Muharrem Ayı İçindeyiz, Aşure, Hakka Girmek, Hayvanlara Eziyet, Oruç

Muharrem Ayı İçindeyiz, Aşure, Hakka Girmek, Hayvanlara Eziyet, Oruç
el-Hamdülillahi sümme el-Hamdülillah, el-Hamdülillahî hedâna li-hâzâ ve mâ künnâ li-nehtediye levlâ en hedânallah. Ve mâ tevfîkî illâ billah aleyhi tevekkeltü ve ileyhi ünîb.
Neşhedü en lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerike leh. Ve neşhedü enne Muhammeden abduhû ve habibuhû ve resuluhu. Allahümme fe-salli ve sellim ve bârik alâ hâze’n-nebiyyi’l-kerîmi ve’r-Resuli’s-seyyidi’s-senedi’l-azîm zi’l-kalbi’r-rahîm seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Salâten ve selâmen dâimeyni mütelâzımeyni ilâ yevmi’d-dîni ve sellem teslimen kesîrâ.
Emmâ ba’du yâ ibâdellah ûsîküm ve nefsiye’l-âsıyete bi-takvallahi ve tâ’atih. İnnellahe mea’llezîne’t-tekav vellezîne hüm muhsinûne.
Kâlellahu ve tebâreke ve teâlâ fî kelâmihi’l-hakîm:
Kul huvallâhu ehad. Allahüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad.
Sadekallahul azîm.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Muharrem ayının içinde bulunmaklığımız dolayısıyla bu aşûrenin sebeplerinden bahsedeceğim. Bunu hepimiz pek iyi biliriz ki yaptığımız aşûrelerle, yediğimiz dağıttığımız aşûrelerle bu ayın aşûre ayı olduğunu birbirimize duyurmuş oluyoruz.
Sebebi ne idi de bu aşûre oldu?
Bunu da şüphesiz bilirsiniz ama bir hatırlatmak olsun vazifem.
Cenâb-ı vâcibü’l-vücût hazretleri Nuh diye bir peygamberi gönderdi. İkinci baba tabir edilir. Birinci Âdem aleyhisselam’dan nesil geldi. Nuh aleyhisselam’ın devrinde tükendi. Nuh aleyhisselam’dan sonra ikinci insan nesli tekrar başladı. Onun için ikinci Âdem diye biliyorlar.
Bu peygambere Cenâb-ı Hak çok uzun ömür verdi. Rivayete göre 1500 sene yaşamıştır. Yalnız 950 sene peygamberlik devri geçmiştir. Bütün vazifesi insanları Allah’ın dinine davet idi. Fakat bu insanoğlu kadar korkunç bir mahluk yok zannediyorum. Kendisini yaratan, bu varlıkları yaratan Allahu Teâlâ’nın emrine inkiyâd etmek bir türlü istemediler nedense.
Nuh aleyhisselam’a da böyle isyan etti kavmi. Dinlemiyorlar. O emri ilahiyeye davet ediyor, gelin Allah’a kul olun, O’na ibadet edin, tevhid edin diyor. Onlar ise putlara ibadeti daha tercih ediyorlar.
Ve diyorlar ki birbirlerine karşı sizin babalarınız, dedeleriniz bilgisiz insanlar mıydı?
Dedeleriniz ve babalarınız elbette çok iyi büyük insanlar idi. Onlar bu puta tapar oldukları halde siz ne diye bu adamın sözüne aldanıp da o putlarınızı terk ediyorsunuz?
Birbirlerine bu propagandayı yaparaktan Nuh aleyhisselam’ın dinine girmekten men ediyorlar. Bu, bu kadarla da kalmıyorlar, Nuh aleyhisselam’a çok büyük acı tecavüzlerde bulunuyorlar. O kadar dövüyorlar ki öldü diyerekten bırakıyorlar.
Allahu Teâlâ’nın sabahleyin tekrar ona kuvvet vermesiyle yine davete başlıyor. Fakat işte bu insan bir türlü yola gelmiyor. Yola gelmemesi dolayısıyla Cenâb-ı Hak bir gün dedi ki o peygamberine;
Ey Peygamberim Nuh, sen vasna’i’l-fülke. [11/Hûd 37] “Bir gemi yap.”
Bilmem dedi ben gemi yapmasını.
Melekleri vasıtasıyla Cenâb-ı Hak ona öğretti geminin yapılmasını. Gemiyi yaptı, iman edenlerle sair alabildiklerini aldı. Yerden ve gökten ikisi birden su kaynamak suretiyle yeri su doldurdu.
950 sene bir peygamber davet ediyor da icabet etmiyorlar. İcabet eden gayet az ve zuafâ tabakası. Öteki mütekebbir varlıklılar hiç yola gelmiyorlar.
Onun için Cenâb-ı Hak bunların köküne son vermek üzere yerden ve gökten suları indirerekten suya boğdu ortalığı. Kurtuluş günü aşûre gününe denk geldiği için gemi de kalan erzakları topladılar, neler kaldıysa herkesin yiyeceklerinden, o yiyecekleri pişirdiler adına da aşûre dendi. Mahlut [karışık] bir yemek; buğdayından, fasulyesinden, nohudundan, merceğinden gördüğünüz gibi. Herkesin birer parça bir şeysi kalmış, onlar bir araya getirildi pişirildi, onun adına aşûre dendi.
Bu aşûre dediğimiz günün asıl adı âşe nûran’dır. Sen zalimler gibi ölüme mahkûm olaraktan Allah’ın gazabında olaraktan yaşama. Peygamberler gibi nurlu olaraktan nur içerisinde yaşa ve onların yolundan katiyen ayrılma. Çünkü Allah’a isyan edenlerin, Allah ve Peygamber yolunda gitmeyenlerin akıbetini göstermek için bir ibret olarak Cenâb-ı Hak bu vakayı ihdas etmiş, bize de her sene bunu hatırlatıyor.
Bak, isyan edenlerin hâli neye uğradı?
Bütün peygamberlerde böyle olmuştur.
İsyan edenlerin hâli ne oldu?
Şimdi bir tane Nuh’un vakası özellikle zikrolunuyor. Ama hep bütün vakalar buna muadildir. Bir çeşit değil ki. Yalnız su ile boğmaz, ateş ile boğmaz, çeşitli felaketler var. Yaşar da insan ölümü istemez. Bu da bir felakettir yine.
Onun için Allah cümlemize intibahlar nasip etsin. O peygamberlerinin izinden ve kitabının izinden ayrılmayan bahtiyar kullarının zümresine sizi de bizi de ilhâk eylesin.
Bunun kıssası uzundur. Ayrıca bir Nuh sûresini Cenâb-ı Hak zikretmiştir Kur’an’da. Bir sûre vardır, Sûre-i Nûh derler ismine. Sırf bu Nuh aleyhisselam’ın vakasını zikreder. Nuh aleyhisselam’ın vakasını bize hatırlatır ibret alsınlar diyerekten. Onun için ibret çok büyük bir derstir.
Büyüklerimizden birisi demiş;
“Bir göz ki ibret almaya nazarından
Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde.”
Demiş.
Bir göz baktığından ibret almıyorsa o göz sahibine dost değil düşmandır. Gözleri Allah vakalardan, hadiselerden ibret alsın, hareketini ona göre tanzim etsin diye vermiştir. Onu da önümüze koymuştur. Ve döner bir şekilde önünü de görsün icabında arkasını da görsün diyerekten vermiştir.
Onun için gözün kıymeti çok yüksektir. En başta vazifesi ibret almaktır. İbret alamayan bir göz sahibinin düşmanıdır demişler.
Bunun yanında bizim büyüklerimizden Abdulhâlık-ı Gücdüvanî denilen bir zatın oğluna olan nasihatlerinden birkaç tanesini söyleyeceğim.
Bu Abdulhâlık-ı Gücdüvanî aslen Malatyalıdır. Anası bir melik hükümdar kızı, oğlu da oranın alimlerinden bir alim. Buhara’ya hicret etmişler, orada tavattun [1] etmişler, orada Abdulhâlık-ı Gücdüvanî dünyaya gelmiş, ilmini orada tamamlamış ve büyüklerimizin sırasına girmiştir. Sonra Şam’a gelmiş. Şam’da, bu hareketler için de bir sebep söyleyeyim.
Diyorlar ki bizim büyüklerimiz, bir insan bir yere alıştığı, ünsiyet ettiği o yerden hoşlanıyor, nefis o yerde kalmasını istiyor, memnun oradan. Ona hareket lazım. Orasını bıraksın o başka yere gitsin diyor nefse rahatlık vermemek bakımından.
Şam’da insanların kemâle ulaşmasına çalışmış ve oğluna orada iken şu nasihati vermiş.
Yâ ibnî ûsîke bi-tahsîli’l-ilmi ve’l-edeb.
Oğluna olan nasihati benim hoşuma gitti de onun için siz kardeşlerime duyurmayı arzu ettim.
Ûsîke bi-tahsîli’l-ilmi ve’l-edeb. İkisini yan yana koyuyor. İlm ü edep tahsilini sana vasiyet ederim.
İlk sana nasihatim ilm ü edep tahsil etmek olsun. Büyüyeceksin yarın cemiyetin içerisine karışacaksın, büyük adam olacaksın inşallah, fakat vazifen tahsili ilm ü edep olsun.
İkisinin yan yana oluşunda çok mana var. İlim çok bugün, dünya ilimleri sayısız, bilemeyiz adetinin ne kadar olacağını. Bunu bilenler de çok yine az da değil, ama edep çok az.
İyyâküm ve’l-yemîne’l-fâcirati fe-innehâ tezeru’d-diyâra belâkia ve’l-kezibü küllühû ismün.
Allah hepimizi bu dil alışkanlığından muhafaza etsin. Bu bazı ufak esnaflar vardır ki yemine alışmışlardır. Mesela pırasa satıyor, patates satıyor, soğan satıyor. Gayet ehemmiyetsiz şeyler yani. Bunu, 10 kuruş ister mesela dersin ki;
“Yedi buçuğa vermez misin?”
“Vallahi olmaz!” der.
Olur ama bu yemini işte o araya sokuyor işte. Bu câiz olmayan bir şey artık. Hatta büyük esnaflarda da olsa yine ortaya Allah'ın ismini koymamalı. Alırsa alır almazsa almaz ne yapalım.
Yeminle mi satacaksın malını?
Bunlar yalan olursa insanın üzerine büyük günahları getirir.
Onun için diyor ki; yalan zaten hepsi günahtır. Bir de bunu yeminle tekit ediyorsun, o zaman oluyor günah-ı kebâir. Onun için kebâiri şöyle saymış;
Şirk etmek bir, Allah'a şirk etmek, Valideyne âsi olmak iki, adam öldürmek üç, bir de yalan yere yemin etmek dört.
Bunlara kebâir diye dikkat edeceğiz.
İyyâküm ve’l-cülûse bi’t-turukâti fe-in ebeytüm fe-a’tu’t-tarîka hakkahû ğaddu’l-basara ve keffü’l-ezâ ve raddü’s-selâmi ve’l-emru bi’l-ma’rûfi ve’n-nehyü ani’l-münkeri ve irşâdü’s-sebîli.
Bu durup konuşmalar yol üzerlerinde çok yapılıyor bunlar. Yol kimsenin hakkı değildir, o gelip geçecek insanlar. Hele bazı arabacılar arabalarını durduruyorlar. Bir muhabbet olsun yahut bir şey olsun. Durmaya hakkın yok. Hele bugün eski güne de benzemez artık. Herkes akın halinde arabalar geliyor. Bir kişi durdu muydu arkada 100 tane araba sıralanıyor.
Niçin?
O adam bir şey söyleyecek.
Sırası değil, onu başka bir zamanda başka yerde yap. Yolun hakkını verin, durmayın yolda.
Hakkı nedir?
Gözleri yummak.
Niçin?
Gelen geçene bakmayacaksın yani orada. Gözün yumacaksın.
Onun için gözü yummak ğaddu’l-basara.
Ve keffü’l-ezâ. “Kimseye de eza etme.” Ve raddü’s-selâmi. “Selam verirlerse aleykümselam diyerekten selam verenlerin selamını alacaksın.” Ve’l-emru bi’l-ma’rûfi. “Madem ki yolda duruyorsun, bir işin var bir vazifen var. Öyleyse emri maruf yapacaksın, Allah'ın emrini söyleyeceksin.” Ve’n-nehyü ani’l-münkeri. “Fenalık varsa onlardan men etmeye çalışacaksın.” Ve irşâdü’s-sebîli. “Yollarını kaybedenler varsa onlara da yollarını göstereceksin.”
Kolay değil.
İyyâküm ve’t-taâme’l-hârra fe-innehû yezhebü bi’l-beraketi ve aleyküm bi’l-bâridi fe-innehû ehneü ve a’zamü beraketen.
Yemeklerin sıcak yenmesini de istemiyor Efendimiz. Yemekler sıcak olursa yiyemezsiniz. İşte ağzınız yanar, kim bilir daha ne gibi zararları vardır. Ondan men ediyor. Hele Arabistan gibi bir memlekette sıcak yemeğin daha zararlı olduğunu beyan ediyor. En zararlarından birisi de bereketi gider diyor. Yersin karnın doymaz. İnsaflı yiyemiyorsun.
İyyâküm ve'l-humrate fe-innehâ ehabbü'z-zîneti ile'ş-şeytâni.
Kırmızı renkleri beğenerekten onlardan yapılan esvaplardan men etmiş. Çünkü şeytanın beğendiği renklerin en şeysi kırmızı renkmiş. Binâenaleyh siz bu kırmızı renge pek özenmeyin.
İyyâküm ve müşârrate'n-nâsi fe-innehâ tedfinü'l-ğurrate ve tüzhiru'l-urrate.
Müşârra, şer ile mücadele. Mücadele.
"Yani şer işlemeyiniz ki size herkes mücadele edip neden bunu yaptın demesin."
Şerden uzak kalın. Müşârra.
"Bu mücadeleler gözün nurunu giderir ve içerideki yaraları, ayıpları meydana çıkarır."
İnsanlar birbirlerine kızdıkları vakitte söylemediği birçok sözleri de ilave eder söylerler. Onun için iyi değildir.
İyyâküm en tettehizû zuhûra devâbbiküm menâbira fe-innallâhe innemâ sehharahâ li-tübelliğaküm ilâ beledin lem tekûnû bâliğîhi illâ bi-şikki'l-enfüsi ve ce’ale lekümü'l-arda fe aleyhâ fa'kdû hâceteküm.
Hayvanların üzerine bindikten sonra o hayvanların üzerini kürsüye benzetmeyin. Onun üzerinde durup saatlerce konuşma yapmayınız. O hayvan sizi gidemeyeceğiniz yerlere götürmek için yaratılmıştır. Yoksa üzeri bir kürsü olarak yaratılmamıştır. Bindiniz mi onun yoluna devam edin.
İyyâküm ve't-ta'rîsü alâ cevâddi't-tarîki ve's-salâte aleyhâ fe-innehâ me've'l-hayâti ve's-sibâi ve kadâe'l-hâceti aleyhâ fe-innehâ mine'l-melâini.
Yol ortalarına inmek, onu da yapmayın diyor Efendimiz.
"Yolun ortasına inmeyin. Cevâddi't-tarîki. Oralarda namaz da kılmayın. Yoldur."
Bakınız yol olduğu için o yolda namaz kılmaya da müsaade yok. Herkesin geçimine aittir orası. Orası namaz kılınacak yer değil.
Fe-innehâ me've'l-hayâti ve's-sibâi. "Çünkü o yolların etrafları da yılan gibi ve başka korkutucu, yırtıcı hayvanların geçitleri de olur."
Oralara inerseniz, konarsanız size onların zararı da olabilir. Onun için oralara konmayın, durmayın.
"Oralara kazâ-i hacet de yapmayın."
İnsanların geçeceği yerdir. Oraya gelen insanlar sonra size lanet eder. Ondan da sakınınız.
Hani lanet olunacak şeyleri üzerinize çekecek hallerden uzak kalın.
İyyâküm ve'l-visâle kîle inneke tüvâsilü kâle.
"Size visalden de men ederim."
Dediler ki; "Nedir o visal? Sen yapıyorsun ya."
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem oruca niyet ederler, orucunu bir gün iki gün üç gün birbirine eklerlerdi. Visal.
Sen bizi men ediyorsun ama sen de yapıyorsun?
Ha o zaman dedi ki;
Kâle inneküm lestüm fî zâlike mislî. "Siz benim gibi değilsiniz ki!" İnnî ebîtü yüt'imnî rabbî ve yeskînî. "Ben yatarım fakat Rabbim beni yedirir ve içirir, doyurur."
Yani ben hissetmem o açlığı. Ama siz benim gibi olmadığınızdan dolayı bugünün orucunu yarına, yarının orucunu da öbür güne böyle eklemek suretiyle yapmayın.
İsmail Hakkı Bursalı, onun şeysinde gördüm. Takati olanların yapmasına izin vardır diyor. Takati varsa, genç adam kuvvetli adam, eklemek suretiyle yapabilir demiş. Fakat yapmamak daha âlâdır.
Fe'klefû mine'l-ameli mâ tütîkûne. "Amelden de gücünüz yetebildiğini yapın."
Gücünüzün yetemediğini kendinize yüklemeyin.
İyyâküm ve kesürate'l-halifi fi'l-bey'i fe-innehû yünfiku sümme yemhaku.
"Çok yemin ederek mal satmaktan sizi hazer ederim. Bu önden size bir para kazandırır ama arkasından çabucaktan bu gider."
Allah cümlemizi affetsin. Tevfikatı samadaniyesine mazhar eylesin. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in izi üzerine yaşayıp ölen bahtiyar kullarının arasına bizleri de kabul etsin.
[1] Bir yere yerleşme, orayı vatan edinme.
Muharremin Başı,
İhlas Suresi, Haramdan
Veren El
Olmak, Riya, En
