26.09.1987 - İnsanlar Madenler Gibidir, Cennet ve Cehennem, Kadir Gecesi, Müslümanlar Tek Vücut Gibidir

26.09.1987 - İnsanlar Madenler Gibidir, Cennet ve Cehennem, Kadir Gecesi, Müslümanlar Tek Vücut Gibidir
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Tecidûne'n-nâse meâdine hiyâruhüm fi'l-câhiliyyeti hiyâruhüm fi'l-İslâm. İzâ fakihû ve tecidûne hayra'n-nâse fî hâze'ş-şe'ni eşeddühüm lehû kerâhiyyeten kable en yekaa fîhi ve tecidûne şerre'n-nâsi ze'l-vecheyni'l-lezî ye'ti heulâi bi-vechin ve heulâi bi-vechi.
Buhari ve Müslim'de rivayet edilmiş bir hadis-i şerif. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuşlar ki:
"İnsanları cevherler ve madenler gibi görürsün, görürsünüz."
Nasıl bir bakır madeni vardır, nasıl demir madeni, gümüş madeni, nasıl bir altın madeni vardır; altın demire benzemez, demir bakıra, bakır kalaya benzemez. Her birisi ayrı maden…
Peygamber Efendimiz, "İnsanlar da madenler gibidir, insanların farklı olduğunu görürsün!" diyor.
Mesela altın; başka dış tesirlerden etkilenmediği için pırıl pırıl kalır, kararmaz. Gümüş; biraz etkilenir, okside olur. Pırıl pırıl bir gümüş, zamanla bakarsın kapkara olmuş, kurşunî renk almış. Bakır; yumuşaktır, işlenmesi kolaydır, kap-kacak yapılır ama bırakıldığı zaman o da kırmızı renkli olduğu hâlde sararır, yeşerir, değişikliğe uğrayabilir. Hepsinin madeni farklı farklı! Peygamber Efendimiz insanlar da böyledir, diyor.
Fe hiyâruhüm fi'l-câhiliyyeti hiyâruhüm fi'l-İslâm. "İslâm gelmeden önce halkın hayırlı olanları İslâm'dan sonra da halkın hayırlı olanları oldular!"
Hakikaten de Peygamber Efendimiz' in İslâm'ı getirmesinden önce Kureyş içinde Ebu Bekr-i Sıddık Efendimiz, Hz. Osman Efendimiz gibi ahlâklı, mazbut, asil kimseler vardı. Bunlar İslâm'a girdiler; İslâm'da da en yüksek kimseler oldular, aşere-i mübeşşereden oldular, cennetlik oldular.
Neden?
Cevherleri asil! Altın gibi farz edelim, altın gibi olduğu için İslâm'dan önceki durumda da iyilerdi, İslâm geldikten sonra da iyi oldular.
İzâ fakihû. "Dinde bilgi sahibi oldukları zaman böyle, yoksa cahil olduğu zaman cahillik ettiği zaman günaha girer!"
Bir insan iyi cevherlidir ama cahil olup da günahlı bir şey yaparsa günaha girer, cehennemi boylayabilir. Mesela adam öldürürse ebediyen cehennemde kalır. Hak yerse haksızlığın, o zulmün [cezasına] uğrar.
Peygamber Efendimiz, "Dinde bilgili olmak, dinde fakih olmak, anlayışlı, sezgili olmak şartıyla!" diyor.
O halde lütfen biz de dinde bilgili olalım, cahil olmayalım! Hangi şeyin sevap hangi şeyin günah olduğunu bilelim, hangi şeyin faydalı hangi şeyin zararlı olduğunu öğrenelim; buna önem verelim, vakit harcayalım!
Eğlenceye vakit harcarız, tatile, tahsile, işe vakit harcarız; ebedî mutluluğumuzu sağlayacak İslâm'a hiç vakit ayırmayız! 60-70 yıl geçmiştir, Fatiha’yı bile, doğru düzgün okuyamayız, olmaz! Olur ama bu yolla cennete gidilmez, o zaman insan cehenneme gider! Keyfine kalmış, insanlar nasıl isterse öyle yapsın!
Emek sarf etmek lazım. Cahillikle, bilgisizlikle insan iyi iş yapıyorum derken sonunda; "Tüh... Vah... Yahu ben ne hata etmişim, ömrüm boşa geçmiş…" diyebilir. Onun için hepimiz dinde fakih olmaya dikkat edelim. Peygamber Efendimiz o şartla, diyor.
Hatta şöyle misal vermiş:
Ve tecidûne hayra'n-nâse fî hâze'ş-şe'ni eşeddühüm lehû kerâhiyyeten kable en yekaa fîhi. "Müslüman olmadan önce en şiddetli muhalefet edenlerden bazıları Müslüman olduktan sonra ona en çok bağlı insanlar oldular."
Mesela Hz. Ömer radıyallahu anh'ı ele alalım, o bu cümlenin misali olabilir.
Ömer radıyallahu anh'ı ele alalım: Nasılmış? Hayatını okuyoruz, İslâm gelmeden önce Peygamber Efendimiz' i öldürmeye hevesli bir kimse, onun iyi bir insan olmadığını, öldürülmesi gerektiğini düşünüp kılıcını kuşanıp yola çıkan bir kimse. Ablasını, eniştesini, Müslüman olduklarını anlayınca Kur'an okuduklarını duyup da evlerine baskın yapıp girip de onların Müslümanlığı kabul etmiş olduklarını öğrenince kıyasıya pataklayan bir kimse.
Ama Müslüman olduktan sonra nasıl oldu?
O zaman İslâm'a en çok bağlı insan oldu, en hayırlı işler yaptı, en güzel adaletle ümmeti idare etti, terakki eyledi; iyi insan oldu, keramet sahibi oldu, yüzlerce km uzaktaki insanlara mihraptan seslenip sesini duyuracak bir iyi insan durumuna geldi!
Muhterem kardeşlerim! Buradan çıkan dersimiz de şu olabilir: İslâm'a düşman olan kimseleri bilemeyiz, belki bir sene sonra İslâm'a girebilirler. Bakarsın İslâm'ın hak din olduğunu anlamış, İslâm'a girmiş, şimdi en çok aleyhinde çalışırken o zaman en fazla faydalı olan insan hâline gelebilmiş; mümkündür.
Hatırlıyorum:
Bir kabadayı veya bir sabıkalı bir kimse vardı. Hapse girdi, orada Müslüman kimselerle yan yana düşmüş. Hapisten mücahit Müslüman olarak çıktı. Hapse kabadayı, berduş olarak girdi; hapisten mücahit insan olarak çıktı.
Onun için insanlara karşı sabırla İslâm'ı anlatmaya gayret edelim, sabırla, yumuşaklıkla! Ola ki Müslüman olur. Şu anda düşman, güzel güzel anlatırız, hakkı güzel güzel söyleriz, kendimiz İslâm'ı güzel temsil ederiz; bakarsın İslâm'a gelir, bütün enerjisini İslâm'a hizmete sarf eder!
Uzun sakallı mavi gözlü, pırıl pırıl ay yüzlü çok yakışıklı, tahsilli bir dostum vardı. Amerika'da tahsil görmüş. Kendisi anlattı: "Ben Amerika'da en aşırı komünist ve sosyalisttim, kendim Amerika'da tahsil görürken yerimde duramazdım. Türkler arasında öyle ateşli bir sosyalisttim ki Amerika'da oradan oraya oradan oraya koşup toplantılar yapıp protestolar tertipleyip adam akıllı azılı bir tarzda komünizmi, sosyalizmi yerleştirmeye çalışan bir kimseydim."
Karısı da Amerikalı, Amerika'dan bir kızla evlenmiş. Allah nasip etmiş, hidayet ihsan eylemiş. Şimdi sakallı, hanımı başörtülü; şimdi kendisi de mücahit hanımı da mücahit, İslâmî yazılar yazarlar, İslâm için çalışırlar, İslâm'ı en güzel tarzda yaşamaya gayret ediyorlar! İslâm'dan önce, Müslüman olmasından önce en şiddetli insan; Müslüman olduktan sonra en şiddetli, en gayretli bir tarzda İslâm'a hizmet etme durumuna geliyor.
Onun için insanları severek İslâm'ı, İslâm'ın güzelliklerini onlara anlatmaya gayret edelim. Ümidi kesmeyelim; çıkmadık canda ümit vardır, hele bir tutarsa hele bir tutarsa ne güzel olur diye [düşünmeli]. Bakıyorsunuz filozoflar Müslüman oluyor, bakıyorsunuz profesörler Müslüman oluyor. Kabahati kendimize bulalım, biz çalışmadık da insanlar İslâm'ı onun için tanımadılar, diyelim. İslâm'ı tanıtmak için gayret sarf edelim.
Kendinizin kıymetinizi bilin! Bir insanın hem Müslüman hem doktor olması kolay bir şey değil! Hem müdür hem Müslüman olması hem mühendis hem Müslüman olması kolay bir şey değil. Siz Müslümanlığınızın bayrağını açın, "Elhamdülillah müslümanım!" deyin çünkü sizin kadar Müslüman olmayan, sizin kadar görgüsü, bilgisi, mevkii makamı olmayan insanlara bu müspet tesir yapıyor.
"Allah Allah, bak bizim görmediğimiz yüksek tahsili görmüş, bizim gitmediğimiz batı diyarlarına gitmiş, ama gene Müslüman, bu işte bir iş var!" diyecek, o zaman kendisi yola gelecek. Onun için Müslümanlığınızı saklamayın!
Devlet dairelerinden birine gitmiştim, bir daire başkanı arkadaşım, babamızın arkadaşı, tanıdığımız vardı. Allah rahmet eylesin, vefat da etti. Genel sekreteriydi, aynı zamanda onun da bir-iki tane böyle Müslüman tanıdığı vardı.
Ben baba dostudur diye ziyarete gittim. Bana;
"Hocam, öğle tatilinde kapıyı kapatıyorum, içeride öğle namazı kılıyorum acaba yaptığım doğru mu eğri mi?" diyor.
Tepemin tası attı, öğle tatilinde Allah'ın emri olan namazı kılacak, kapıyı kapatmış içerde namaz kılıyor; acaba yaptığım doğru mu eğri mi?..
"Eğri, senin yaptığın doğru değil!" dedim. Şaşırdı.
"Eğri, senin koridora seccade yayıp orada kılman lazım, kapıyı kapatıp değil! Çünkü öğle tatilinde kılıyorsun. Kapıyı ardına kadar açman, koridora seccadeyi yayman lazım..."
"Allah-u Ekber, Allah'ın huzuruna çıkıyorum, bu benim şu vakitteki günlük vazifem…" diye namazı öyle kılman lazım. Senin kaybedecek bir şeyin yok ki! Daire başkanı olmuşsun, en yüksek insan olmuşsun, yüksek bir mevki.
Dairenin adını söylemiyorum, hâkim statüsünde olan bir kimse.
Sen öğle namazında namaz kıldın diye sana kim ne diyecek?!.. Şu olacak: Memurlar, müstahdemler bakacaklar; bu dairenin başkanı da namaz kılıyor, bu dairenin başkanı namaz kılıyor [diye] bir şey yokmuş, diyecekler kendileri de namaz kılacaklar.
Sen çekinirsen, sakınırsan o zaman onlar daha çok çekinir, herkes çekinir. Herkes aynı şeyi istiyor, herkes çekiniyor. Otobüste herkes namaz kılmaya hevesli, kimse gidip de şoföre;
"Yahu kenarda dur, namazın vakti geçiyor, abdest alalım bir namaz kılalım…" diyemiyor. Bir babayiğit gidip de "Şoför Efendi, namazımız kaçacak, şu çeşmenin önünde dur da bir abdest alalım…" dediği zaman şoför; "Hay hay, tabi abi..." filan diyor, frene basıyor, yan tarafa yanaşıyor. Adam abdest alırken bakıyorsun bütün otobüs abdest alıyor, kocaman bir cemaat namaz kılıyorlar! Mübarekler, ben söylemeseydim bu namaz kaçacaktı, sizin aklınız nerede?!.. Utanıyor, korkuyor, çekiniyor.
Allah'ın yolunda emrini tutmaktan utanılır mı?
Söyleyeceksin, "Benim namaz kılmam lazım!" diyeceksin, toplantını yarım bırakacaksın, işini ona göre ayarlayacaksın. O zaman herkese numune olacaksın. Böyle olalım. Allah hepimize şuur ihsan etsin, çalışma ihsan etsin!
İslâm'dan önce gayretli olan insanlar İslâm'dan sonra da gayretli oluyor. İslâm'a en çok muhalif olan insan dönüp Müslüman olduktan sonra İslâm'a en fazla hizmetli ve faydalı insan olabiliyor. Yumuşak olalım, tatlı dilli, gönül kazanıcı, insan celp edici olalım.
Ve tecidûne şerre'n-nâsi ze'l-vecheyni. "Kıyamet gününde insanların Allah indinde en kötüleri ise ikiyüzlülerdir!" diyor Peygamber Efendimiz.
Ellezî ye'ti heulâi bi-vechin ve heulâi bi-vechin ve ye'tî heülâi bi-vechin. "Şu tarafa bir başka yüzle bakar, başka türlü görünür; bu taraftaki insanlara bir başka yüzle görünür."
Yanardöner, bir o tarafa bir o tarafa, kaypak, kalleş, ikiyüzlü. Allah bunu sevmez. Dobra dobra olalım, merdane olalım. Emin olun, düşmanlar bile merdane olanı sever! Mert olanı hasım bile olsa "Evet, o benim hasmım ama dürüst adamdır, doğru adamdır!" der. Hatta vicdanen içinden size hayranlık duyar, bir fırsatını bulsa belki sizin yolunuza gelir. Böyle insanlar çoktur. Onun için açık olalım, seçik olalım, ikiyüzlü olmayalım, dobra dobra olalım. İslâm'ı benimseyelim, İslâm'ı benimsediğimizi dobra dobra söyleyelim, öyle hareket edelim!
Avrupa'da bir toplantıya filan gittiğiniz zaman toplantının yarısında "Ya benim namaz kılmam lazım, bunun vakti geçiyor." dediğiniz zaman adamlar anlayışla karşılıyorlar ve hayranlık duyuyorlar. Onlar gibi öyle şey yaptığın zaman değil, sen kendi şahsiyetini takındığın zaman şahsiyetli insanı daha çok seviyorlar.
Bir fabrikanın birinde yetkili şahıs veya sahibi işçilere demiş ki:
"Ramazan geliyor, Müslüman işçilerden oruç tutacaklar kendilerini bildirsin!" demiş.
Herkes birbirlerinin yüzüne bakmış, bir-iki tane cesur, babayiğit çıkmış: "Ben oruç tutacağım." demiş. Hâlbuki Müslüman daha çok ama iki-üç tanesi çıkmış, "Ben tutacağım." demiş. Herkes acaba bu oruç tutacaklara bu fabrikanın müdürü ne diyecek ne yapacak, işten mi atacak, diye merakla bekliyor.
Müdür; "Siz dinlerinizin gereğini yapıyorsunuz; binaenaleyh oruç tuttuğunuz için gücünüz azalacak, yorgun düşersiniz, enerjiniz az olur, size maaşlı bir ay izin!" demiş. Onun üzerine ötekiler de "Efendim biz de tutacaktık, biz de tutacaktık..." [diye] parmak kaldırınca, "Geçti. Bu ikisine vereceğim, ötekilere yok!" demiş.
Takdir ediyorlar, takdir eden takdir ediyor. Düşmanı da olabilir ama onlar da umumiyetle dindarı takdir ediyorlar. Nerede olursak ikiyüzlü olmayalım, dobra dobra olalım.
Tahacceti'l-cennetü ve'n-nâru, fe kâleti'n-nâru: Âsirtü bi'l-mütekebbirîne ve kâleti'l-cennetü: Mâ lî lâ yedhulunî illâ duafâu'n-nâsi ve sakatuhüm ve acezühüm, Kâlallâhü tebâreke ve Teâlâ li'l-cenneti: İnnemâ enti rahmetî erhamu biki men eşâu min ibâdi, ve kâle li'n-nâri: İnnemâ enti azabî ve eazzibu biki men eşâu min ibâdî, ve lî-külli vâhidetin min kümâ mil'ühâ, fe emme'n-nâru: Felâ temteliu hattâ yedeallâhu kademehu aleyhâ ve tekûlu gaktak ve hunâlike temteliu ve yenzevi ba'duaha ilâ bağd ve lâ yazlimullâhü azze ve celle min halkihî ehaden, ve emme'l-cennetü: Fe innallâhe azze ve celle yünşiu lehâ halkân.
Cennetle cehennem durumlarını müzakere edip karşılıklı konuşmuşlar.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten Buhari ve Müslim rivayet etmiş.
"Cehennem demiş ki; 'Ben mütekebbirleri ve mütecebbirleri tevarüs ediyorum, kibirliler, cabbarlar bana geliyor.' Cennet de demiş ki; 'Bilmem bana ne oluyor ki bana da hep insanların en zayıfları, düşkünleri, âcizleri geliyor.' Allah-u Teâlâ hazretleri cennete buyurmuş ki; 'Sen benim rahmetimsin; seninle ben dilediğim kullara, kullarımdan dilediklerime rahmet eder mesut ederim.' Ve cehenneme de demiş ki; 'Sen benim azabımın yurdusun, ben seninle kullarımdan dilediklerimi azaplandırırım. Her ikinizin de içi mahlûkat ile dolacak, doluncaya kadar girecek kimseler var.' Ama cehennem dolmayacak ancak Allah-u Teâlâ hazretleri kadem-i mübarekini ona koyup o da kat kat deyinceye kadar, o zaman dolacak ve büzülecek, katlanacak."
Cehennemin azgın olduğu Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruluyor ki;
Heli'mtele'ti. "Doldun mu ya cehennem?" diye buyurulunca;
Hel min mezîd. "Daha var mı, daha var mı?.." diyecek.
Etrafa alevlerini saçarak saldırgan bir durumda olduğunu başka hadis-i şeriflerden öğreniyoruz da Allah-u Teâlâ hazretleri onu hizaya getirmesine sebep olacak bir tarzda tecelli edecek. Artık bizim onun sırrını, esrarını anlamamız mümkün değil. O zaman o etrafa saldıran,
Tekâdü temeyyüzü mine'l-gayz. "Gayızdan neredeyse fışkıracak olan o cehennem Allah-u Teâlâ hazretlerinin o tecellisi karşısında kendine gelecek, büzülecek. "Tamam yâ Rabbi, tamam tamam..." diye güreşçilerin yenildiği zaman "Pes, pes…" dediği gibi o zaman [duracak]. Yoksa melekler, o saldırgan cehennemi alevleri etrafı yakarken zincirlerle zor tutacaklar.
Allah-u Teâlâ hazretleri bize cehennemden azatlık ihsan eylesin. Cehenneme düşmeden cennete girmeyi cümlemize nasip eylesin.
Muhterem kardeşlerim!
Cennet Allah'ın mutluluk yurdudur, onu yaratmış ki sevdiği kullarını onunla mükâfatlandırsın! Cehennem Allah'ın azap yurdudur, onu yaratmış ki kendisine asi kulları onunla cezalandırsın. Her birisine Allah-u Teâlâ hazretleri layık olan kimseleri sokacak. Buyuruyor ki;
Ve lâ yezlimullâhu min halkihi ehaden. "Allah kullarından hiçbirisine zulmetmez!"
Cehenneme giren neden giriyor?
Allah'ın emirlerini dinlemediği için, zulmettiği, hırsızlık ettiği, adam öldürdüğü, zina ettiği için, kötülük yaptığı için… hak ettiği için giriyor!
Cennete insanlar niye giriyor?
Bu dünyada mazlum, zayıf, âciz, düşkün, onun acizliğini görmüş; cabbarlar, zalimler bastırmışlar malını almışlar, bastırmışlar hakkını yemişler, bastırmışlar zulmetmişler... Bu dünyada bir şey yapamamış ama Allah ahirette onların sabırlarından, mağduriyetlerinden dolayı onlara cenneti veriyor, zalimlere de cehennemi veriyor.
Onun için Allah-u Teâlâ hazretleri eğer bu dünyada insanı bazı haksızlıklara, zulümlere uğratırsa çok [önemli] bir şey değil, bu dünya hayatı nihayet 50-60 senelik bir hayattır; ahirette rahat edecek! Sabretsin, Allah'tan bu azabı kaldırmasını, sıkıntıyı defetmesini istesin, sabretsin... Zalimlerin ahiretteki cezası ise ebedî olacak.
Allah bizi kimseye zulmettirmesin, kimsenin de bize baskı yapmasına, zulmetmesine fırsat ve mühlet vermesin. Bizi dünyada, ahirette huzur, saadet, hürriyet içinde yaşayan, kendisine güzel kulluk eden bahtiyar Müslümanlardan eylesin. Muhtelif ülkelerdeki Müslüman kardeşlerimizi de zulümden kurtarsın. Namaz kılamıyorlar ibadet yapamıyorlar, mallarına sahip olamıyorlar, namuslarını korumaları çok zor oluyor. Dinlerine sadık oldukları zaman çeşitli işkencelere uğratılıyorlar; adları değiştiriliyor, çocukları ellerinden alınıyor, Hristiyan terbiyesi ile dinsiz görüşlerle yetiştiriliyor. Allah onları da kurtarsın, Allah bizlere de akıl fikir versin!
Ben bizim ülkemizde oturup da oralardan göçmüş bulunan zenginlere çok vebal düştüğü kanaatindeyim. Bursa'da büyük fabrikalar var, soruyorum:
"Bunun sahibi kim, nereden gelmiş?.."
"Yugoslavya'dan gelmiş."
"Nereden gelmiş?.."
"Bulgaristan göçmeni... Yunanistan'dan gelmiş…"
Bre insafsız! Sen oradan geldin, burada fabrika sahibi oldun, rahata erdin. Oradaki dindaşlarını kardeşlerini nasıl unutursun? Onlara yardım etmek senin vazifen değil mi? Öncelikle senin koşturman gerekmez mi, diye doğrusu onlara intizar ediyorum.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizim memleketimizde oturup da o göç ettiği eski İslâm diyarı olan yerlerdeki kardeşlerine ilgisini kesenlere intibah nasip eylesin, uyandırsın. Yazıktır günahtır, ayıptır, haksızlıktır, zulümdür! O kendisi buraya göçtü, Allah burada imkânlar verdi; o imkânlarla oradaki kardeşlerinin yaralarına merhem olmaya çalışacak. Çok önemli, hepimizin çalışması gerekiyor.
Ben âcizane derim ki; Adapazarı'nda da çok göçmen kardeşlerimiz vardır, Bursa'da da çoktur, Eskişehir'de de vardır... Bizler buralarda dernekler kurmalıyız, mesela Yugoslavya ile ilgili dernek kurmalıyız, Bulgaristan'la ilgili, Arnavutluk'la, Yunanistan'la ilgili dernek kurmalıyız. Oradaki Müslüman kardeşlerimize nasıl yardım edebileceğimizi düşünmeliyiz. Ramazanlarda hoca mı göndereceğiz, parasını biz karşılayıp buradan göndermeliyiz. Bazı başka ihtiyaçları mı var, biz sağlamalıyız. Oradaki evlatlarını biz buraya çağırıp okutabilir miyiz, biz okutmalıyız. Hâsılı ilgilenmeliyiz. Kesenin ağzını açmalıyız. Yazıktır, ayıptır, günahtır! O kardeşlerimizi yardımsız bırakmamalıyız. Bu da hatırınızda olsun, bunun için de ne yapmanız gerekiyorsa elinizden geldiği kadar çalışın!
Muhterem kardeşlerim!
Teharrave'l-leylete'l-kadri fi'l-vitri, mine'l-aşri'l-evâhiri min ramazân.
Bu hadis-i şerif Ramazan ile ilgili, Peygamber Efendimiz Müslümanlara bir ipucu veriyor, diyor ki:
"Kadir gecesini Ramazan'ın son on gününün tek gecelerinde arayın!" Kâdir gecesi bin aydan daha hayırlı, sevapların çok olduğu, insanların affolduğu kıymetli bir gece ama Allah-u Teâlâ hazretleri biraz saklamış. Peygamber Efendimiz de ona ipucu veriyor: "Ramazan'ın son on gününde tek gecelerde arayın!"
Başka garantileri de var: Peygamber Efendimiz Ramazan'ın son on gününde itikâf edermiş. Ailesinden ayrılır, evinden camiye gelir, camide yatar kalkar, gece gündüz vaktini Allah-u Teâlâ hazretlerinin ibadetine tahsis edip, zikirle fikirle geçirirmiş.
İtikâf sünnetini de inşaallah önümüzde Ramazan geldiği zaman hatırınızda tutun, siz de ihya etmeye çalışın!
Bir beldede hiç kimse itikâf etmezse hepsi mesul olur. Bir-iki tanesi ederse hiç olmazsa onların hürmetine ötekilerin üzerinden vebal kalkar. Bu camide de itikâf eden insanlar olmalı öteki köylerde de Sapanca'da da Adapazarı’nda da olmalı.
Tedâvev ibâdallâhi, fe innallâhe Teâlâ subhânehû, lem yeda' dâen illâ vadaa lehû devâen gayra dâin vâhidin: el-Herami.
Ahmed b. Hanbel rahmetullahi aleyh rivayet etmiş. Efendimiz buyuruyor ki:
"Ey Allah'ın kulları tedavi olun çünkü Allah-u Teâlâ hazretleri yeryüzüne hangi hastalığı koymuşsa, yaratmışsa mutlaka ona bir deva yaratmıştır. Tedavisini arayın, çaresini, ilacını bulun; tedavi olun!" Gayra dâin vâhidin: el-Herami. "Sadece ihtiyarlık hastalığının çaresi yoktur!"
Yaşlandı mı, beli büküldü mü artık vücut yıpranmış, hücreleri eskimiş; tekrar belinin kamburunu doğrultmak, tekrar genç, delikanlı hâline getirmek… Geçmiş ola! Gitti! Hayatın, çizgisi içinde vardığın noktadan geri gitmesi mümkün değil.
Ancak ne diyebiliriz?
Gençler gençliğinin kıymetini bilsin! İhtiyarladı mı ihtiyarlık tekrar gençliğe dönüşü olmayan bir devre oluyor. Gençlikte ibadetini, gençlikte ilim tahsilini yapsın. İhtiyarlıkta adama bir sureyi öğretemiyorsun, "Aklım almıyor." diyor, istersen kafasını kessen öğrenemiyor! Hepsi gençlikte oluyor. O bakımdan insan gençliğin kıymetini bilmeli, bir.
Bir de tedavi için tedavi için ilaç aramanın burada İslâmî bir yönü olduğunu anlıyoruz, Peygamber Efendimiz tavsiye etmiş oluyor. Tedavi çarelerini arayacağız.
Bir müjde de var: Demek ki her hastalığın çaresi varmış! Cüzzam dâhil, daha başka hastalıklar, en amansız hastalık ne ise demek ki hepsinin çaresi varmış! Çare arayacağız.
"Dua acaba bir çare olabilir mi?"
Olur vallahi billahi, oluyor, olduğunu görüyoruz! Çünkü Peygamber Efendimiz; "Dua kaderi takdiri değiştirir." diye buyurmuş. Dua hürmetine hastalığı kaldırıyor, Kâdir. Dua edin!
"Sadaka ile zekât vererek hastalık tedavi olur mu?"
Olur! Peygamber Efendimiz buyuruyor:
Dâvâ merdâküm bi's-sadakati. "Sadaka verip hastalığınızı tedavi edin!" Sen gidersin üç-beş fakirin gönlünü hoş edersin, para verirsin; öbür tarafta Allah hastalığına şifa verir! Nereden geldiğini, nasıl geçtiğini anlayamazsın. O bakımdan dua edelim, tedavi olalım. Okuyalım tedavi olalım.
"Hocam üfürükçülük, okumak filan olur mu? İslâm'da var mı?"
İslâm'da var kardeşlerim! Hadislerde var; Peygamber Efendimiz' in zamanında yılan sokmuş olan bir insan; -galiba sahabeden İbn Mes'ûd radıyallahu anh'dı- şişmeye başlamış, ölmek üzere; Fatiha okumuş, zehirlenmesi duruyor ve ayağa kalkıyor. Duanın, Kur'ân-ı Kerîm'in ayetlerin şifa tesiri vardır.
Ondan sonra sadakanın tesiri olduğunu biliyoruz. Bir de Efendimiz bizzat bazı maddî eczaları da tedavi malzemesi olarak tavsiye etmiştir. Mesela Peygamber Efendimiz el-habbetüs-sevdâ, kara tohum denilen çörekotunun çok şifalı olduğunu bildiriyor. Sonra mesela sığır etinin, sütünün, yağının şifa olduğunu bildiriyor. Demek ki şifalı şeylerin neler olduğuna dair ipuçları var. Bazı maddeler de şifa malzemesi olabiliyor.
O halde ilaçları arayacağız. Dağlardaki şifalı otlar… Otların hakikaten çok kıymetlileri var. Otu yiyorsun veya kaynatıp içiyorsun, doktorların geçiremediği ameliyatlarla tekrar tekrar nükseden rahatsızlık geçebiliyor.
Bir doktor cilt kanseri olan bir kardeşe kendisi anlattı:
Birisi dağlardan toplanan otlarla bir merhem yapmış; "Bu merhemi sürmek için önce orası bir operatör tarafından satıhtan kazınacak." demiş. Bizim bana bunu bana anlatan doktora getirmişler. O da cilt kanserini deriden kazımış. Ondan sonra o adam o merhemi getirmiş oraya sürmüş. İleri derece, artık geçmeyecek ve ölüme sebep olacak diye düşünülen kanser! Oraya sürmüş [merhemi.]
"Sonra adamın eli bir şişti bir şişti, ben korktum; adam ölecek diye ödüm patladı! Fakat o şişliği geçti, indi. Kanser hastalığı da gitti bir daha da gelmedi! Adam ne zaman köyünden gelse sepet sepet meyvelerle vs. 'Allah senden razı olsun doktor bey…' der, bana hediyeler getirir." diyor.
Doktorun ağzından bizzat duydum. Demek ki kanser gibi amansız bir hastalık bile Allah nasip etti mi bir maddî ilaçla, bir otla veya bir merhemle de tedavi olabiliyormuş.
Tedavi olalım, çaresini arayalım, Allah'tan isteyelim. Allah-u Teâlâ hazretleri hakiki şifayı bahşedendir. Ya dua hürmetine bahşeder ya Kur'an hürmetine bahşeder ya ilaçla bahşeder… Bir çaresi ile olur.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi kendisine bağlı olanlardan, tevekkül edenlerden, kendisinden isteyenlerden, has halis mü'min olanlardan eylesin.
Tera'l-mü'minîne fî terâhümihim ve tevâddihim ve teâtufihim, ke meseli'l-cesedi, izeştekâ udvan tedâe lehû sâirü cesedihî bi's-seheri ve'l-hummâ.
Buhari’nin rahmetullahi aleyh rivayeti. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Müslümanları; birbirleriyle acımalarında, birbirlerini sevmede, birbirlerine ikramda bulunmakta, hediyeleşmekte bir vücut gibi görürsün. Yekpare bir vücut gibi kenetlenmiş birbirleriyle organik bağlı. Nasıl ki bir vücudun bir uzvuna bir hastalık, rahatsızlık gelirse cesedin öbür azaları da uykusuzlukta, ateşle ona uyup da her tarafı ateş basıyorsa Müslümanlar birbirleriyle organik bağları olan vücut gibi birbirleriyle irtibatlı olan kimselerdir!"
Gerçekten de bu benzetme şahane, şaheser, harika bir benzetmedir.
Bunu gayet ileriye götürmemiz lazım. Bu benzetmenin ne mânaya geldiğini iyice düşünüp derinleştirmemiz lazım. Bu benzetmeden çok şeyler çıkar. Bir vücudun yapılışına bakın. Allah vücudun üstüne bir baş koymuş, bunu sapasağlam bir kemikten muhafaza içine aldığı beyinin yeri yapmış. Beyin hemen bir deri altında değil, deri altında olsa birisi pat diye patlattığı zaman insanın beynini çıkartır. Sağlam bir şeyden yapmış, kafatasının içine koymuş ki koyunun beynini bile çıkartacağım diye satırı tak tak vuruyorsun vuruyorsun, nihayet ayırıyorsun da içinden beynini zar zor çıkartabiliyorsun. Kestiğin, pişirdiğin hayvanın kemiğine vura vura beynini zar zor çıkartabiliyorsun. Muhafazalı, gayet iyi muhafazalı bir yere koymuş. Vücudun bütün idarî merkezlerini oraya getirmiş yerleştirmiş.
Göz gibi bir şey yaratmış, kaşın altında, onu çukura çekmiş. Dışardan bir düz darbe geldiği zaman alna çarpar, insanın kaşı filan patlar ama gözü içerde sağlam kalır. Çünkü patlak gözlü olsak kurbağa gözü gibi daha başka türlü bir şey gibi gidecek o zaman ama içeriye çekmiş. Sonra göz kapakları ile korumuş. Sonra gözyaşı ile korumuş. Gözyaşına pınar yapmış, onu tutmuş mendile silsinler diye burna akıtmış.
Ağız yapmış, nefes borusu, ciğer yapmış… Şahane, bir şahane bir sistem! Havanın oksijenini vücuda alıyor, vücuttaki kullanılmış karbondioksiti dışarıya veriyor.
Nasıl veriyor? Akıl almaz, mükemmel bir sistem!
Sindirim sistemi mükemmel, karaciğer mükemmel ve her birisi kendi işini yapıyor. Karaciğer görme işi yapmaz, akciğer sindirim işini yapmaz, mide yürüme işini yapmaz, kulak görme işini yapmaz. Her birisinin ayrı vazifesi var. Hepsi bir gayeye, vücudu korumaya geliştirmeye çalışıyor. Ne güzel bir benzetme!
Biz Müslümanlar da öyle olmalıyız. Kimimiz Müslüman cemaatinin, Müslüman topluluğunun gözü gibi olmalıyız! Kimimiz beyni gibi olabilirsek ne mutlu; kimimiz dili gibi olmalı, sözcüsü olmalı; kimisi eli gibi olmalı, vurmalı; kimisi ayağı gibi olmalı, götürmeli; kimisi midesi gibi olmalı, sindirmeli... Hâsılı bu benzetmeye göre aramızda iş birliği yapmak gerektiği, muhabbet olması gerektiği anlaşılıyor.
Mide karaciğere küsse, bağırsaklar akciğere küsse, beyin kaslara darılsa o vücut [düzgün çalışır] mı? Mahvolur. Dargınlık olmayacak, işten geri kalmak, vazifeyi ihmal etmek olmayacak. Her Müslüman tıkır tıkır çalışacak, arasında gayet kuvvetli, organik, canlı, diri bir bağ olacak ve sıhhatli çalışacağız. Allah'a güzel kulluk edeceğiz. Allah'ın rızasını kazanacağız. İyi insan olarak yaşayacağız. Hayırlı işler yapacağız ve Rabbimizin huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varacağız inşaallah.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi dünya ve ahiretin hayırlarına erdirsin, dünya ve ahiretin şerlerinden korusun. Dinde, dünyada ahirette âfiyet, saadet, selamet, beşaret, eman nasip eylesin. Cehenneme düşmeden, kahrına, gazabına uğramadan ilk giren bahtiyar Müslümanlarla beraber Peygamber Efendimiz' in izinden cennete girmeyi nasip eylesin. Bizi bir hadis dersi münasebetiyle topladığı gibi Peygamber Efendimiz' in hamd sancağı altında da toplasın. Havz-ı kevseri başında da birbirimizle buluştursun, o mübarek havz-ı kevserden doya doya nûş etmeyi nasip eylesin. Cennet nimetlerinin en âlâlarını bizlere ihsan eylesin. Firdevs-i Âlâyı görmeyi, Rabbimizin cemâline ermeyi nasip eylesin.
Bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtiha.
19.01.1986 -
Namaz, Ashabtan Sevilenler
18.05.1986 -
Vücuttaki Melekler, Güneşi
