27.06.1987 - Susmak, Güzel Ahlak

27.06.1987 - Susmak, Güzel Ahlak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
E lâ ühaddisiküm bi mâ yudhilkümü'l-cennete darbun bi's-seyfi ve ikrâmu'd-dayfi ve'htimâmün bi mevâkîti's-salâti ve isbâğu't-tuhûri fi'l-leyleti'l-karreti ve it'âmu't-ta'âmi alâ hubbihî.
İbn Asâkîr'in rivayet ettiği bir hadis-i şerif. Bu hadis-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;
E lâ ühaddisiküm bi mâ yudhilkümü'l-cennete. "Sizi cennete sokacak şeylerden size haber vereyim mi?"
"Dikkat edin, gözünüzü açın, size bu hususta bilgi vereceğim" demiş oluyor ve ondan sonra neler insanı cennete sokarmış, iki nokta üst üste sıralıyor. Biz de dikkatle dinleyelim.
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki; darbun bi's-seyfi. "Kılıçla düşmana vurmak, yani cihat."
Hz. Âdem zamanından beri şeytan var. Hz. Âdem aleyhisselam'dan beri insanların nefsi var. Hz. Âdem'in evlatlarının zamanından beri mü'min var, kâfir var. Arada da münafık var, mü'min gibi görünüp kalbi kâfir gibi olan. Bunların mü'min olanları Allah'a itaat etmeye, insanlara iyilik etmeye çalışıyor. Kâfir olanları da günahlarla koşturuyor. Hatta bazısı menfaati zedelendiği için mü'mine saldırıyor. Mü'mini ezmeye, yok etmeye çalışıyor.
Onun için Peygamber Efendimiz' in zamanında İslâm'ın geldiği devreleri bir göz önüne getirelim. İslâm tarihinde herkes okumuştur veya okumadıysa da duymuştur ki Peygamber Efendimiz' in sahabesine dünyanın işkencesini yaptılar. Dünyanın en büyük işkencelerini yaptılar ki akıllara sığmaz.
Mesela Arabistan'ın sıcağında -hacca gidenler bilirler-; sıcakta ıslak sığır derisini sarıyorlar, güneşe bırakıyorlar. Sığır derisi kuruduğu zaman kemik gibi oluyor. Yani sıkışıp işkence içinde bağıracak ölecek.
Neden?
"Allah, Lâ ilâhe illallah, Rabbim Allah" dedi diye işkence ettiler.
Dininden dönsün diye; ateşi yaktılar, ateşin közleri, sıcak kömürleri üzerine mü'minlerin sırtını bastırdılar. Şehit ettiler; kadınlardan, erkeklerden işkencelere dayanamayıp şehit olan sahabe var.
Canlarından bîzâr ettiler, yurtlarından çıkarttılar, başka yerlere hicret ettirdiler. Yani durduğu ana, baba, dede yurdu onlara dar geldi; mecbur kaldılar. Bir kısmı Habeşistan'a gitti.
Habeşistan'a gittiği zaman da arkasından adam göndermişler; "Ey Habeş hükümdarı! Bu yanına gelen adamlar Hz. İsa'ya ağır sözler söylüyorlar. Sen bunları buradan defet, cezalandır veya bize ver, biz bunların hakkından gelelim, kafasını keselim." demişler. Yani orada da rahat bırakmamışlar. Dünyanın öteki uçlarına nasip oldu; seyahat ettim başka kıtalara, emin olun şerrini oralara kadar uzatan insanlar gördüm. Dünyanın öteki ucu.
Nereye kaçacak insan bilmiyorum. Şöyle bir rahatlıkla; "Rabbim Allah, peygamberim Muhammed-i Mustafa, dinimin emri şudur diye, korkmadan söyleyecek bir yer yok mu?" diye insan zaman zaman şey yapıyor… Yani gölgesinden, sağa baktın suç, sola baktın suç gibi öyle diyarlar, öyle ülkeler var. Bu baskılar olunca ne yapması lazım?
Müslümanlar dayandılar; nihayet Peygamber Efendimiz' i öldürmeye kastettiler. Allah-u Teâlâ hazretleri öldürmeyince:
Vallâhu ya'simuke mine'n-nâs. "Ey Resulüm Allah seni insanlardan koruyacak." dedi. Peygamber Efendimiz o zaman bekçiye, şeye lüzum görmedi. "Dağılın etrafımdan, beklemenize lüzum yok. Allah beni koruyacak." dedi.
Ama Peygamber Efendimiz' i de öldürmeye kastettiler. O da Mekke-i Mükeremme'den çıktı Medine-i Münevvere' ye gitti. Medine'nin aslanları, Müslümanları dediler ki:
"Yâ Resûlallah gel bize, biz seni koruruz."
"Nasıl koruruz?"
"Kendimizi koruduğumuz, ailelerimizi koruduğumuz gibi seni koruruz. Senin için çarpışırız, senin için ölürüz, kalırız." dediler. Onun üzerine Mekke-i Mükerreme'den çıktı, Medine-i Münevvere' ye gitti. Medine-i Münevvere' ye gittiği zaman da oraya da Kureyşliler çeşitli ordular şey yaptılar.
Oraya gitmeden önce Taif'e gitti. Taif'te Peygamber Efendimiz' i taşladılar, topuğunu yaraladılar, yüzünü gözünü kanattılar. Yani Allah'ın Peygamberi ne sıkıntılar çekti…
Uhud harbinde dişleri parçalandı. "Muhammed öldü" diye seslendiler müşrikler, Müslümanlar dağıldı. Peygamber Efendimiz Uhud dağının eteğine, bir mağaraya kadar -şöyle yamaca kadar- çıkmak zorunda kaldı. Sahabe sonradan döndü, nice sahabe şehit oldu, nice sıkıntılar, nice sıkıntılar…
Demek ki; darbun bi's-seyf. "Kılıç da var işin içinde." Çünkü mademki düşmanın inadı, küfrü, saldırısı, edepsizliği var; o zaman kılıç da var cihat da var. İslâm kılıçla çıkmadı. İslâm "Allah birdir" diye çıktı. İşkence ettiler. Hakkı söyledi, tebliğ etti, hakkı tebliğ etmesine engel olmaya çalıştılar, ondan sonra mücadele başladı.
Demek ki İslâm'ın tebliğ edilebildiği, hadislerin okunabildiği, ayetlerin okunabildiği, dinin emirlerinin tutulabildiği bir yerde rahat insan İslâm'ı yayar; güzel... Ama İslâm'ın varlığına kastedilen yerde Müslümanların gayrete gelmesi, kılıca sarılması -yani o zaman kılıçmış da şimdi füze, atom silahı, uçak, jet neyse yani- düşmana karşı hazırlanmamız lazım.
Hazırlanmazsan ne olur?
"Biz sulh sükûn ülkesiyiz, kibar insanlarız, karınca incitmeyiz."
Sen karınca incitmezsin ama etrafında çeşit çeşit milletler var. Zaten koskoca ülkeleri kaybetmişsin. Koca koca diyarlar -deden sana bırakmış buyur bunları koru diye- sen koruyamamışsın veya onlar koruyamamışlar. Küçülmüşüz, küçülmüşüz, küçülmüşüz…
Her zaman söylediğim gibi, şu bizim çevremizdeki kasabaların ahalisine bir soralım; kimisinin dedelerinin yurdu Kafkasya'dır. Kimisinin dedelerinin yurdu Batum'dur, kimisininki Bulgaristan'ın bilmem hangi vilayetidir, Tuna vilayetidir... Kimisi bilmem Selanik'in, Vardar'ın, Yenice'nin bilmem neresinden gelmiştir. Kimisi Yugoslavya'dan gelmiştir, kimisi Macaristan'dan gelmiştir, yani oralar bizimken elden çıktı.
Demek ki hazırlanmadığın zaman, iyi hazırlanmadığın zaman, yenilirsen de gidiyorsun. Demek ki iyi hazırlanmak lazım.
Ve e'iddû lehüm mesteta'tüm min kuvvetin.
"Gücünüz yettiğince düşmanlara karşı silah hazırlayın."
Ben şaşıyorum; yani nasıl oldu, o devirde yaşamadık? Ama şaşıyorum, diyorum ki kendi kendime; Osmanlıların son zamanında nasıl biz yenilmişiz?
Öteki adamlara; "Ticaret yasak, her şey yasak" deseydi padişah. "Bütün ahali asker olacaksınız, can bıçak kemiğe dayandı, can hulkuma geldi, başka çare yok, bu düşmanları buraya sokmayacağız." deseydi. "Kadını erkeği herkes asker olsaydı, düşmanı ilerletmeseydik…" diyorum yani.
Herhalde çarpıştılar, her yer de darmadağın, bütün düşmanlar hücum etti, yapamadılar. Allah tabii şehit olanları yüksek derecelere erdirmiştir, geride kalanlar o diyarlarda çok ezildiler.
Şunu demek istiyorum; kılıç, askerlik, cihat, silahlanmak var. Düşmana karşı kuvvetli olmak, birbirimizle yekvücut olmak, hazırlanmak zorundayız. İlim ve irfan öğrenmek, düşmanların bilgilerini takip etmek, onların teknolojik ilerlemelerini takip edip onlar gibi olmak zorundayız.
Nasıl Amerikalı bir şey yapıyor; araba yapıyor, Japon da yapıyor. Nasıl İsviçre optik cihazlar yapıyor, Japon da yapıyorsa; nasıl Almanya'dan teknoloji casuslukla şey alıyorsa, nasıl Amerika'nın uzay bilgilerini Rusya çalıp kendisi de uzaya araç gönderiyorsa bizim de çalışmamız lazım. Bizim de kesenin ağzını açmamız, yekvücut olmamız lazım.
Bizim generaller toplanmışlar da Ruslar hücum ederse bilmem kaç tane tümen; iki tümen Bulgaristan'da bekletiyormuş, bilmem ne kadarı bilmem neredeymiş, hemen derhal bilmem nerelere indirme yapacaklarmış, ilk savunmayı onlara karşı nerde yapabiliriz diye konuşmuşlar, savunmayı Toroslarda yapmayı düşünmüş generaller…
Yani Akdeniz'den, müttefiklerden kuvvet alacak, Toroslarda ancak düşman buraya indirme yapacakmış da buraları alacakmış, ileriye gidecekmiş de Toroslardan ancak biz onlarla mücadele edebilirmişiz. Kavga benim evimin içinde olacak; ben ona bir yumruk vuracağım, büfenin üstüne gidecek, şangur şungur benim bardaklar devrilecek. O beni bir itecek, cam şangur şungur bu taraftan devrilecek, benim evim harabe olacak; öyle şey olur mu?
Ben şimdi buraya tıklım tıklım doldururum silahla, Karadeniz'in sahillerini barut haline getiririm, Karadeniz'in sahiline yaklaşan adamın canına okurum. Yani orada silahlarımı hazırlarım, Rusya'nın Moskova'sını tehdit ederim… Öyle olması lazım. "Biz Toroslarda müdafaa yapacağız" filan diye değil de bir yan baksın, hemen yarım saat içinde Kırım'dayım diye hazırlanmamız lazım. Aksi takdirde Toros da gider, İskenderun da gider.
Yani para pul, eğlence, keyif; millet burada geçen gün çayırlıkta on bir tane çadır saydım gölün güzelliğinden, yazın pikniğe çadır kurmaya filan kalkmışlar.
Bize eğlence lazım değil! Açıyorlar gazinodan şarkıları, türküleri, zorla bize dinletiyorlar. Bize şarkı türkü lazım değil; bize şu memlekette haysiyetimizle emniyet içinde yaşamak lazım. Bütün Karadeniz sahilleri ormanlıktır, ilk tepeden oralara siperleri yaparız, ikinci tepelere tahkimatı yaparız, bir tane kayık giremez. "Yüz tane helikopter gelse, bin tane uçaksavarla canına okuruz." diyebilmeliyiz.
Nasıl Rusya Amerika'ya füzelerini ayarlıyor? Amerika Rusya'ya karşı yıldızlar savaşı; gelen füzeleri havada tahrip edecek sisler kuruyor, biz de kesenin ağzını açalım, biz de eğlenceyi bir tarafa bırakalım, memleketimizi savunacak tedbirleri alalım, düşman yan bakamasın!
Öyle haysiyetime dokunuyor, o kadar üzülüyorum, kahroluyorum ki nihayet ben bir hocayım, edebiyat profesörüyüm. Yunanistan bize kafa çatıyor, tutuyor; "Yahu git işine, bacak kadar boyun var, sen kimsin, benimle uğraşmak kim?" filan diyorum. "Yok" hocam diyorlar. "Şu kadar silah aldı, bu kadar şey yaptı, bu kadar güçlendi." Hadi hoppala! Yani bu hale mi düşecektik? "Ne günlere kaldık ey gazi hünkâr!" dediği gibi.
Onun için bize eğlence lazım değil; haysiyet şeref lazım! Bir adım geri gitmeyiz.
El-Firâru yevme'z-zahfi.
"Savaş gününde savaş meydanından kaçmak büyük günahtır".
Zina eder misin? "Hâşâ sümme hâşâ, estağfirullah hocam, o nasıl söz!"
İçki içer misin? "Hâşâ, ağzıma koymadım, kokusunu sevmem!"
Peki hırsızlık yapar mısın? "Ne demek hocam, aç kalırım, otları yerim ama hırsızlık yapmam!"
Savaştan kaçmak da büyük günah. Savaştan, düşmandan kaçmak da büyük günah. Kaçmayız. Ne Torosları? Sapanca'dan geçirmeyiz evelallah. Geçer, geçerse geçebilir; ama hepimizi öldürdükten sonra… Ama sivrisineğe bir filit yapıyor bir insan, "fıs fıs" odanın tabanında bakıyorsun binlerce sivrisinek düşmüş. Tabii sivrisinek gibi olursan; bir "fıs fıs" yaptığı zaman her şey sapır sapır dökülür.
Bizim de biraz silahımız olmalı. Yani adamın elinde kırk tane, elli tane mermi atan hafif makineli, sağında solunda da şu kadar şarjör; senin elinde üç defa patladığı zaman dördüncüde şarjörü sıkışan yedi altmış beşlik bir tabanca.
Olmaz ki! Yedi altmış beşlik tabancanın menzili yirmi beş metredir. Nihayet elli metredir. O herifin elindeki, o alçağın, silah şu kadardır; elinde şu kadar el bombası, bu kadar bilmem ne…
O zaman tüfek… "Delik demir çıktı mertlik bozuldu" diyor. Delik demir çıktı, yani tüfek demek istiyor, mertlik bozuldu. Eskiden kılıçla, şakir şakır babayiğitlik yaparmış, kılıçlı kalkanlı ama tüfek çıkınca uzaktan düşman sokmuyor ki yanına kılıçla vurasın, kalkanla kafasına geçiresin… Uzaktan güm patlatıyor, yeniliyorsun. Demek ki teknolojik sahada da başarı kazanmak şartmış.
O bakımdan kardeşlerimizin çoğu mühendistir, Allah razı olsun. Bu camide kurcala; molla, hacı, hâfız… Hâfız ama mühendis. Yani ekseriyetle kardeşlerimiz tekniğe şey yapmıştır, imanlı teknik elemanlar tabii, bu memleketi düşmana bırakmayacağız.
Darbun bi's-seyf. "Yani insanı cennete sokacak şeylerden birisi cihattır." Kılıçla vurmaktır, kılıçla topla tüfekle...
O bakımdan bu işe dikkat edelim. Hepimiz ona göre hazırlanalım ve bilelim ki savaş çıkarsa öyle Toroslardan müdafaa filan yok.
Bakmış, eski İstiklâl Savaşı'nda, kağnısına binmiş ak sakallı bir ihtiyar, gıcır da gıcır, gıcır da gıcır; yollardan, çamurların içinde, öküzünü çektiği kağnı arabasıyla gidiyor. Demiş ki:
"Baba selamun aleyküm, nereye gidiyorsun?"
Komutan ama kendisini tanıtmıyor.
"Selamun aleyküm, nereye gidiyorsun baba?" demiş adam. Adana tarafındaymış. Kağnısına atlamış gidiyor bir yere doğru.
"Nereye gidiyorsun baba böyle kağnıya eşyayı yüklemişsin?"
"Ruslar Erzurum'u alacaklarmış, bakalım nasıl alacaklarmış görmeye gidiyorum, nasıl alacaklarmış bakalım?!" diye görmeye gidiyorum demiş. Yani Erzurum'a savaşa gidiyor ak sakallı; "düşmana orayı vermeyeceğim" diye. İman olursa böyle olur.
Ama imansız oldu mu? …
Nesli çürütürsen, dansa, namussuzluğa, içkiye alıştırırsan, zevke sefaya, afyona alıştırırsan, hippi haline getirirsen, aileleri bozarsan; o zaman düşmanın gelmesine lüzum yok, onlar zaten gelsin diye çiçekler, düşman askerlerinin boynuna takacak çelenkleri hazırlarlar. Onların savaşmakla işi olmaz. O bakımdan Müslümanlık, bak ne diyor Peygamber Efendimiz:
"İnsanı cennete sokacak şey nedir?"
Darbun bi's-seyf.
İkincisi ve ikrâmu'd-dayfi. "Misafire ikram etmek."
Muhterem kardeşlerim!
Misafire ikram etmek vardır filan da bizim memlekette kolaydır. Dut ağacının altına çarşafı gerersin, silkelersin, bir tabak dut ikram edersin; misafire ikram. Zaten ekmek en ucuz şey, sudan ucuz, gidersin, ekmek alırsın, birazcık yanına zeytin, peynir katık…
Suudi Arabistan'ı düşün ki su yok, her taraf çatır çatır sıcak çöl, kum… Orada bir insan bir yerden bir yere sefer ediyor, bîtap düşmüş, birkaç tane çadır görüyor yolculuğu esnasında, çadırın yanına yanaşıyor, adamlarda da su kıt, adamlar da çölde; yani şey yok ki böyle Sapanca gölü yok ki… "Allah rızası için, ciğerim yandı, birazcık su versene, biraz karnım acıktı" diyor. Bakkal yok ki… Yani her şey böyle bol değil ki... Orada işte misafire ikram etmenin kıymeti çıkıyor ortaya.
Misafire ikram edeceksin. Ne yapacaksın yani?
Para istemeyeceksin, pul istemeyeceksin, menfaat gözetmeyeceksin. "Gel bende birazcık bir yiyecek içecek var, sen de ye" diyeceksin Allah rızası için. İşte ikramın kıymeti orada. Kimisi bu ikramı yapamıyormuş.
Peygamber Efendimiz bir grup askeri, bir komutanla bir yere göndermiş sefere, çölde gitmişler, aç kalmışlar, susuz kalmışlar. Deniz kenarına gelmişler, orada denizden karaya bir balık vurmuş, bu da haram mı helal mi bilmedikleri için onu da yememişler. Ne sıkıntılar çekmişler, döndüklerinde soruyorlar:
"Yâ Resûlallah böyle böyle oldu."
Uhille leküm saydu'l-bahri ve ta'âmuhû metâ'an leküm ve li's-seyyârati.
"Yiyebilirdiniz."
"Deniz hayvanlarının, balıklarının yenmesi helaldir." diye ayet-i kerime inmiş.
Başka bir seferde bir grup asker gidiyorlar, bir köyü görüyorlar; çölde birkaç tane oba, ev, çadır vesaire… Gidiyorlar;
"Bizi misafir edin, açız açığız, susuzuz…" filan diye develeriyle gelmişler.
"Hayır!" diyor misafir etmiyor.
Karınları aç; sahabe-i kiram bunlar, mübarek rıdvânullahi aleyhim ecmaîn. Mübarek insanlar ama ötekiler anlayışsız, misafir etmiyorlar. Bunlar da karınları aç, obanın kenarına, içeri almamışlar ki kumların üstüne yatmışlar, şöyle serilmişler, halsiz, baygın, karınları aç. Biraz geçmiş, içerden bir feryat, bir gürültü, bir patırtı, bir çığlık… Bir kadın gelmiş bunların yanına, demiş ki:
"Kabilenin reisini yılan soktu, tedavi edecek insan var mı içinizde?"
Ha sokturan kim? Allah celle celâlüh. Sen ikram etmez misin misafire?
Yılan sokmuş. Şişmeye başlamış, adam ölecek, zehirli yılan, yılanı da biliyorlar, ölecek.
"Sizde hekimlikten, doktorluktan anlayan bir kimse var mı içinizde, kabile reisimiz şişti ölüyor?"
Sahabeden birisi diyor ki:
"Ben biliyorum. Ben tedavi ederim."
Râvi kim olduğunu söylemiyor ama hadisin alimleri diyorlar ki:
"Râvinin kendisi bu. Kendisi olduğundan 'birisi' diye söylüyor, yani tevazuan ismini açıklamıyor." diyorlar. Gidiyor, dua ediyor, Kur'an okuyor, şişen adamın şişmesi geçiyor, zehrin tesiri kalkıyor, adam ayağa kalkıyor.
Olur mu? Olmuş bile.
"Olur mu"su ne?
Olmuş yani. Allah'ın lütfuyla keremiyle iyi olmuş. Artık o ölümden döndü diye, ona oğlaklar kesmiş, sütler ikram etmiş…
Ya! Şimdi edersin.
Tabii sürüler filan vermişler, kaç tane koyun filan verdilerse, onları almış, Medine-i Münevvere' ye gelinceye kadar demiş ki:
"Ben bunlara hiç dokunmam, bunlar haram mı helal mi, ne olduğunu bilmiyoruz ki… Kur'an okuduk adam iyi oldu, adam bize bunları verdi. Kur'an'ı mı sattık acaba, nasıl oldu?"
Resûlullah Efendimiz' e gelmişler, durumu sormuşlar, diyor ki:
"Ne okudun?"
Fatiha-i Şerife’yi okumuş.
Sihirli bir kelime değil. Hepimizin namazda okuduğumuz: Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Fatiha suresi.
Allah öyle ağızlar nasip etsin bize. Sure ortada ama bizim kalbimiz çürümüş. Yani biz de o gönülle olsak, o kalple olsak; bize de olur.
İşte o gibi yerlerde misafir etmenin önemi daha büyük oluyor. Bizde şimdi kolaylaştı, memleketimiz bolluk zaten.
Allah rahmet eylesin, çok arif, çok kıymetli bir kimse vardı Ankara'da. Gümüşhane'den çıkmış da çok sefalet çekmişler bu, harp darp zamanlarında.
"Hocam ben şu yol kenarlarında gördüğün otların her çeşidini yemiş adamım. Hani zehirli derler ya, şöyle kırdığın zaman sütü çıkan, sütlü, acı otlar vardır. Onları da yedim. Zehirli değil, ölmedim hocam. Ağzımın kenarları yara oldu." diyor.
Ekmek bulamamış, ot yemiş ot! Yani sefalet çekenler ne sefaletler çekmişler ama maşaallah ezan okunmadan camiye giderdi, ezanı bazen kendisi okurdu, bir vakti kaçırmazdı. Mekânı cennet olsun o amcamızın.
Demek ki birincisi "kılıçla vurmak" yani cihat. İkincisi "misafire ikram etmek" yani cömertlik.
Üçüncüsü; ve'htimâmün bi mevâkîti's-salâti. "Namazların vakitlerine ihtimam göstermek."
Yani insan namaz kılıyor ama canını, cinini çıkarttıktan sonra tâ ikindiye yakın öğle namazı kılıyor. Tâ akşama yakın ikindi namazı kılıyor, tâ yatsıya yakın akşam namazı kılıyor, tâ yatıyor kalkıyor, zar zor sahurda…
Evvel vakti kıymetli. Vaktine ihtimam edip vaktini geçirmeden, en kıymetli zamanında namazı kılmak. Buna ihtimam etmenin cennete sokucu bir şey olduğunu Peygamber Efendimiz bildiriyor. Biz de dikkat edelim.
Ve isbâğu't-tuhûri fi'l-leyleti'l-karreti. "Soğuk gecede abdesti güzelce almak."
Yani su soğuk, gece soğuk, kar kış, kıyamet; insan üşüyor filan… Orada abdesti güzelce almak.
O neden?
"Allah 'abdest al' diye emretti. Ben bu fedakârlığı yaparım, üşüsem de bu abdesti alırım, bu namazı kılarım" diyebiliyor. İşte o da çok sevap kazandırıyor insana.
Ve it'âmu't-ta'âmi alâ hubbihî. "Sevgisine dayanarak, Allah'ın rızasını kazanmak arzusuyla yemek yedirmek, ziyafet çekmek veyahut seve seve alâ hubbihî yani isteye isteye, buyurun, ya yiyin, çekinmeyin, biraz daha al." filan diye böyle zorlaya zorlaya yemek yedirmek, ziyafet çekmek; bu da insanı cennete sokar.
Bazı büyüklerimiz elhamdülillah sofraya misafirsiz oturmazlarmış. Yakın zamana kadar ben bazı arkadaşların da babalarını, dedelerini duyuyorum; "Benim dedem, benim babam hiç sofraya misafirsiz oturmazdı" filan diye.
Bir hocamızın kardeşini anlattılar; bir yerde müftüymüş, eğer evine misafir gelmemiş olursa han odalarından, otel odalarından; gider, garibanları arar bulurmuş, onları çağırırmış sofrasına, "yalnız yemek yemeyeyim" diye.
Allah bize de öyle güzel huylar versin. Yolunda çalışmak, ibadetler etmek nasip eylesin. Ve böylece Müslümanlara faydalı olmak, faydalı işler yapmak nasip eylesin.
Nihayet bir hadis-i şerif daha okuyacağım:
E la uhbiruküm bi eyseri'l-ibâdeti ve ehvenihâ ale'l-bedeni es-samtu ve hüsnü'l-huluk. "Size ibadetin en kolayını haber vereyim mi? Bedene en meşakkatsiz, en hafif gelenini haber vereyim mi?" diyor Peygamber Efendimiz.
Bazı ibadet zordur. Mesela yaz gününde oruç tutuyor insan. Bir taraftan da tarlada orak var, hasat yapacak. Gün uzun, akşam sahurda yese bile insan gündüz uzun, sıcağın altında çalıştığı zaman dudakları kurur filan, zor oruç tutmak veyahut geceleyin kalkacak, teheccüd kılacak filan, uykusunu bölmesi lazım, zor.
"Bedene zor olmayan, kolayca yapılabilen, çok hafif bir ibadeti size haber vereyim mi?" diyor Peygamber Efendimiz. Sonra cevabında kendisi buyuruyor, diyor ki; es-samtu.
Birisi neymiş bu kolay ibadet, hafif ibadet, yani herkesin yapabileceği birisi?
"Susmak."
Susmak ibadet. Susmak ibadet, yani dır dır, lüzumlu lüzumsuz, malayani konuşmamak, susmak. Tefekkür olarak susmak. Yani uyukladığından, gafilliğinden değil de susmanın ibadet olduğunu, kıymetli olduğunu bilerek susuyor, çok düşünüyor az konuşuyor. Düşüncesi, tefekkürü, ibreti bol; konuşması tane tane, lüzumsuz, fazla konuşmuyor. İşte bu bir ibadet.
İkincisi ve hüsnü'l-huluki. "Güzel huyluluk." O da ibadettir. Güzel huylu olmak da bir çeşit ibadettir ve hafiftir, kolaydır ve insanı ekseriya güzel huyluluk cennete sokacak.
Demek ki muhterem kardeşlerim!
Alışılmış bir kanaati bu hadis-i şerif bize değiştirecek bir malumat veriyor. İnsan sanır ki namaz ibadettir, oruç ibadettir; hayır, "susmak" da ibadettir. Hayır, "güzel huyluluk" da ibadettir. Yani ibadet sadece bizim alıştığımız şekiller değildir, onun dışındaki bu gibi şeyler de ibadettir.
Allah-u Teâlâ hazretleri düşünceli olan, sükûtu, tefekkür olan, ahlâkı güzel olan kimselerden eylesin cümlemizi. Güzel ahlâk ile müzeyyen eylesin. Eğer üzerimizde kendisinin razı olmadığı, sevmediği birtakım huylar varsa bizi onlardan kurtarsın. Sevmediği sıfatlar varsa bizi onlardan pak eylesin. Bizi sevdiği huylarla huylandırsın, sevdiği ahlâk ile ahlâklandırsın, ziynetlendirsin, sevdiği işleri, amelleri yapmaya muvaffak eylesin. Sevdiği kimselerle arkadaş eylesin. Sevmediği kimselerden uzak eylesin, sevmediği yerlerden de uzak eylesin.
İbadethane sevdiği yer; Allah-u Teâlâ hazretleri, yeryüzü yaratıldığı zamandan beri yeryüzünün bir yerine şöyle bir sevgiyle bakmamış, ibadethaneler müstesna.
Hani bizim hoşumuza gider; dağdır, manzaradır, denizdir, adadır, körfezdir filan diye…
Allah-u Teâlâ hazretleri indinde en makbul yer neresidir?
İbadethanelerdir. İçinde ibadet edilen yerlerdir. O bakımdan Allah-u Teâlâ hazretleri bizi sevdiği yerlerde eylesin, sevmediği yerlerde eylemesin.
Sevmediği yerler neresidir?
Günahların işlendiği yerlerdir; içkilerin içildiği, kötülüklerin yapıldığı, gafletlerle vakit geçirilen, yalan işler yapılan, yalan yere yemin edilen, insanların aldatıldığı yerlerdir.
Sevmediği yerlerden de uzak eylesin. Bizi rızasına uygun bir tarzda ömür geçirdikten, marifetine, muhabbetine erdirdikten sonra iman-ı kâmil ile hoş bir hal ile ve buyurun:
Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûlühû diyerek iman-ı kâmil ile ahirete göçenlerden eylesin. Kabrimizi cennet bahçeleri eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
19.10.1986 -
Sağlam Yola Sahip
19.01.1986 -
Namaz, İçki, Kuran-ı
