Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Nefsul mü’mini tahrucu raşhan. Müslüman’ın ruhu ter olarak veya terler bir halde, buram buram terleyerek çıkar. Yani ruhunu teslim edişi böyle olur. Vela uhibbu mevten kemevtil himar. Himarın yani merkebin ölümü gibi ölmeyi sevmem. Ben öyle ölmeyi sevmem buyurmuş Efendimiz. O nedir?
Mevtul füc eti, veruhul kâfiri tahrucu min aşrakihi. “Aniden pattadak öyle ölüvermek ve kâfirin ruhu da ağzının, dudaklarının arasından çıkar.” diye buyurmuş.
Yani son zamanda biraz meşakkatli, ruhun tesliminde bazı terlemeleri sıkıntısı olabilir insanların. Ölüm hali zor bir haldir. Ölüm meleğinin insanda gelip de vazifesini icra etmesi, ruhunu alması bir Hadîs-i Şerîf’ten öğrendiğimize göre bin kılıç darbesi yemek gibi zor bir iştir. Kolay bir şey değil. Rabbimiz cümlemize asam bir vech ile imanı kamil ile ölmeyi nasip eylesin.
Hocamız rahmetullahi aleyh’in şu kürsüden haftalarca süren hutbelerini hatırladım bu hadis üzerine. Cemaate haftalar boyu Cuma günleri bir atın üstündeki kahraman kumandan gibi bağırarak, yiğit edası ile söyleyedurduğu bir Hadîs-i Şerîf’i hatırladım.
Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz, o naklediyordu, anlatıyordu cemaate, böyle hatırlarında iyice yerleşsin diye:
Ölüm deyince hepimizin yüreğine cız diye bir korku geldi, yani gelmemesi mümkün değil, ölüm hali bu, zor bir hal. Ne yapacağız?
Allah yardımcımız olsun, bir kere her şey Allah’ın yardımıyla olacak bir şey. Ama Hadîs-i Şerîf’te bir ipucu var.
Temutun kemataişun. “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz.” Yaşayışa dikkat etmek lazım! Yani böyle eğri eğri yengeç gibi gidip de doğru bir ölüm olur mu? Olmaz! Olmaz! Yaşayışın doğru olması lazım.
Bir kitap verdiler bana, marif vekaletinden teklif ettiler bunu hazırla diye. Birazına başladım sonra bıraktım kitabı; baktım bana fayda gelmeyecek diye bıraktım. Birisinin hayatını anlatıyor, şairmiş: “Bir şair-i evbaş idi.” diyor. Yani gece gündüz meyhanede içerdi diyor, ibaresini unuttum. Şairmiş gece gündüz de içiyormuş, eski zamane şairlerinden birisini anlatıyor. Yazdığı şiirlerden bir beyit numune vermiş, diyor ki;
Tövbe ettim ki etmeyem tövbe, tövbeye tevbei nasuh olsun.
Bir söyleyişte insan nüktelerini anlayamaz şiirin; ben anlatıvereyim. Diyor ki: “Pişman oldum, bundan sonra bir daha tövbe etmeyeceğim.” Demek ki içki içmemeye tövbe ettirmişler, keratayı zorlamışlar; içme günahtır demişler, pişman olmuş sonradan bu sefer tövbe etmeye pişman olduğu için ona tövbe ediyor! İçkiye tövbe edeceğine içkiden vazgeçmeye tövbe ediyor!
Baktım edepsizce bir söz, edebi sanat var ama başına çalınsın sanatın ne kıymeti var! Yani söz çok korkunç bir söz! “Aman! Ben böyle bir kitabı tercüme etmem.” dedim bıraktım, vazgeçtim.
Bakalım bu adamın sonu nasıl olmuş diye sayfayı çevirdim, baktım; meyhane köşesinde ölmüş. SadakaResûlullah. Yani Efendimizin sözünün bir misali olsun diye söylüyorum, nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz.
Bunun aksine güzel bir hadise de nakledelim. O içmiş ömrünü öyle ayyaş geçirmiş, meyhane köşesinde ölmüş. Bir de güzel numune verelim. Ramazanda sahur yemeğini yemiş, orucuna niyetlenmiş, abdestini almış, sarığını cübbesini giymiş hocaefendi, camiye gelmiş, mukabelesini okumuş, namazda secdeye varmış. Hoca bekliyorlar ki secdeden kalksın. Ruhu uçtu gitti. O ramazanda oruçlu, abdestli, ne güzel. Neden?
O hocaefendi de ömrünü Kur’an tilavetiyle geçirdi, ömrünü oruçla geçirdi, tespihle geçirdi. Hakiki hocaymış demek ki has halisiymiş, Allah ona öyle cami köşesinde, caminin mihrabında, vazifesi başında öyle ruhunu tatlı bir tarzda vermeyi nasip etti. Secdeden kalkmamış.
İnsanın Allah’a en yakın olduğu zaman ne zaman?
Secde hali. En güzel halde yani ondan güzel hal aklına gelmez insanın. Tabi daha güzeli şehit olarak can vermektir. Çünkü şehitlik mertebesinin üstüne mertebe yok.
Ama kardeşin kardeşe saldırmasıyla şehitlik olur mu? Kardeşin kardeşe saldırması Müslüman’ın Müslüman’ı kırmasıyla şehitlik olur mu? Allah razı gelir mi? Peygamber Efendimiz razı gelir mi? Bir anne, baba bir bahaneyi ileri sürerek iki evladının birbirine çatmasına, vurmasına, kırmasına, birbirini dövmesine razı gelir mi?
Oradan kıyas etmek lazım. Kâfirle olacak cihat.
Peygamber Efendimiz diyor ki: “Sizin halleriniz bozulacak ne hallere gireceksiniz de tucahidune figayri sebilillah cihad da edeceksiniz ama Allah yolunun gayrında cihat edeceksiniz.” Cihat ediyorum sanacak insan.
Allah bize hakkı hak olarak görüp uymayı nasip etsin, batılı batıl olarak görüp ondan korunmayı nasip etsin, ömrümüzü Rabbimizin rızasına uygun geçirmeyi nasip etsin, hüsnü hatime nasip etsin.
Öyle ölüverir aniden, tabi biraz ter dökecek, bocalayacak. Ruh teslimi güzel değil, kolay bir şey değil, öyle olacak. Aniden ölüm niye güzel değil?
Ne tövbe edebilir ne hazırlanabilir. Birden bire pattadak düştü gitti. Yani o hiç iyi bir ölüm değil. Kâfirin de ruhu dudaklarının arasından çıkar diye buyurmuş. Hadîs-i Şerîf’in öbür tarafını söyleyivereyim:
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz.”
Vetubasun kematemutun.
“Nasıl ölürseniz de öyle baas olacaksınız, ölüm üzere.”
Var şimdi bir de meyhanede ölenin, kerhanede ölenin nasıl kalkacağını bir düşünüver, Allah korusun!
Hocamız derdi ki günahlara gidecek yola bir adım atmamak lazım. Değil onun dibine gitmek o yola bile adımını atmamak lazım, yönünü dönmemek lazım.
Allahu Teâlâ Hazretleri bize edep nasip eylesin, haya nasip eylesin. Haya imandandır!
Elhayau mineliman. “Haya imandandır.”
Ne güzel şeydir; koca delikanlı adam, yiğit, demiri sıksa suyunu çıkartır, bir şey söylense başını önüne eğiyor, yanağı kızarıyor gül gibi tertemiz. Gençliğinde hiç harama bakmamış ne güzel bir haldir.
Allah bu ar damarı çatlayanlardan eylemesin. Bizi de çoluk çocuğumuzu da korusun, bize edep nasip eylesin, haya nasip eylesin, böyle müstehcen şeylerden, utanılacak hallerden dünyada, ahirette mahcup olmaktan, rezil rüsva olmaktan hıfz eylesin.
İkinci Hadîs-i Şerîf’e geçiverdik. Efendimiz buyurdu ki: “Senin ehline yani aile fertlerine; karın, çoluk çocuğun onlara masraf yapman bir. Veveledike çocuğuna masraf yapman, harcama yapman, vehadimike hizmetçine müstahdemine yardım etmen, masraf yapman sadakatun bunların hepsi sadakadır.”
Yani sadaka ille dilencinin avucuna konulan para değil, insanın kendi evine, kendi çocuğuna, hizmetçisine yaptığı masraf da sadakadır. Güzel, demek sevap kazanıyormuşum! Evet, başka Hadîs-i Şerîf’ten biliyoruz ki bayağı da külliyetli, fazla miktarda sevap kazanıyor insan; yedi yüz misli. Yani başka yere yapılan sadakalardan üstün. Başka yere birse; ailesine yaptığı sadaka yedi yüz misli.
“O zaman fileyi doldurup giderim eve hocam.” derseniz tabi öyle yapacaksın! Senin çoluk çocuğun komşunun ağacından elma mı çalsın, erik mi çalsın, başkasına mı baksın? Hayır, kendin doyur. Niçin kazanıyorsun?
Doyur, çoluk çocuğuna getir, yesinler, içsinler israf etmeden, hamd etsinler, şükretsinler, başkasında gözü kalmasın, başkasına muhtaç olmasın. “Güzel sadakaymış, bundan sonra öyle yapayım.” deyin. Ama sadakanın bir şartı var; âyet-i kerîmede buyruluyor ki: “Sadakalarınızı başa kakmak suretiyle, minnet etmek suretiyle iptal etmeyin.”
Diliyle o sadakanın sevabını kaçırttırmamak yani başa kakmak suretiyle sevabını kaçırttırmamaktır sadakanın şartı. Burada da buyuruyor ki Efendimiz: “Aile efradına, çoluk çocuğuna, hizmetçine verdiğin mademki sadakadır, sadakayı minnet ederek eza vererek iptal etmeyin.”
Demek ki hanımımıza, çoluk çocuğumuza da başa kakmayacağız. Demek ki eza vermeyeceğiz, minnet etmeyeceğiz. Minnet iki manaya gelir. Bir; bir kimseye eyvallah demek manasına gelir bir de başa kakmak manasına gelir.
Allahu Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: “Ey Resûlüm! O Müslümanlara söyle Müslümanlıklarını başa kakmasınlar. “Ben Müslüman oldum ya, Allah bana şunu versin bunu versin. Ben Müslüman oldum ya, işte yolunca gidiyorum ya işlerimi rast getirsin. Ben Müslüman oldum ya, Allah bana sıhhat versin afiyet versin. Ya bana vermeyecek de kime verecek?” hani haşa sümme haşa böyle başa kakarak Müslümanlığını iki de bir de şey yaparak böyle yapmasınlar.” buyuruyor âyet-i kerîmede.
Başa kakmak, yani minnet etmek, eza vermek bunlar sadakanın sevabını kaldırıyor. Sadakayı madem verdin dilini tut, edana dikkat et, hareket tarzına dikkat et, karşı tarafı kırma. “Al şunu, ye zıkkımlan, hadi be bir daha gelme buraya” hani.
Ne oldu? Vermeseydin daha iyiydi! Adam geldiğine bin defa pişman oldu, dilinle iptal ettin sadakanın sevabını. Başa kaktığın için, eza verdiğin için iptal oldu.
Madem ailene çoluk çocuğuna hizmetçine de verdiğin sadakadır; onu da böyle başa kakarak, eza vererek iptal etmesin diye Efendimiz bu Hadîs-i Şerîf’inde buyurmuş.
O halde hayrımızı güzel yapalım, tatlı dil ile yapalım, güleç yüz ile yapalım, dilimize hakim olalım, sahip olalım. Yani dilimiz bizi çok zarara da sokabilir bize çok fayda da sağlayabilir.
Bir Subhanallah dersin yer gök sevap dolar. Bir Elhamdulillah dersin, bir Lailaheillallah dersin cennete girersin. “Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı.” Bazen öyle olur bazen öyle olur, söz çok kıymetli.
“İnsanların çoğunu cehenneme sokan cehenneme girmesine sebep olan iki uzvu vardır. Birisi dili birisi de alet-i tenasulü.” Yani diliyle gıybet eder, dedikodu eder, küfreder, eza eder, zulmeder, cefa eder, yalancı şahitlik yapar, müstehcen konuşur vesaire. İşte o zaman günaha girer. Ötekisiyle de namusuna gölge verecek işler yapar, oradan cehenneme gider.
Peygamber Efendimiz Hadîs-i Şerîf’inde buyurmuş ki: “İki uzvunuzu iyi kullanmaya bana söz verin ben de size cenneti garanti edeyim. Dilinize sahip olacaksınız, namusunuza sahip olacaksınız.”
Hocam ben Elhamdulillah namusuma sahibim, Elhamdulillah hiç namahreme bakmadım. Güzel, Allah maşallah mübarek etsin, ecrini çok etsin. Yalnız Hadîs-i Şerîf’lerde bu işin ince tarafları da bildirilmiştir. Peygamber Efendimiz diyor ki: “Gözler de zina eder. Eller de zina eder.”
Gözün zinası nasıl olur? Bakar öyle günaha girer. Bakar, süzer, ölçer, biçer kendi hayalinden günaha girer. Ellerle tutar, günaha girer. Onun için zinanın görüneninden, görünmeyeninden, gizlisinden, aşikaresinden korunacak, diline de sahip olacak. Bu ikisi çok önemli iki uzuvdur, bunları güzel kullanması lazım. Bak verdiği sadakayı bile iptal ediyor! Vermiş olduğu sevabı, sadakayı bile havaya uçuruyor minnet edip başa kaktığı zaman eza ettiği zaman. O halde bizi Rabbimiz güzel huylu eylesin, tatlı dille güleç yüzle yapmayı nasip eylesin.
Dedelerimizin hali hoşuma gidiyor, Allah razı olsun. Ramazanda ziyafet çekerlermiş çağırırlarmış da bundan sonra bir de diş kirası verirlermiş, diş kirası demeleri yani nüktesi hoşuma gidiyor işin.
Neden? Zaten bu dişler neden yaratılmıştır? Karnını doyursun, elmayı ısırsın, lokmayı çiğnesin diye zaten bu dişlerin vazifesi o, ona kira ne? Adamın karnını doyuruyorsun, kira ne oluyor?
Kibar insanlar, çelebi insanlar, hem karnını doyuruyor hem de ağzın yoruluyor buyur al diş kirası diye eline para veriyor, öyle gönderiyor fakiri fukarayı. O bakımdan Allah bizi de o dedelerimizin öğrenmiş olduğu edeplere sahip eylesin; hayrımızı, sadakamızı öyle güzel hoş halle, güleç yüzle yapmayı nasip eylesin.
Mükemmelu yevmel kıyameti sebine ümmeten nahnu ahiruha veahyeruha -veyahut mükemmilu diye de okunabilir.-
Başka bir Hadîs-i Şerîf’e geçtik. Burada Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: “Kıyamet gününde yetmiş ümmetin yetmişincisi olarak, biz onları tamamlarız. -Yetmişe tamamlarız yani.- Hatırı sayılır, liste başında, koca, miktarı önemli yetmiş ümmetin yetmişincisi olarak o rakamı yetmişe tamamlarız, sonuncu geliriz. Ama nasıl?
Nahnu ahiruha “Biz o ümmetlerin sonuncusu oluruz ama veahyeruha en hayırlısı ahiruha ahyeruha. Ahir demek sonuncusu demek, ahyar da daha hayırlı demek. Sonra geleceğiz ama en hayırlısı olacağız.
Bizden önce çok ümmetler geçti; Yahudiler geçti, o bir zamanlar hak din idi, Hıristiyanlar geçti, Hazreti İbrahim aleyhisselam’ın ümmeti geçti, başka ümmetler geçti, biz onların sonuncusuyuz. Ama hem Peygamberimiz peygamberlerin üstünüdür hem bizim ümmetimiz öteki ümmetlerin en üstünüdür.
Başka bir Hadîs-i Şerîf’te ümmetlerin çok olduğu bildirilmiş, bin rakamıyla ifade edilmiş; burada yetmiş denmesi yani hatırı sayılır, liste başı, önemli olan yetmiş tanesi yetmişincisi olacağız manasına gelmiş oluyor.
Bir de Araplarda bir adet vardır yetmiş sözünü çokluktan, kesretten kinaye olarak kullanırlar. “Birçok ümmetin yani sayısı çok olan ümmetlerin sonuncusu olacağız ama sonuncu olmak arkadan gelmek bizim şerefimizi eksiltmeyecek bilakis o ümmetlerin en hayırlısı biz olacağız.” demek.
Allah indinde Peygamber Efendimiz Makam-ı Mahmud’a nail olacak. Öyle bir makam ki kendisinden başka kimse nail olamamış, o dereceye çıkamamış. Makam-ı Mahmud’a çıkacak Peygamber Efendimiz bütün peygamberlerin imamı olduğu gibi, hepsinin de hayırlısı olmak dolayısıyla Rabbimiz o makamı vermiş kendisine. Biz ümmeti de en hayırlı ümmetiz.
Âyet-i kerîmede de var: Küntüm hayra ümmetin uhriced linnasi temurune bilmarufi vetenhevne alil münker. “Siz ümmetlerin en hayırlısı oldunuz, en hayırlısısınız. Uhruced linnas insanlar için gönderildiniz siz, vazifelisiniz yani başıboş bir ümmet değilsiniz. Temurune bilmarufi vetenhevne alil münker emri maruf yaparsınız, iyi olan şeyi tutar teşvik edersiniz kötü olan şeyi engeller men edersiniz yaptırmazsınız, zulmü haksızlığı engellersiniz. Allah yolunda cihat edersiniz.”
Yani demek ki burada en hayırlı ümmet olmanın sebebi de işaret edilmiş oluyor. Neymiş bizim en hayırlı olmamızın vasfı?
Bir köşeye çekilmek değil, yalnız kendi keyfimize, kendi sevap kazanmamıza bakmak değil; insanlar için çalışmak. Uhricetlinnas insanlar için çıkartılmışsınız diyor. Bizim öteki insanlara karşı bir vazifemiz var Muhterem kardeşlerim. Kendinizin mesuliyetinizi bilin, sizin de bizim de mesuliyetimiz var.
Biz sadece kendimiz için değiliz. Başka insanlar sırf kendisi için olabilir ama biz bütün insanlar içiniz. Biz dünyaya ışık tutmakla vazifeliyiz, biz bütün insanları hakka çevirmek, hak yola getirmekle vazifeliyiz. Bunu ne Amerikalı yapar, ne Brezilyalı yapar, ne Bolivyalı yapar, ne Rus’u yapar, ne Fransız’ı yapar.
Bir buçuk milyon kesmiş Cezayir’de Fransız. Ondan sonra da Ermenilere de anıt diktirtiyor orada Türkler Ermenileri kesmişler diye.
Yedi asır beraber durmuşuz bu adamlarla; kiliselerini yıkmamışız, dinlerine karışmamışız, ticaretlerine mani olmamışız. Zengin olmuşlar konaklar yapmışlar yedi asırdan sonra, paşa yapmışız; Marco Paşa demişiz, bilmem ne paşa demişiz. Nazır yapmışız dış işlerinde vazife vermişiz, sağlık bakanlığında vazife vermişiz hiç ayırmamışız. Onların da hakikaten sadakatle hizmet edenleri olmuştur arada.
Fakat ne zaman Yunan, Bulgar bize saldırdı biz de şu taraftan Adana’yı kopartalım bilmem nereyi kopartalım biz de bir ayrı devlet kuralım diye Kayseri de silahlanmışlar, Adana’da silahlanmışlar, Ankara’da silahlanmışlar. Polatlı’dan top sesleri gelmeye başlayınca onlar da silaha sarılmış, Müslümanların üstüne saldırmışlar. Yedi asır misafirperverlik etmişiz, kendi memleketimizde yaşatmışız. En zayıf zamanımızda böyle nankörlük edince Allah bize nasip etmiş yardım etmiş Yunan’ı kovmuşuz denize dökmüşüz, ondan sonra da gelin bakalım demişiz ötekilere. Şimdi kabahat bizde mi onlarda mı? Eğer olmuşsa bile kabahat bizde mi onlarda mı?
Eğer kabahat bizde olsaydı yedi asırda biz bunların adını bırakmazdık Anadolu’da. Hiç adı kalmazdı! Yedi asır hiç dokunmamışız, en sonunda bir şey olmuş. Şimdi kızıyorlar, ne kızıyorsun? Yani Yunanlı kızıyor, ne kızıyorsun? Ne işin var benim memleketimde, ne geldin Polatlı’ya kadar?
Bu insanlığa faydalı olacak ümmet mü’min ümmettir. Yani sizlersiniz bizlersiniz eğer adam olabilirsek, çalışabilirsek.
Kardeşlerimiz elhamdulillah ne hayırlar yapıyorlar, ne vakıflar tesis ediyorlar! “Ölmeden evvel şu hayrı göreyim şu şeyi yapayım.” diyorlar.
Kimisi cami yapmaya koşuyor, kimisi vakıf kuruyor, kimisi talebe yetiştiriyor, kimisi kolej açıyor, kimisi yoksulları doyuruyor herkes bir işin peşine koşuyor.
Onun için biz kendimizin nasıl şerefli bir ümmet olduğumuzu, insanlara vazifemiz olduğunu bileceğiz, bir. İkincisi emri maruf nehyi münker yapacağız; hepimiz birer propagandacısı olacağız iyiliğin. İyiliğin kanatsız meleği olacağız. Her yere iyiliği götüreceğiz. Bir de nehyi münker yapacağız; kötülüğe de mani olacağız.
“Zalimin hasmıyım ama severim mazlumu” dediği gibi bizim merhum Mehmet Akif’in, zalimin karşısına dikileceğiz, zalime höd dediğimiz zaman ödü patlayacak! Mazlumun yanında yer alacağız. Vazifemiz bu.
Biz şimdi insanlara hizmet etmiyoruz, emri maruf yapmıyoruz, nehyi münker yapmıyoruz. İyilik az kötülük alabildiğine kudurmuş, doludizgin. Evlerimizi ateşler nerdeyse yaladılar! Evlerimizin duvarlarını yalıyor, yakıyor, kılımız kıpırdamıyor. Neden?
İman zayıf, vazifemizden haberdar değiliz, nasıl bir ümmet olduğumuzu bilmiyoruz, bize Allah’ın ne gibi vazife yükleyip de bu şerefi neden verdiğinden haberdar değiliz.
Herkes ya sapanın peşine takılmış, ya traktörün üstüne binmiş, ya ticaretinin kasasının başına oturmuş! Hani, hayırları kim yapacak?
Peygamber Efendimiz diyor ki: “Siz böyle öküzlerin, kara sabanın peşine takılırsanız, ziraate ticarete dalarsanız, cihadı terk ederseniz, emri marufu nehyi münkeri terk ederseniz Allah başınıza öyle belalar getirir ki içinizdeki Salih kimseler, sevgili kullar dua ederler de Allah dualarını kabul etmez.”
Bak Salih kimse halbuki! Allah duaları kabul ederim diyor âyet-i kerîmede, şartı nedir?
Yolunca gidecek; emri maruf nehyi münker yapacak. Emri maruf nehyi münker yapılmayınca dua kabul olmaz. Yolunda yürüyecek, çalışacaksın da el açıp öyle dua edeceksin.
Salih kimseler dua edermiş bir başka Hadîs-i Şerîf’ten öğreniyoruz ve tüylerimiz diken diken oluyor: “Ya Rabbi ümmeti Muhammed’e rahmet eyle, Ya Rabbi hastalarımıza şifa dertlilerimize devalar nasip eyle!”
“Sen kendine dua et, ben onlara kızgınım.” diyecekmiş Allahu Teâlâ Hazretleri. O salih kimse ahir zamanda ümmetin bozulduğu zamanda başkalarına dua ettiği zaman Allahu Teâlâ: “Sen kendin için ne istersen iste ötekilere karışma, ben onlara kızgınım.” Diyecekmiş! Rabbimiz ben onlara kızgınım diyecekmiş! Onun için Allahu Teâlâ Hazretleri bizi insafa getirsin.
Biz en hayırlı ümmetiz. En hayırlı ümmet olduğumuzu bilelim bir de vazifemizi bilelim. Bizim vazifemiz memur olmak değil, tüccar olmak değil, işçi olmak değil, çifçi olmak değil. “Aa öyle şey olur mu?”
Evet olur. Bizim asıl vazifemiz Allah’ın dinine hizmet etmek. “E hocam aç kalırız.” Hangi sahabe aç kalmış, hangi salih kul aç kalmış? Rızkı Allah ben veririm diyor, garanti etmiş, inanmıyor musun?
“Rızkı ben tefekkür ettim, veririm.” diyor Allah. Vefissemai rızkikum vematuadun. Âyet-i kerîmeler var. “Allah’a tevekkül edin” diyor, inanmıyor musun?
“İnanıyorum ama…” Ama’yı da bırakmıyor arkasından. Sen Allah yolunda yürüsen Allah seni yuvadaki kuşu beslediği gibi besler. “Eğer Allah’a hakkıyla tevekkül etseydiniz, edebilseydiniz, o seviyeye gelseydiniz Allah sizi yuvadaki kuşa rızkı ayağına getirdiği gibi getirip beslerdi.”
Var mı misali hocam? Var. Meryem validemiz ibadet için ibadethanesine kapandı. Hiç kimse girmezdi yanına o hiç dışarı çıkmazdı. Sadece Zekeriyya aleyhisselam eniştesi o girer çıkardı yanına bir ihtiyacı var mı diye hanımının yeğenine o nezaret ederdi. Girdiği zaman onun yanında o mevsimde olmayan yiyecekler görürdü. Yani o mevsimde olabilen yiyecek olsa acaba ben görmeden gitti de aldı mı veya birisi getirdi mi der. O mevsimde olmayan gıdalar, yiyecekler görürdü ve şaşırırdı.
Ve şaşırdığını Kur’ân-ı Kerîm’den biliyoruz:
Kale ya meryemu ennelaki haza. “Ya Meryem! Bunlar sana nerden geliyor?” diye soruyor. Gale hüve minindillah. “Bu rızk Allah’tan.” İnnellahe yerzuku menyeşau bigayri hisab. “Allah dilediğini hesaba sığmaz, ölçüye gelmez akıl almaz şekilde besler.”
Buna inanmıyor! Sen Allah yolunda yürü. Kazancın en hayırlısı hangisidir?
Buyurun söyleyin, kazancın en hayırlısı ticaret midir, ziraat mıdır, sanayi midir?
Fıkıh kitaplarımız yazmışlar, elhamdulillah ecdadımız ulemamız her şeyi kaydetmiş, yazmış. Birinci sırada ne geliyor?
Cihad! Cihad; kılıcının hakkı geliyor. İşte öyle çalışırsan Allah yolunda cehd edersen, cihad edersen Allah sana öyle küçük gıdalar değil koca koca kıtalar verir! Afrika senin olur, Asya senin olur, Avrupa senin olur eğer yolunda çalışırsan. Ama zenginledikten sonra parayı yan cebine koydun mu gelsin çalgıcılar çıksın tefler ortaya dümbelekler sazlar çalınsın çengiler oynasın…
“Vay hain vay seni hain seni seni. Sen benim yolumda yürüdün diye ben sana bu nimetleri verdim, sen parayı görünce azdın.” Alır Allahu Teâlâ o zaman. Çünkü kadri bilinmeyen nimet elden alınır. Başımıza gelen de odur, başka bir şey değil. Yoksa bizim belimizi kimse bükebilir miydi, bileğimizi yatırabilir miydi bizim bir hasım?
Ödleri patlıyordu. Yolundan ayrılınca Rabbimizin tokadı, Allah’tan cellecelalühü ve amena, ceza oradan. Yoksa ötekinin ne hükmü var.
Allah bize hakiki vazifemizi idrak ettirsin, onun için çalıştırsın.