirrahim seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.
Fe men ya’me’l-miskâle zerratin hayran yerahu.
Ve men ya’me’l-miskâle zerratin şerran yerahû.
Bir miskal miktarı da şer yapmışsın. Ehemmiyet de vermiyorsun yani, bir sinek öldürmüşsün farz et; bir şey değil de misal, o da arz olunacak. Hiç kıymet vermediğin en ufak bir şer de arz olunacak. O iyisini de göreceksin kötüsünü de göreceksin.
Onun için İnnâ enzelnâ sûresinin mâbâdidir ki bu sûreyi zannedersem sekiz defa okumak Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın bir hatmine muadildir.
Elâ inne’n-nâse lem yü’tev fi’d-dünyâ şey’en hayran mine’l-yekîni ve’l-âfiyeti fe selûhümallâhe.
“Ey insanlar! Âgâh olun, mütenebbih olun! İyi bilin, iyi anlayın ki dünyada yakîn ve afiyetten daha hayırlı hiçbir şey yoktur.”
Zannedilir ki dünyada paran çok olursa malın çok olursa vücudun da sıhhatli olursa en iyi şey o; hayır hiç de öyle değil. Evet, mal ayrıdır, sıhhat yine ayrıdır fakat asıl maksut olan yakîndir.
Yakîn nedir?
Senin beni görmen, benim seni görmem yakînendir. Konuşmamızı yakînen duyuyorsunuz, yakînen işitiyorsunuz. Bu yakîndir ki âhiretin bunun gibi olduğuna, içerisinin güzelce inanmasıdır.
Ki ve hüve malebe Allahu kulubehüm nuran. Bu gözle görünmez, bu gözle görünen yakîn bu dünyaya aittir. Bir de bu gözün içerisindeki basiret denilen iç gözü vardır ki bu gözün içini Allahu Teâlâ nur ile dolduğu vakitte o nurlar vasıtasıyla görülür. O hâllere bu zaman aynen gördüğüne nasıl inanıyorsa bu göz; nuruyla da iç nuruyla da gördüklerine aynen öyle inanır.
Şerallahu bihi suduren “Bu gönüller göğüsler genişler genişler. Bi haysu tefirul ahiretihüm kelmuaye Bu âhiret şu dünyada gördüğümüz gibi olur insanın gözünün önünde.”
Buna yakîn diyorlar. Âhiret başka bir âlemde. Başka âlemde olduğu halde görmüyoruz. Fakat insanda öyle bir his, kabiliyet, yakîn hâsıl olacak ki sanki gözünün önündeymiş gibi. Mesela rüyada biz Kâbe’yi gördük de sanki gözümüzün önünde görüyormuşuz gibi. İşte bu da Allahu Teâlâ’nın verdiği nur vasıtasıyla, bu âhiretti hakikaten görüyormuşuz gibi burada amellerimiz tartılıyormuş gibi inancın hâsıl olacak.
Allahu Teâlâ;
Fe men ya’mel miskâle zerratin hayran yerahü ve men ya’mel miskâle zerratin şerran yerahü.[1] âyetini hemen bilmeyen yok bizim müslümanlarda! Bunu bildiğimiz halde her zaman da okuduğumuz halde içimizdeki inanç, ağzımızdan çıkan bu kelimeye uygun değildir.
Bu ne zaman uygun olur?
Ne zaman yakîn sende hasıl olursa bende yakîn hasıl olursa o yakînden sonra bu sözler tezahür eder. İçimizde yakîn hâsıl olur. Onun için tasavvufun lüzumu pek muhakkaktır ki insan bu âleme layıkı vechiyle inanabilsin.
“Birisi yakîn birisi de afiyet! Bu ikisini Cenâb-ı Hak’tan isteyiniz.” diyor Cenâb-ı Peygamber. Bu iki şeyi Cenâb-ı Hak’tan isteyiniz: “Yâ Rabbi, bana yakîn ver!”
Elâ inne külle müskiran harâmun. Haram, içkinin fena olduğunu herkes bilir. İçen de bilir içmeyen de bilir. İçki evvela keyif veren bir şey ve arkası çok belâlı, fena bir şey. Bunu içen müptelalıları da pişmandırlar ama o şeye düşmüştür bir kere. Felaketin içine düşmüştür. Allah kurtarsın hepimizi.
Bu bilgi kâfi gelmiyor. Hem paramızı götürüyor hem ahlâkımızı götürüyor hem çoluğumuza çocuğumuza zarar veriyor. Her şeyimize zarar veriyor. Bunu biliyoruz, bildiğimiz halde de bunun müptelası olarak bunu kullanıyoruz. Demek ki yakînimiz yok. Kuru bir bilgi. Yakîn hâsıl olsa içmez insanlar onu. Yakîn hâsıl olsa hem günahtır der; vücuduma zararlıdır, malıma zararlıdır der; onu zorla da içirseler yine içmez. Ama yakîn hâsıl olunca onu yapmaz. Yakîn olmayınca tevbe ederim, der şöyle der böyle der. Kendisini aldatır.
Ve külle muhadderrin harâmun.
Muhadderr; Afyon gibi, bu afyona benzeyen içkinin gayrı olan otlardan hâsıl olan içki. Bu da haramdır.”
Buraya dikkat edin!
Ve mâ eskera kesîruhu harume kalîlühu. “Bir şey ki mesela sigara, bir tanesi bir şey yapmıyor, içiyor onu herkes; iki, üç, dört, beş; bir paket içiyor herkes. İki paketi içiyor bir şey yapmıyor. Ama bunu birbiri üzerine daimî bir şekilde içtiğin vakitte adamın kafasını döndürüyor. Bir iki içiyorsun da aldatıyor insanı. Birden içersen seni sarhoş yapar.
Seni sarhoş yapan mademki bu seni sarhoş yaptı, öyleyse onun bir tanesi haramdır. İçki, bir kadeh, adamı belki sarhoş etmez. İki kadeh belki sarhoş etmez. Herif yüz dirhem içiyor yahut büyük bir şişe içiyor; ancak o zaman sarhoş oluyor. Ama o büyük içtiği vakit sarhoş olduğu vakit bir kadehi de haramdır, hatta damlası da haramdır. Mademki sarhoş ediyor. Sigara da böyledir.
Ben bir arkadaşımı gördüm. Ramazan’dı, Ramazan olmak münasebetiyle gündüz oruçlu olduğu için akşama kadar içemedi. Orucunu açarken sigarayı hemen birbiri arkasından birkaç tanesini içince küt diye düştü. Gözümün önünde gördüm.
Demek ki birdenbire onun başına vurdu, aşağıya düşürdü. Demek ki insanı sarhoş edebiliyor.
Azı da haram!
Burada çok aldanıyor insanlar.
Ve mâ hammera’l-kalbe fe hüve harâmun.
Hamr, örtüden geliyor. Örten bir şey, aklı örtüyor, akıl zıvanadan çıkıyor. Dürüst hareket edemiyor. Akıl dürüst hareket edemediğinden sözleri bozuk oluyor, ayakların hareketi bozuk oluyor, yürüyüşü bozuk oluyor, bir de kalbi bozuyor.
Hammere’l-kalb. “Kalbi örtüyor.”
Düşünemiyor, idrak hissi kayboluyor, fehim kayboluyor, düşünce kayboluyor. “Kalp katılığı” diyoruz, “kalp karartısı” diyoruz, “gönül karartısı” diyoruz. Bunlar hâsıl oluyor, bunlar da ne gibi şeylerse bunlar hepsi de haramdır.
Vakt-i saadette ve daha sonraki zamanlarda hacılıkta ancak beş bin, on bin, yirmi bin kişi bulunabilirmiş. Hacda bu gün milyonluk insan bulunuyor. Fakat o gün on bin, yirmi bin, elli bin; bu kadarcık insan dünyaya ferman okuyordu, bu kadar azıcık insan dünyaya ferman okuyordu! Parası yok, malı yok, eşyası yok, topu tüfeği yok; o zamanın da büyük muazzam devletleri var, topları tüfekleri, malları mülkleri, her şeyleri o kadar kuvvetli fakat bu hiçbir şeyi olmayan ve sayıları da çok az olan bu ashâb-ı kirâm dediğimiz bahtiyarlar bu koca muazzam devletlerin ikisini de yıktılar. Buralara kadar bunları o az sayılarıyla bize teslim ettiler elhamdülillah.
“Bir gün gelecek bütün insanlar sizin üzerinize çullanacak, elinizden malınızı mülkünüzü almaya çalışacaklar, memleketlerinizi almaya çalışacaklar.”
“Yâ Resûlallah! Biz bu gün az olacak mıyız da onlar bizim üzerimize çullanacaklar? Azlığımızdan mı istifade edecekler?”
Lâ bel entüm kesîrün. “Siz çoksunuz. Çok olduğunuz halde onlar size tasallut edecekler, üzerinize çullanacaklar. Ve sizi çanaklardaki yemekleri yer gibi yemeye çalışacaklar. Çanaklardaki kaplardaki yemekleri yemeye çalışan insanlar gibi sizi yemeye çalışacaklar.”
“Neden bu yâ Resûlallah? Neden oluyor böyle? Biz var olalım da hem çok olalım da bunlara karşı böyle yedirttirelim kendimizi?..”
İki şeyden:
1. Hubbu’d-dünyâ.
2. Âcizlik.
Bunun için ashâb-ı kirâm korkmazdı. Yılmazdı. Açlığa susuzluğa hiç mi hiç ehemmiyet vermezdi ve o suretle de muvaffak olmuştur. Bugünkü insan her şeyin üstünde olduğu halde nimetlerin üstünde olduğu halde hepsi de âciz.
Ölümden korkma!
Ölümden korkuyor insanlar. Bugün insanlar ölümden korktuğu için her şeye tahammül etmeye çalışıyorlar. Aman bir zarar gelmesin bana, diyor. Biraz daha yaşayım, diyor.
Allah kusurumuzu affetsin.
Elâ inne raha’l-islâmi dâiratün kîle fe keyfe nasneu yâ rasûlallâhi kâle i’ridû hadîsî ale’l-kitâbi fe mâ vâfekahu fe hüve minnî ve ene kultuhu.
Elâ tes’elûnî mimme dahiktü acibtü min kadâillâhi li’l-abdi’l-müslimi enne külle mâ kadallâhu lehu hayrun ve leyse külle ehadin kâne kadâullâhi lehu hayrun ille’l-abde’l-müslimi.
Elâ tesmeûne u’büdû rabbeküm ve sallev hamseküm ve sûmû şehraküm ve eddû zekâte emvâliküm ve etîû zâ emriküm tedhulû cennete rabbeküm.
Bu da bir bizim için Allah’a ibadeti; beş vakit namazı kılma, Ramazan orucunu tutma, mallarımızın zekâtını vermek, bundan sonra amirlerimizin emirlerini itaat eden insanların cennete gireceğine en büyük tebşirdir.
Elâ tesuffûne kemâ tesuffu’l-melâiketü ınde rabbehâ yütimmûne’s-sufûfe’l-evvele ve yeterassûne fi’s-saffi.
Saflarımızın tanzimi hakkında Peygamberimiz’in bir emridir.
“Demek ki melekler Allahu Teâlâ’nın huzurunda nasıl saf tutuyorlarsa siz de huzur-ı ilâhîye geldiğiniz vakitte saflarınızı muntazam, dürüst ve sık yapınız.”
Onun için Resûl-i Ekrem her namazında ashâb-ı kirâma döner, suffû sufûfeküm diye tebliğatını yapar ve bazen de bu sözle pek bir şey yapamayan olursa safların arasına gider; “Sen ileri, sen geri…” diye safları tanzim ederdi.
Elâ la’netullâhi ve’l-melâiketi’n-nâsi ecmaîne. İyi duyun ve dikkat edin!
“Allah’ın laneti, meleklerin laneti, bütün insanların laneti şu insan üzerine olsun ki sayacak şimdi. alâ meni’ntekasa şey’en min hakkin benim hakkımdan bir şeyi noksan eden insana; Allah’ın Peygamber’in, Allah’ın melekleri ve bütün insanların laneti ona olsun.”
Resûlullah’ın hakkı nedir?
Onun emirlerine tazimi icap eden, vacib olan şeylerdir. Sünnetlerimiz Peygamberimiz’in sıfatı, boyu poslu, gözü kaşı cemâl-i şerîfi. Peygamber’e şemâilinde bir kusur isnad edersen; O en güzel sıfat üzerine yaratılmıştır.
Ecmelü’n-nâs ekmelü’n-nâs.
İnsanların ve bütün mahlûkatın en güzeli peygamber sallallahu aleyhi ve sellem. Her şeyi ona göre güzeldir. Esması, Peygamber Efendimiz’in iki yüz tane ismi vardır. Delâilü’l-hayrât kitabını okuyanlar bu iki yüz ismi bilirler: “Ahmed, Mahmud, Muhammed, Mustafâ, Hamîd… Bunlar bir evde asılı olursa bu isimlerin şerefine, hürmetine o eve yangın isabet etmez.” derler.
Bu isimlere de tazimsizlik yaparsan bu lanetin içerisine düşersin. Bunun için;
“İsmini Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem koyduğunuz çocuğun yüzüne vurmayın, ona sövüp saymayın, acı kötü söz söylemeyiniz! Çünkü bana dokunur ucu!”
Allah cümlemizi affetsin.
“İşte bu benim haklarıma muhalefet eden, tazimi icap eden şeyleri yapmazsanız Allah’ın laneti, peygamberin laneti, meleklerin laneti, o insanın üzerine olsun.” diyor.
Ve alâ men ebâ i’tratî ve alâ meni’stehaffe bi-velâtî ve alâ men zebeha li-ğayri’l-kableti Hayvan keserken de nasıl biz namazı kıbleye karşı kılıyorsak hayvanları da kıbleye karşı kesmemiz lazım. Gelişigüzel olmaz, hepsi ibadettir ve Allah’tan gayriye kurban kesilmez.
Bir büyük gelir. Mesela biz hacıdan gelirken; “Aman hacı için şu kurbanı keselim…” derler. Olmaz yahu, hacı için kurban kesilmez; kurban Allah için kesilir!
“Hacıyı da üstünden atlatalım…”
Böyle şey de yok. Kesersin, yemek mi yapacaksın dağıtacak mısın, yaparsın!
Ve alâ meni’ntekasa min velidihi ve alâ men beri emin mevâlihi ve alâ men serak amin menâri’l-ardi ve hudûdihâ. Menâri’l-ardi, Herkesin tarlası var ya; onun bir hendeği vardır, bir alameti, bir işareti vardır. Gece gelir ustanın birisi usulcacık kendi tarafından öte tarafa atar, “Burasıydı.” der. Komşusunun tarlasından bir karış yahut bir arşın yer çalacak.
“Komşusunun tarlasından çalmak için yer hudutlarını değiştirenlere de Allah’ın laneti olsun.”
Ve alâ men tehassara ve lâ hasûra ba’de yahyâ ibni zekeriyyâ.
Bu da çok mühimdir!
Allah’ın verdiği kuvvet olduktan sonra insanda gerek malî gerek bedenî; bekâr kalmak câiz değildir. Ama hasta olur, kuvveti olmaz yahut evlenecek kudreti olmaz, malî durumu olmaz; o müstesna!
“Malî durumu yerinde olduğu halde sıhhati de yerinde olduğu halde bu nimeti terk etmesi bu lanetlere müstahak olmasına vesile oluyor.”
Ve lâ hasûra ba’de yahyâ. “Bu ancak Yahya aleyhisselam’a mahsustur, başkası için câiz değildir.” Ve alâ racülin teennese ve alâ imraetin tezekkerat. “Kendisini kadınlara benzeten erkeklerle kendilerini erkeklere benzeten kadınlara da.” Ve alâ men etâ imraeten ve’btenihâ ve alâ men cemea beyne’l-ühateyni illâ mâ kad selefe ve alâ muğavviri’l-mâi’l-müsâbi ve ale’l-müteğavviti fî zılli’n-nezâli. “Gölgeliklere de def-i hâcet etmek.”
Gelip birisi burada oturacak dinlenecek; orayı sen pisliyorsun, affedersin, o adam gelip buraya otururken nefret ediyor. Buna da rıza vermiyor. Resûlullah; “Böyle şey yapmayın!” diyor.
Ve alâ men âzânâ fî sübülinâ. “Yollarda ezâ ve cefâ verenlere!” Ve ale’l-cârrîne ezyâlen. Yollarınızda kibrinden gururunda saltanatından dolayı eteklerini sürükleyerekten yürüyen, çalım satanlara ve ale’ş-şâribîne fedâlen. “İçki içenlere!” Ve ale’l-ma’kûsi niâlen. “Ayakkabılarını ters giyenlere de -nasıl oluyor onu bilemedim!”
Allah kusurlarımızı afv u mağfiret eylesin. Tevfîkât-ı samedâniyesine mazhar eylesin. Cümlemizi fazl u keremiyle nefsin, şehvetin, şeytanın elinden kurtulup o güzel cennetine müstahak, istihkak getiren kullarının zümresine kabul buyursun.
el-Fâtiha!
[1] 99/Zilzal, 7-8
Ramazanın Onbeşi,
Azimet Ruhsat, Ruhun
Allahı Bilmek,
Ramazan, Sünnetlere Uymak,
