Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Hecrü'l-müslimi ke-sefki demihî.
"Müslümandan alakayı kesip, ahbaplığı bozup uzaklaşmak -Müslümandan hicret etmek yani onu terk etmek- onun kanını akıtmak gibidir."
Ne kadar ağır bak! Peygamber Efendimiz' in benzetmesi ne kadar ağır! Bir Müslümana küsmüşsün, bırakmışsın, ayrılmışsın, ha yatırdın boğazına bıçağı dayadın kestin, ha ayrıldın. Ayrılmak yok yani. Ayrılmak yok! Ahbaplığı bozmak, muhabbeti kesmek, küsüp darılmak, cemaati bırakmak yok.
Daha ne deseydi Peygamber Efendimiz?
Biz laf anlamıyoruz ki! Yani öyle acayip insanlarız ki laf anlamıyoruz, yoksa her şey söylenmiş. "Muhabbet edin, muhabbet edin!" [Diye emreden] ayetler, hadisler var. Yine birbirini tam samimi seven, kesesini emanet edecek kadar seven iki insan zor bulursun. Bak ellerimle de gösteriyorum, iki tane insan zor bulursun. Seviyor seviyor ama o kadar, lafta... Yani hakikî bir sevgiyi eskilerin yaşadığı mânada saf, temiz, samimi bir sevgiyi yapmamız, yaşatmamız, yaşamamız lazım. Onu yapmadıktan sonra, dervişlik mervişlik filan bunların hepsi hikayedir. Masaldır yani, olmamış şeylerdir. Yalandır.
Senin kusurun yok mu? Benim kusurum yok mu? Kusursuz insan olur mu?
Herkesin bir kusuru vardır, kusurunu lütuf ile, yumuşaklıkla söylersin. "Kardeşim, ben seni çok seviyorum ama birisi de geldi midemi bulandırdı benim, sende şöyle bir kusur olduğunu söyledi. İnanmadım da var mı sende böyle bir şey? Varsa bunu bırak. Ben seni yine çok seviyorum." filan dese insan, karşı taraf da anlar ama birisi ötekisinin hakkında dedikodu yapıyor. Berikisi, berikisinin hakkında dedikodu yapıyor. Birbirine küsüyorlar, ayrılıyorlar, yuvalar yıkılıyor. Efendim ahbaplıklar yıkılıyor gidiyor.
Muhabbetsiz bir şey hâsıl olmaz. Yani bizim bu muhabbet damarını çalıştırmadan bir noktaya varmamız mümkün değildir. Muhabbet olmasaydı şu cami tamir olmazdı, badana olmazdı. Muhabbet olmasaydı şu caminin salonları yapılmazdı. Muhabbet olmasaydı bu kadar insan bu araya gelmezdi. Muhabbet olmasaydı hayrât-u hasenât yapılmazdı, talebelere, yoksullara bakılmazdı. Hep muhabbetten oluyor. İlk işimiz, elimizi kolumuzu sıvayıp da yapacağımız iş muhabbet ve ilk dikkat edeceğimiz nokta da muhabbeti bozacak şeylerden kaçınmamız. Kusur varsa kusuru bırakacağız, kendimizde de çok kusurlar olabilir, muhabbeti yok edici şeylerden de uzak duracağız. Daha fazla söylemeyeyim ama bu hadîs-i şerîfi hepiniz zihninize veya defterinize yazın:
Hecrü'l-müslimi ke-sefki demihî. "Müslümanı terk etmek, kanını akıtmak gibidir." Küsüşmek, darılmak, ayrılmak, bırakmak yok.
Bundan sonra dört tane hadîs-i şerîf geliyor. Hocamız bir sebebe mebni bunların dördünü de alt alta sıralamış.
Hedâye'l-'ummâli ğulûlün.
Hedâye'l-'umerâ-i ğulûlün.
Hedâye's-sultânî suhtün ve ğulûlün.
Hedâye'l-'ummâli harâmün küllühâ.
Dördü de aynı konuyu işleyen hadîs-i şerîfler. Hedâye'l-'ummâl. 'Ummâl "amil" demektir. Amil de "İslâm devletinde zekâtları, vergileri toplayan vazifeli memur" demektir.
Şimdi bu vazifeli memurun, gelecek tarlaya, "senin şu kadar öşrün var" diyecek; gelecek sürünün başına, "senin şu kadar deven var; bu kadar koyunun var, şu kadarını kanuna göre, şeriata göre vermen lazım" diyecek. Sahibi, ona bir koyun bağışlıyor, tamam. Beş tane deve gidecekken, üç deveyle işi idare ediyor. Bir de koyun verdi, kâr kaldı öbür tarafa. Öyle şey yok.
"O vazifeliye verilen hediye ganimet malından çalmak gibidir." Öyle şey yok. Yani vazifelinin vazifesinde taraf tutmasını sağlamak ve bir menfaat celp etmek için ona bir hediye vermek olmaz. Bu ganimet malından hırsızlık yapmak gibidir. Çünkü az verecek o vesileyle. Bir böyle anlaşılır mâ na.
İkinci tarafı şudur, vergi memuru vazifeli şahıs da hediye almayacak. O da rüşvet demektir, karşı tarafın bir maksadı vardır. Olmaz öyle şey.
Birisi kabilelere vazifeli olarak gitti. Toplanan vergi hayvanlarını, zekât develerini, koyunlarını getirdi. Bir de yanında;
"Bunu da bana hediye verdiler yâ Resûlallah!" dedi. Peygamber Efendimiz dedi ki:
"Sen bu vazifeye gitmeseydin o hediyeyi sana verecekler miydi?"
Vermeyeceklerdi. Yani senin kaşına gözüne hayran olduklarından.
Sen burada dursaydın da getirip de sana bu hediyeyi verecekler miydi?
Vermeyeceklerdi.
"O zaman bu senin hakkın değil." dedi.
Yani orada bir ahbabın var da sen hazır oraya gitmişsin diye veriyorsa, "Ha zaten ben oraya getirecektim şimdi vereyim." [Derse] o ayrı ama böyle olmadıktan sonra [hediye almak] da olmaz.
Ğulûl, "ganimet malından çalmak" demektir. Yani Müslüman harp ettiği zaman toplanan şey ortaya konulur, gaziler arasında taksim edilir. "Taksimden evvel bir ayakkabı bağcığı alsa cehennemden bir ateş bağı almış olur." diyor Peygamber Efendimiz. Kimsenin hakkına saklamak yok. Birisine dedi ki:
"Bu cehennemliktir."
Sonradan anlaşıldı ki ganimet malından bir şey çalmış, yanına koymuş, yani taksimden evvel yanına alıkoymuş.
Kıbrıs'ta savaş oldu. Çarpıştılar filan... Orada tankçı olarak bulunmuş kardeşler var. Yağma Hasan'ın böreği, gitti. Öyle olmayacaktı işler. Toplanacaktı, eşit olarak taksim edilecekti. Yüzüğü bulan cebine attı, bilmem neyi bulan cebine attı, bir güzel işe yarar bir şey bulan, terk edilmiş evde bir şey bulan [cebine attı.] İslâm'da öyle yok. İslâm'da her şey intizamlı.
Efendim ben kimse görmeden cebime koyarım.
Koyarsın ama ateş koyarsın. Koyarsın!
Yani kimse görmeden bazı şeyler yapılabilir mi?
Yapılamaz çünkü Allah görüyor. Allah-u Teâlâ hazretleri görüyor! Şeyh Efendi'nin birisi dervişine;
"Haydi al şu hayvanı, al şu kuşu, tavuğu, hiç kimsenin görmediği bir yerde kes." demiş.
Dolanmış, dolanmış tavuk canlı, elinde gelmiş. Bıçak elinde, tavuk elinde;
"Ne oldu? Hani kes, dedim. Niye kesmedin?"
"E, kimsenin olmadığı bir yer bulamadım, Allah görüyor her zaman." demiş. Yani derviş o şuura erdikten sonra tabii öyle…
Arkasındaki hadîs-i şerîf şöyle; Hedâya'l-'umerâi ğulûlün. "Ümeraya hediye vermek, o da ganimetten çalmaktır." Veya "Ümeranın hediye vermesi o da doğru değildir."
Hedâye's-sultâni suhtun ve ğulûlün. "Sultana hediye vermek haramdır ve ganimet malından çalma hırsızlama yapmak gibidir." diyor.
Dört hadîs-i şerîften dördüncü de Hedâye'l-ummâli harâmun küllühâ. "Amillere, vazifelilere verilen hediyeler tamamen, hepsi haramdır."
Hepsi haramdır. Çok alışmış millet, çok alışmış!
Ben bir zaman bir kitap yazdım. Daha doğrusu bir kitabın içinde bir makalem çıktı, uzunca bir makale. Fransa'da basıldı, bilmem nerede basıldı. Bana telif ücreti ödenecek. Bakanlıktan evrakı aldım geldim. Oturdum masaya imzalasın diye, memur kıvranıyor böyle. Kıvranıyor, yutkunuyor dedi ki:
"Hocam buna üçte bir, yüzde otuzdan fazla vergi keseceğiz."
"Kesersen kes, ne kesilecekse kes." dedim.
Baktı oradan tutturamadı ama ben de anladım. Yani, "Yok o kadar vergi kesme, ben sana şu kadar vereyim, o zaman parayı tam alayım." [Dememi,] öyle bir şey istiyor. Ben de anladım. "Sen bir haksız iş yap da ben de çok tanıdıklarım var daha yukarılardan, onlara senin hesabını, defterini dürdürtürüm." diye içimden düşünüyorum. Gayet sakin.
"Tabii neyse yap!" dedim.
Yapamaz ki! Yaparsa usule aykırı olur.
"Dur hocam, ben bizim müdür muavinine bir sorayım." dedi. Defteri aldı, çıktı dışarıya.
"Tamam, bir çaresini bulduk hocam." dedi.
"Çaresi varsa çaresine göre, usul neyse ona göre yap." dedim.
Yine kıvranıyor, yine bir şeyler istemeye çalışıyor. Ben de hiç oralı olmuyorum. En sonunda baktı ki bir şey olmayacak.
"Hocam yani şurada öyle sefalet çekiyoruz, öyle sıkıntı içindeyiz ki yazı yazacak bir kalemimiz yok. Şu kaleminizi verir misiniz?" dedi.
Yine benden bir kalem aldı... Alışmak çok fena. Yani ben de devlet masasına kalemi öyle bıraktım. Ona vermiş değilim. Niyetim öyle.
"Kalem yok." dedi.
Devlet kalemsiz olur mu? Huyu bozulmuş... Hepsi haram.
"Efendim bu kadar maaşla geçinilmez!" diyorlar.
Geçinilmezse geçinilecek başka iş bul. Yürü, git. Orada haram yemeyecek, o kadar maaşa razı olacak dünya kadar insan var. Ama insanın içinde iman olması lazım.
Sen insanları haram helal duygusuna sahip, Allah'tan korkan, müfettiş görmese, polis görmese, âmir görmese bile, haktan ayrılmayacak insanlar olarak yetiştirmek zorundasın; selameti, saadet-i dâreyni, yükselmeyi, gelişmeyi istiyorsan... Gerisi boştur.
Hakimlik yapan, avukatlık yapan kardeşlerimiz var, devlet daireleriyle işleri olan kardeşlerimiz var, herkes biliyor bu işi.
Çare, Allah korkusunu gönüllere yerleştirmektir. Allah korkusunu gönüllere yerleştirmedin mi her memurun arkasına bir polis taksan yine halledemezsin. Memurla, polis anlaşır bu sefer. O zaman da öyle anlaşır. Onun için Allah'tan korkan insanlar yetiştirmek zorundayız. Evladım haram yeme, evladım haram yemeden helal kazanmanın önemini anla, çok para kazanmak gaye değildir. Helâlinden kazanmak gayedir.
Hanım, kocası sabahleyin giderken kocasına tembihleyecek; "Efendi bizim hepimizin işi sana bağlıdır, sen helâlinden kazan, haram getirirsen eve, bize, bizim çoluk çocuğumuza haram yedirirsen, bizim halimiz nice olur? Biz senden çok para istemiyoruz. Oje masrafından, berber masrafından, boya masrafından, şundan bundan hepsinden vazgeçtik. Helâl getir, az da olsa helâl getir." diyebiliyorsa o kadın işte cennetlik bir kadın, o erkek işte iyi bir erkek! Ama para yetmiyor diyor. Ya, niye yetmesin? Niye yetmesin, her zaman yeter para, ne olacak yani.
Dünyanın birçok yerinde insanlar yiyecek şey bulamıyor. Şimdi ben ilk büyük şehirlere geldiğimiz zamanları biliyorum. Ekmek karneyleydi. Zeytin bulamıyordu millet. Harp yıllarıydı, büyük kıtlık vardı; bez, kumaş, ayakkabı, yiyecek bulunmuyordu. Portakalı filan her mevsimde bulmak mümkün değildi. Elma yemek için ille bahar mevsiminin gelmesi, kendi ağacımızda elmanın bitmesi lazım geliyordu. Elmaların da boyları küçücüktü, renkleri sapsarıydı. Böyle kocaman bir kilo gelen elmayı filan biz sonradan gördük.
Her şey gelişti. Her şey güzelleşti. Her şey çoğaldı. Her şey arttı ama bizim şükrümüz azaldı. Bizim israfımız çoğaldı. Haram şeylere para harcamamız çoğaldı.
Bu memlekette ilk neye ihtiyaç var? Memleketin bütünü için, dosta düşmana karşı güçlü kuvvetli olmamız için nelere ihtiyaç var, onları hesaplayıp onları yapmamız lazım geliyor.
Bizim şimdi işe yarar şeyler yapmamız lazım! Paramızı dışarıya kaçırtmamamız lazım. Lükse, israfa vermememiz lazım. Fransız bir taraftan bize o kadar haksızlıklar yapar. Her yerde ayağımızın altına karpuz kabuğu koyar. Piyasamız Fransız mallarıyla dolu. Ya ben onun malını aldığım zaman, onu ben besliyorum demek. "Haydi besliyorum seni, oy gözümü!" Kendi malımı almam lazım.
Bu şuura gelmedik mi? Gelmedik! Memlekette pabuç yokmuş gibi İtalya'dan pabuç geliyor.
Ya pabuçculuk o kadar geri mi bizim memlekette?
Yani sonra ne olur? Hani farz edelim geri olsa, İtalyan pabucu giymesen kıyamet mi kopar Türkiye'de? O ne biçim şeydir yani.
Hel teravne kıbletî hâhunâ fe-vallâhi mâ yehfâ 'aleyye huşû'uküm ve lâ rukû'uküm innî le-erâküm min verâi zahrî.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten, Müslim'de olan bir hadîs-i şerîf. İmam Malik hazretlerinin kitabında da olan sahih bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz diyor ki;
Hel teravne kıbletî hâhunâ. "Benim yönümün bu tarafa dönük olduğunu mu sanıyorsunuz siz? Kıbleye dönmüşüm, kıblem bu tarafta, sadece bu tarafı görüyorum mu sanıyorsunuz?" diyor Peygamber Efendimiz.
Fe-vallâhi. "Hayır, öyle değil. Ant olsun, Allah'a yemin olsun ki!" Mâ yehfâ 'aleyye huşû'uküm ve lâ rukû'uküm. "Sizin namazdaki huşûnuz, kalbinizin haşyeti, huşûu ve rükûnuz bana gizli kalmaz." Gizli değil bana. İnnî le-erâküm min verâi zahrî. "Ben sizi sırtımın arkasından da görürüm." Buyuruyor Peygamber Efendimiz.
Görür mü? Görürdü Peygamber Efendimiz ve söylerdi. Söylemese, söyleyemese, iddiadan ibaret olur ama görürdü ve söylerdi. Mesela Peygamber Efendimiz hanımlarına diyor ki; "Dün akşam şöyle şöyle konuştunuz."
Nereden bildin, kim haber verdi?
Nebbeeniye'l-'alîmü'l-habîr. "Her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allah haber verince bilir." Allah gösterince görür.
Peygamber Efendimiz uyurken görürdü. Uyurken gözü kapalı olur ama gönlü uyanık dururdu. Peygamber... Peygamber Efendimiz' in özelliklerinden birisi arka taraftaki işleri de görmesiydi. Biz baktığımız tarafı görürüz. Peygamber Efendimiz arkasını da görürdü, işte bu hadîs-i şerîf.
Fe-vallâhi mâ yehfâ 'aleyye huşû'uküm ve lâ rukû'uküm. "Sizin namazda huşûnuz ve rükûnuz bana gizli kalmaz. Ben sırtımın arkasından da görürüm."
Muhterem kardeşlerim! Peygamber Efendimiz' in hâli, sıfatı buydu. Verese-i enbiyâ, Peygamber Efendimiz' in vârisi olan evliyâullahın da hâli öyle olur. Yani öyle şeyler olur.
Şimdi tutturmuşlar bir akılcılık; "Ama akla uygun değil." Tutturmuşlar bir akılcılık, her şeyi inkâr ediyor. Hadis bilmez, ayet bilmez, İslâm tarihi bilmez, fıkıh bilmez, dini hayatın inceliklerini bilmez, evliyâullahın yanında yaşamamış, kerametlerini görmemiş, kerameti inkâr ediyor. Ben bir yerde bir yazı yazmışım, gördüğüm şeyleri yazmışım. Hocamdan gördüğüm şeyleri bir şey katmadan yazmışım. Bana Tarsus'tan mektup yazıyor;
"O sözlerinden vazgeçtin mi, hâlâ vazgeçmedin mi?"
Camiye gelmez tesbih çekmez, Ramazan'da itikafa girmez, gece ibadetine kalkmaz, Allah'tan korkmaz! Allah'tan korkmayana şey olmaz [gösterilmez] ki!
Vettekullâhe ve yü'allimikümullâhü. "Sen Allah'tan kork, Allah sana öğretir."
İn tettekullâhe yec'alleküm furkânen. "Eğer Allah'tan korkarsanız Allah size Furkan nasip eder." Tefrik kabiliyeti, hakkı bâtıldan ayırma melekesi ihsan ediyor.
Ve men yettekıllâhe yec'al lehû mahrecen ve yerzukhü min-haysu lâ yehtesibü. "Kim Allah'tan korkarsa, Allah onu sıkıntıdan çıkartacak bir yol gösterir ve ummadığı yerden rızıklandırır."
Çölde sulandırır, su ikram eder, gıdalandırır. Dağ başında yardımcı gönderir. Gördük, yani görmemiş olsak ne diye söyleyelim, ölmüş ahirete göçmüş bir insanı methetmekte ne var?
Sonra ne diye yalan söyleyelim, neye ihtiyacımız var?
Elhamdülillah, maaşımı sen vermiyorsun. Mevkiimi, makamımı senden almadım. Hiçbir eksikliğim yok, yani benim sana hilâf-i hakikat bir şey söylemek için bir sebep yok ki ortada. Ama hak bildiğim şeyi söylemem lazım.
Kerâmâtu'l-evliyâi hakkun. "Velîlerin kerameti haktır, gerçektir ve vâkidir." Ve eskiden olduğu gibi hâlen de olmaktadır, ileride de olacaktır. Adam birazcık okumuş;
Nerede okudun?
"Hukuk fakültesinde, iktisat fakültesinde okudum." Biraz eli kalem tutuyor, "Şu makaleyi yazdım, şu dergiyi çıkartıyorum."
İyi ama kardeşim yani bunlar mühim şeyler değil ki herkes çıkartabilir bunu. Ben sana on tane dergi çıkartayım. İstersen on tane çıkartayım, ne yani zor bir şey değil ki! Bu yetmez ki!
Sen ömrünü nerede geçirdin?
İktisatta, piyasada, lokantacılıkta, bilmem nerede geçirdin, terzilikte geçirdin. Biz bu ilmi okuduk. Senin oralarda uğraştığın zamanlarda biz bu ilmi okuduk. Sonra bunların unvanlarını, jürilerin önünde konuşa görüşe, çatışa çatışa aldık. Ne sanıyorsun?
Kerameti inkâr ediyor, veliliği inkâr ediyor.
Neden?
Kimse velileri sevmesin, kimse etrafına toplanmasın, kimse birlik beraberlik olmasın. Kimse muhabbet etmesin, kimse bir araya gelip de hayırlı bir şey yapmasın! Herhâlde öyle! Yani başka neden olacak veyahut da görmediği şeyi yok sanıyor. Gözü kör, renkten haberi yok.
Hel tedrûne mâzâ kâle rabbüküm el-leylete kâlellâhu asbaha min 'ıbâdî mü'minün bî ve kâfirun fe-emmâ men kâle mutırnâ bi-fadlillâhi ve rahmetihî fe-zâlike mü'minün bî ve kâfirun bi'l-kevâkibi ve emmâ men kâle mutırnâ bi-nev'i kezâ ve kezâ fe-zâlike kâfirun bî ve mü'minun bi'l-kevâkibi.
Kaynaklarına bakın, Buharî'de, Ahmed b. Hanbel'de, Hanbelî mezhebinin imamının kitabında Müslim'de, Ebû Davud'ta, Nesâî'de, yani dört, beş tane sahih hadis kitabında olan Zeyd b. Hâlid el-Cühenî'den rivayet edilmiş sahih hadîs-i şerîf. Sağlam hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Hel tedrûne mâzâ kâle rabbüküm el-leylete. "Bu gece Rabbinizin ne buyurduğunu biliyor musunuz?" Cemaate böyle diyor Peygamber Efendimiz. "Bu gece Rabbinizin ne buyurduğunu biliyor musunuz?" Kâlellâhu. "Allah-u Teâlâ hazretleri buyurdu ki:" Asbaha min 'ıbâdî mü'minün bî ve kâfirun. "Kullarımın bir kısmı sabaha bana mü'min olarak sabahladı, çıktı, bir kısmı da kâfir olarak çıktı." Fe-emmâ men kâle mutırnâ bi-fadlillâhi ve rahmetihî. "Allah'ın fazl-u keremiyle ve rahmetiyle üstümüze yağmur yağdı da çok şükür kuraklıktan kurtulduk." Yağmur rahmet, oradan Allah'ın rahmetinden geldi diyen, Fe-zâlike mü'minün bî. "İşte bu bana inanmıştır, mü'mindir." diyor Rabbimiz. Ve kâfirun bi'l-kevâkibi. "Yıldızlara karşı gelmiştir." Yıldızların tesirini inkâr etmiştir ama bana iman etmiş demektir.
Buna mukabil; Ve emmâ men kâle mutırnâ bi-nev'i kezâ ve kezâ. "Filanca yıldız doğduğu için onun tesiriyle bu gece yağmur yağdı, diyen ise bana kâfir olmuştur, yıldızlara mü'min olmuştur, yıldızlara inanmıştır." diyor.
Neden? Buradan hangi hakikat ifade ediliyor?
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-'aliyyi'l-'azîm. kaidesi. "Allah'tan gayrı güç kuvvet sahibi yoktur, her güç kuvvet, hüküm ve tasarruf Allah-u Teâlâ hazretlerinin elindedir." Ateşin yakması Allah'ın müsaadesiyledir, yağmurun yağması Allah'ın fazl-u keremiyle, rahmetiyledir. Zelzelenin olması, suyun boğması O'nun izniyledir. Rüzgârın esmesi, ağaçların meyvelenmesi, meyvelerin tatlanması, insanların yaşaması ölmesi O'ndandır. Her şey O'ndandır. Bunu bilen tamam mü'mindir.
Ama filanca yıldızdan, falanca şeyden, bu nereden çıkmış?
Taa Sümerlilerden, eski Mısırlılardan, eski putlara tapan kavimlerden kalma şeyler var. Onlar göklere, yıldızlara taparlardı, bir kısmı. Filanca yıldız, falanca yıldız, kimisi aya tapardı, kimisi güneşe tapardı, onlar büyük diye. Kimisi bazı yıldızlara tapardı, her birine bir şey atfederlerdi.
Şu Yunanlılar! Herkes bilir Yunan mitolojisini. Koca putlarının, bâtıl ilahlarının, en büyüklerinin adı neymiş bilir. Şarap tanrısının adı nedir, bilir. Güzellik tanrısının adı nedir, bilir.
İnanıyorlardı eski kavimler. Filanca yıldızdan, falanca yıldızdan… Çünkü yağmura vazifeli bir şey [güç] var onların inancına göre. Öyle şey yok. Allah bir, her şeyi yapan da O. O'nu bilirse insan, şaşılıktan, ikilikten kurtulur. Öyle ikilik yok. İkilik yok, birlik var, yalnız bunda dirlik var.
Her şey Allah-u Teâlâ hazretlerindendir. Kapı orası. Başın derde giderse oraya uğra, bir şey söyleyeceksen oraya söyle. Bir şey isteyeceksen oradan iste. Bir şey gelmişse oradan bil. Bir tokat yedin, Allah attırır. Bir belaya uğradın, Allah uğratır. Ya imtihandır ya bir cezadır. Onu bil. Akşama bir edepsizlik yapıyor, sabaha başına bir hâl geliyor. Gelir ya! O edepsizliği yaptın ondan geliyor.
Onun için Rabbimiz bizi, imanın kadrini, kıymetini bilenlerden eylesin. İmandan mahrum eylemesin. Bâtıllardan uzak eylesin. Hakkı hak olarak görüp ona tâbi olmayı nasip eylesin. Bâtılı bâtıl görüp ondan korunmayı nasip eylesin. Kuru gürültülere, palavralara değil de dinimizin, imanımızın esasına Kur'ân-ı Kerîm'e, hadîs-i şerîflere, Hakk'a tâbi olmayı nasip eylesin.