Avcılık, Misafirlik, Komşuluk, İçki, Faiz, Rüşvet, Zekat, Cennet

Avcılık, Misafirlik, Komşuluk, İçki, Faiz, Rüşvet, Zekat, Cennet
Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdülillahi rabbilâlemin ve’l-âkibetü li’l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.
İ’lemû eyyühe’l-ihvân enne efdale’l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale’l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra’l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid’ah ve külle bid’atin dalâleh ve külle dalâletin fi’n-nâri. Ve bi’s-senedi’l-muttasıli ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İzâ erselte kelbeke’l-mükellebe ve zekerte ve semmeyte fe kül mâ emseke aleyke kelbüke’l-mükellebü.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl.
Her şeyin bir usûlü var. Matlup olan karnını doyurmak değil, lokmanın helal olmasına dikkat etmektir.
Şimdi, avcılık hususunda avı vurmak kolaydır. Fakat vurulan av besmelesiz vurulursa o besmelesiz kesilen hayvan gibidir. Besmelesiz kesilen hayvanın hali ne olursa besmelesiz vurulan kuş vesaire onun da hâli aynıdır.
Onun için nasıl ki bir koyunu alırken veya götürürken besmele çekmeniz kâfi değildir. Onu ne zaman keseceksiniz o zaman yatırır, bismillahi Allahuekber der kesersek o bismillah makbuldür. Binâenaleyh avcıların silah doldururken bismillah demeleri kâfi değildir.
Ya?
Onu atacağı zamanda bismillahı çekip atması lazımdır. Böyle yapmadığı takdirde besmelesiz kesilen hayvanlar gibi olur da.
Şimdi bu avlar bir köpekle tutuluyor. Bir de tabi böyle vurularak tazılarla olan avcılıkta Efendimiz buyuruyor ki;
İzâ erselte kelbeke. “Köpeğini işaret verdin yolladın. Köpek gidiyor ama.” el-Mükelleb. “Usta köpek.”
Her köpek olmaz. Her köpeğin işi değil, usta, ustalaşmış. Bu da hiç olmazsa üç tecrübe geçirir. Üç tecrübede hayvan avını yemeden getirirse bu demek artık usta olmuştur.
Ve zekarte ve semmeyte bismillah. “Hayvana gösteriyorsun avı gidip getiriyor.” Fe-kül mâ emseke aleyke. “Onun getirdiği avı sen yersin.”
Salarken bismillah diyeceksin. Onu dedikten sonra köpeğin tutup getirdiği senin için helaldir.
Ve in katele. “Hayvan yedi, katletti öldürdü. Öldürse de getirdi.” Ve in erselte kelbeke’l-lezî leyse bi-mükellebin. “Usta değil, ustalığı taahhuk etmemiş köpeğin.”
Yani terbiyelemiş daha. Avı getirmiyor sahibine. Bu köpeği gönderdiğimiz vakitte;
Leyse bi-mükellebin ve edrakte zekâtehu. “Fakat getirdi ama diri hayvan. Diri olduğu için hemen bismillah deyip kestik hayvanı. Kestiğimiz vakitte.” Fe-kül. “Bunu da ye, bu da senin için helal.”
Ve kül mâ radde aleyke sehmüke. “Ok attık, attığımız okla da vurduğumuz kuşu, o da bizim için helaldir, onu da yeriz.” Ve in katele ve semmillâhe. “Allahu Teâlâ'nın ismini anarak yaptığımız bu avlarda vurulsalar da ölseler de bu kesilmiş gibi olur, yani yemesi caizdir.”
İkinci bir hadiste yine;
İzâ erselte kilâbeke’l-muallemete. “Öğrenmiş köpek.”
Öğrenmiş köpeğin, yani usta köpek. Bu da üç defa avı sana getirmekle belli olacak.
Ve zekerte’smallâhi. “Allahu Teâlâ'nın da ismini andın, bismillah dedin köpeği yolladın.” Fe-kül mimmâ emsekne aleyke. “Bunun getirdiği sana helaldir, yersin.” Ve in katelne illâ en ye’küle’l-kelbü. “Öldürdü ama kendi yemek için öldürdü köpek.” Fe-innî ehâfü en yekûne innemâ emsekehu alâ nefsihi. “O zaman onu kendi için tutmuş demek ki, senin için tutmamış ki yiyor.”
Kendi için tutmuş yiyor, onu sen yiyemezsin artık.
Ve in hâletehâ kilâbün min ğayrihâ. “Avcılar çok, köpekler de çok yani köpekler hepsi birden gitti bir yere.” Fe-lâ te’kül. “O köpeğin getirdiğini yeme sen artık.”
Çünkü kimin köpeği getirdi onu, hangisinin köpeği olduğu belli olamayacak.
Ve in hâletehâ kilâbün min ğayrihâ fe-lâ te’kül. “Onu yeme.” Fe-inneke lâ tedrî eyyühâ katele. “Bilmiyoruz ki hangi köpek onu tuttu da kopardı.”
Onun ağzından mı aldı, nasıl aldıysa... Bu da öyle.
Ve in rameyte’s-sayde. “Oku attık kuşa.” Fe-vecedtehu ba’de yevmin. “Bugün değil de ertesi gün.” Ev yevmeyni. “Yahut daha ertesi gün avı bulduk.”
Orman bir yerde bulamadık, bir iki gün sonra bulduk.
Leyse bihi illâ eseru sehmike. “Baktık ki bizim attığımız ok bu hayvanın üzerinde. Bu bizimdir öyleyse.” Fe-kül. “Onu ye.”
Eğer göl gibi bir yerdeyse, deniz gibi bir yerde ise;
Ve in vekaa fi’l-mâi. “Eğer hayvan oku yedikten sonra suya düşerse.” Fe-lâ te'kül. “Onu yeme artık.”
Belki suda boğularaktan. Onun için kendisinin içi rahat olmaz.
Allah kusurlarımızı affetsin.
Yani avcılıkta en mühim olan şey, gerek tazısında gerek silahında ava atacağı vakitte besmeleyi unutmamak. Buna insanın kendisini alıştırmakla olur. Ağzına zikrullaha ve besmeleye alıştıran insan hiçbir zaman bundan gaflet etmez fakat bundan kafil ise attığı vakitte hiç haberi bile olmaz. O daima hemen gözü avdadır onun, hiç aklına Allah ismi gelmez. Onun için o câiz olmaz.
Onun için bu av hayvanları satılırken bazı insanlar özenir de alır. Bunlara dikkat edilmeli. Et çok her yerde elhamdülillah, eskisi gibi değil ki. Eskiden bulunmazmış da bir insan nafakası için bir av ararmış. E şimdi öyle değil elhamdülillah. Onun için avcının avına tenezzül etmemeli. Bugün çünkü bol, o hayvanın canını yakmaya lüzum yok. Olmasa neyse. Onu büyüklerimiz yapmış ama misafirler gelmiş gıda bulamamışlar.
Avcılığın şeklini öyle yapmışlar.
Onun için zaruret olmadıkça boşu boşuna dolaşmak var. Saatlerce dolaşırsın. Saatlerce dolaşmak iyi, idman yaparsın ama vakit de geçer, namaz vakti geçer. İbadet vakti geçer abdesti vakti geçer. Karın içerisinde, soğuğun içerisinde bu akıl işi değil ama Allah göstermesin. Bir kere bunlara müptela olunca insan terk edemiyor. Ama avda her zaman nasip olmaz ki insana. Birgün akşama kadar dolaşacaksın da.
Hac yolunda bir efendi yanıma düştü. Adanalı imiş. Bilgin bir efendi, yaşlı başlı. Evlat dedi sana bir nasihatım olsun iyi dinle dedi. Üç şeyi dedi insanlar bırakamaz. Avcılık bir, dilencilik iki, siyaset üç dedi. Bunların içine girdin mi bu bataktan kendini kurtaramazsın dedi. Onun birisini unuttuydum da, neydi acaba diye düşünüyordum, şimdi aklıma geldi.
İze’ste’zene ehadüküm selâsen fe-lem yü’zen lehû fe’l-yerci’.
Kapıyı çaldık tak tak tak, yahut zile bastık bir. Ses yok. Bir daha bastık ses yok. Bir daha bastık ses yok, döneriz artık. Dördüncü çalmaya yahut zırrrrr... diye uzun boylu çalmaya lüzum yok. Üç defa izin istedik izin çıkmadı. Belki bir ihtiyacı var, haceti var, bir şeysi var, falanı filanı var. Üç defadan sonra artık tekrar çalmaya lüzum yok.
Bunun ravileri uzun. İmam Malik, Ahmed b. Hanbel, Buhârî, Müslim, İbn Hibban Hz Ebû Musa’dan ve Ebû Sa’îd’den; Taberani ve Ziyâ el-Makdisî Cündüb hazretlerinden rivayet etmişler.
Onun için kapıları çalarken hem de acele etmemeli. Çalıyor, sanki kapının önünde adam bekçiymiş gibi açıversin kapıyı. Canım biraz bekle bakalım! Arkasından zır, arkasından zır, arkasından zır...
Yahu burada bekçi mi var? Kapının önünde nöbetçi mi bekliyor da sana kapıyı hemen şıp diye açsın! Biraz sabırlı ol bakalım, belki abdesttedir, belki helâdadır. Belki yatıyordur, dinleniyordur, her çeşitli hâli var evin. Belki evin içerisi dağınıktır hemen açmaya imkân olmaz. Teennî her şeyde iyidir.
İze’ste’zene ehadüküm ehâhu en yağrize haşebetehu fî cidârihi fe lâ yemna’hu.
Hepimizin ihtiyaçları olan duvarlar araya girdi. Komşu bizim duvara bir tünek koyacak, altına gölgelik yapacak kümes yapacak, oda yapacak ama direklerini bizim duvarın altına koyacak.
“Sakın buna siz mâni olmayın.”
“Bu duvar benim. Ne hakkın var senin benim duvarımın üzerine bu direği koymaya. Yap bir duvar kendin, koy üzerine.” sakın buna tenezzül etmeyin. Koysun, duvar orada boş duruyor. O duvarın üzerine komşundur, kardeşindir, koysun direğini yapsın yapacağı bir şeyini. Ondan sana bir zarar gelmez.
Onun için;
İze’ste’zene ehadüküm. “Rica ediyor, ben böyle bir şeye ihtiyacım var. Senin şu duvarın üzerine direklerimi koyayım yapayım.” Fe-lâ yemna’hu. “Ona mâni olma.”
İze’stehallet hâzihi’l-ümmetü’l-hamra. Hamr, mâlum içki, şarap. Yalnız bu hamr burada söyleniyor da, insanı sarhoş eden her şey. Neden olursa olsun, bugün cinsini, ismini bilmediğimiz bir sürü insanı sarhoş eden şeyler var. Bunların hangisi olursa olsun, “Bu helaldir.” diyerekten insan bunu içerse.
Bi’n-nebîzi. “Üzümün suyu, hurmanın suyu, hangisi olursa.”
Böyle bir laf ediyor.
Ve’r-ribâ. “Faiz haramdır.”
Faiz dediğin yahu alışverişidir bu, bunsuz iş olur mu?
Nasıl eşyayı satıyorsan beşe alıyorsun yediye satıyorsun. Bunu da ben böyle alacağım böyle satacağım. Bundan da kazanacağım diyor.
Ve’r-ribâ bi’l-bey’i. “Onun adını da bey’alışveriş koyuyor.” Ve’s-sühte bi’l-hediyyeti. “Rüşvetin adına da hediye diyor.”
Rüşveti de alıyor onun adına da hediyedir diyor.
“Bunlari böyle benim ümmetim yapmaya başlarsa.” Ve’t-tecerû bi’z-zekâti. “Zekâtı vermiyor ondan da cimrilik yapıyor.” Fe-inde zâlike helâkühüm li-yezdâdü ismen. “İşte artık onların helaklarının vakti gelmiştir.”
Ha, bunlara aklımız ermez. Cenâb-ı Hak her kavmin cezasını vermek için envai çeşit esbaplar halk eder.
Sen dersin ki;
“İşte terbiye olmamış. Anası vermemiş terbiye, mektepte de terbiye olmamış. Şu olmuş bu olmuş.”
Yok, Allah'ın yarattığı bir mahluktur da, aslanı nasıl yarattıysa, yılanı nasıl yarattıysa, insandan da arslan gibi yılan gibi mahlukları yaratır. Bize de ceza olur, ders olur.
Onun için bize düşen, tevbe edip Allah'ın emrine mutî, Peygamber'in emrine mutî, haramlardan sakınmak.
Şimdi bugün faiz kullanmayan tüccarı yüzde bir, iki çıkar mı bilmem? Yahut binde bir çıkar mı?
Herkes bundan olmaz başka türlü diyor, kurtuluş yok diyor.
Allah'ın yasağı bu?
Ama para kazanacağız?
İşte böyle bir yanar 15 milyon birden gider, milyarlar birden gider.
Allah cümlemize nasip etsin inşallah.
İze’stekarra ehlü’l-cenneti. “Cennete girdik. Girdiğimiz vakitte herkes yerine oturdu.” İştâka’l-ihvânü ba’duhum ilâ ba’din. “Ahmet Bey, bir görseydim şunu.”
Ahmet Bey’i arzu etti. Mehmet Bey’i arzu etti. Dostlarını hatırlıyor yani. İstiyor onlarla konuşsun görüşsün, iştâk.
Fe-yesîru serîru zâ ilâ serîri zâ ve serîru zâ ilâ serîri zâ. “Bakarsın onun köşkü, hiç istediği vakitte hemen Ahmet Bey'in evinin önüne gitmiş. Ahmet Bey'in köşkü de kalkmış onun kapısının önüne gelmiş, ikisi karşılaşır.”
Bu arzu olur olmaz tayyare mi dersin, televizyon gibi burada resim görüyorsun. Burada da aynı karşına geliyor, o orada bu burada. Bir düğmeye basmanın kâfi geldiği gibi.
Hattâ yeltekıyâ. “Karşılaşırlar.” Fe-yettekiü zâ ve yettekiü zâ. “Karşılıklı güzelce otururlar, o ona o da ona karşı.”
Fe-yetehaddesâni mâ kâne beynehümâ fî dâri’d-dünyâ.
Dünyada işte şöyle İskenderpaşa Camisi'nde gidiyorduk da hani oturuyorduk da yemeklerde yiyorduk da, işte ne güzel muhabbet ediyorduk. Zikirler yapıyorduk. Onlar o hatıraları orada bir bir tekrarlıyorlar. O da filan yerde şöyle yaptıydık, falan yerde böyle yaptıydık diye bir güzel güzel hatıralarını anlatıyorlar.
Fe-yekûlu yâ ahî. “Diyor, Ey kardeş! Hatırlıyor musun filan zamanındaki filan mecliste şöyle olduydu böyle olduydu. Hatırlıyor musun?”
Soruyor şimdi buna.
Fe-deavnallâhe. “Yalvarmaya başladık Cenâb-ı Hakk’a.” Fe-ğafera lenâ. “O da bize mağfiret etti.”
“Hatırlıyor musun?” diye bu arkadaşlar birbirlerine anlatabiliyorlar. Demek ki orada gitmekle yani ölmekle bu hatıralar sönmüyor. Sönmüyor, bunlar orada icap ettikçe tazeleniyor.
Allah hepimizi affetsin. Tevfikatı samadaniyesine mazhar etsin.
Bu iman kadar büyük lütuf yok. İman lütfuna mazhar olan bizler, kusurlarımız olmamak mümkün değil. Bu kusurlarımız inşallah rahmet-i ilâhiyenin karşısında eriyip gidecek ve bu sebeple bu cennetine nâil olacağız. Orada bu günlerimizi hatırlayacağız inşaallah.
Cenâb-ı Hak cümlemize tevfik buyursun, ihsan buyursun, in’am buyursun.
Sübhâne rabbike rabbi’l-izzeti ammâ yesifûn ve selamün ale’l-mürselîn velhamdülillahi rabbi’l-âlemîn el-Fâtiha.
Bina Yapmak,
Allahın Hayır Vermesi,
Allah Bir
Kavmin Hayrını İsterse,
