19.01.1986 - Namaz, Ashabtan Sevilenler

19.01.1986 - Namaz, Ashabtan Sevilenler
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Nezele aleyye'r-rûhu'l-emînü fe haddesenî innallâhe Teâlâ yuhibbu erbaaten min ashâbî Aliyyün ve Selmânü ve Ebû Zerrin ve'l-Mikdâdü.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Metnini okumuş olduğumuz hadîs-i şerîf, Peygamber Efendimiz' in dört sevgili sahabesi hakkındadır. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;
Nezele aleyye'r-rûhu'l-emînü. "Benim üzerime rûh-u emîn nâzil oldu, bana rûhu'l-emîn geldi."
Rûh-u emîn, Cebrail aleyhisselam'ın ismidir. Cebrail aleyhisselam'ın daha başka isimleri de vardır. Cebrail aleyhisselam Peygamber Efendimiz 'e gelmiş:
Fe haddesenî innallâhe Teâlâ yuhibbu erbaaten min ashâbî. "Ve bana bazı sözler söyledi, ifade etti ki; Allah-u Teâlâ hazretleri benim ashabımdan dört kişiyi sever."
Allah-u Teâlâ hazretlerinin dört kişiyi sevdiğini rûh-u emîn diye anılan Cebrail aleyhisselam geldi, bana bildirdi.
Bu dört kişi kimlerdir?
"Aliyyün, Hz. Ali ve Selmânü, Hz. Selmânü'l-Fârisî; ve Ebû Zerr, Ebû Zerr el-Gıfârî; ve'l-Mikdâdün, Mikdad b. Esved el-Kindî hazretleri olmak üzere bunların Allah tarafından sevildiğini bana bildirdi." diyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.
Hz. Ali Efendimiz; hepimizin bildiği bir mübarek sahabidir ki Allah-u Teâlâ hazretleri cümlesinin şefaatine bizleri nail eylesin. Efendimiz' in amcazâdesidir, çocuklar içinde genç yaşında ilk Müslüman olandır. Genç yaşta namaza başlayandır. Hatta babası onun namaz kıldığını görmüştür, "Bu nedir?" diye sormuştur. İşe öyle genç yaşta başlayan bir kimse. Peygamber Efendimiz' in hadîs-i şerîfinden biliyoruz ki gençliğinden ibadetle büyüyen kimseye Allah-u Teâlâ hazretleri rûz-u mahşerde Arş-ı Âlâ'nın altında müstesna mevkilerde nurdan minberlerin, tahtların üzerinde yer hazırlayacak, mahşer halkı sıkıntıdayken onlar sıkıntı çekmeyecek!
Hz. Ali Efendimiz bir kere genç yaştan ibadet içinde, hiç Allah'a aykırı işler yapmadan, günahlara dalmadan, gençliğinde kabahatler işlemeden büyümüş bir kimse olarak ve böyle Peygamber Efendimiz' in ilk sahabelerinden olmak üzere oradan da şerefi var. Peygamber Efendimiz' in amcazâdesidir, Peygamber Efendimiz' in kızı, gözünün bebeği Hz. Fâtımatü'z-Zehrâ ile evlenmiş, damadı olmuştur. Her bakımdan, nereden bakılsa faziletlerinin sayılması çok uzun zaman alır.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere' ye Müslümanlar göç ettiği zaman orada herkesi birbiriyle kardeş etti. Bir Mekkeliyi bir Medineli ile kardeş etti, "Siz kardeşsiniz" dedi. Ve bu çok kuvvetli bir kardeşlikti, lafta kalan bir kardeşlik değildi. Evine götürüyordu, bakıyordu. Kimisi malının yarısını böldü; "Al, kardeşimsin, yarısı senin olsun." dedi. Bu kadar da kuvvetli bir kardeşlik! Bir Mekkeli bir Medineli, bir ensar bir muhacir diye ikişer ikişer herkesi ayırdı. Hz. Ali Efendimiz tek ortada kaldı. Tabii boynu büküldü. Peygamber Efendimiz; "Sen benimlesin." dedi. Damadıdır ama âhiret bakımından, mânevî bakımdan onu öyle kendisine kardeş edinmiştir ve Peygamber Efendimiz onun hakkında buyurmuştur ki;
Ente minnî bi-menzileti Hârûne min Mûsâ. "Nasıl Musa aleyhisselam'ın yanında Harun aleyhisselam vardı, Allah ikisine de peygamberlik gönderdi; sen benim yanımda Musa aleyhisselam'ın yanında Harun gibisin!"
Ama şu kadar var ki benden sonra peygamber gelmeyecek, ben peygamberlerin sonuncusuyum. Peygamber değilsin ama bana göre Harun gibisin, diye buyurmuştur.
Daha başka sahih hadîs-i şerîflerde buyurmuş ki Hz. Ali Efendimiz bildiriyor:
İnnehû le-ahdü'n-nebiyyi'l-ümmiyyi ileyye ennehû lâ yuhibbunî illâ mü'minün ve lâ yubğizunî illâ münâfikûn. "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem benimle ahdetti. Beni ancak mü'min olan sever. Ancak bana münafık olan buğz eder, kızar."
Hz. Ali'yi mü'min sever, münafık buğz eder. Sevmiyorsa kendisinde bir nifak alameti vardır, aklını başına devşirsin, toplasın demek. Böyle faziletleri çok olan bir sahabe, dördüncü halifemiz. Ebû Bekr-i Sıddîk, Ömerü'l-Fâruk, Osman-ı Zinnûreyn, Aliyy-i Mürtezâ.
Aşere-i Mübeşşere'den, hayatta iken cennetle müjdelenmiş dört mübarekten birisi Hz. Ali Efendimiz. Şehiden âhirete göçtü; bir de oradan da garantili, cennetlik olduğunun bir garantisi de şehit olarak vefat etmesinden belli.
İkinci şahıs kimdir?
Selmânü'l-Fârisî. Bu zât hayatını iyice öğrenmemiz gereken bir yüksek şahsiyettir. Peygamber Efendimiz;
Selmânü minnî ehle'l-beyti. "Selman bendendir, benim ailemin efradındandır." dedi. Abasını onun üstüne, omzuna atarak öyle iltifat buyurdu.
Hz. Ebû Hüreyre radyallahu anh'ten rivayet edilmiş ki Kitabü'l-mişkât'ta;
Künnâ cülûsen inde'n-nebiyyi sallallâhu aleyhi ve selem. "Peygamber Efendimiz' in yanında oturmaktaydık." Fe enzile't-aleyhi sûretü'l-cumuati. "Birden Cuma sûresi nâzil oldu, Cuma sûresi indi, vahyolundu." Felemmâ nezele ve âherîne minhüm lemmâ yelhakû bihim. "O sûrenin içinde bir âyet var, buyuruluyor ki: O mü'minlerden, sonradan gelen bir grup insan da vardır ki henüz bu mü'minlere ulaşmadılar. Çünkü ileride gelecekler, henüz dünyada değiller."
Gelecekler ama kıymetli insanlar diye âyet-i kerîme methetti. Bu ileride gelecekler için;
Kâlu men hâulâi yâ Resûlallah? "Onlar kimdir yâ Resûlallah?" diye sordular. O zaman Selmânü'l-Fârisî hazretleri de oradaydı. Peygamber Efendimiz elini Selman'ın üzerine koydu dedi ki:
"İman Süreyya yıldızında bile olsa yeryüzünde değil havada değil gökte değil Süreyya yıldızında olsa bile bunlardan bir grup insan gidip onu yine alacaklar. İmanı almak, mü'min olmak ne kadar zor olursa olsun bir grup insan Süreyya yıldızında bile olsa imanı gidip alacak, iman sahibi olacak!" dedi.
Selman'ın üstüne elini koyarak söyledi. Deniliyor ki -tabii Selmânü'l-Fârisî İran'dan geldi, o yüzden- İran'dan daha sonraki yetişecek büyük evliyâullahı, İmâm-ı Âzam gibi büyüklerimizi kastetti, diye zikrediliyor Allahualem, Peygamber Efendimiz bu sözüyle. Ama işin içinde Selmânü'l-Fârisî de var. Selmânü'l-Fârisî pek çok kimseleri dönüp dolaşıp Peygamber Efendimiz' e gelmiş bir kimsedir.
Nasıl geldi?
Babası İran'da İsfahan'da dihkan idi, bir çiftlik ağası, köy ağası idi. Ateşe taparlardı, aile ateşperest idiler. Selman uygun görmüyordu ama asil bir aileden terbiyeli yetişmiş kibar, nazenin biriydi. Kıymetli bir evlat. Bir gün gidip gelirken oradaki papazları gördü. Onların ibadetleri baktı ki ateşe tapmak gibi değil, çünkü semavî din, henüz o zaman İslâm gelmemiş, hak din o zaman Hristiyanlık. Orada o papazların Allah'a güzel güzel ibadetlerini görünce ateşperestlikten ayrıldı. Zaten tapınmamış, o işe aklı yatmamış. Papazların hizmetine girdi. Terk-i diyâr eyledi, diyar diyar dolaştı. Nerede bir salih, Allah'a ibadet eden iyi bir kimse var demişlerse Selman oraya göçtü. O adamın yanında ilim öğrenmeye çalıştı, ölümüne kadar hizmet etti. Vefat edeceği zaman;
"Hocam sen vefat ediyorsun ben senden sonra ne yapayım kime gideyim?"
"Artık bu devirde pek iyi insan kalmadı, din adamlarının ekseriyeti bozuldu ama filanca diyarda bir sevdiğim, hürmet ettiğim, adını duyduğum, beğendiğim kimse var, sen ona git!"
Hadi o diyara gitti, hadi o diyara gitti… Hatta Selmânü'l-Fârisî'nin Bursa yakînında Keşiş Dağı denilen yere de geldiği söyleniyor. Dinini güzel öğrenmek için, Allah'a güzel kulluk etmek için diyar diyar gezmiş bir insandır. Ömrü de çok uzun:
Âşe mieteyni ve hamsîne seneten. "250 sene yaşadı." deniliyor. Tabii Peygamber Efendimiz' le karşılaştığı zaman zaten yaşlı bir kimse idi, ondan sonra da ne kadar yaşadı?
Çok uzun yaşayanlardan, muammerînden bir kimse! "250 sene yaşadı." diyenler var, daha fazla diyenler var. Allahualem. Uzun ömürlü bir kimse idi. Medine-i Münevvere' de vefat etti.
Senete hamsin ve selâsîne. "35 hicrî senesinde Medine-i Münevvere’ de vefat etti." diye kaydı var.
Ebû Zerr el-Gıfârî; o da Peygamber Efendimiz' in sevdiği, iltifat ettiği bir kimse idi ve doğruyu söylemekten sakınmazdı. Para biriktirmeyi uygun görmezdi. Müslümanların mutlaka paralarını dağıtmaları lazım diye; "Para biriktirmek olmaz!" derdi. Onun da Peygamber Efendimiz' den rivayet ettiği hadîs-i şerîfler çoktur, menakıbı çoktur.
Sonra Mikdad, Mikdad b. Amr el-Kindî'dir. Altıncı Müslüman olan kimsedir. O da köle idi sonra Esved isimli şahıs onu kendisine oğul edinmiştir, diye rivayet ediliyor. O da öyle mübarek, ilk Müslümanlardan bir zattı.
Efendimiz Allah-u Teâlâ hazretlerinin bu dördünü sevdiğini bildirmiş. Onlar yaşadılar, âhirete göçtüler. Allah-u Teâlâ hazretleri bizi de Rabbimizin rızasını kazanmak için ömrünü öyle tanzim edip öyle çalışmak, öyle gayret etmek nimetine erdirsin.
İran'dan çık, Ürdün'e gel; Ürdün'den kalk, filancaya git; oradan Anadolu'ya Bursa'ya gel, oradan kalk Medine-i Münevvere' ye… Diyar diyar, hakkı aramak için eskiden ne kadar gezerlermiş. İnsanın büyüklerin menakıblerinden ibret alması lazım. Hakkı öğrenmek için dinini öğrenmek, doğruyu bulmak, doğru insanlarla beraber olmak için eskiler ne kadar meşakkatler çekerlermiş. Bize de Allah o şevki, o gayreti ihsan eylesin. Bu büyüklerimizin şefaatlerine nail eylesin. Biz onlardan asırlarca sonra geldik, Rabbimiz cennette buluştursun, onlarla beraber olmayı nasip eylesin.
Nezele cibrîlü fe emmenî fe salleytü meahû sümme salleytü meahû sümme salleytü meahû sümme salleytü meahû sümme salleytü meahû sümme kâle bi-hâzâ ümirte.
Peygamber Efendimiz peygamber oldu, sonra dinin emirlerini yavaş yavaş Cebrail aleyhisselam ona vahiy getirerek öğretti. Abdest almayı öğretti, şöyle abdest alacaksın; namaz kılmayı öğretti, böyle kılacaksın… Bu hadîs-i şerîfte buyuruyor ki;
Nezele cibrîlü. "Cebrail aleyhisselam indi." Fe emmenî. "Bana imamlık etti."
İmam kim? Cebrail aleyhisselam.
Cemaat kim? Peygamber Efendimiz.
Çünkü namaz kılmayı ona öğretecek ya; Cebrail aleyhisselam imam oldu, Peygamber Efendimiz onun arkasında cemaat oldu.
Salleytü meahû. "Ve onunla kıldım." Sümme salleytü meahû. "Sonra yine onunla kıldım." Sümme salleytü meahû. Sümme salleytü meahû. Sümme salleytü meahû.
Beş, demek ki bir günde Peygamber Efendimiz saymış. Tekrar tekrar kılınıyor. Tabii namaz denilen şeyle ilk defa karşılaşıyor. Böyle beş defa kılınca Cebrail buyurdu ki;
Sümme kâle bi-hâzâ ümirte. "İşte böyle namaz kılmakla emrolundun yâ Peygamber!" diye Cebrail aleyhisselam gösterdiği şeyin namaz olduğunu ve bunu kılması gerektiğini Peygamber Efendimiz' e bildirmiş. Efendimiz de bize böyle naklediyor ki Buhârî'de, Müslim'de, Ebû Davud'da, Neseî'de mevcut olan bir hadîs-i şerîftir.
Namaz beş vakit bizim Rabbimizin huzuruna çıkma şerefine erdiğimiz, o şerefe yükseldiğimiz bir ibadet. Zamanımızda bazı insanlar zaten hiç namaz kılmıyor da adam uzaktan bizim işimize de karışıyor! Bu zamane adamlarının işlerine akıl erdirmek mümkün değil, onları akıl terazisiyle anlamak mümkün değil, çünkü sığmaz! Sen kılmıyorsun, sana ne bizim namazımızdan! Kılmıyor, bizim namazımıza karışıyor!
"Üç olsun, iki olsun, bir olsun… Sıralar konulsun, sandalyelere oturulsun..."
Kiliseye git! Kilisede sandalyeler var!
"Yok, camiye konulsun."
Yahu bizim Peygamber Efendimiz var, Kur'an'ımız var, ahkâmımız var; sen nereden çıktın?
Biz böyle namazı kılarız, böyle kılmışız. Dağda da kılarız ovada da kılarız, yolda da kılarız evde de kılarız. İnsan her yerde sandalyeyi nereden bulacak?
Beyzademiz oturmaya üşeniyor: Sandalye olsunmuş!
Koy bakalım şu alnını yere bir, Allah'ın huzurunda kulluğunu bil de bir tevazuuyla eğil bakalım! Vaktimize karışır, şeklimize karışır, bin bir türlü müdahale! Başörtümüze karışır, sakalımıza karışır…
"[Namazın] vakti az olsun…"
Senin aklın ermez!
Namazı bize Allah-u Teâlâ hazretleri emrediyor!
Hangi zamanlarda emrediyor? Bizim uyanmamız gereken, ikaz edilmemiz gereken vakitlere namaz koymuş ki o vakitlerde biz namaza girip çıkmak sureti ile hizaya gelelim. Sabahleyin kalkıyoruz sabah namazı kılıyoruz.
Neden? Günün başlangıcı, güne Allah'a ibadetle başlıyorsun, secdeyle, kullukla başlıyorsun, kulluğunu hatırlıyorsun. Uykunun mahmurluğu gitti, Allah'ın kulusun, önünde eğildin, güne temiz bir şekilde iyi başladın. Her işe iyi girişmek güzel.
Öğlen vakti günün ortası oluyor, bir daha namaz kılıyorsun.
İkindi vakti tam işlerin kızıştığı zaman, herkesin dünya çarşısında, pazarında dolaştığı zaman. Güneşin harareti biraz geçiyor, eve dönülecek, herkes alışveriş yapacak filan.
Her devirde böyle olmuş, gündüz daha ortalık kararmadan herkes işini bitiriyor veyahut çarşıya pazara gitmişse oradan yavaş yavaş evine, köyüne dönüyor. Alışverişini yaptıysa hayvanına [erzakları] yüklemişse filan yavaş yavaş dönme zamanı.
Bu telaşın arasında Rabbini unutmak yok! Gel bakalım ikindi namazına! Bir de orada Allah hatırlatıyor, ikindi namazını kılıyorsunuz. Salât-ü vusta; orta namaz, önemli, çok önemli! Onun için bazı rivayetlerde Vel-asri diye "Asra, ikindi namazına yemin etti." buyuruluyor. Oradaki asır'dan murat ikindi namazıdır, çünkü insanın dünyaya çok daldığı bir zamanda; "Dünyaya dalma, gel bakalım ahiret işine, gir bakalım Rabbinin huzuruna, secde et bakalım." diye yine kulluğunu hatırlatılıyor.
Neden ikide bir de hatırlatıyor?
Akşam oluyor; gün bitti, güneş söndü, gün bitti. Karanlıklara kaldık, gece başlıyor. Kim bilir bu gece nasıl geçer? İnsan sabaha çıkar mı çıkmaz mı?..
Gün doğmadan meşîme-i şebten, neler doğar
Kim bilir! Gün daha doğmadan bu gecenin içinden ne hadiseler çıkacağı belli olmaz. Karanlık, meçhul, korkulu… Bir daha akşamın vaktinde Rabbinin huzuruna varıyorsun, Rabbine tekrar ibadet ediyorsun. Ondan sonra artık yatma vakti geliyor.
Yatıyorsun ama ya uyanırsın ya uyanamazsın! Uyku yarı ölümdür, hâlinin ne olacağı belli olmaz! Sonra sen uyuduğun zaman müdafaasız kalırsın. Gelir bir yılan sokabilir, bir akrep sokabilir, başına bir şey düşebilir, zelzele olur, duvar üstüne yıkılır… Ne olacağı belli olmaz. Bir de o zaman; "Rabbim ben senin kulunum, bak senin önünde secde ediyorum, ibadetimi yapıyorum." diye işi sağlama bağlıyorsun, öyle yatıyorsun.
Beş kritik zamanda Allah-u Teâlâ hazretlerinin kulluğunu hatırlatıyor bize beş vakit namaz, çünkü bizim kul olduğumuzu unutmamamız lazım. Biz kul olduğumuzu unutursak iş bitti. O zaman insanlıktan çıkarız, hayvandan daha aşağı oluruz.
Ulâike ke'l-en'âmi belhüm edallü. "O insanlar, Allah'ın istemediği durumda olan insanlar hayvanlar gibidir hatta daha şaşkındır!"
Hayvanın bile yine bir hissi vardır. Biz kitaplarda okumuştuk ki mahallenin yaramaz çocukları kaplumbağayı alıyorlar, sütçü beygirinin tekerinin geleceği yere öne koyuyorlar. Beygir, başını eğiyor, bakıyor, kaplumbağayı görüyor, tekeri görüyor. Yana doğru gidiyor, tekeri ona ezdirtmeden geçiyor. Hayvan diyorsun, ötekiler de insan yavrusu! Onlar, "Bakalım nasıl eziyor?" diye kaplumbağayı ezdirecekler. Ama öteki at denilen hayvan hisli, o hayvan o kaplumbağayı arabanın tekeri altında çiğnettirmiyor. Düz gidecekken bir başını eğiyor, bakıyor; o tarafa gidiyor.
Hayvanların nice hislileri vardır! Hele at besleyenler anlatırlar, o köpeklerin nice hislileri vardır, nice sadakatlileri vardır: Sahibi ölür, sahibinin başından ayrılmaz, başında bekler. İnsan vefayı öğreniyor. Kendisine göre ne vefalı ne bağlı, yine merhameti var!
Birisi, Horasan'ın büyük evliyâsından birisini evine çağırıyor:
"Gel efendim, bizim evde akşam yemeğini beraber yiyelim." Evine kadar giriyorlar, kapıda;
"Siz biraz durum, ben haber vereyim." diyor. İçeri giriyor çıkıyor:
"Efendim, ben sizi çağırdım, kusura bakmayın. Evde hazırlık yokmuş, alamayacağım." diyor.
"Peki evladım, mahsuru yok." diyor, dönüyor. Arkasından yine geliyor.
"Efendim, hadi buyurun bize gidelim, olacakmış." diyor.
Yine kapıya kadar geliyorlar, yine; "Bir içeri gireyim, sorayım." diyor, yine "Olmayacak." diyor. "Peki," diyor, yine dönüyor. Yine gidiyor, yine geliyor… Çok geliyor gidiyor, geliyor gidiyor. Ondan sonra da her seferinde hiç kızmadan "Peki evladım." diyor, dönüyor.
Hani insan sinirle; "Yahu geçen sefer de çağırdın, insaf, ben senin maskaran mıyım, oyuncağın mıyım?!.." filan deyiverir.
Hiç sinirlenmiyor, "Peki evladım." diyor, dönüyor. Adam elini bırakıp ayağına kapanıyor. "Efendim ben sizi denemek için bunu yaptım. Bakalım, hakikaten büyük bir zât mısınız diye denemek için yaptım. Affedin beni, kusurumu bağışlayın. Elinizi bırakayım, ayağınızı öpeyim…" filan deyince;
"Evladım, bu bizim yaptığımız nedir ki? Bu bizim yaptığımızı Horasan'ın köpekleri de yapar. 'Gel kuçu kuçu!' dersin gelir, 'Hoşt!' dersin gider! Mühim bir şey değil ki köpeğin bile yapabildiği bir şey!" diyor.
Ne kadar güzel bir cevap! Demek ki insan olunca insan daha neler yapacak. Köpek bile daha nice güzel şeyler yapabiliyor!
Allah bizi insanî kemalata vâsıl eylesin. Ham gelip ekşi turşu kalıp ondan sonra kütük gibi gitmek ne kadar fena! Rabbimizin sevdiği, iyi bir kul olarak [yaşamak varken…]
Eski hâkimlerden bir tanesi bakmış karşıdan boylu poslu, yakışıklı bir delikanlı geliyor. Hayran kalmış: "Allah Allah, Allah neler yaratıyor. Ne güzel yakışıklı bir delikanlı, yüzü ay gibi pırıl pırıl, levent…"
Yanına yanaşmış adını sormuş, ekşi cevap vermiş. Bir şey daha sormuş, biraz daha ekşi turşu cevap vermiş. Diyor ki;
İnnâü zehebin ve fîhi hallün. "Altından bir kap ama içinde sirke var!"
Sirke, ekşi. Dış tarafı altın ama içi sirke, öyle olmayalım.
Millet hep dışını süslüyor. Pantolonumun ütüsü jilet gibi olacak, ayakkabımın boyasında saç taranacak, sinekler yüzüme konduğu zaman cız aşağı kayacak…
Peki içinden ne haber? Daha bir kedi kadar olamamışsın, bir köpek kadar, bir at kadar olamamışsın! İnsan bazı hayvanların bazı güzel sıfatlarından ibret almalı.
Rabbini unutmamak nasıl olur?
Allah'ı unutmayın! Ey insanlar! Allah'a kul olduğunuzu unutmayın, her zaman uyanık olun!
Peki nasıl uyanık olacağız?
Bir tavsiye var bir de o tavsiyeyi yerine getirmek için çare var, sıhhatinizi muhafaza edin!
Nasıl sıhhatli olacağız?
Efendim her biriniz şu işi yapın!
Nasıl yapacağız?
Bir şeyi tavsiye etmek mühim değil, tavsiye edersin de onu yapmanın yolu nasıl olacak onu da söylemek lazım. Bizim İslâm dinimiz hangi ahlâkî tavsiyeyi tavsiye etmişse onun pratik çaresini, reçetesini de vermiştir. Şöyle yap, bak kendiliğinden olacak, nasıl olduğunu anlayacaksın. Sıhhatli mi olmak istiyorsun? Oruç tut, sıhhatli olursun; pratiği var.
Rabbini unutmamak mı istiyorsun? Beş vakit namazını kıl, günde beş defa kritik zamanda hatırlarsın. Allah'ın sevdiği güzel sıfatlara nail olmak, dünya ve ahiretin hayırlarına mı ermek istiyorsun; cömert ol, zekâtını ver, sadakanı ver. Sen merhamet ettikçe Allah senin içine merhamet verir, sana da merhamet olunur…
Her şeyin bir pratiği var.
Başka insanlara acıyın, yardım edin!
"Ne kadar yardım edeceğim, bir kuruş mu beş kuruş mu?.."
Zenginler parasının kırkta birini versin, devesinin beşe birini versin, koyununun kırkta birini versin. İslâm nispet getiriyor, her şeyi pratik bir çareye bağlıyor.
Allah'ı unutmamanın çaresi de namazdır. İnsan günde beş önemli vakitte Rabbinin huzuruna çıktıkça çıktıkça güzel kılarsa arif olur.
İşbu dinin direğidir bu namaz
Mü'min olanlar anı elden komaz
Bu dinin direği namazdır!
"Allah Allah, yatıp kalkmak dinin direği nasıl oluyor?"
Sen anlamıyorsun! Anla o zaman, onun zevkine vardığın zaman tadına doyum olmaz, ayrılmak istemez. Adam camiye gelir, camiden çıkarken: "Acaba bundan sonraki namaz vakti çabuk gelecek mi?.." Canı onu ister, camiden çıkmak istemez.
El-Mü'minu fi'l-mescidi ke's-semeki fi'l-mâi, ve'l-münâfiku fi'l-mescidi ke't-tayri fi'l-kafes. "Mescidin içinde ihlaslı Müslüman suyun içinde balık gibidir. Keyfi yerine gelir, balığın suyun içinde keyfi yerine gelir."
Münafık nasıldır?
"Münafık da kafesteki kuş gibidir. Münafık mescide, nasılsa kafesin içine kısılmış girmiş, aman kapısı açılsa da pır bir uçsam…"
İmam, es-Selâmu aleyküm dediği zaman ikinci selamı kendisi daha evvel yapıyor, pabucu alıyor, gidiyor. İçerde durmaya dayanamıyor.
Eski ariflerden bir tanesi -eski devirlerde kölelik vs. daha çok oluyordu demek ki- köle olmuş. Veyahut köle iken arif olmuş, çünkü meşakkatler insanı yetiştirir. Bu zevk-ü sefanın içinde, atlas döşeklerin içinde, saltanatla tantanada Rab bulunmaz da meşakkatlerle, sıkıntılarla, mihnetlerle, mihnetlere sataşmadan olmaz, sabırlarla Allah-u Teâlâ bulunur.
Köle arifmiş, efendi de gafilmiş. Köle efendi beraber gidiyorlar, efendinin koca göbeği; köle de yanında gidiyor, ezan okunmuş. Efendisine dönmüş demiş ki:
"Efendi, müsaade eder misin, ezan okundu; şurada namazımı kılabilir miyim?"
"Kıl, kıl gel."
Adam içeri girmiş. Tabii sünnet var, farz var, farzdan sonra belki bir sünnet var. Dışarıda adam koca göbeğiyle bir öyle gidiyor bir öyle gidiyor. Bir gidiyor bir geliyor bir gidiyor bir geliyor, canı sıkılmış. Kapıdan seslenmiş:
"Hey! Seni kim tutuyor burada, çıksana dışarıya! Daha ne duruyorsun, namaz kıl diye izin verdik hâlâ içeridesin, seni kim tutuyor?.." deyince köle oradan cevap vermiş:
"Efendim, seni içeri sokmayan beni de dışarı bırakmıyor!" demiş.
Allah o şevki o aşkı verirse insan dışarı çıkmak istemez. Rabbine daima ibadette olur, niyazda olur.
Peygamber Efendimiz namaz hakkında ne buyurdu?
Kurretü ayni fi's-salâh. "Benim gözümün serinliği namazdadır!"
Ben namaz kıldığım zaman şenleniyorum, zevk-ü sefaya eriyorum, diyor. Çünkü insan Rabbinin huzuruna çıkıyor. Anlayabilene ne mutlu! O lezzeti idrak edebilene ne mutlu!
İnsan ahirette ilk önce namazdan sorulacak:
"Beş vakit namazı kıldın mı?"
Onu yapabildiyse ondan sonra öteki hesaplar kolay gelecek. Onun için namaza dikkat edelim. Bu namaz bizim dışarıdan gördüğümüz gibi basit bir ibadet değildir. Dört başı mamur çok esrara sahip çok esrarlı bir ibadettir. Esrarını anlamaya, lezzetini almaya çalışalım.
Senin kulağın şu havada benim sözümden gayrı hiçbir şey duymuyor ama buraya bir cihaz getirdiğimiz zaman Londra radyosunu dinliyorsun, Kahire radyosunu, Ankara radyosunu dinliyorsun! Havada dalgalar var, bir şeyler var, senin kulağın almıyor, radyonun kulağı alıyor! Olan her şeyi sen alamıyorsun, dikkat et de almaya çalış! Yoksa alanlar almış, bilenler söylüyorlar, biliyorlar.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
26.09.1987 -
Yaptığımız Bazı Amellerin
26.09.1987 -
İnsanlar Madenler Gibidir,
