14.12.1986 - Adaletle Hükmetmek, Marufu Söylemek, Yemek Yeme Adabı

14.12.1986 - Adaletle Hükmetmek, Marufu Söylemek, Yemek Yeme Adabı
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ takdiyenne ve lâ tafsılenne illâ bimâ ta'lemû ve in üşkile aleyke emrün fe-kıf hattâ tebînehû ev tektübe ileyye fîhi.
Sadaka Resûlullâh fi mâ kâl ev kemâ kâl.
İlk hadis-i şerif Peygamber Efendimiz' in, Muaz b. Cebel radıyallâhu anh'e, "adaletle hükmetmek" konusunda bir tavsiyesi ile ilgili.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;
Lâ takdiyenne. "Sakın hükmetme, sakın bir hüküm verme." Ve lâ tafsilenne illâ. "Ve sakın iki kişinin arasında iki tarafı dinleyip de aralarını fasledecek, halledecek bir şey söyleme." İllâ bimâ ta'lem. "Ancak bildiğin konu üzerinde, bildiğin takdirde bu hükmü ver."
"Aksi takdirde iki kişinin arasında hâkimlik edip hüküm verme. İki veya daha fazla kişiyi dinleyip onlar hakkında bir netice söyleyip aralarını fasletme, halletme, haklarında hükmetme."
Ve in üşkile aleyke emrün. "Sana bir şey sorulduğu zaman, eğer senin biraz anlayamadığın bir şekilde olursa, sana müşkül gelirse, sana mahiyetini kavrayamadığın, bilemediğin, müphem bir tarzda gelirse, o işi anlayamazsan." Fe-kıf hattâ tebînehû. "Orada dur. Bilmediğin şeyde gözü kapalı hükmetme, dur; o iş iyice belli oluncaya kadar acele etme. Ondan sonra hüküm ver."
İyice aşikâr oluncaya kadar araştırıp bekleyecek. Tabi şahitlere başvuracak, belki başka türlü tahkikat, tetkikat yapacak.
"O iyice belli olmadıkça, sana aşikâr olmadıkça, o iş müphem bir durumdayken, karışık karmaşık bir durumdayken katiyen hüküm verme!"
Ev tektübe ileyye fîhi. "Veyahut karşılaştığın konuda bana bir mektup yazıp benden cevabı beklersin; böyle yapmadıkça sakın hükmetme."
"Bilmediğin, anlayamadığın bir meselede, öyle gözü kapalı, anlamadan bilmeden, lambur lumbur konuşup da bir şey söylemek doğru değil!" demek istiyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.
Muaz b. Cebel, Peygamber Efendimiz' in sahabe-i güzîninden bir zât-ı muhteremdir, Allah şefaatine nail eylesin. Onu vazifeli olarak Yemen'e göndermişti. Yemen'de hükmedecek, hâkim olacak, oradaki Müslümanlara başkanlık edecek. Müslümanlığa itaat etmiş olan, Nasrani olarak kalmış kimselere de hükmedecek, Resulullâh'ın emirlerini oradakilere tebliğ edecek ve orada Müslümanların mümessilliğini yapacak.
Böyle mühim bir vazifeyle gittiği için Peygamber Efendimiz kendisine birtakım tavsiyelerde bulunmuştu ki başka hadis-i şeriflerden onları da biliyoruz.
Bu hadis-i şerifte de; "Sakın bilmediğin konuda, bilmeden cahillikle iki kişi arasında hüküm vermeye kalkışma. İkisinin arasındaki meseleyi hall-u fasletmeye girişme." demiş oluyor.
Bilmeden müdahale yok. Hükmünü biliyorsa, meseleyi iyice kavramışsa olur.
"Eğer müphem ise, iş karışık ise, kendisine biraz şüpheli gelmişse, biraz karanlık noktaları var gibi gelmişse, o iş iyice aydınlanıncaya kadar; veyahut bana bir mektup yazıp da benden sana cevap gelinceye kadar hükmetme!" diyor Peygamber Efendimiz.
Hepimiz anlıyoruz ki bu, aşikâr olarak, adaletin yerine gelmesi için Peygamber Efendimiz' in titizlenmesinden kaynaklanıyor.
Muaz b. Cebel iyi bir insan, Peygamber Efendimiz' in sahabesi, itimat etmiş, onu bir beldeye hâkim olarak gönderiyor ama ona da sıkı sıkı nasihat ediyor.
Çünkü el-adlü esâsü'l-mülk, "Egemenliğin temeli, dayanağı adalettir, adalet temeline dayanır."
İnsanlar tek başına oldu mu nasıl hareket ederse etsin; istediği zaman kalkar, istediği zaman yatar uyur uyanır, yer içer, kendisine ait bir şey ama birçok insan bir arada olduğu zaman aralarında mutlaka adaletli bir mekanizmanın, bir sistemin yerleşmiş olması lazım. İhtilaf çıktığı zaman da orman kanunu olmamalı.
İnsanlar "orman kanunu" ile neyi kastediyor?
"Güçlü, pazusuna güvenen, yumruğu kuvvetli olan, en kabadayı olan dediğini yaptırır!"
Öyle şey yok! En zayıf olan dahi haklıysa hakkını alabilmeli.
Onun için Ebû Bekir radıyallahu anh Efendimiz halife intihap olununca dedi ki:
"Sizin en zayıfınız hakkını alıncaya kadar benim nazarımda en kuvvetli gibidir."
"Ben insanların nüfuzuna, çevresine, itibarına bakmam; bir kimseyi haklı gördüm mü yanında yer alırım. Öteki kuvvetli insanlarla bile çarpışırım. Kliklerle, guruplarla, eşraf ile, ağalarla çarpışırım ama hakkı tutarım."
Hz. Ebû Bekir Efendimiz, ne olursa olsun hakkı tutmakta.
"Filanca adam zayıf, ben şimdi onun tarafını tutarsam ben de onunla beraber yanarım, boş ver aldırma, varsın o ezilsin gitsin, kuvvetliden yana olayım!" demiyor.
"En zayıfınızın hakkı alınıncaya kadar benim nazarımda en kuvvetli gibidir, ben onun yanında yer alırım."
Kuvvetlinin yanında yer almak –sanki- hepimizin prensibi ya; "Benim nazarımda en zayıf en kuvvetlidir, ben onun yanında yer alırım. Sizin en kuvvetliniz de haksız olduğu zaman benim nazarımda en zayıf gibidir. Hiç perva etmem, hiç korkmam üstüne yürürüm, onu hak çizgiye getirinceye kadar, burnunu yerde sürttürünceye kadar üstüne varırım!" demiş oluyor.
İslâm'da adalet duygusu budur. Adalet, sevgi ve saygıyla bağlılık budur. Hepimizin adil olması gerekiyor. Hepimizin Müslüman olmak dolayısıyla adil insanlar olmamız gerekiyor.
Ne derecede?
Velev alâ enfüsiküm evi'l-vâlideyni ve'l-akrabîn. "İsterse hak ve adalet sizin aleyhinize olsa veyahut ana babalarınızın aleyhine olsa veyahut akrabanızın aleyhine bile olsa" yine adaletten yana yer alacağız.
"Evet, ben o işte hata etmişim, ben haksızım; işin doğrusu şudur." diyebilecek. "Evet, benim anam babam haksız; sen doğrusun, sen bu işte isabetlisin, onlar yanılıyorlar." diyebilecek. "Evet, o akrabam, dayım, amcam, teyzem, halam, eniştem haksız; doğru olan budur." diyebilecek.
Müslüman öyle diyecek; Allah Kur'ân-ı Kerîm'de öyle emrediyor. Adaletle hareket etmeyi, Kur'ân-ı Kerîm'de Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor. Adaletle hükmedecek olan insan, bildiği konuda konuşacak, bilmediği konuda susacak; "Bilmiyorum." diyecek.
Hz. Ali Efendimiz vaaza çıktığı zaman, emîrü'l-mü'minîn olarak halkın karşısına dikildiği zaman; kendisine çok sorular sorduklarında, bazılarına "Bilmiyorum." derdi. "Bilmiyorum. derdi çünkü bilmediğini ifade etmek de bir mertliktir.
İnsan her şeyi bilmez ki; "Ben o şeyi bilmiyorum. Tahkik edeyim, tetkik edeyim, söyleyeyim veyahut bir başkasına sorun." diyebilmesi lazım.
Herkes bu babayiğitliği gösteremezse; bilmediği konuyu "Bilmiyorum." diyemezse, o zaman yalan söyler, yanlış söyler, yanlış hükmeder, yanlış hâkimlik yapar, yanlış fikir ileriye sürer ve ortalık karmakarışık olur, bozulur gider.
Bugün birçok sıkıntılarımız, bilenin bilmeyenin ileri geri, ulu orta konuşmasından çıkıyor. Bilmeyen de konuşuyor. Hatta bilmeyen daha çok konuşuyor.
Adama soruyorsun;
"Ayet bilir misin?" Bilmez.
Hadis bilir misin? Bilmez.
Fıkıh okumuş musun? Okumamış.
Tefsirden haberin var mı? Yok.
Hadislerden ne haber? Malûmattar değil.
Arapçadan bilgin var mı? Yok.
Tahsilin dini bir tahsil mi? "Değil. Ama ben çok zeki bir adamım!"
Senin zekân başında paralansın. Senin bu zekânın bir kıymeti yok.
Birisi demiş ki, "İyi ki kaplanın kanadı yok!"
Kaplanın bir de kuş gibi kartal gibi kanadı olsaydı, insanlar yanmıştı. Uçardı; camdan girerdi, pencereden girerdi, insanları parçalardı.
Adam hem zeki hem de cahil. O zaman yandık. O zekâsıyla nice insanı aldatır. Bin dereden su getirir; ileri geri laflar söyler, lafı usturuplu kullanır, kelimeyi aldatacak tarzda idare eder, karşısındakine sezdirmeden insanları aldatır. Hı hı tamam, bilmem ne, hadi, öbür tarafa getirir.
Bir insan eğer içtihadın, hüküm vermenin ahkâmına, âletlerine, vasıtalarına sahip değilse, usullere vakıf değilse; o kimsenin hüküm vermesi doğru olmaz. Ama bütün şartlara sahip, dinin usulüne, asıl meselelerine vâkıf bir insan, bir konuda karar vermek durumunda olursa o karar verebilir. O karar verecek. Bu konuda bilgisi olmayan bu işlere burnunu sokmayacak. Cahil olan kimse karar vermeyecek.
"Efendim falanca şöyle dedi, filanca böyle dedi!"
Taşıma suyla değirmen dönmez. Kendinde fikir var mı? Kendinde bir bilgi var mı? Kendinde bilgi varsa konuş, yoksa hele bu din işi çok önemli bir şeydir. Din işi insanların itikadına taalluk eder, ahiretine taalluk eder; onun için burada bir insanın aldatılmasının zararı çok büyüktür ve aldatan insanların günahı çok fazladır.
Şu insanlara ben şaşıyorum ki evlerinde elektrik tesisatını bir cahil adama bağlattırmazlar. Çamaşır makinelerini bir cahil adama teslim etmezler. Teyplerini, radyolarını, televizyonlarını bilmeyen bir insana kurcalattırmazlar. Muhasebelerini bir muhasebe bilgisi olmayan lalettayin kimseye tutturmazlar. Ama dinlerine ait bir konu olduğu zaman hiç bilmeyen insanların fikrini dinlerler.
Olmaz!
Din bu kadar önemsiz mi? Senin dininin çamaşır makinesi kadar kıymeti yok mu? Ahiretinin senin teybin kadar, televizyonun kadar, videon kadar kıymeti yok mu? Onda titizleniyorsun, iyi ustayı bulmak için dokuz kişiye soruyorsun da ahiretine ait ince bir işi niye böyle olur olmaz herkesten dinliyorsun?
Bir de şu vardır: Bazı insan bilir; takvası olmadığı için, Allah korkusu olmadığı için çeşitli manevralar ve hesaplar yüzünden gerçeği söylemez. Müçtehit bir konuda bir şey söyleyecek. Bir kere konuyu mevzu olarak bilecek, mevzuya hâkim olacak. Ondan sonra da hüküm verecek olan insan takva ehli olacak.
Takva ehli olacak; herhangi bir sebepten bir tarafa meyletmeyecek. Hâkimin önüne iki insan geldiği zaman, birisi on bin liranın ucunu gösterirse, ötekisi bin liranın ucunu gösterirse; haksız da olsa "on bin lira daha fazla" diye, ona meyletmeyecek. Menfaati için ahiretini satmayacak, adaletten ayrılmayacak. Çok önemli bir şey!
Siz hepiniz hâkim değilsiniz ama şu duruma düşebilirsiniz, iki arkadaşınız arasında ihtilaf olur da onu çözümlemek durumuna düşebilirsiniz, bilmeden konuşmayın. Karıyla kocanın arasına ıslah meselesi bahis konusu olabilir; bilmeden konuşmayın. Daha başka bir mesele de olabilir.
Bu bilmeden konuşmamak, ancak bildiği konuda konuşmak size taalluk ediyor. Bir de mütehassıs olmayan insanın lafını da dinlemeyin. Bir de o var. Herkese kulak veriyorsunuz, herkes bir laf söylüyor; aklınız darmadağın dağılıp kalıyor. Umumiyetle Müslümanların durumu böyle oluyor.
İslâm hakkında herkes bir laf söylüyor. Kimisi dindarlığa "gericilik" diyor, kimisi şöyle diyor, kimisi böyle diyor. İyi bilen insanın, iyi bilmesinin yanında bir de Allah korkusu olan, takva ehli insanın sözünü dinleyeceksiniz. Öyle olmazsa yine aldatabilir. Bu işin içinde çeşitli oyunlar olabilir.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi kimseye zulmettirmesin, kimsenin zulmüne de uğrattırmasın; işler çatallaşıp çetrefilleştiği zaman hakkı görmeyi nasip eylesin ve hakka hakikate tâbi olmayı nasip eylesin. Yanlış yollarda yürütmesin, yanlış davaların peşinde ömür çürüttürmesin.
Lâ tekul bi-lisânike illâ ma'rûfen ve lâ tebsut yedeke illâ ilâ hayr.
Arkasından çok kaynaklarını zikretmiş. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'en Ebû Ümâme radıyallahu anh rivayet etmiş. Şöyle buyuruyor:
Lâ tekul bi lisâneke illâ ma'rûfen. "Dilinle ancak maruf olan şeyi söyle." Lâ tebsut yedeke illâ ilâ hayr. "Elini ancak hayra uzat."
"Elini ancak hayra uzat, dilinle ancak marufu söyle."
Maruf ne demek?
Emr-i mâruf nehy-i münker tabirinden bildiğimiz gibi aklın ve şeriatın güzel gördüğü, beğendiği şeydir. Bazen akıllar şeriatla tayin ve tahdit edilmezse yanlış şeyleri güzel görürler. Nefse tâbi olurlar, çirkin şeyleri, günahları da güzel görürler.
Akl-ı selîme ve şer-i şerîfe uygun olacak, salim bir akla uygun olacak, bir de şeriata uygun olacak; buna "maruf" derler. O halde biz daima marufu söylemekle emrolunuyoruz. Maruftan başka bir şey söyleme. Akla, şeriata uygun sözden gayri söz söyleme.
Peygamber Efendimiz' in bir başka hadis-i şerifte; "Ya hayır söyle ya sus." dediği gibi; söylediğimiz sözler daima din-i mübîne uygun olacak; Kur'ân-ı Kerîm'in ayetlerine, hadis-i şerifin hükmüne uygun olacak, akla mantığa muvafık olacak. Öyle değilse susacağız, söylemeyeceğiz.
Boş laf, malayani, gevezelik, safsata, asılsız esassız sözler, başkalarının lafları… Yani bize imanımızın gereği olan malzeme, elhamdülillah bize kâfidir.
Elini de hayırdan başka şeye uzatma. Başka bir işe girişme; "Ancak hayır işle, hayırdan başka bir işe girişme!" demek oluyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri sözü doğru, işi doğru olmayı cümlemize nasip eylesin.
Lâ taktaû'l-lahme bi's-sikkini fe-innehû min sanî'i'l-eâcim velâkin inheşûhü nehşen fe-innehû ehneü ve emre'.
Peygamber Efendimiz' in yemek yemeyle ilgili bir tavsiyesi Hz. Âişe validemizden nakledilmiş.
Lâ taktau'l-lahme bi's-sikkin. "Eti bıçakla parçalamayın."
Çünkü bu, yabancıların yapışı, usulü, âdetidir. Onu dişlerinizle ısırarak kesin koparın, çünkü bu daha lezzetlidir ve hazmı daha kolaydır.
Bıçakla nasıl kesiyorlardı?
O devirde acemlerin yaptığı, yabancıların yaptığı bir şekilmiş. Bilmiyorum, artık ufak ufak ufalayıp da öyle mi alıyorlardı? Yoksa bizim şimdi çatalı bir batırıp bıçakla cırt bir kesip böyle bir lokma yediğimiz gibi mi bilmiyorum ama ifade böyle:
"Eti bıçakla kesmeyin, çünkü bu yabancıların âdetidir; dişinizle kopara kopara yiyin. Çünkü bu daha lezzetlidir ve hazmı daha kolaydır."
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in gerektiği zaman kendisinin de eti bıçakla kestiği başka rivayetlerle sabit olmuştur. "Böyle yapmanız daha iyidir." diye bir tavsiye olmuş oluyor. Gerektiği zaman başka bir çare kalmadığı zaman, çok kurumuş veya başka türlü kesilmiyor parçalanmıyorsa o zaman kesme olabilir. "İlla böyle yapmayacaksınız!" mânasına değil. Öbür tarafta daha lezzetli olduğunu bildiriyor.
Amerika'ya gitmiş bir profesör arkadaşım anlatmıştı. Amerika'da eti bıçakla kesip öyle yiyorlarmış; yani çatalı batırıyor, bıçakla kesiyor, öyle yiyorlarmış. Amerikan reisicumhuru televizyona çıkmış, -bizim bu arkadaş Amerika'ya gittiği zaman- demiş ki; "Ey vatandaşlarım! Böyle çok ziyan oluyor. Her tarafı tam kesilmiyor; bir kısmı kemiğin üstünde kalıyor, büyük ölçüde ziyan oluyor; "Bak bu böyle yenir. Bundan sonra böyle yiyin." diye hindiyi, tavuğu neyse ellerine almış, televizyonda, seyircilerin karşısında yiyivermiş.
Tabi adamlar ekonomik olarak düşünüyorlar. Tavuğu bıçakla keserek, eline almadan yediği zaman ne kadar ziyan oluyor, onu hesaplıyor.
Mesela biz ekmeğin arkasına kâğıt yapıştırıyoruz, bu durum Türkiye çapında şu kadar ekmek ziyan ediyormuş. Tabi millet, "kâğıtlı" diye orasını yemiyor, kesiyor, şu kadar ziyan oluyor. Her şey hesap meselesi.
Sonra biz tabakta bir şeyler bırakırız, bardakta bir şeyler bırakırız, çayın bakarsın üçte biri dibinde kalmış, bakarsın bir miktarı tabakta kalmış. Bunlar bizim âdetimiz değil, biz güzelce sıyırırız. Burada "Bıçakla kesmeyin, dişle yiyin." demesi, tahmin ediyorum etin kemiği filan oluyor, eğer bıçakla kesersen yarısı kemikte kalıyor ama eline alır da güzelce dişlerinle yardım edersen ziyan olmuyor. Hem daha lezzetli oluyor hem ziyan olmuyor; onu tavsiye etmiş.
Bir nokta önemli; "Bu yabancıların âdetidir." diyor.
Muhterem kardeşlerim! İşte burada, üzerinde biraz durmamız gereken bir mühim esas var dinimizde. Biz her hususta öz şahsiyetimiz olan, öz kıymetlerimiz olan, müstesna, yüksek bir topluluğuz.
Allah-u Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de;
Küntüm hayra ümmetin, "Müslümanlar olarak en hayırlı ümmet oldunuz." diyor.
Biz en hayırlı ümmetiz. Kendimizi küçümsemeyelim, en yüksek ümmetiz. Ne Afrika'daki adamlar ne Asya'daki adamlar, ne Avrupa'daki adamlar, ne Amerika'daki adamlar bizden üstün; bunu bilmiş olasınız.
Onun için bizim kendimize göre âdetimiz, örfümüz, töremiz vardır, dini emirlerimiz vardır; bunları öyle yapmaktan çekinmeyelim.
Biz ellerimizi tertemiz yıkarız, sabunla pırıl pırıl olur. Ondan sonra elimizle; "Kibir olmasın." diye üç parmakla yemek yiyebiliriz. "Benim usulüm böyledir." Diye.
İlla tabağın kenarında bir şey bırakıyorlar.
“Efendim, ayıp olur hepsini sıyırırsan”
Karikatürlere de yazmışlar; adamın birisi tabağı güzel sıyırıyormuş, garson tepesine dikilmiş, acayip acayip bakmış, sanki Merih'ten gelmiş gibi, ondan sonra; "Beyefendi, kurutma kağıdı da getireyim mi?" demiş.
Ne var, nesiyle alay ediyorsun? İşte bu adamcağız hiçbir şeyi ziyan etmiyor, tabağında hiçbir kırık bırakmıyor.
Bir arkadaşım anlattı. Almanya'da uzun seneler kalmış olan bir arkadaş. Finlandiya'ya gitmişler. Finlandiya'ya lokantaya gitmişler, bunların önlerine yemek koymuşlar. Misafir eden taraf, bunları lokantaya götürmüş. Bu da "Ne yiyeyim?" diye, düşünmüş taşınmış. Aklına ilk önce; "Domuz eti yemeyeyim." diye o gelmiş.
Ne yiyeyim ne yiyeyim? "Ren geyiği eti" varmış. "Listede o yazıyor." diye, "Hadi ondan yiyeyim." demiş. Tabak önüne geldiği zaman da bu sefer hatırlamış; "Yahu, evet domuzun eti yenmez ama domuzdan gayrı ne isterse koyun olsun, isterse sığır olsun, inek olsun o da İslâmî usule göre kesilmezse yine yenmez."
İlk başta orasını düşünememiş. İlk önce domuz eti olmamasını düşünmüş; halbuki İslâmî usule göre kesilmezse o da yine murdar oluyor, yine yenmiyor. Yemek de önüne gelmiş; işin o tarafı sonradan aklına gelince, kaşığını çatalını çekmiş, yememiş.
Garson kız başına dikilmiş;
"Beyefendi, niçin yemiyorsunuz?" diye sormuş.
"Yemeyeceğim teşekkür ederim." demiş.
"Ama yemeniz lazım." demiş.
"Yemeyeceğim!" deyince;
"Ama çok ayıp olur!" demiş.
Çocuk terbiye eder gibi "Çok ayıp olur!" demiş.
"Biliyorum ama yemeyeceğim!" deyince;
"Bizde aynı zamanda hakarettir; tabağınızı güzelce sıyıracaksınız. Tabakta hiç kalmaması lazım, biraz kaldı mı bizde hakaret sayarlar!" demiş.
İnsan anlıyor, demek ki -kutuplara yakın- israf etmemeleri lazım, her şeyi makul bir ölçüye yerleştirmişler ve kendilerine güzel bir şeyi âdet etmişler.
Biz güzel âdetleri bırakıyoruz, Batı'nın kötü âdetlerini alıyoruz.
"Tabakta bu kadar kalacak, bardakta bu kadar kalacak!"
Adama çay getiriyorsun, -ben sonuna kadar içerim- neredeyse bardağın üçte biri boş kalıyor. Üçte ikisini içiyor, iki parmak dibinde kalıyor.
Niye? Kibarlık. Böyle şey olur mu?
Hocamız Abdülaziz Hoca Efendi, çayı karıştırırmış, karıştırdıktan sonra "Kaşığın içinde birikmiş damla da çayın içine dökülsün." diye, çay kaşığını dışarı çıkardığı zaman ucunu kenara değdirirmiş, Sonra da dermiş ki; "Bereketin hangi damlada olduğu belli olmaz. Belki oradadır." O damlayı bile ziyan etmiyor. Nihayet su, çay suyu ama biz böyleyiz.
Onun için muhterem kardeşlerim! Giyiminizde kuşamınızda, yemenizde içmenizde, selamlaşmanızda, ev hayatınızda, oturmanızda kalkmanızda lütfen şahsiyet sahibi olun, şahsiyetinizi takının. "Ben Müslümanım, benim usulüm böyledir!" deyin.
Peki ben Müslüman olduğum için benim bacım da kardeşim de anam da neyse; o da başını örtüyor, ona niye kızıyorsun? O da tertemiz başını örtüyor. Dininden imanında dolayı o da başını örtüyor.
Şahsiyetimizi bulacağız.
Gelirler, böyle en basit şeyi söylerler. Zırnık, küçücük, ufacık bir şeyi ihmal etmezler.
Almanya'da bir trende bir şehirden bir şehre gidiyoruz. Kompartımanlara baktık, sigara içilmeyen bir kompartımana girdik, arkadaşımla oturuyoruz; içerisi bomboş. Sonra bir başkası da bizim kıyafetimizden Müslüman Türk olduğumuzu anladı, kapıyı açtı, içeri girdi. Biraz sonra cart kibriti çaktı, bir sigara yaktı. İyi ama burası sigara içilmeyen yer, yaktı. Biz utancımızdan, nezaketimizden; "Hadi darıltmayalım." diye sabrettik; dumanın içinde gözlerimiz yaşararak sineye çekiyoruz. İçimizden; Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh diyoruz.
Biraz sonra kondüktör geldi, biletleri kontrol ediyor. Kapıdan girdi, bir kaşlarını çattı, öteki adama; "Defolun içeri!" dedi. Ama o kadar sert söyledi ki ben hayret ettim. "Defol, çık buradan! Burası sigara içilmeyen yer!" dedi. Şaşırdım kaldım. Fırsat buldular mı böyle canına okurlar; bırakmazlar.
Onun için şahsiyet sahibi olalım: “Benim usulüm böyledir.”
Bak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in hadis-i şeriflerinde bize nasıl bir istikâmet gösteriliyor?
"Sakın acemlere, yabancılara benzemeyin!"
Acem dediği "gayr-ı Arap" demek, yani "yabancı" demek. "Yabancılara benzemeyin, İslâmî törenizi muhafaza edin!" diyor.
Evin içinde bizim eskiden yüksekçe oturulan bir yer vardı, "sedir" denilirdi. Bir uçtan bir uca sedir, arkasında da yastıklar vardı; oh elimizi koyduk mu şöyle güzelce otururduk. Sedir kolaydı, parası da çok değildi. Üstüne halı da koyardın, arkasına yastık da koyardın, herkesin bir sediri olabilirdi. Şimdi eğrili büğrülü, oymalı sırmalı bir sürü koltuk çıktı; heyula gibi odanın bir köşesine koyuyorsun, Uludağ gibi orasını kaplıyor. Öbür tarafına bir koltuk daha, hadi bakalım sen dışarıda bekle, buyur.
Ne var?
İçeride koltuklar var. İki kişi oturdu mu bitiyor. Eskiden daha güzeldi. İnsan o sedirin üstünde otururdu, zamanı gelince yatardı da. Fazla bir para da gitmezdi. Şimdi bilmiyorum, artık bir misafir odası takımı kaç yüz bin liradır kim bilir? Milyondan yukarıya çıkmıştır, tabi ben eskidim artık; o fiyatları bilmem. Artık bizim devrimiz değil, ben tanımıyorum, o rakamları bilmiyorum, bir şey diyemiyorum.
Kendi şahsiyetimizi bulacağız.
Şimdi bazı insanlar bu gösteriş uğruna çok şeyler feda ediyorlar; biz öyle yapmayalım. Şahsiyetimizi takınalım, lütfen İslam’ca yaşayalım. Allah-u Teâlâ hazretlerinin istediği tarzda, sade bir giyim, sade bir yaşama. O zaman paramız çok artar. Onu da cihada ver, onu da İslâm'ın yayılmasına ver. O parayı da öteki Müslümanların ıstıraplarının dinmesine harca. Hepimizin yanında milyonlar vardır, hepsi lükse gidiyor, hepsi israfa gidiyor.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
22.11.1987 -
Hilafet, Kıyamete Yakın
22.03.1987 -
Hasta Numarası Yapmak,
