26.04.1987 - Kuranı Yavaş Okumak, Niyet ve Amel, Sünnete Uymak

26.04.1987 - Kuranı Yavaş Okumak, Niyet ve Amel, Sünnete Uymak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ kırâete illâ bi-tedebbürin ve lâ ibâdete illâ bi-fıkhin ve meclisü fıkhin hayrin min ibâdeti sittîne seneh.
İbn Ömer radıyallahu anhümâ'dan hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem burada da bize çok yüksek, çok kaliteli, son derece modern bu zamane alimlerinin hayran kalıp duracakları güzel bir tavsiyede bulunuyor.
Bu arada size şunu söylemek isterim kardeşlerim. Bizim çok yüksek memurlarımızdan, daire başkanlarından yüksek bir şahsiyet yurt dışına gitmiş de orada yanındaki Fransız, kendisine; "Türkiye'de Müslümanlık nasıldır?" diye sormuş. O da demiş ki; "Bir şey değil!"
O alim demiş ki:
"Biz şimdi Avrupa'da düşünüyoruz, taşınıyoruz, insanlığın problemlerini çözmek için galiba en güzel sistem, İslâm nizamıymış; bu noktaya geldik."
Kendisi gayrimüslim, Fransız ama bizim şahsa böyle söylediğini bana naklettiler. Sahih bir rivayet olarak; istesem isimlerini bulup söylerim. Böyle anlattılar.
Herkes İslâm'ın kıymetini anlamış durumda ama mirasyedi Müslümanlar hariç.
Onlar dedelerinden miras gelen bu İslâm'ın kaç para ettiğinden haberdar değiller. Zaten tesbihlerin, antika eşyaların kıymetini de bize -dışarıya fazla fazla fiyatlarla satıldığı için dolayısıyla- onlar öğretmiş oldular.
"Allah Allah, bu çini neymiş?" Atardık bir kenara.
Türklerin yaptığı bir şey makbul bir şey mi olur?
Kırın, yıkın, atın! Atardık ama baktık ki çiniyi Avrupa'ya kaçırıyorlar. Anladık ki çok kıymetli. "Ha bu kıymetliymiş." diye para etti.
Tesbihleri bir kenara atardık. Baktık ki tesbihler para ediyor, antikacılar topluyor.
Yazma eserleri yakmışlar. Niğde'de bütün yazma eserleri toplamış, bir mağarada yakmış. Bizim profesör arkadaş da duymuş; üniversiteye geçmeden önce lise hocalığı yapıyormuş.
"Aman o mağarayı bana gösterin çocuklar!" demiş, gitmiş.
"Bir şey buldun mu bari, yanmamış bir eser buldun mu?" dedim
"Maalesef. Hepsinin dip koçanları kalmış." dedi.
Cayır cayır yakmış; cinayet ortada, izleri ortada, yakılmış.
Yakılan nedir biliyor musunuz kardeşlerim?
Her yazma eser başlı başına tek eserdir, tek varlıktır. Çünkü hattat yazıyor, altın yaldızla süslüyor, çerçeveler yapıyor. Belki o kitabın dünyada bir başka nüshası yok. Yaktığı şey belki bir hazine, belki milyonlar kıymetinde.
Niye yakıyorsun?
Bu kitabın dili yok, ağzı yok.
Abdest alsan aldın demez.
Namaz kılsan kıldın demez.
Kadı gibi haram yemez.
Şeytan bunun neresinde? dediği gibi bu kitabın sana ne zararı oldu da bir yerine mi battı da böyle yaptın?
Yakmak istediği zaman öteki aklı başında insanlar neredeydi?
O bakımdan İslâm'ın kıymetini başkaları anlıyor, inşaallah güneş Batı'dan doğmağa başladı ışığı oradan almaya başladık, oradan görüyoruz. Şimdi onlar bize; "İslâm faydalı" demeye başladılar, bizim kulağımız delik olduğu için biz duyuyoruz. Bizimkiler tam elli yıl sonra anlayacaklar.
Neden?
Çünkü Söğütlüçeşme çayırında bir öküz otlarken tren yanından geçer, Pendik'e vardığı zaman öküz ürker. Neden? Öküz geç intikal eder de ondan.
Niye zıpladın böyle?
Tren Pendik'e vardı, şimdi mi zıplanılır?
Lâ kırâete ke't-tedebbür. "Düşüne taşına, mânasına inceleye inceleye, sindire sindire okumak gibi Kur'an okumak olmaz.
Okunursa öyle okunmalı, başka türlü kıraat olmaz.
Kur'an okuyorsun; paldır küldür, paldır küldür!
Ne dedi? Ne bileyim ben. Zaten adam Arapça bilmiyor. Arapça bilene soruyorsun;
"Ne dedi?"
"Hocam, o kadar hızlı okudu ki düşünemedim."
Olmaz! Tedebbür ile önünü sonunu düşünerek okuyacaksın.
"Bu kelimeyi Rabbim niye kullandı; bunun mânası nedir?" diyerek, düşüne düşüne, sindire sindire okuyacaksın Kur'ân-ı Kerîm'i; tedebbür ile okuyacaksın.
Lâ kırâete. "Kıraat yoktur." İllâ bi-tedebbürin. "Ancak düşüne taşına, dikkat ede ede okumak vardır."
"Başka türlüsü kıraat sayılmaz." diyor Peygamber Efendimiz.
Pakistan'ın meşhur milli şairi İkbal Kur'an okurmuş da;
"Babam yanımdan geçerdi, bana; 'Evladım, Kur'an mı okuyorsun?' diye sorardı. 'Kur'an okuyorum baba' derdim. Yine dolanır gelirdi; 'Evladım Kur'an mı okuyorsun?' derdi. 'Kur'an okuyorum baba' derdim. Yine döner gelirdi; 'Evladım, Kur'an mı okuyorsun?' derdi. 'E Kur'an okuyorum baba' derdim.
"Kur'an'ı okunması gereken şekilde mi okuyorsun, havadan sudan mı okuyorsun?" demek istiyor.
Kur'an okuyorsan gözün başka yerde olmasın, aklın Kur'ân-ı Kerîm'de olsun, mânasını düşün.
Biz Kur'ân-ı Kerîm'i ölülerimize okuyoruz. "Hadi falancanın dedesi vefat etti; toplanın kırk bir tane Yasin-i Şerif okuyalım.
Yasin'in mânasını bilen parmakla gösterilecek kadar azdır.
Yasin ne demek? Yasin sûresinde ne anlatılıyor? Rabbimiz bize neler öğretiyor? Yasini bir ölüye kırk bir defa okuruz, her hafta okuruz, her sabah okuruz.
Mânası ne? Mânasını bilen yok, merak eden de yok. Alışmışız artık. Çünkü kamçılayan yok.
"Böyle okuma olmaz!" diyor Peygamber Efendimiz ama bu hadisi kaç kişi duyacak?
"Mânasını bilmeden, mânasını derin derin, düşüne düşüne, sindire sindire, yudumlaya yudumlaya hazmetmeden kıraat olmaz!" diyor.
"Madem olmazmış; ben de öyle okuyayım." diye girişmemiz lazım.
Arkadaşım Ankara'dan mektup yazmış;
"Hocam," diyor "Cemaatimize her gün birazcık birazcık Kur'ân-ı Kerîm'i anlata anlata 27. cüze geldim." diyor.
Bak, damlaya damlaya göl olur. Kur'an'ın bitmesine üç cüz kalmış. Bütün cemaat Kur'an'ı baştan sona dinledi.
Sen Kur'an'ı baştan sona hiç okudun mu? Okumadın.
Yasin'i bilir misin? Bilmezsin.
Namaz surelerini bilir misin? Bilmezsin.
Sebeb-i nüzulünü bilir misin? Bilmezsin.
Hani Allah'ın kitabı sana hitap idi? Hani Allah sana göndermişti?
Bilmiyorsun. Çok büyük kusur bu, çok büyük kusur!
Biliyor musunuz ki Kur'ân-ı Kerîm insana şefaatçi olacak veyahut da davacı olacak.
"Yâ Rabbi! Bu kulun var ya, işte bu kulun, beni kütüphanesine hapsetti. Ömrü boyunca bir açıp okumadı." derse, şikayetçi olursa, davacı olursa insan mahvolur.
"Yâ Rabbi! Bu kulun beni okudu, benim mânamı anladı. Benim ahkâmıma uygun olarak hayatında haramlardan kaçındı, sevaplı işlere koştu." derse, şefaatçi olursa, Kur'an'ın şefaatiyle insan cennete girer.
O bakımdan Kur'an'ı tedebbür ile tefekkür ile sindire sindire okuyacağız. Bugünden itibaren bu hadisi duyduk hepimizin kronometresi çalışmaya başladı. Bundan sonra hiçbirimize mazeret olmaz.
"Esad Hoca söylediği zaman duymuştun, niye o zamandan sonra tedbire geçmedin?" derler size, haberiniz olsun. Çünkü her bilgi insana bir mesuliyet de getirir. Yaparsanız sevap kazanırsınız, yapmazsanız vebal yüklenirsiniz.
Kur'an'ı öğrenin. Okumasını öğrenin, mânasını öğrenin. Mânasını derinlemesine anlayın. Artık tefsir kitapları da çıktı. Birisini alır bitirirsiniz, ötekisine geçersiniz. Biz mecmualarımızda dişimizi sıktık, kârdan vazgeçtik, her aboneye gönderdik. "Allah'ın kelamını okusunlar." diye, binlerce şey gönderdik, dünyanın masrafına girdik, müessesemiz yamuldu, belini doğrultamaz hâle geldi. "Varsın Kur'ân-ı Kerîm'i okusunlar." dedik.
Okumazlar! Bedava kitap oldu mu okumazsınız! Parasıyla olacak onu okur!
Günde yüz elli lira bir gazeteye verir. Çok faydalı bir başka şeye vermez. Ama tabi gazete çıplak resim koyuyor. Ondan sonra şunu koyuyor, bunu koyuyor. Orada nefse tatlı gelecek şeyler var. Oradan avlıyor.
Balık oltaya nasıl gelir?
Oltanın ucuna eti sararsın, yemi sararsın, denizin içine atarsın. O bir lokmaya karşı hırs, balığı sana getirir. Bakarsın kocaman bir palamut, yalpalaya yalpalaya geliyor.
Neden?
"Onu yutacağım." derken, ava giderken avlandı. Senin karşına geldi; işte seni de öyle nefsinden yakalıyorlar. Şeytan Müslümanların canına okuyor.
Ve lâ ibâdete illâ bi-fıkhin. "İbadet yoktur, hiçbir ibadet yoktur ancak bilgi ile vardır."
Bilgisizce ibadet yoktur.
Fıkıh ne demek? Arapça' da fıkıh; "sezgi ve anlayış" demektir.
Bilgi, sezgi, anlayış, şuur olmadan ibadet olmaz. Yat, kalk. Çocuk da yatıyor, kalkıyor; secde ederken başını şöyle çevirip arka tarafına da bakıyor. Çünkü şuursuz. Yat kalk işi değil. Şuurlu olacak, bilgili olacak. O bilgiye göre düşüne taşına yapacak. Çünkü hata eder, sevabını yok eder. Günaha girer; daha başka şeyler olur. Onun için bu sezgi olacak.
Bir şeyi bilmeye "ilim" derler. Mesela biliyorsun ki namaz kılmak farzdır; ilim. Namazın kaç rekât kılınacağını kitaptan okursun; ilim.
Ama bir bilginin çeşitli detayını sana gelen malzeme arasında, bilgi farkları arasında, birbirine çatışan birbirine karşı gelen haberler içinde doğrusunu eğrisini ayırt edip de ilmi bir sonuca varmak; adeta ilim sahasında bir mahkeme gibi çalışıp haklıyı haksızdan ayırıp; "Bu doğrudur, şu yanlıştır." demek fıkıhtır.
Demek ki fıkıh sadece bilmekten çok daha başka bir şeymiş, ileri bir adımmış.
Bir insan bir hadis-i şerifi duyar; "Peygamber Efendimiz böyle demiştir." der. Ama fakih, her hadisi bilir, o konuda son sözün ne olduğunu bulur, son hükmün ne olduğunu bulur.
Onun için fakihler çok daha yüksek bilginlerdir. Bir insan yarım bilgiyle fakih olamaz. Tam bilmesi lazım. Konuyu yarım bilen bir insan bir söz söyler, yanlış olur. Tam bilmesi lazım, hiç eksik tarafı kalmaması lazım.
Bizim öyle alim tanıdıklarımız, dostlarımız var maşaallah, Allah ömür versin. Kendisine bir konuyu soruyorsun, sabahlara kadar izahat veriyor. Çünkü zihni hazine gibi, her türlü bilgiyi doldurmuş.
Sorduğun şey hakkında diyor ki:
"Bu hususta Şia şöyle demiştir. Hanefî uleması böyle demiştir. Ehl-i sünnetin fikri budur. İmam Mâlik şöyle demiştir. O şu delili kullanmıştır. Ebu Hanife hazretleri ona karşılık şu itirazı ileri sürmüştür."
Fıkıh budur. O konudaki detayı bilmeye derler.
"Fıkıh olmadan ibadet olmaz." diyor Peygamber Efendimiz.
İyi bilecek. Yarım yamalak bilgiyle olmaz.
Onun için dini bilgimizi iyi öğrenelim. Nasıl olsa bir insan okusa da okumasa da bir rızık kapısı buluyor ve Allah ona rızkını gönderiyor. Çalışıyor, kazanıyor. Ama bu dini malumatı olmazsa ibadetini yapamaz. Veya ibadetini yalan yanlış yapar, kâr yerine zarara uğrar.
Onun için hepimizin öncelikle önem vererek yapacağımız çalışma; ibadetlerimizin inceliklerini öğrenmek.
"Hangi şey namazı bozar? Hangi şey orucu bozar? Orucu nasıl tutmalıdır? Ne vakitten ne vakte tutmalıdır? Hangi şeylere riayet etmelidir?" diye bilmek gerekiyor. Dini bilgilerimizi küçükten öğrenmeye, çocuklarımıza öğretmeye ve yaşamaya gayret edelim.
İlmi ilerletmenin bir yolu, bildiğini tatbik etmektir. Bildiğini tatbik etti mi ilim insanın zihnine kolay yerleşir, yeni bir bilgi de kolayca gelir. Sırf depo gibi; oku oku oku, depo et. O zaman bilgi sağlam olmaz. Tatbikatla sağlam olur.
Onun için bildiğimizi tatbik edelim.
Ve meclisü fıkhin hayrun min ibâdeti sittîne sene. "Bir fıkıh meclisi, ilim meclisi altmış senelik ibadetten daha hayırlıdır."
Şöyle bir oturduk, buna "meclis" derler Meclis; "oturma, oturum" demek. Bir oturum; bir oturduk, saate bakıp duruyorum, saat dolunca konuşmamı keseceğim. Bir oturum bitecek.
Bu bir oturumluk bilgi, İslâm'ın ince fikirlerini detaylı konuşma, anlamaya çalışma, altmış yıllık ibadetten hayırlıdır. Çünkü insan nasıl yapması gerektiğini öğreniyor, yanlışlarını düzeltiyor.
"Ben onun öyle olduğunu hiç bilmiyordum. Demek yanlış yapıyor muşum. Bundan sonra düzelteyim." diyor.
O bakımdan ilim meclislerine koşun. İlmi nerede bulursanız, alimi nerede bulursanız, gidin dinleyin, fırsatı kaçırmayın.
Bak beni duygulandıran bir hadise oldu. Adapazarı'ndaydım, iki tane Mısırlı yüksek şahıs birisi profesör, birisi bir yerin genel başkanı.
"Bizim için bir hocayı ziyaret etmek her şeyden daha kıymetlidir." demişler. Arabaya atlamışlar, İstanbul'dan Adapazarı'na beni ziyarete geldiler. Yirmi dakika kadar konuştuk, döndüler gittiler. Bir şey de yok. "Nasılsın, iyi misin, tanışalım." bilmem tatlı birkaç söz, İslâmca bir muhabbet. Ondan sonra ayrıldık.
"Ben öyle ziyaret edilecek bir insan değilim." dedim ama onlar o ziyaretten sevabı kazandılar.
O bakımdan Allah hepimizi ilim meclislerine müdavim ve muhib eylesin.
İlim meclisini sevelim. Ben bugün burada konuşuyorum, Peygamber Efendimiz' in hadislerini söylüyorum; siz de lütfediyorsunuz, geliyorsunuz. Siz olmasanız bu cami boş olsa benim de konuşmaya şevkim kalmaz.
Lâ kavle illâ bi-amelin ve lâ kavle ve la amele illâ bi-niyyetin ve lâ kavle ve lâ amele ve lâ niyyete illâ bi-isâbeti's-sünneh.
Hz. Ali Efendimiz' den bir şahane hadis-i şerif daha. Bugün öyle hadis-i şerifler geldi ki kim bilir kimin kısmetine, kimin niyetine.
Dur bakalım; "Bu kalabalıklar ne yapıyor?" diye gelenlere mi söz oluyor, ne oluyorsa bak Peygamber Efendimiz burada ne buyurmuş?
Diyor ki;
Lâ kavle illâ bi-amelin. "Boş sözün kıymeti yoktur. Tatbikatla olursa kıymeti vardır."
Sözün kıymeti yok. Ancak amel ederse olacak, tatbik edecek.
Bu hadis-i şerifi hatırlıyorum, Stuttgart'ta mı söylemiştik, orada da geçmişti.
Lâ kavle illâ bi-amelin.
Ancak tatbikat olursa sözün bir kıymeti var.
Bir adam çok güzel konuşuyor. Çok konuşuyor, lafı da güzel. Ama amel yok. O zaman kıymeti yok. İnsanları aldatır, Allah'ı aldatamaz. Dünyada menfaat sağlar, ahirette hava alır; hatta ceza alır. Çünkü lafı var, işi yok. Sadece lafta.
Mehmet Akif'in nükteli şiirleri vardır diyor ki;
İhtiyar amcanı dinler misin oğlum Nevruz.
Ne büyük söyle ne çok söyle; yiğit işte gerek
Büyük laf söyleme!
"Ben bu camiyi yaparım yıkarım, şu işi başarırım, boğazı yüzerek geçerim, yürüyerek geçerim!" Büyük laflar!
"Bir gün içinde şu işi yaparım, bu işi yaparım!" Kocaman kocaman laflar!
"Büyük söyleme, çok da söyleme!"
Dır dır dır,vır vır vır, konuş konuş konuş! Bazıları; "sussa da biraz kulaklarımız dinlense" der. Çok da söyleme. Geveze de olma, palavracı da olma, atma!
"Atma Recep, din kardeşiyiz." demiş. Atma da olmayacak.
İhtiyar amcanı dinler misin oğlum Nevruz.
Demek ki yeğeni; bu şiiri ona hitaben yazmış.
Ne büyük söyle ne çok söyle; yiğit işte gerek.
Yiğit adam çalışır; sessizce işi ortaya koyar.
İncelerler, bakarlar; "Vay be, şahane olmuş! Eline sağlık ustam, çok güzel yapmışsın, hakikaten emsali yok!" derler.
İş ortaya konulur, biter.
Lafı çok, karnı geniş soyları taklit etme.
Lafı çok, karnı geniş; "İşkembesi geniş atıyor." demek.
Lafı çok, karnı geniş soyları taklit etme.
Özü doğru sözü doğru adam ol, ırkına çek.
Özün de doğru olsun, sözün de doğru olsun; ırkına çek. Bizim hasletimiz budur.
Biz az konuşan bir milletiz. Az konuşuruz, iş bitiririz. Öyleydik. Hatta yaptığımız hayırları söylemezdik. "Söylersek sevabı kaçar." diye susardık.
Niye yemek yemiyorsun?
Boynunu büküyor. "Oruçluyum." desene. Söylerse sevabı kaçacak, söylemiyor. İşte şöyle diyor, böyle diyor, hık diyor kabahat gibi saklıyor. Halbuki ibadet. "Gösteriş olmasın." diye ibadeti saklıyor. Eskiden bizim işimiz öyleydi.
Allah-u Teâlâ hazretleri o güzel dedelerimizin, o şahane güzel huylarını, o vakur huylarını bizlere tekrar nasip eylesin.
İş olacak; o zaman sözün kıymeti var.
Ben seni çok severim.
Nereden belli?
Arkamdan kuyumu kazıyorsun; karpuz kavun mevsiminde pabucumun altına karpuz kavun kabuğu koyuyorsun. Nereden belli sevdiğin? Sevgini göreyim.
Sevginin emaresi ne?
Kuru laftan ibaret. Olmaz!
Seviyorsan sevdiğimin delili şudur de. Seviyorsan sözümü dinle, seviyorsan ahbaplığını hareketlerinle göster, gibi...
Sözün kıymeti görünecek.
Ve lâ kavle ve lâ amele illâ bi-niyyetin.
İş de kâfi değil, muhterem kardeşlerim! Niyet iyi olacak.
"Lafın ve işin kıymeti yoktur; ancak niyetle kıymet kazanır."
Bu çok mühim bir kaide.
İş yapıyorsun ama ne maksatla yapıyorsun?
"Ben hayrı çok severim onun için hocam, burada Allah rızası için şu hayrı yapıyorum."
"Yahu komisyonun ne kadar? Ne alıyorsun? Boyuna hayır peşinde koşuyorsun, bir sebebi var, gel buraya, söyle. Nedir maksadın?"
Anlaşılıyor ki şu kadar komisyon, bu kadar menfaat var; ondan yapıyormuş.
O zaman kıymeti yok. Niyet kötü oldu mu o yapılan işin kıymeti sıfıra düşüyor.
Veyahut sana geliyor, iltifat ediyor, evine davet ediyor. Bilmem bir sürü şey. Arkasından bir zaman sonra; "Durun bakalım bu ne yapacak ne yapacak?" filan derken işin aslı çıkıyor ki bir menfaati varmış. Onu yaptırmak için geliyormuş.
Niyet kötü olunca sıfıra iniyor, kıymeti kalmıyor. Demek ki laf olacak, tatbikat olacak, hareket olacak, iş olacak ama iyi niyetle yapılacak. Kötü niyetle olunca Allah yine kabul etmez.
Sonra;
Ve lâ kavle ve lâ amele ve lâ niyyete illâ bi-isâbeti's-sünneh. Peygamber Efendimiz; "Sözün, işin, niyetin de kıymeti yoktur. Ancak sünnet-i seniyyeye uygun düşerse kıymeti vardır." diyor.
Resûlullah Efendimiz' in gösterdiği ana istikametteyse kıymeti vardır. Ters istikametteyse kıymeti yoktur. Lafı yerinde, tatbikat ve hareket de var, niyeti de iyi; yaptığı iş ters. Yaptığı iş sünnete aykırı, Peygamber Efendimiz' in ana hedefine aykırı.
Hatırıma geliveren misal:
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Evlenin, çoğalın; rûz-ı mahşerde ben sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim, sevineceğim."
"Bak bu benim ümmetim bu kadar çok, elhamdülillah cennet ehlinin ekseriyeti benim ümmetimden" diye, Peygamber Efendimiz sevinecek.
Çoğalmamızı istiyor, artmamızı istiyor.
Nüfus bir kuvvettir, büyük bir kuvvettir. Nüfusumuz arttığı zaman düşmanlar bize saldıramaz, korkar, çekinir.
Şimdi çıkmış bir iş adamı; "Dinini seven çocuk edinmesin!" diyor.
Gazeteler yazıyor. Düşündüm şöyle.
Niye "dinini seven" dedin? Sen dini istismar ediyorsun. Burada dini istismar ediyorsun. Niye, dinini seven? "Vatanını seven" demedin, bilmem başka bir şey demedin.
Yapmak istediği şey nerede, Peygamber Efendimiz' in sünneti nerede. Onda bir hayır yok çünkü Peygamber Efendimiz; "Çoğalın." diyor.
Peki bunlara nasıl bakacağız? Bunları nasıl yetiştireceğiz? Bunları nasıl eğiteceğiz?
Rahat edemezsin. Bize rahat lazım değil. Rahat bize batar. Biz rahat bir millet olduk mu, cebimizde parayı bulduk mu dosdoğru meyhaneye gideriz, dosdoğru eğlenceye gideriz.
Bize meşakkat lazım, bize çalışmak lazım. Hepimiz çok rahatız. Milletin parası arttıkça ne yapacağını şaşırıyor. Deliriyor, divaneleşiyor. Hadi elmasa yatırıyor parayı, hadi lükse yatırıyor.
Moda'da araba tokuşturuyorlar. Zenginin her çocuğunun bir arabası var, birbiriyle tokuşturuyor.
Nasıl olsa babası bir daha alacak. Hadi, gaza basıyorlar, basıyorlar. Köşede bir fren yapıyor; arka tekerlek ön tekerlek tarafına geliyor, ön tekerlek arkaya gidiyor. Parası var. Parası olmasa bunu yapamayacak.
Biz istiyoruz ki herkesi müreffeh olsun ama Peygamber Efendimiz; "Ben sizin fakirlikten ziyade bollukta dini bakımdan şaşırmanızdan korkarım!" diyor. Çünkü bolluk oldu mu insanoğlu işte, şaşırır. Karagöz gibi meydana çıkar; "Yar bana bir eğlence!" diye bağırır.
Onun için bize öyle çok rahat lazım değil; biz çalışalım.
Peygamber Efendimiz kendisi için de çok istememiş. Cebrail aleyhisselam haber getirmiş, kendisine denmiş ki:
"Ya Muhammed! Eğer istiyorsan Mekke'nin etrafındaki şu yüksek kayalar, taşlar var ya, bu dağları Allah senin için altın yapacak."
"İstemem, yâ Rabbi! İstemem yâ Rabbi!" diyor.
Yüksek sesle bağırayım da herkes duysun; "İstemem yâ Rabbi!" diyor.
"Bir gün tok durayım, iki gün aç durayım. Tok olduğum zaman şükredeyim, aç olduğum zaman sabredeyim. Benim rızkımı günlük ver yâ Rabbi!" diyor.
Depo ettiğin zaman ne olacak?
Kendisine gelen şeyi, akşama dağıtmış. Peygamber Efendimiz' in yolu bu.
Bizim yolumuz ne? Bizim yolumuz depo etmek, bizim yolumuz yığmak.
Hayır istiyorsun, vermiyor. Sulh içinde İslâm için çalış. Sulh var, sükûn var; insanları Müslüman olarak yetiştir, kolay. En pahalı yatırıma harcayacağın para, birkaç milyar. Harp içinde ise bir uçak bilmem birkaç milyar. Bir uçak, tek bir uçak! Harp oldu mu gidiyor millet. Ne para kalıyor ne pul kalıyor ne insan kalıyor ne şehir kalıyor; her taraf viraneye dönüyor.
Sulh içindeyken fırsattan bil istifade. Aç kesenin ağzını, insanını insan yetiştir, Müslümanını tam Müslüman yetiştir; her birisi insanı kâmil olsunlar.
Amerika'yı fethedelim. Amerika'yı yeniden fethedelim. Keşfederiz, fethederiz.
"Bana fırsat ver, ben Amerika'ya gideceğim; param yok, pulum yok." diyor.
Amerika'ya Budist rahibi filanca gidiyor, Amerikalıları kandırıyor. Japonya'dan kung-fucu gidiyor, kandırıyor. Sen de ağzı laf yapan, İslâm'ı bilen, ahlâkı güzel bir Müslüman gönder; Amerikalılar bir de Müslüman görsünler.
The Religion of America diye bir kitap okudum.
Bizim dinler tarihinde bir arkadaş, kitabı elimde gördü. "Aman hocam, bu çok kıymetli bir kitap, bunu bana versene." diyor.
Kıymetli bir kitap. Amerika'nın dinlerini anlatıyor. Mormonluk, Budizm, Brahmanizm. Amerika'ya her yerden insanlar geldiği için her çeşit din var, her çeşit mezhep var, her çeşit akide var. İyi bakalım.
Muhterem kardeşlerim! Fihristi açıyorum, araştırıyorum. İslâm'dan bir tek kelime bahis açmamış.
Neden?
Korkuyor! Anlatılırsa yanlış anlatacak ama yanlış anlatılmasından bile korkuyor. İslâm'dan korkuyor. Müslümanlara bir fırsat olsun, Amerika'ya gitsin, Amerika'yı fethederler.
Pakistanlılar gitmişler, Washington camiinden konuşma yapıyorlarmış. Mikrofonları da dışarıya açmışlar. Sokaktan geçen Amerikalılar da duyacak gibi konuşuyorlar.
"Müslümanlık budur, Hristiyanlık budur, dünya budur, ahiret budur. Allah bize bu dünyadaki hayatı soracak. Ahirette onun huzuruna gideceğiz." diye anlatırken sokaktan geçen bir Amerikalı mühendis durmuş, dinlemiş, bakmış güzel konuşmalar ilgisini çekmiş, caminin içine girmiş.
Bakmış konuşmalar hakikaten tatlı. Oturmuş, konuşmanın sonuna kadar dinlemiş.
Pakistanlı grup İslâm'ı anlatıyorlar, onların İngilizceleri filan güzel. Sonra konuşma bitince demiş ki:
"Ben ikna oldum. Müslüman olmak için ne yapmam lazım bana söyleyin."
Diyorlar ki:
"Müslüman olmak kolay: Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh dersin, içeriye girersin. 'Şehadet ederim ki Allah vardır birdir ve Muhammed onun elçisidir.' dersin. İslâm'a girdin."
Sonra öğrenirsin. Arkası sonradan gelir. İlk önce bir kayıt olsun da.
"Kur'an nedir? Sünnet nedir? Namaz nedir? Niyaz nedir?" Hepsini öğrenirsin.
"Tamam." demiş kelime-i şehadet getirmiş, Müslüman olmuş.
Şimdi ne yapmam lazım?
"Gusül abdesti al." demişler.
"Olur." demiş; "Siz beni iman ile yıkamaya vesile oldunuz. Ben de gideyim, evimde gusül abdesti alayım, bedenimi yıkayayım, cünüplükten çıkayım."
Ve gitmiş, yıkanmış, giyinmiş, gelmiş; "Sizinle beraber olmak istiyorum." demiş.
O grupla beraber Washington'dan o şehre, o şehirden bu şehre dolaşmışlar, İslâm'ı anlatmışlar. Ondan sonra Ortadoğu'ya gelmişler. Kuveyt'i gezmişler, Mısır'ı gezmişler. Adam sakal bırakmış, İslâmî kıyafetleri giymiş, haccetmiş. Haccı da yapmışlar. Oradan da kalkmışlar, Pakistanlıların ülkesine gitmişler, oradaki toplantıya katılmışlar.
Oradaki toplantıda herkese söz verilirken bu Amerikalı da söz istemiş demiş ki:
"Ey Pakistanlılar! Sizin şu çalışmanız, çok güzel çalışmadır. Allah sizden razı olsun. Siz bu çalışmalara devam ederseniz bütün dünya Müslüman olur. Çünkü İslâm, hak dindir. Pek çok kimse İslâm'ı bilmiyor, imandan haberi yok. Ben size çok müteşekkirim. Amerika'ya kadar geldiniz beni boşluktan kurtardınız, iman sahibi ettiniz, Allah sizden razı olsun. Yalnız kıyamet gününde yine de iki elim iki yakanızda!"
Demişler ki:
"Hem Allah razı olsun, diyor hem davacı oluyor; bu nedir?"
Demiş ki:
"Niye dört sene önce gelmediniz? Dört sene önce benim çok sevdiğim annem vardı, bâtıl bir akideyle yaşadı, öldü. Dört sene önce gelseydiniz ben onu da ikna ederdim, onu da Müslüman ederdim; o da imanla göçerdi. Şimdi içim yanıyor, annem kâfir göçtü. Bunun hesabını sizden soracağım!"
Sorar; akıllı bu adamlar. Rûz-ı mahşerde, Allah'ın huzurunda bizi mahcup duruma düşürürler. Çalışmamız lazım. İngilizce bilen adam yetiştirelim.
Onlar misyoner yetiştiriyorlar, Afrika'ya salıyorlar. Biz de İngilizce bilen, İslâm'ı bilen, bilgili insanlar yetiştirelim, Amerika'ya gönderelim. Her birini bir şehre yerleştirelim.
Benden harıl harıl hoca isterler.
"Hocam, sen bilirsin, üniversitede hocasın, bizim camimizde dinimizi bize öğretecek bir hoca gönder. Maaşını vereceğiz, evini bulacağız."
Adam yok, gönderemiyorsun. Arayacaksın, bulacaksın tam istediğin gibi kibar, çalışkan, İslâm'ı bilen, her bakımdan güvenebileceğin, yüz aklığı sağlayacak bir insanı oraya göndersen orası Müslüman olacak.
Bu neyle olur? Çalışmayla olur.
Allah cümlemizi ıslah eylesin. Sünnet-i seniyyeye uygun yaşamayı, Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemize nasip eylesin.
Peygamber Efendimiz' in sünnetini ihya edenlere şehit sevapları var. Çarşıya pazara gittiği zaman zikirle girenlere mücahit sevapları var.
Neden?
Herkes gaflette, o uyanık. Herkes gafil, o Allah yolunda çalışıyor da ondan. İşte hepimiz o kıvama geleceğiz.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
18.05.1986 -
Vücuttaki Melekler, Güneşi
26.04.1987 -
Cehalet, Tefekkür
