29.01.1987 - Peygamber Efendimizin Herakliyusa Mektubu

29.01.1987 - Peygamber Efendimizin Herakliyusa Mektubu
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillahi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesiran tayyiben mübareken fîh. Alâ külli halin ve fi külli hin. Ve's-salâtü ve's-selâmu alâ-seyyidina Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihi ve sahbihi ecma'în ve men tebi'ahû bi-ihsanin ilâ-yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd…Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'ah ve külle bid'atin dalaletin ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem ennehû kâle:
Selâmun alâ-meni'ttebe'a'l-hüdâ. Emmâ ba'du. Fe innî ed'ûke bi-dâ'iyeti'l-İslâmi eslim teslem yü'tikallâhu ecreke merrateyn fe in tevelleyte feinne aleyke isme'l-erisiyyîn ve yâ ehle'l-kitâbi te'âlev ilâ kelimetin sevâin beynenâ ve beyneküm ellâ na'bude illallâhe ve lâ nüşrike bihî şey'en ve lâ yettehize ba'dünâ ba'den erbâben min dûnillâhi fe in tevellev kûlû'şhedû bi-ennâ müslimûn.
Sadaka resûlullâh fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Muhterem kardeşlerim;
Peygamber sallallahu aleyhi ve selem, Allah celle celâlüh'ün âlemlere rahmet olarak, lütfundan, kereminden, insanlar doğru yolu bulsunlar da cehennemde yanmasınlar diye önceden haberci olarak, müjdeci ve korkutucu olarak gönderdiği peygamberlerin en sonuncusudur. Allah-u Teâlâ hazretleri insanları yaratıp yaşatırken dünyaya göndermiş ve onlara hayat denilen bir devre nasip etmişken, onları kendi başlarına bırakmamıştır. İnsanların dünya üzerinde yaşamalarını, doğruyu bulmalarını, mutlu olmalarını sağlayacak hususları onlara öğretmiştir. Onlara ilerideki tehlikeleri bildirecek haberciler göndermiştir. İlk insan ve peygamber Hz. Âdem'den itibaren;
Ve in min ümmetin illâ halâ fîhâ nezîrün. "Hiçbir ümmet yoktur ki Allah oraya bir ihtarcı, bir haberci göndermemiş olsun."
Rahmetinden her diyara bir şey göndermiştir Allah-u Teâlâ hazretleri. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir ümmete değil, bütün insanlara peygamber gönderilmiştir. Sadece Araplara değil; Arap'a ve Acem'e ve Türk'e ve Kürt'e ve Çerkez'e ve Abaza'ya ve Boşnak'a ve Avrupalıya, Afrikalı'ya, zenciye, Kızılderili'ye, sarı benizliye, soluk benizliye herkese göndermiştir Allah. Kıyamete kadar peygamberliğinin devresi devam edecektir. Kendisine indirilmiş olan Kur'ân-ı Kerîm, Kelâm-ı Kadîm, Mushaf-ı Şerîf Allah-u Teâlâ hazretleri tarafından ona vahy edilmiş âyetleri ihtiva eder ve bunlar Allah-u Teâlâ hazretlerinin dileği ve garantisi ile bozulmadan bugüne kadar gelmiştir. Çünkü;
“İnnâ nahnü nezzelne'z-zikre ve innâ lehû le-hâfizûn. "Kur'ân-ı Kerîm'i hiç şüphe yok ki Biz indirdik, bunda şek şüphe, tereddüt etmeye lüzum yok. Onu indiren Biz'iz ve onu da kıyamete kadar her türlü tasalluttan, tahriften koruyacak olan Biz’iz!" buyuruyor Allah-u Teâlâ hazretleri.
Azamet siygasıyla, azametinden dolayı "ben" demiyor, "Biz’iz" diye hitap ederek böyle şey yapıyor, buna Arapça'da azâmet sîgası derler. Azametinden, celâlinden, kibriyâsından dolayı buyuruyor ki; "Bunu Biz indirdik Biz koruyacağız!"
Allah-u Teâlâ hazretleri "Ben indirdim, ben koruyacağım!" diye garanti vermiş olduğu bir Kur'ân-ı Kerîm'e sahibiz. Hükmü bütün insanlara şamil olduğu için Kur'ân-ı Kerîm'in ve Peygamber Efendimiz'in vazifesi bütün insanlara yönelik olduğundan bir beldeye, bir bölgeye, bir şehre, bir kasabaya, bir küçük zaman parçasına, bir dilime mahsus olmadığından, Peygamber Efendimiz İslâm'ı her tarafa yaymak için kendi zamanında tedbirler almıştır. Kendi zamanında tedbirler almıştır.
Öyle peygamberler vardır ki zamanlarının muvakkat olduğunu biliyorlardı ve söylüyorlardı. Mesela Hz. İsa aleyhisselam'a diyorlar ki;
"Sen misin o methedilen, gelecek mübarek şahıs?"
"Hayır, ben onun müjdecisiyim, o benden sonra gelecek." diyor.
Çünkü Peygamber Efendimiz'in geleceğini her ümmetten fertlere kendi peygamberleri vasıtasıyla Allah-u Teâlâ hazretleri bildirmiş, onun devresine “sizin soyunuzdan birisi erişirse uysun” diye onları bilgi sahibi kılmıştır. Hepsi ile ahd ü misak etmiştir. Çünkü Yahudiliğin yayıldığı bir yere orada başka bir din gelmemiş olabilir, yahudiler uzun zaman kalmış olabilirler. Hıristiyanlığın yayıldığı bir yere başka bir din gelmemiş olabilir, uzun zaman kalmış olabilirler. Öteki ümmetlerin, peygamberlerin ümmetlerinin yaşadığı devrelere bölgelere başka mesajlar, inançlar gitmemiş olabilir. Oradaki insanlar bilsinler ki “çok mükemmel bir peygamber gelecek, âhir zaman peygamberi gelecek” diye her tarafa bilgi yayılmış. Şanı, şerefinin yüceliğinden dolayı…
Nitekim İngilizce yazılmış olan, Pakistanlılar tarafından yazılmış olan bir kitapta okumuştum. Daha başka kitaplarda da benzeri mâlumatı ve bilgileri görmüştüm. O kitapta diyordu ki müellif; Peygamber Efendimiz'in peygamber olarak gönderileceğine dair Hindistan'daki dinlerin kitaplarında da bilgi var. Çünkü biliyorsunuz Hint kıtası çok büyük bir kıta, çok büyük bir bölge, çok yaygın bir bölge. Çok eski devirlere kadar inen, milattan çok öncelere, gerilere giden, geniş kültürlerin bulunduğu, kaynaştığı bir bölge. O Sanskritçe, Brahman ve Budist metinlerinde de Peygamber Efendimiz'in geleceğine dair bilgiler var. Hatta işte fotokopileri, işte resimleri, sayfaları, ifadeleri diye o kitapların sayfalarını İngilizce'ye tercüme etmiş.
Ayrıca İranlılar'ın İslâm'dan önceki devrelerde bölgelerini idare etmiş olan Sâsânîler ve Persler ve Metler zamanında çıkmış olan inançlarda da ileride bir peygamber gelecek diye mâlumat var. İncil'de de ileride bir peygamber gelecek diye mâlumat var. Tevrat'ta da ileride bir peygamber gelecek diye mâlumat var ve bunlar Kur'ân-ı Kerîm'de de bildirilmiş.
Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'in bir âyet-i kerîmesinde Saff sûresinde Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor ki Hz. İsa şöyle demiş kavmine, Allah âyet-i kerîme ile bize bildiriyor ki:
Yâ Benî İsrâîle. "Ey İsrailoğulları." İnnî resûlullâhi ileyküm. "Ben İsa, size Allah'ın gönderdiği bir elçiyim, resulum.. " Musaddikan limâ beyne yedeyye mine't-Tevrâti. "Benden önce Musa aleyhisselam'a indirilmiş olan Tevrat'ı tasdik ediciyim. O da hak peygamberdi, o kitap da hak kitaptı, onun içindeki ahkâm da evet, tamam...
Ve mübeşşiren bi-resûlin ye'tî min ba'dî ismühû Ahmed. "Ve benden sonra gelecek olan ve adı Ahmed diye isimlendirilmiş olan bir peygamberi de size müjdelemekle görevliyim."
Hz. İsa diyor bunu kavmine.
Ve mübeşşiren bi-resûlin. "Öyle bir peygamberin geleceğini müjdelemekle vazifeliyim ki…" Ye'tî min ba'dî. "Benden sonra gelir o dünyaya." İsmühû Ahmed. "İsmi de Ahmed olacak." diye o zamandan bildirmiş.
Fe-lemmâ câehüm bi'l-beyyinâti kâlû hâzâ sihrün mübîn.
Beyyineleri, âyetleri, delilleri, mucizeleri gösterdiği zaman Peygamber sallahu aleyhi ve selleme dediler ki:
“Bu apâşikâr sihirbazlıktır, olağanüstü şeyler, sihir yapıyor bu adam dediler.” Bilemedikleri için o zamanın müşrikleri, işte böyle bir Peygamber.
Yahudiler bekliyorlar ki; Allah'ın methettiği o zât nereden gelecek, nasıl gelecek? Bekliyorlardı. Hatta Mekke'nin müşriklerine diyorlardı ki bir peygamber gelecek, göreceksiniz, o zaman biz putları nasıl kıracağız. Sanıyorlardı ki Yahudilerin içinden gelecek, putları kıracak ama kendi içlerinden gelecek sanıyorlardı tahmin etmediler Arapların içinden, Kureyş'in içinden çıkacağını tahmin etmediler. Daha önce tehdit ediyorlardı; “siz şimdi şöyle yapıyorsunuz, böyle yapıyorsunuz bize ama bir peygamber gelecek, biz putların hepsini kıracağız, sizin hepinizi yeryüzünden sileceğiz. Şirk kalmayacak” diyorlardı. Ama geldikten sonra; keferû bihi...
Fe-lemmâ câehüm mâ arefû keferû bihî. "O önceden bildikleri, kendilerine bildirilmiş olan şey vukua gelince bu sefer kâfir oldular, inkâr ettiler."
İnkâr ettiler.
Fe lâ'netullâhi ale'l-kâfirîne.
İnkâr ederse etsin! Allah'ın lanetine uğrarlar, Allah'a kimse zarar veremez. Hâşâ sümme hâşâ Allah'a hiç kimse zarar veremez. Bir insan silahını gökyüzüne kaldırsa, bütün silahın şarjörünü gökyüzüne boşaltsa ne olacak? Allah'la zıt giden kendisi mahvolur, perişan olur, onlar öyle oldular.
İşte Peygamber Efendimiz böyle bir Peygamber, bunu böylece bilesiniz. Eski kitaplarda, Hindistan'da, Çin'de, İran'da, Avrupa'da, Amerika'da, Afrika'da yayılmış dinlerin mukaddes kitaplarında Peygamber Efendimiz'e ait bilgiler var. Kimisinde ismi belirtiliyor, ismi şu olacak diye. Nitekim İncillerde de -İncillerin asıl nüshası elimizde yok, tercümeleri var, muhtelif dillere yapılmış tercümeleri var- böyle bir şahıs gelecek diye bilgi var ama onlar diyorlar ki; "O şahıs Cebrail olacak." filan. Yahu şahıs, diyor, melek demiyor ki. Cebrail olsaydı melek gelecek derdi, melek zaten gelir gider, onu söylemez Allah-u Teâlâ hazretleri. Bu uzun bir bahistir, ispatı yapılmıştır. İngilizce neşredilmiş kitaplarda, mesela Türkçe'ye de tercüme edildi, Muhammed Deedat diye bir şahsın, Güney Afrika'da Pakistanlı Müslüman bir şahsın, oradaki papazlarla yaptığı münazaralar ve münakaşalar, sonunda İngilizce olarak telif ettiği eserler var. O eserleri Diyanet İşleri Başkanlığı tercüme etmiş, neşredilmiş o kitaplar, var elimizde, o bilgilere umumiyetle halkımız vâkıf.
Peygamber Efendimiz kendisi de -sallahu aleyhi ve sellem- kendi devresinde, hatta Mekke devresinde; "Sabredin bu din yayılacaktır." dedi. "Bu işkencelerden yılmayın, bu din galip gelecektir." dedi. "Vallahi bu din okyanuslara yayılacak, denizlerin üzerinden kıtalara dağılacak." diye hadislerinde bildirdi -ki biz bu hadislerin bir kısmını buralarda okuduk-. Daha en ümit ışıklarının zayıf olduğu devrelerde dahi böyle dedi Peygamber Efendimiz. Çünkü kendisine bu bildiriliyor idi, bunun böyle olacağı kendisinin Peygamber olmak dolayısıyla mâlumuydu.
Peygamber Efendimiz çevresindeki insanlara İslâm'ı tebliğ etti, Hristiyanlara tebliğ etti. Hristiyanlar hakkında âyetler indi:
Yâ ehle'l-kitâbi. "Ey Kur'an'dan önce kendilerine kitap indirilmiş olan kavimler, Yahudiler, Hristiyanlar, ey kitap ehli olan insanlar." Te'âlev ilâ kelimetin sevâin beynenâ ve beyneküm. "Aramızda müşterek olan söze gelin. " Ellâ na'bude illallâhe. "O söz ki Allah'tan gayriye ibadet etmeyelim." Ve lâ nüşrike bihî şey'en. "O'na herhangi bir varlığı, yaratığını şerîk, ortak koşmayalım, müşrikliğe düşmeyelim. " Ve lâ yettehize ba'dünâ ba'den erbâben min dûnillâhi. "Allah'ı bırakıp da insanlar birbirlerini put edinmesin, ilâh edinmesin!"
Hz. İsa'yı çarmıha gerilmiş gösteriyorlar, başı düşmüş, kolları düşmüş, ayakları kıvrılmış. Geçiyorlar karşısına tapınıyorlar. Ya bu Allah'ın kulu. İşte senin gibi kolu var, bacağı var, gözü var, kulağı var.
Kânâ ye'külâni't-ta'âme unzur keyfe nübeyyinü lehümü'l-âyâti sümme unzur ennâ yü'fekûn. "Yemek yerdi, çarşıda pazarda dolaşırdı senin benim gibi beşer idi." Allah'ın beşer kul olan yaratığını O'na eş, ortak koştular, Allah'ın oğlu dediler -sümme hâşâ- olacak şey değil, insanların şaşkınlıkların haddi nihayeti yok!
Peygamber Efendimiz sallahu aleyhi ve sellem hıristiyanlara bu âyetleri tebliğ etti. Yahudilere havralarına kadar gitt. “Ben Tevrat'ta bahsedilen Peygamber'im, bana iman edin.” dedi. Kimisi iman etti kimisi etmedi. İman eden Yahudi alimleri var. “Evet, sen Tevrat'ta bahsedilen peygambersin, kabul ettik.” diye Müslüman olanlar var.
Mesela Yahudi hahamlarından Abdullah b. Selâm radıyallahu anh onlardan biridir. Medine-i Münevvere'ye Peygamber Efendimiz'in geldiğini duyunca; “Dur bakalım birisi geldi diye söylüyorlar, gidip göreyim şunu.” demiş.
Fe-izâ vechuhû leyse bi-vechi kezzâbin. "Yüzüne bir baktım ki diyor,-kendisi anlatıyor sonradan- yüzü hiç öyle yalan söyleyecek bir insan yüzü değil, pırıl pırıl, nûrânî." Peygamber Efendimiz'in simasına hayran kalmış, kendisi Yahudi, görmek için gidiyor, neyin nesiymiş diye anlamak için gidiyor, ondan sonra kendisi Peygamber Efendimiz Yahudi havrasına gittiği zaman dedi ki; "Ey Yahudi cemaati Tevrat'ta şu âyet var, şu âyet var, sizin kitabınızda benim Peygamber olarak geleceğim yazılmış, Allah tarafından size bildirilmiştir bu âyetlerde. Bana iman edin, bana tâbi olun." dedi. Onlar böyle başlarını önlerine eğdiler, cevap vermediler. Tebliğini birkaç defa tekrarladı Peygamber Efendimiz, sonra havradan çıktı, geri döndü, giderken arkasından bu Abdullah İbn Selâm koşarak geldi, dedi ki; "Ya Resûlallah şehadet ederim ki sen Allah'ın hak peygamberisin, elçisisin, senin söylediklerin doğrudur. Bu âyetler, bu cümleler Tevrat'ta vardır, biz gerçekten öyle bir şeyi bekliyorduk. Sen Allah'ın hak peygamberisin, bunlar kıskançlıklarından, inatlarından cevap vermediler sana, ben onlardan değilim ben sana tâbi oldum." dedi Abdullah İbn Selâm.
Hristiyanlardan Müslüman olanlar var. Peygamber Efendimiz'e ilk vahiy geldiği zaman az çok eski kitapların bilgisine sahip olan eski alimlerden, sen ileride peygamber olacaksın, gördüğü rüyalar, şeylerden… O Cebrail aleyhisselam'ı görmesinden, Hıra hadisesinden dolayı filan…
"Ah! Senin zamanına keşke ben yetişsem, keşke kavmin seni yurdundan çıkartacağı zaman senin yanında sana yardımcı olsam." dedi o şahıs. Peygamber Efendimiz'in yanındakiler de dediler ki;
"Ya! çıkartacaklar mı? Kavmi bunu Mekke'den çıkartacak mı?"
"Evet, çıkartacak." diye söyledi.
Çünkü kitaplarda bunlar yazılıyor. Savaş yapacağı, müşriklerle savaşacağı, putları kıracağı o Hint kitaplarında da yazılmış.
Peygamber Efendimiz başkalarına mektuplar da gönderdi. Bayağı imza atarak, mektup yazdırarak, elçilerin eline mektup vererek gönderdi.
Nereye gönderdi?
Mısır'a gönderdi, İran'a gönderdi. O zaman İran'da Sâsânî İmparatorluğu vardı, Bizans İmparatoru vardı. O Peygamber Efendimiz'in zamanında yaşayan imparator Herakliyus idi. Herakliyus'a elçi gönderdi, kitap, daha başka çevredeki meliklere gönderdi. Zamanının Habeş İmparatoru Necâşî Peygamber Efendimiz'e iman getirdi. İman getirdi ve Peygamber Efendimiz onun vefat ettiği gün, o Habeşistan'da, Peygamber Efendimiz Suudi Arabistan'ın olduğu mıntıkada, arada dağlar, denizler kilometrelerce, yüzlerce kilometre mesafeler var. Dedi ki;
"Kardeşiniz Habeş İmparatoru Necâşî vefat etti, ona namaz kılacağız."
Oradan gıyabında cenaze namazı kıldı Peygamber Efendimiz, onun mü'min olmasından dolayı. O imparator İslâm'ı kabul etti. Çünkü kendisine sığınan Müslümanlarla, Mekke'nin müşriklerinden gelip bunları bize teslim edin, biz bunları asacağız, keseceğiz diyen insanların konuşmalarını dinlediği zaman; “bunlar haklı, ben bunları haklı görüyorum” diye tâbi olmuştu, Müslüman olmuştu.
Herakliyus'a da mektup gönderdi. Şimdi okuduğum mektup Herakliyus'a gönderilen mektuptur, Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş, hadîs-i şerîf, o da onun buyurduğu şey, mektuba yazılmış ve Herakliyus'a gönderilmiş. Bu mektuplardan hâlihazırda o zamanki yazısı ile müzelerde elde mevcut olanları var. Ürdün Müzesi'nde, Mısır Müzesi’nde, İstanbul Türk İslâm Eserleri Müzesi'nde... Bir de Güneydoğu Anadolu'da Ermeni Süryaniler var biliyorsunuz, Ermeni Süryanileri'nin papazlarından birisi Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne gelmiş. Kendisinin yazdığı bir kitap da bırakmış, “Bizim de Hristiyan vakıflarımız var. Vakıflarımıza idare etme salahiyeti verin.” filan gibi konuşmalar için Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne geldiği zaman, o kitabı da genel müdüre hediye etmiş.
O genel müdüre hem kendisi şifahen söylemiş, hem de ben kitabında sonradan gördüm. "Bize sizin Peygamberiniz tarafından gönderilmiş mektup var, biz onu kilisemizin şeyinde saklıyoruz." diyor. Demek ki Anadolu'da, Güneydoğu Anadolu'daki Süryani kiliselerinde, Ermeni kiliselerinde de Peygamber Efendimiz'in mektubu ulaşmış, onlar da Müslüman olsunlar diye onlara da yazılmış ama onlar hâlâ Hristiyan kalıyorlar, Allah nasip etmemiş demek ki doğru yolu göstermemiş.
Şimdi bu Herakliyus'a gönderilen mektup;
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Peygamber Efendimiz besmele ile başlamış yazdırmaya, sonra ne demiş?
Min Muhammedin Abdillâhi ve resûlihî ilâ Hireke azîmi'r-Rûm.
Başlangıcı şöyle mektubun:
"Bu, Allah'ın kulu ve elçisi Muhammed'den Roma, Doğu Roma İmparatorluğunun ulusu, başkanı Herakl'e yazılmış mektuptur."
Selâmun alâ-meni'ttebe'a'l-hüdâ. "Hidayete ittiba edenlere selam olsun."
Hidayete tâbi olanlara selam olsun.
Dikkat ederseniz Peygamber Efendimiz selamı boşa harcamıyor. “Selam sana ey Herakliyus” dememiş, ne demiş? Hidayete ittiba edenlere selam olsun demiş, sen hidayete girersen, Müslümanlığı kabul edersen selama erersin, girmezsen sana bir şey yok demek bu. Tâbi olursan selam sana olsun.
Neden?
İki sebepten: Bir; insan müşrik oldu mu Peygamber Efendimiz ona dua etse de, tevbe istiğfar etse de müşrik olduğu için duası onu kurtarmaz. Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriliyor ki:
İn testağfir lehüm seb'îne merreten fe len yağfirallâhu lehüm. "Müşriklere yetmiş defa söz verdim diye bir sebepten dolayı tevbe istiğfar etsen dahi Allah onlara aff u mağfiret etmeyecek, münafıkları aff u mağfiret etmeyecek" diye Kur'an'da bildirilmiş, demek ki iman şartı asgarî şart.
O iman şartı olmadan bir kimseye, beri taraftan mü'minler dua etseler, Allah'ın evliyâsı dua etse, peygamberi dua etse iman etmediği için o duadan bir fayda ona gelmez çünkü iman etmedi. Kur'ân-ı Kerîm'den bunu biliyoruz. Onun için Peygamber Efendimiz ona dua edemezdi, henüz Müslüman olmamış olan bir kimseye “sana selam olsun” diyemezdi Peygamber Efendimiz. Çünkü yasak!
Allah'ın hak peygamberi, "Yâ Rabbi, yağmur yağdır." dediği zaman bir hafta yağmur yağdı. Peygamber Efendimiz minbere çıkmıştı, elini tuttuğu yerde, elini ovuşturduğu yerde hastalık geçerdi, dua ettiği şey anında olurdu. Minbere çıktı hutbe îrâd ederken köylünün, bedevinin birisi oradan kalktı dedi ki;
"Yâ Resûlallah! Otlarımız kurudu, topraklarımız susuzluktan çatladı, hayvanlarımız ve insanlarımız susuzluktan kırılıyorlar, ölüyorlar, dua et de Allah yağmur göndersin."
Rivayet eden râvi, bunu böyle dediği zaman “Gökyüzü masmaviydi. Hiçbir bulut yoktu.” diyor. Medine'nin kenarındaki bir dağın adını söylüyor, şu anda benim hatırımda değil. O dağın üzerinden bir atlı süvari gibi bir bulut peyda oldu birden diyor. Hani süvari böyle koştura koştura atını gelir, bir bulut peyda oldu, geldi, hızla geldi diyor. Peygamber Efendimiz dua ettikten sonra şakır şakır yağmur yağmaya başladı, diyor. Bir hafta yağmış kardeşlerim, bir hafta yağmış yağmur.
Bir dahaki hafta o bedevi diyor ki;
"Yâ Resûlallah! Dua et de bu yağmur dursun, çünkü sel basmaya başladı her tarafı."
Peygamber Efendimiz yağmur yağsın dediği için "yâ Rabbi yağdırma" demiyor. Diyor ki;
"Yâ Rabbi! Havâlinâ, çevremize yağdır ya Rabbi, üstümüzden öbür taraflara rahmetin yağmasını kaydır."
Edep sahibi Peygamber, Allah'ın sevgili kulu, seçkin kulu.
Ve inneke le'alâ hulukin azîm. dediği kulu öyle her sözü şey.
Onun için bir kere selam vermeye salahiyetli olmadığı kimseye bedava dua etmez. Sana selam olsun, demez. O sebepten.
Etse tutar, onu etmediğinden, etmemesi gerektiğinden ne demiş?
Selâmun aleyküm dememiş, es-selâmu aleyke yâ Hirakl, dememiş; ne demiş?
Selâmun alâ-meni'ttebe'a'l-hüdâ. "Allah'ın hidayetine ittiba edenlere, İslâm'a girenlere, imanı kabul edenlere, doğru yola gelenlere selam olsun."
Bu sözün anlamı “Sen gelirsen sana da olsun, gelmezsen sana bir şey yok.” Demek. Böyle bu kadar zarif, bu kadar güzel bir selam.
Emma ba'd; gerekli görevi îfâdan sonra Araplar'ın böyle bir konuşmada söyledikleri sözdür bu. Üzerimize düşen vazifeyi edâ ettikten sonra sadede gelelim filan mânasına kullanılan bir sözdür, emma ba'd sözü. Hutbelerde de biliyorsunuz elhamdülillah ve selât ü selâm getirdikten, şehadet getirildikten sonra emma ba'du fe yâ ibadallah diye geçiliyor. Kitaplarda da öyle olur hamdele ve salvele ve duadan sonra emma ba'd diye başlar şey.
Emmâ ba'du. Fe innî ed'ûke bi-dâ'iyeti'l-İslâmi. "Ben seni İslâm dinine çağırıyorum." diyor Peygamber Efendimiz.
"İslâm'a girmeye seni çağırıyorum ey Doğu Roma İmparatoru, Bizans İmparatoru Herakliyus, ben seni İslâm'a girmeye çağırıyorum." diyor.
Eslim teslem. "Müslüman ol ki selamet bulasın."
Çünkü dünyada imparator olmak insanı âhirette kurtarmayacak, zengin olmak, pehlivan olmak, çevresinin geniş olması kurtarmayacak. Herhangi bir hatıra gelen güç kuvvet, dünyadaki itibar edilen izzet vesilesi âhirette hepsi sıfırlanacak, ahirette hiçbirinin kıymeti yok. İmân-ı kâmil ile ve kalb-i selîm ile gelenler mükâfatlara erecekler, günahla gelenler, küfürle gelenler cezalarını çekecekler, cehennemi boylayacaklar.
O bakımdan; eslim. "Müslüman ol." Selamet ki selamete eresin, selamet bulasın, hem dünyada selamete erersin hem de âhirette selamete erersin.
“Müslüman olursun; hem dünyan mâmur olur, hem âhiretin mâmur olur. Âhirette ebedî mutluluğa erersin.” dedi Peygamber Efendimiz.
Müslüman olmak selamete ermek demektir, Allah bizi Müslüman etmiş elhamdülillah. Müslüman yaşatsın, son nefesimizde imandan bizi mahrum etmesin. İmansız âhirete göçürmesin.
Allah bizi Müslüman etmiş, Müslüman yaşatsın, Müslüman yaşadığımız gibi Müslüman olarak ölmeyi, âhirette de cennetine Cemâli'ne ermeyi nasip eylesin.
Eslim teslem. "Ey Herakliyus müslüman ol ki selamet bulasın." Yü'tikallâhu ecreke merrateyn. "Allah, sana müslüman ol ki Allah sana ecrini kat kat versin, iki misli versin."
İki misli vermesi nedir?
Herakliyus Müslüman olsaydı o zaman ona ecir niye iki misli verilecek?
İzah ediyor Peygamber Efendimiz ileride. Söyleyeceğim.
Fe-in tevelleyte fe İnne aleyke isme'l-erisiyyîn. "Eğer sırtını dönersen, benim bu davetime icabet etmezsen, benim bu teklifimi kabul etmezsen ey Herakliyus, eğer benim Müslüman ol çağrıma uymazsan o zaman."
Ne olur?
Fe-in tevelleyte. "Sırtını çevirip dönüp de vazgeçersen, gidersen, geri gidersen, Müslüman olmazsan o zaman senin üzerine sana tâbi olan tebaanın günahları da yüklenir çünkü onlar sana tâbi."
Erisiyyîn. Yani fellâhîn demekmiş, tebaa kastediliyor.
"Ey Herakliyus sen Müslüman ol Allah ecrini iki kat versin. Öyle olmaz da sırt çevirir de geri gidersen o zaman sana tebaanın da vebali yüklenir." buyurdu.
İşte Müslüman kardeşlerim, muhterem kardeşlerim her başkanın, her reisin, her hükümdarın, her güç kuvvet sahibinin, her emrinde insanlar olan, tebaalar olan, gruplar olan kimsenin sorumluluğu budur. Eğer iyi başkanlık yaparsa gerideki, arkasındaki, maiyetindeki insanların da sevapları kendisinin sevabına eklenir. Onun için mü'minlerin emîrinin, başkanının ecri kat kat fazla olur. Eğer kötü idarecilik yaparsa kendisinin kötülüklerine, günahlarına -tebaasını da kötü idare ettiği için- onların kötülüklerinin veballeri de gelir, yüklenir, perişan olur.
"Rûz-ı mahşerde her başkan, her idareci, her böyle sivrilmiş kişi, maiyetinde insan olanlar, elleri boynuna böyle bağlanmış, esir gibi gelecekler." diyor Peygamber Efendimiz.
Elleri boynuna esir alınmış böyle bazı kimseler getiriliyordu ya, görüyorsunuz boyunlarına böyle elleri bağlanmış, esir olarak getirilecek, bir şiddetli hesaba çekilecekler, hesapları müspet olursa kurtulacaklar, hesapları menfî olursa hem kendi veballeri hem de kendi tebaalarının, maiyetlerindekilerin veballeri eklenecek.
Burada bir en kötü hükümdarlardan birisinin misalini vereyim muhterem kardeşlerim. Hindistan'da Ekber Şah diye birisi, Moğol İmparatorlarından birisi İslâm'ı değiştirmiş ve Dîn-i İlâhî diye yeni bir din ortaya atmaya kalkmış. “Bin yıl tamam oldu İslâm'ın hükmü bitti, ben yeni bir din kuruyorum.” diye, yeni bir din kurmaya kalkmış. Namazı yasaklamış, orucu yasaklamış, haccı yasaklamış, tesettürü yasaklamış. İneğin kesilmesini yasaklamış. Neden? Çünkü Hintliler ineğe tapıyorlar. Şimdi o şahsın vebalinin büyüklüğünü düşünün. Ama kim çıkmış onun devrinde İmâm-ı Rabbânî çıkmış, dikilmiş karşısına. O, orada İslâm'dan vazgeçilip başka bir din kurulduğu sırada çıktığı için, onun için İmâm-ı Rabbânî oluyor. Onun için büyük şahıs oluyor, Allah şefaatlerine erdirsin.
Şimdi bu şahıs, Herakliyus Müslüman olsaydı ecri iki kat olacaktı. Neden? Kendisinin Müslümanlığı, yaptığı ibadetler taatlerden bir sevap alacaktı Bir de kendisi Müslüman oldu diye tebaası da uyacaktı, kendisinin arkasından gelen insanların topunun sevapları da ona eklenecekti. O fırsatı kaçırdı bu şahıs, kaçırdığını sonra tarih kitaplarından biliyoruz.
Arkasından, Peygamber Efendimiz mektubun arkasına âyet-i kerîme eklemiş, bu Kur'ân-ı Kerîm'den bir âyet-i kerîmedir buyuruyor ki -yazmış arkasına-;
Ve yâ ehle'l-kitâbi. "Ey Ehl-i Kitab." Te'âlev ilâ kelimetin sevâin beynenâ ve beyneküm. "Sizinle aramızda müşterek olan söze, itikada, inanca gelin." Ellâ na'bude illallâhe. "Allah'tan gayriye ibadet etmemek." Ve-lâ nüşrike bihî şey'en. "O'na hiçbir şeyi ortak, şerîk koşmamak." Ve lâ yettehize ba'dünâ ba'den erbâben min dûnillâhi. "Allah'ı bırakıp da insanlar olarak birbirimizi putlaştırıp, ilah etmemek, rab edinmemek, kelimesi üzerine, vahdet inancı üzerine, Allah'ın varlığını ve birliğini kabul etmek esası üzerine gelin, birleşelim." diyor Peygamber Efendimiz.
Muhterem kardeşlerim;
Hz. İsa'da Allah'ın varlığına birliğine çağırdı ama Hristiyanlar bozdular. Teslisi, üçlemeyi onlar sonradan çıkardılar. Musa aleyhisselam da Allah'ın birliğine çağırdı, bütün peygamberler Allah'ın birliğine çağırdı. Hz. İsa'nın Allah'ın birliğine çağırdığına Kur'ân-ı Kerîm'de delil var, âyet-i kerîme var, âyet-i kerîmede bildiriliyor ki;
"Rûz-ı mahşerde Allah-u Teâlâ hazretleri diyecek ki, buyuracak ki 'Ya İsa, ey İsa, benim peygamberim, kulum, ey İsa.'"
E ente kulte li'n-nâsi'ttehizûnî ve ümmiye ilâheyni min dûnillâhi. "Sen mi söyledin insanlara Allah'ı bırakıp da Allah'tan gayri beni ve ananı put edinin, ilah edinin, diye insanlara sen mi söyledin ya İsa?" diyecek Allah-u Teâlâ hazretleri.
Çünkü Meryem'e, Hz. İsa'ya tapınıyorlar ya, şimdi ilah edinmişler ya...Ne diyorlar: İsa rab, İsa rab diyorlar Hristiyanlar. Hz. İsa'yı rab edinmişler -hâşâ sümme hâşâ- sen böyle dedin mi ya İsa bunlara, diye Kur'ân-ı Kerîm'de soracağını bildiriyor. Hz. İsa'nın cevabı böyle, insanın içinde böyle bir sevgi doğuyor, yumuşak, gayet edepli, Rabbi'nin sorusuna cevap -çünkü oyuncak değil Rabbi soruyor- diyor ki;
Mâ kultü lehüm illâ mâ emertenî bihî. "Senin bana emrettiğinden başka bir şey ben onlara demedim ya Rabbi, sen bana ne emretmişsen onu söyledim. Ondan gayri bir şey söylemedim ya Rabbi."
“Allah'tan gayriye tapınmayın. Allah'ın varlığını, birliğini, senin varlığını, birliğini söyledim ya Rabbi. Seni tesbih ederim, tenzih ederim, sana noksan sıfatlar yakıştırıp eklerler, söylerler, senin şanına layık olmayan şekilde seni tanırlar, inanırlar. Bu insanların şirklerinden, küfürlerinden seni tesbih ve tenzih ederim ya Rabbi.” diye cevap verdi Hz. İsa aleyhisselam. İşte onlar da yine yanlış yolda gidiyorlar, arkasında diyor ki âyet-i kerîmenin;
Fe-in tevellev. "Ey mü'minler siz böyle deyin Hristiyanlara, eğer onlar döner giderlerse, kabul etmezlerse, sırt çevirirlerse bu davetinizi kabul etmezlerse onlara deyin ki." Fe-kûlû işhedû bi-ennâ müslimûn. "Bak siz dönüp gidiyorsunuz ya, bak şahit olun, biz bunları size söyledik, biz Müslümanız siz ne halt ederseniz edin, gidin ki biz işte Müslümanız deyin." diye Kur'ân-ı Kerîm bize bildiriyor.
Elhamdülillah biz de Müslümanız. Biz Allah’ın varlığını, birliğini biliyoruz.
İşte böyle Peygamber Efendimiz bütün çevredeki hükümdarlara mektup gönderdiği gibi Herakliyus'a da mektup gönderdi. Bu rivayet, bu hadisin rivayeti kimden?
Revâhu'l-Buhâriyyu ve Müslimun an Ebî Süfyâne radıyallahu anh.
Bu hadîs-i şerîfi Ebû Süfyan rivayet etti, Buhârî'nin ve Müslim'in sahih kitaplarında var, hadîs-i şerîf sahih. Ebû Süfyan Herakliyus'un bu mektubunu burada anlatmış ya, bize rivayet etmiş, Peygamber Efendimiz'in böyle mektup yazdığını rivayet etmiş ya, kendisi Buhârî'deki izahata göre anlatıyor ki henüz daha Peygamber Efendimiz'le mücadele ederken Mekke'de müşrik iken ve Peygamber Efendimiz'le savaşırken… Biliyorsunuz Ebû Süfyan Mekke-i Mükerreme'nin fethine kadar Uhud harbinde, Bedir harbinde Kureyş'in başkanı olarak mücadele etti Peygamber Efendimiz'le. Mekke'nin fethinde müslüman oldu, Müslüman oldu onun için radıyallahu anh diyoruz ama daha önce müşrik idi. Peygamber Efendimiz'le uğraşanlardan birisiydi,
Peygamber Efendimiz'e inanmadığı zamanda, henüz mü'min olmadığı zamanda Şam'a bir ticarî ziyarete gidiyor, bir sebeple Şam'a gidiyor. O sırada Bizans İmparatoru da ordusu ile böyle Suriye taraflarına gelmiş, Şam'da bulunuyormuş, Dımaşk şehrinde bulunuyormuş ve Hicaz'dan bir peygamber çıktı haberi kendisine geliyor. Herakliyus'a Hicaz'dan bir Peygamber çıktı haberi kendisine geliyor ve bu peygamberin nasıl bir kimse olduğunu anlamak istiyor. Haber toplamak istiyor, ordusunu toplamış, savaş olacak, nitekim Müslümanlarla Bizanslılar arasında Tebük çevresinde savaşlar oldu o devirde. Bilgi toplamak için diyor ki o belde ahalisinden birisini tutun getirin bana. Bulup getiriyorlar Ebû Süfyan'ı, Mekkeli adam, ticaret için gelmiş oraya, Ebû Süfyan'ı Herakliyus'un karşısına getiriyorlar.
Herakliyus'e anlatıyor ama kendisi henüz inanmış değil, Herakliyus soru soruyor diyor ki;
"Bu şahıs sizin kavminizin eşrafından mı, yoksa kenar mahallelerden böyle soyu sopu belli olmayan kimse mi?"
"Hayır bizim soylu bir ailemizden” diyor. Onu söylemek zorunda, aksini söyleyemez. Çünkü başkalarına da soracak hükümdar, yalan söylemesi mümkün değil."
"Peki, onun ahlâkı böyle daha önceden hani aranızda yaşamış, böyle aldatmacası, bilmem yalancılığı, sahtekârlığı vesairesi…"
"Hayır, dürüst insandı Muhammed el-Emîn diye tanınır, güvenilir insan diye tanınır." filan diye çeşitli soruları soruyor, soruyor, soruyor, soruyor...
Çeşitli bilgileri aldıktan sonra bu mektup da geliyor kendisine, Herakliyus'a, o zaman Herakliyus diyor ki
“Bunlar gösteriyor ki o şahıs peygamberdir. Bize eski kitaplarda anlatılan peygamberdir bu şahıs, hak peygamberdir, ben de ona iman etmeyi uygun görüyorum.” diyor. Fakat bunu böyle bir toplantı yerinde, hükümdarın etrafında adamları, saray erkânı, komutanlar vesaire filan hepsinin olduğu kalabalık bir yerde böyle bu münazara, konuşmalar, bu mektubun gelmesi, okunması, tercümesi böyle cereyan etmiş... Ebû Süfyan da orada, mektubu getiren de orada. Şimdi bu böyle cereyan edip de o böyle İslâm'a meyledince bir gulgule kopuyor salonda Aaaa!!! olur mu, nasıl olur, bilmem ne filan artık neler dedilerse o hükümdarın etrafındaki o kalabalık... Büyük bir hoşnutsuzluk, homurtu meydana gelince Herakliyus yüz seksen derece çark ediyor, tam yüz geri dönüyor ve;
"Ben sizin dininize bağlılığınızı denemek için sizi imtihan ettim, mahsustan söyledim." diyor Hristiyanlara. İş böyle kapanıyor.
Demek ki muhterem kardeşlerim;
Herakliyus şahsen bu işin doğruluğunu kavramış fakat imparatorluk elden gitmesin diye, çevresindeki insanlar kendisine karşı çıkmasınlar, kendisi ile bir mücadele kopmasın diye bu işi geçiştirmiş bir kimse olarak görünüyor. Habeş İmparatoru gibi Müslümanlığı kabul etmemiş.
Allah-u Teâlâ hazretleri her işi hikmetle yapar muhterem kardeşlerim, O'nun hikmetlerini görüp de O'na güzel kulluk etmeye Rabbimiz cümlemize nasip etsin.
Bu hadîs-i şerîften çıkan ders çoktur, her cümlesinden binlerce dersler, hikmetler çıkar muhterem kardeşlerim.
Nasıl Peygamber Efendimiz sallahu aleyhi ve sellem kendisinin yaşadığı devirdeki büyük güçlüklere, ulaşım ve haberleşme imkânsızlıklarına rağmen İslâm'ı Mısır'a, Habeşistan'a, Sâsânî'ye, İran'a, Irak'a, Bahreyn'e, Umman'a yaymışsa, nasıl tebliğ etmişse bizim de asıl vazifemiz, hepimizin, yalnız başında sarığı olan hocaların değil, kürsüde vaaz eden, camide namaz kıldıran hocanın değil, bütün Müslümanların asıl vazifesi Peygamberimiz'in bu işini devam ettirmek…
"Hocam, ben mühendisim."
Hayır! Sen buraya mühendis olarak gelmedin. Sen buraya Allah'a güzel kulluk etmek için imtihan için geldin. Mühendisliğin yan bir iştir, o beni ilgilendirmez. Sen Allah'ın dinine yardım edeceksin.
"Hocam, ben doktorum.”
Ben onu bilmem, arada fırsat bulursan hastaları da tedavi et, asıl işin Allah'ın işine hizmet etmek.
"Hocam, ben öğretmenim, ben askerim, ben memurum, ben âmirim, çiftçiyim, köylüyüm, şehirliyim…"
Ne olursan ol. Asıl vazifen Allah'ın dinini öğrenmek, öğretmek, yaymak, Allah'ın dinine hizmet etmektir, ötekisi bir geçim vasıtasıdır, olsa da olur olmasa da, memur olsan ne olacak, olmasan ne olacak, çiftçi olsan ne olacak, olmasan ne olacak, doktor olsan ne olacak! Doktor olmayanlar ölüyor mu?
Hiçbirisi önemli değil. Önemli olan imandır, hükümdar olmak da önemli değil. Herakliyus hükümdar oldu da ne oldu? Hüsrev Perviz hükümdar oldu da ne oldu? İran'ın Sâsânî İmparatoru ne oldu? Hepsi geldi geçti.
“Bûm nevbet mîzened der târumu Efrasyâb.
Perdedâri mîkuned der kasr-ı Kayser ankebût.”
"Efrâsiyab'ın sarayında baykuşlar ötüyor, Bizans Kayseri'nin mâlikânesinde örümcekler perdedarlıklar yapıyor."
Ne demek?
Hepsi yıkılıyor, hepsi harabe oluyor, baykuşlar ötüyor, örümcekler yuva yapıyor. Dünya saltanatı kimseye kalmıyor, hayat kimseye kalmıyor, hepimiz öleceğiz. Bir gün gelecek hepimiz öleceğiz. Ben doktordum ya Rabbi bana cennetten iyi bir köşe ver, ben mühendistim ya Rabbi bana cennette şöyle mevkiimle mütenasip bir yer ver. Bakanlık yaptım, memurluk yaptım, müdürlük yaptım, müsteşarlık yaptım. Dünyada altımda makam arabaları vardı, emrimde insanlar vardı. Onun için dünyadaki gibi güzel bir mevkii ver diyecek durumu yok kimsenin.
Küllü nefsin, İllâ âti'r-Rahmâni abden. "Herkes oraya kul olarak gidecek, herkes soyunmuş olarak gidecek. Üryan; çırılçıplak gidecek, anasından doğduğu gibi gidecek. Üstünde ne rütbe bulunacak, ne başında taç bulunacak, ne sırma bulunacak, ne apolet bulunacak, herkes Rabbi'nin huzuruna öyle varacaklar;
İllâ men etâllâhe bi-kalbin selîmin. "Ancak Allah-u Teâlâ hazretlerine selim bir kalp ile gidenler, imân-ı kâmil ile gidenler kâr edecekler."
Buranın köleleri, âhirette bey olabilir. Buranın fakirleri, âhirette zengin olabilir. Buranın düşkünleri, âhirette mevki makam, rütbe mertebe sahibi olabilir. Buranın çok yüksek mevkilerinde olan insanlar da âhirette kölelerine muhtaç duruma düşebilir, kölelerine el açacak, avuç açacak, yalvaracak duruma gelebilir.
Allah dünyanın bu dünyanın hakikî çevresini görüp de Allah'a güzel kulluk etmeyi cümlemize nasip eylesin.
Bi-hürmeti esrâr-i sûreti'l-Fâtiha.
20.07.1986 -
Selam, Sabah Ezanı
20.04.1986 -
Komşu Hakkı
