23.08.1987 - Bidat, Zikir, Ruhun Katılaşması

23.08.1987 - Bidat, Zikir, Ruhun Katılaşması
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
"Lâ yekbelullah Li-sahibi bid'atin Salâten Ve lâ savmen Ve lâ sadakaten Ve lâ haccen Ve lâ umreten Ve lâ cihâden Ve lâ sarfen Ve lâ adlen Yahrucu mine'l-islâmi. Kemâ tahrucü'ş-şa'ratu mine'l-acîni."
Sadaka rasûlü’llâh, fî mâ kâl, ev kemâ kâl.
İbni Macenin Huzeyfe (Ra) den rivayet ettiğine göre bid'at ehlinin ibadetlerinin kabul olmayacağını şöyle ifade buyurmuş:
Lâ yekbelullahu. "Allahu Teâlâ hazretleri kabul etmez, etmeyecek." Li-sahibi bidatin. "Bir bidat ortaya çıkarmış, bid'at sahibinin kabul etmeyecek. " Salâten. "Bir namazını.” Ve lâ savmen. "Bir orucunu." Ve lâ sadakaten. "Bir sadakasını.” Ve lâ haccen."Bir haccını." Ve lâ umreten."Bir umresini.” Ve lâ cihâden. "Bir cihadını." Yani hiçbirini. Ve lâ sarfen. "Tevbesini." veyahut bir izaha göre şefaatini. Ve lâ adlen. "Adaletini.” veyahut fidyesini, farzını yani hiçbir şeyini kabul etmeyecek. Yahrucu mine'l-islâmi. "Bu bid'atı ortaya çıkaran kimse İslâm'dan çıkar.” Öyle kolaylıkla çıkar ki; Kemâ tahrucü'ş-şa'ratu mine'l-acîni. "Tereyagının içinden, hamurun içinden kılın böyle çekildiği zaman kolayca çıktığı gibi çıkıp sıyrılıp çıkar."
Zaten onun içinde değil, onun içine yanlışlıkla düşmüş atılması gereken bir şey, oradan nasıl kılı çekip çıkartırsak İslâm'dan öyle çıkıp gider. İslâm ile ilgisi kalmaz. Yani kıl çekilip gider gibi İslâm'dan gider.
Burada bu bid'at kelimesini Peygamber Efendimiz umumi mânasıyla kullanmış. Yani ibadetteki bid'at mı, yani sünnet-i seniyeye uygun olmayan yeni uydurma, fantezi ibadetler mi? Kendiliğinden ortaya konulmuş yeni dini usul ibadet usulleri mi? Yoksa itikattaki Peygamber Efendimiz'in söylememiş olduğu dinde aslı esası olmayan yanlış laflar, sözler mi?
Genel mânasıyla söylediğine göre şerhi yapan hocamız Gümüşhaneli hazretleri diyor ki; madem böyle genel söyledi o zaman hepsi buna dahildir. Yani ne itikattaki bidatin, ne de ibadetteki, usuldeki, yaşayış tarzındaki bidatin tutar tarafı yoktur; insanı bu feci duruma hepsi düşürür demek. Onun için müslümanlar dinin aslına, özüne bağlı kalmaya eski devirlerden beri son derece titiz davranmışlar ve dinin üzerine titremişlerdir. Yani dinin aslına bir şey ilave etmeyeyim diye.
Bunun en aşırı misâlini Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'de görüyoruz. Peygamber Efendimiz'in o kadar yakını, türbesinde, kabirde bile yoldaşı, arkadaşı olmuş; hicrette, mağarada arkadaşı olmuş. Kur'ân-ı Kerîm'de methi geçen hakkında şûre inen mübarek, ümmetin en faziletlisi, başımızın tacı Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz. Bu Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimizl e Hz. Ömer gibi sahabenin ötekileri geliyorlar. Düşünüp, taşınıp karar vermiş kimseler diyorlar ki;
Ey Halife! Peygamber Efendimiz'den sonra bu makama sen geçtin. Bu Kur'ân-ı Kerîm'i ezberlemiş âlimler, hafızlar cihatlarda, savaşlarda şehit ediliyor. Bir [defasında] 70 tanesini bir kabile çağırdı. Ondan sonra bir kenarda kıstırdılar, üstüne baskın yaptılar. 70 tane kıymetli hafızı öldürdüler. Yani kabilelere din öğretmeye gidecek iken, onlar öyle çağırmışken, -hani halk tabirinde kalleşlik deniliyor.- kalleş bir tarzda onları kenarda bastırdılar, şehit ettiler.
Bu tabii sahâbe-i kirâm arasında çok büyük telaş uyandırdı. Ölümden korkmuyorlar onlar da Kuran l ı kim bilecek, kim anlatacak başkalarına? Ölümden korkmadıklarına bir misal söyleyeyim.
Gazâdan dönüp de sağlam dönenlerin yüzüne bakmamışlar. "Siz niye arkadaşlarınız gibi şehit olmadınız, niye sağ geldiniz?” diye. Yani sağ gelmek meziyet değil. Yoksa cepheden mi kaçtınız? [diye sormuşlar.]
Hiç kimse yüzüne bakmamış da Peygamber Efendimiz; "Hayır, onların durumu şöyle oldu böyle oldu diye onları aklayıcı sözler söyleyince, [susmuşlar.] Öteki kardeşleriniz şehit oldu da siz niye böyle sağ salim Medine'ye geliyorsunuz diye cihada giden arkadaşlarının yüzüne bakmıyorlar! Ölümden korkmaz onlar. Ölüm korkusu değil, Kur'ân-ı Kerîm'in kaybolması korkusu. Ya hafızlar gider de Kur'ân-ı Kerîm kaybolursa...
"Gel ey halife-i Resûlillah! Ey Resûlullah'ın makamına halef olmuş, gelmiş oturmuş olan, onun halifesi olan Ebû Bekr-i Sıddîk! Şu Kur'ân-ı Kerîm'in hafızları birer ikişer ölüyor. Şunları toplayalım, yazalım bu ayetleri, Mushaf hâline getirelim deyince Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz düşünmüş.
Ne kadar düşünmüş?
1 dakika mı? 5 dakika mı? 6 dakika mı? 10 dakika mı? 1 gün mü? 1 hafta mı? 6 ay düşünmüş!
Neden?
"Resûlullah'ın yapmadığı bir şeyi yaparsam acaba bidat olur mu?” diye. Yani dinin aslını, özünü saklamaktaki mübareklerin titizliğine bakın!
Toplanacak olan ne?
Kur'ân-ı Kerîm'in ayetleri mushaf hâline getirilecek, yazılacak bir cilt hâline getirilecek. Muhtelif kâğıtların, muhtelif yazı malzemesinin üzerinde yazılı duruyor derli toplu olacak ama Resûlullah Efendimiz'in zamanında vahiy devam ettiği için -boyuna vahiy geliyor- yapılmamış bir şey. Acaba ben yaparsam bidat olur mu diye arkadaşlarım, kardeşlerim 6 ay Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz Kur'ân-ı Kerîm'in toplanması meselesini düşündü.
Biz günahlarda 6 saniye düşünmüyoruz. Sevaplı işlerde değil günahları işlemekte 6 saniye tereddüdümüz yok. Müslümanlar cump günahın, haramın içine atlıyorlar. Bu müslümanları o eski müslümanlar görseler ne yaparlardı?
Bidat dinde aslı esası olmayan, Resûlullah Efendimiz'in söylemediği, öğretmediği bir şeyi ortaya çıkartmak. Yeniden çıkma bir şey. Hani "yeni çıktı” diyoruz ya, dinde öyle yeni çıktı yok. Dinde her şeyin sahibi var.
Kur'ân-ı Kerîm'de var mı?
Var, o zaman yap.
Peygamber Efendimiz tavsiye etmiş mi?
Etmiş, o zaman yap.
Kur'ân-ı Kerîm yasaklamış mı?
Yasaklamış, o zaman bırak.
Takva ehli insanların bu işleri nasıl düşündüğüne bir misal olsun diye söylüyorum. Mehmed Zahid hocamız rahmetullah aleyh sağken Ankara'dan çok yüksek bazı dostlar, tanıdıklar geldiler dediler ki;
"Efendim, bizim maaşlarımızdan tasarruf bonosu kestiler. Tasarruf bonosu kestikten sonra da onun mukabilinde aldıkları paranın yerine bir kâğıt verdiler. Kâğıdın bir tarafında aldıkları para yazıyor; 100 lira, 1000 lira neyse. Bir tarafında da küçük küçük pul gibi parçalar var. Kupon deniliyor. Ondan faizi koparılıyor. Bu parayı bizden 3-5 sene önce aldığı zaman bu parayla bir file yiyecek alınıyordu. Şimdi küçücük bir şey alınamaz. Paranın değeri düştüğü için kıymeti kalmadı. Bu kâğıtları yani bu kenardaki yazılı şeyleri alabilir miyiz? Kıymeti düştü, bizden aldığı paradan da az kalıyor. Bunu alabilir miyiz? diye sordular.
Ben de bakalım ne diyecek diye dikkatle dinliyorum. Hocamız dedi ki;
"O kâğıtların üstünde ne yazıyor?” Bilmezliğe vuruyor, mahsustan soruyor. "Ne yazıyor? dedi.
Tasarruf bonosunun faizi.
"Ne yazıyor? dedi.
Faizi yazıyor.
"O zaman alamazsınız." dedi.
Bitti! Yani Allah faiz yemeyin demiş; hocamız onu ye mi diyecek? Der mi?
Oradan benim ziyanım olacak!
Bin yıllık ziyan olsun. Ben Allah'ın rızasını kazanayım da ne olursa olsun. Allah öbür taraftan kâr ettirir. Beri taraftan;
Yemhakullâhur-ribâ ve yurbi's-sadakâti. "Allah faizi mahveder, siler, sadakayı geliştirir." diyor. Kur'ân-ı Kerîm diyor. Sen cebinden fakire sadaka verirsin; bakarsın kesen bu taraftan şişkinleşmiş, dolmuş bir yerden paralar gelmiş. Oo, zenginleşmişsin, geçimin düzelmiş.
Ötekisi sadaka vermez, faiz alır, faiz yer, borçtan kurtulmaz; arabası kaza yapar, çocuğu sakat doğar, hasta olur. Hanımı ile geçinemez, evine yangın, fabrikasına zarar gelir. Malına telefat gelir. Bilmem sel basar.
Neden?
Her şeyin sahibi Allah da ondan.
Allah'a oyun oynanır mı?
Hâşâ! Sümme haşâ! Allah yapmayın demiş, yapıyor.
Nasıl Yapıyor?
Gözünün içine baka baka yapıyor! Yapmayacaksın. Yani takvâ ehli insanlar bak nasıl yapıyor.
Ne yazmış onun üstünde?
Faiz.
"O zaman alamazsın." dedi. Bitti.
Onun için muhterem kardeşlerim!
Size de böyle imtihanlar gelir, bize de gelir, herkese gelir. Bu hayat imtihan dünyasıdır.
“Altından kendini gözet; Zehiri teneke kupa içinde sunmazlar” diyor edebiyatçının birisi. Altından korun; zehirli şeyi teneke kupa içinde sunmazlar. Sana güzel bir ambalajda sunarlar. Günahı da şeytan öyle güzel bir ambalaj içinde sana takdim eder ki, için gider böyle. Bak ne güzel! Yap şunu, haydi işle şu günahı diye. Böyle için gider, nefsin içerden kışkırtır; haydi yap, haydi yap, haydi yap... İşte imtihan. Orada belli olur. Uzat elini şu harama, alıver. Bak polis yok, bekçi yok, hâkim yok, savcı yok, müfettiş yok. Aldın mı, köşeyi döndün mü tamam, bu para senin. Almaz...
8,5 milyon muydu liralık "Hâmiline muharrer çek.” Yani kim taşıyorsa, bankadan gidip onun alabileceği çek. İsme değil; Ali Efendi, Mehmet Efendi diye isim yazılmamış, "Hâmiline muharrer çek.” 8,5 milyon lira, [bankaya] götürse alır. Kimsede gık diyemez. Kanun öyle. Hâmili, kim taşıyorsa gider o çeki bankadan tahsil edebilir. Götürmüş sahibine vermiş. Sahibi de çıkarmış buna 100 bin lira bahşiş vermiş. Bak 8,5 milyon lirayı almamış. Bekçi, belki ihtiyacı var.
Neden?
Namuslu! Şimdi diyebiliriz ki, yani bazıları da çıkar der ki;
"Hocam enayilik etmiş." Böyle diyenler de olabilir değil mi? Etrafta bir sürü insan var. Alsaydı, koysaydı cebine, diyebilir.
Diyebilir ama ey böyle düşünen kardeşim! 0 8,5 milyon liralık çeki sen düşürmüş olsaydın!? Şimdi düşün! Sen mesela fakülteden mezun oldun, bir iş tutacaksın. Yatalak bir annen var, bilmem hasta bir baban var, kardeşlerin var. İş tutacaksın sermaye lazım. Gittin köydeki tarlanı sattın. Satın alan adam sana “Hâmiline” 8,5 milyon liralık çek yazdı. [Çeki] aldın, hayatın ona bağlı! O çeki götüreceksin, sermaye kuracaksın. Bütün aile senin eline bakıyor ki sen kazanıp şey yapacaksın.
Onu bir bekçi almış. Hırsız kedinin ciğeri alıp, yiyip de yalandığı gibi senin karşında gidiyor bankadan alıp cebine koyuyor. Napalm, “Hâmiline muharra çek.” Enayilik mi edeceğim, vermem. Cebine koyuyor.
Razı gelir misin?
Yook, o zaman razı gelmem. Ha! O zaman kendine yapılmasına razı gelmiyorsan bu iş yapılmayacak demektir.
İşte bizim eski İslâmî terbiyemiz buydu. Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapmamaktı. Şimdi bunu adı enayilik oldu. Bu namusluluk, bu kahramanlık, bu tokgözlülük, bu fedakârlık, bu dürüstlük şimdi döndü dolaştı batı ahlakına göre aptallık oldu. Ötekisi açıkgözlülük oldu. Adam devleti dolandırıyor açıkgöz, bankayı dolandırıyor açıkgöz, sahte batma çıkma yapıyor açıkgöz, bir batıyor bir çıkıyor ondan sonra tekrar bakıyorsun Karagöz-Hacivat sahnesi gibi orta yerde piyasada, açıkgöz, köşklerde yaşıyor...
Ne yaparsa yapsın. Firavun'un saltanatı daha fazlaydı. Karun'un saltanatından görenlerin gözleri kamaşıyordu. Ne oldu?
Onun için imanlı insanın hali başkadır. Aç gezer, aç geceler, aç uyur harama el uzatmaz.
Nâmahreme kuşak çözmez, sözünü eğri büğrü söylemez, dobra dobra konuşur, hakkı söyler.
Biz böyle bir ahlâka sahip bir millettik. Harp ettiğimiz diyarlara gittiğimiz zaman adamlar korkularından köylerini, bağlarını bırakıp dağlara kaçtıkları, mağaralara saklandıkları zaman, orduya üzüm lazım; üzümü toplamışız da üzümün parasını üzüm kütüklerine böyle paçavralarla bağlayıp geçmişiz. Öyle milletiz biz.
Bizim ecdadımız, bizden önceki müslümanlar bir beldeye hâkim olmuşlar, vergi almışlar. Sonradan askeri bir sebeple o beldeden çekilmeleri gerekmiş. O beldeyi müdafaa edemeyecek duruma düşmüşler, çekilecekler. Geri çekilirken bütün aha liye vergilerini geri vermişler. Buyurun, paraları geri alın. Hıristiyanlara paraları geri vermişler. Diyorlar ki; Biz size vermiştik ne diye bize geri veriyorsunuz?
Biz sizden bu vergiyi alınca sizi de emânımıza almıştık yani sizi de korumamıza, kanatlarımızın altına almıştık. Şimdi düşman geliyor, sizi koruyacak durumumuz yok. Bu para bize helal olmaz, alın. Paraları almışlar. [vermişler,] çekilmiş, gitmişler. Tarihe geçmiş bu misaller!
Biz dünya malına tamah etmeyen, harama bakmayan, haramda bir hayır olmadığını bilen bir millettik. Bizi aydınlatmak, batılılaştırmak için başka felsefeler getirdiler; kapitalizm, spiritüalizm getirdiler. Bilmem eksiztansiyelizm, varoluşçuluk getirdiler; komünizm getirdiler, ıvır zıvır getirdiler, milleti mahvettiler!
Adamın birisi bir hastalanmış; birisi bir ilaç söylemiş, yapmış; birisi bir ilaç söylemiş, yapmış; birisi bir ilaç söylemiş, yapmış. Onu içerken, bunu içerken sıhhati adam akıllı bozmuş, ölecek. Bir kâğıt getirin bana demiş. Bir kâğıt getirmişler, yazmış; Benim kabir taşıma yazacaksınız ki; Bu adam iyi idi. Daha iyi olayım derken öldü. Böyle yazın demiş. Bizim de memleketimiz bir sıkıntı geçirdi. Kocaman bir memleketti. Viyana'ya gittik de kuşattık da, "Katernberg" tepesinde askerlerimiz ordugâh kurdu. Viyana böyle gözümüzün önünde tabak gibi alamadık. Askerlerin arasında ihtilaf çıktı. Kırım askerleri 50.000 kişi ayrıldılar. Sonra düşman geldi. Çekilmek zorunda kaldık. Yani hudut Viyana... Bavyera'ya, Münih'in olduğu yerlere çok akınlar yapmışız. Bütün Yugoslavya, Bulgaristan, Romanya, Kırım, Kafkasya, Yunanistan, Mora eyaletimiz, Tuna vilayetimiz... bizimken, birlik beraberlik olmamamızdan, ilimde geri kalmamızdan, düşmanı takip etmememizden... kabahatlerimiz çok! Kusurlarımızdan dolayı bu durumlara düştük.
Bu durumlardan kurtulmanın ilacı olarak bize zehir sundular. Bizi kendi köklerimizden, örfümüzden, dinimizden, imanımızdan kopardılar. Bizi rezil rüsva bir millet hâline getirmek istiyorlar. Namus neymiş, boşver... İçki, iç içebildiğin kadar... Afyon, kullan kullanabildiğin kadar... Hırsızlık, arsızlık, edepsizlik, yap yapabildiğin kadar noktasına getirdiler. Babana itimat etmeyeceksin durumuna getirdiler...
Eskiden kapılar, pencereler açıktı. Bizim köyde kapılar kilitlenmezdi, açık dururdu. Yalnız iki halkanın arasında böyle örme bir ip vardır. Onu ona geçirip giderdi giden. Yani ben evde yokum demek. Girip de içeriye bağırıp, çağırıp boşuna zaman kaybetmesin diye. Yoksa kilit vurulmazdı. Halkanın bu tarafındaki ipi alırsın, bu taraftaki halkaya geçirirsin, iki defa dolandırırsın. İki halka birbirine bağlı oldu mu sembol oluyor bu. Yani evde yokum demek. Su doldurmağa gitmiş, tarlaya gitmiş üzüm toplayacak, bilmem ne yapacak, gelecek. Yani evde yok. Yoksa kapı açık! ipi çekiver, kapıyı aç, gir içeri. İç kapıda açık, ötekisi de açık, çık yukarıya otur. Böyleydik biz!.. Kimse kimsenin malına bakmazdı. İyileri bıraktık, kötüleri aldık.
Biz şimdi müslümanlar olarak neyin iyi, neyin kötü olduğunu anlamış bir grubuz. Allah ötekilere de akıl fikir versin.
Bid'at çıkartmayacağız, bid'ata iltifat etmeyeceğiz. Dini aslına, özüne, Peygamber Efendimiz'in öğrettiği şekle sâdık kalacağız. Dini aslı neyse, Peygamber Efendimiz'in nasıl yaşamışsa, nasıl öğretmişse öğle yapacağız.
Efendim, ben biraz Avrupalılardan birşey gördüm. Biraz Hindistan'a gittim, oradan da birşey gördüm. Çin'den de, Japonya'dan da bak gazeteler, mecmualar bir şey yazıyorlar. Ondan da katıştırsam, bundan da katıştırsam dinî törenlerimiz daha şaşalı olsa!..Öyle şey yok, [ona] bidat derler.
Din ne ise, Peygamber Efendimiz bize hiçbir şeyi eksik bıra kmadı, her şeyi öğretti. O kadarını yaparız, sünnet olan kadarını yaparız, fazlasını yapmayız. Efendimiz'in emrettiği kadarını yaparız. En güzeli odur.
Çok ibadet etsem, çok sevap kazansam!...Peygamber Efendimiz, “Çok ibadet etmeyin, sonra bıkarsınız. Allah sizin çok ibadet etmenizden bıkmaz.” diyor. Siz bıkarsınız, mahvolursunuz. Ölçülü ibadet edin.. Allah'ın huzuruna layık ibadeti geniş geniş yapmağa kimse takat getiremez, kimsenin gücü yetmez.
Ölçülü, dengeli, devamlı müslüman olacağız. Ramazan'da müslüman, Ramazan'dan sonra ayyaş...Hac da sakallı, hac'dan sonra matruş... Cami de hacı hoca, camiden sonra kahvede poker, domino, adını bildiğim bilmediğim şu bu, tavla şak şuk pat küt oyun... Olmaz! Müslüman devamlı müslüman olacak yani her anında, her yaptığı işte Müslümanlığı belli olacak!
Bizim bir arkadaştan bahsettiler. Kardeş... Bir fakülteyi bitirmiş. Ufacık tefecik ama Allah bir zekâ vermiş. Şimdi iki fakülte daha bitirmeğe çalışıyormuş. Bir tanesi bitmiş elde, çantada. Amerika'da iki tanesini daha bitirmek üzereymiş. Kız kardeşi varmış. Demek ki hepsi aileden müstesna insanlar. O da başörtülüymüş, Amerika'da tıp fakültesinin ikinci sınıfına gidiyormuş. Amerika'da, Batı'da, uygar memlekette başörtülü tıp fakültesinin gidiyormuş. Anası babası da evlatlarının yanlarındaymış. Tahsilli insanlarmış; babası emekliymiş. Haydi boş durmayım diye o da bir fakülteye gidiyormuş. Annesi de bir fakülteye gidiyormuş. Ailece hepsi ilim yolunda ama müslüman. Beş vakit namazların kılıyorlarmış, örtülü... Amerikalılar hayran kalmışlar; Yahu demişler; siz ne biçim milletsiniz? Ne biçim ümmetsiniz? Nesiniz siz?
"Biz müslümanız.” Demişler
"Ee, bize de Müslümanlığı anlatsana!" diyorlarmış. Hayran kalıyorlar çünkü!
Benim bir profesör tabip arkadaşım vardı. Onun ahlakının güzelliğinden Amerika'daki profesör müslüman olmağa kalkmış. Amerikalı, pratik adam yani bakıyor, bu güzel, tamam, hemen kabul ediyor.
Şimdi bu kardeşler, -bizim bu Türkiye memleketleri ya- bizim bu Türkiye'ye, İstanbul'a gelmişler. Yalova'ya gelmişler. Esenköy mü var orada, öyle bir yere. Yani deniz kenarında bir yere gelmişler. İki evlat, anne, baba 4 kişilik aile.
Tabi onların plajla filan ilgileri yok da. Deniz kenarı, hava güzel, manzara güzel, akşam biraz yürüyelim demişler. Başörtülü, mantolu filan... Oradakiler;
"Burada da mı bizi buldunuz, başörtülüler!” filan diye homurdanmağa, sağdan soldan laf atmağa başlamışlar. Yani deniz kenarında da biz plaja gidenleri rahatsız ediyormuşuz demek ki. Bakm ışlar birkaç adım atmışlar, tadı yok, dönmüşler evlerine kapanmışlar.
"Biz Türkiye'de yapamayacağız, Amerika'ya gidelim bari.” demişler. Böyle... Allah hayra döndürsün. Bizim memleketin bazı insanları ne yaptığını hiç bilmiyor, hiç bilmiyor! Yani masal değil olmuş hikâye. Kendisini daha görmedim ama şahsın adını da verebilirim, birisi anlattı.
Demek ki dinin aslına, özüne bağlı kalacağız, dinimize sımsıkı sarılacağız hurafelere, bidatlere dalmayacağız. O zaman Müslümanlığın kıymeti oluyor.
Öyle olmazsa daha güzel yapayım derken bidatlere saparsak, dalarsak yalan yanlış işlere, o zaman Allah neleri kabul etmiyor?
Hiçbir namazı kabul etmiyor. Çünkü bu bid'atçi, uydurukçu, yeni şeyler ortaya çıkartıcı bir adam. Bunun namazı, orucu, sadakası, haccı, umresi, cihadı kabul olmuyor. Cihad ediyor; cihadı kabul olmuyor. Nafilesi, farzı, tevbesi, fidyesi kabul olmuyor. Bid'at ehli insan, hamurdan kılın çekip çıkarıldığı gibi İslâm'dan çekip çıkmış olmuyor.
Acaba bizim bu halimizde bizim farkına varmadığımız, bilmediğimiz bazı bidatler var da bizim bu çektiklerimiz ondan mı? Çünkü şu dua çok makbul diyorlar; sabah akşam millet o duayı yapıyor, yine bir şey yok. Güya İslâm için çalışıyor, yine bir şey yok; güya oruç tutuyor, yine bir şey yok; güya namaz kılıyor, yine bir şey yok.
Ee, Allah duaları kabul ederdi. Peygamber Efendimiz böyle buyurmuş!?
Ha! Bid'atçidir... Bid'atçi ise kabul olmuyor.
Bak şimdi anladık işte! Bu hadîs-i şerîf bize çok mühim bir şey öğretti; bir insan bid'atçi oldu mu havanda su dövmek gibi oluyor, yaptığı şey işe yaramıyor.
Acaba bizim üzerimizde bid'at var mı? Dönelim şimdi kendimizi kontrol edelim.
Bidat ehli oldu mu namazı kabul olmuyormuş kardeşlerim! Bu hadisi unutmayın! Hâlinizi Peygamber Efendimiz'in hâline uydurun. Peygamber Efendimiz'in sünnetine uyalım. Giyimimiz, kuşamımız, oturuşumuz, kalkışımız, sözümüz, sohbetimiz, ticaretimiz, hareketimiz, konuşmamız, susmamız her şeyimiz bid'at'ten uzak olsun ki ibadetlerimiz kabul olsun.
Yazık, sabahtan akşama uğraş namaz kıldım, oruç tuttum, hacca gittim, umre yaptım.
Kaçıncı haccın efendi?
"Valla saymadım, parmaklarım yetmedi ki kaç defa hacca gittim, bir sürü gittim."
Ama hiç emaresi yok!
İşte anahtarı burada; bid'at ehli ise Allah kabul etmiyor.
Allah bizi bid'atlardan korusun, kurtarsın. Dinimizin Sâfi hâline şöyle %100 katıksız, Peygamber Efendimiz'in zamanındaki hâline, sahabe Müslümanlığı hâline bizleri getirsin. İbadetlerimizi, niyazlarımızı, hayırlarımızı kabul eylesin.
La yak'udü kavmün yezkürûnellâhe illâ haffethümü'l-melâiketü ve ğaşiyethümü'r-rahmetü ve nezelet 'aleyhimü's-sekînetü ve zekerahümullâhu fî-men 'ındehû.
Bu da çok kaynaklarda, Ebû Hüreyre ve Ebû Saîd hazretlerinden radıyallahu anhüm ecmaîn rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîftir.
Demin, [yukardaki hadisi izah ederken] sarf ve adl kelimelerini izah ediverecektim. Sarf kelimesini izahı; yani “Sarfını da adlini de kabul etmez” [demek,] nafilesini ve farzını mânasına gelebilir diyorlar. Bir de sarf kelimesi insiraftan, yani "günahtan yüz çevirmek" mânasından tevbe mânasına gelir. "Tevbesini de kabul etmez." diyorlar. Adl de; mukâbele, fidye mânasına gelir. "Fidyesini kabul etmez.” demek oluyor.
Ama bu ikisi yan yana geldi mi; sarfını adlini kabul etmez demek, şusunu busunu hiçbir şeyini kabul etmez demektir. “Allah bid'at ehlinin hiçbir şeyini kabul etmiyor.” demek.
Burada sayılmamış bir şey acaba kabul olur mu? Burada kurbanını zikretmemiş, hah yakaladım! Peygamber Efendimiz bid'at ehli olan bir insanın kurbanı da kabul olmaz demiyor, acaba o kabul olur mu? O da kabul olmaz. "Hiçbir şeyi kabul olmaz." mânasına Peygamber Efendimiz ekstrem uçları söylemek suretiyle hiçbir şeyinin kabul olmayacağını belirtiyor.
O halde bidatten uzak olacağız, onu anladık. O çok önemli bir hadîs-i şerîf, dinimizin önemli bir şeyi, ibadetlerimizin kabulünün anahtarı, işin sırrı, püf noktası, can damarı, bam teli, onu anladık.
İkinci hadîs-i şerif. Buyurun mânasını düşünelim, söyleyelim. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Kaynaklar çok... Ahmed ibni Hambel. Hambeli mezhebinin kurucusu, meşhur Müsnedi Ahmed ibni Hanbeli yazan, 34 bin hadis-i şerifi toplamış olan, büyük âlim. Ahmed ibni Hanbel imam hazretleri..Müslim...Buharinin eşi sahih hadis kitabını yazan... Tahavî, İnbi Hibban vs vs.. Birçok kaynaklarda bu hadis vardır. Yani sahih!..Şimdi bu hadisi şerifin manasını okuyacağım. Diyor ki peygamber efendimizin (sav):
La yak'udü kavmün; "Bir kavim oturmaz.” Yezkürûnellâhe. "Bir kavim Allah'ı zikretmek haliyle bir yere oturur oturmaz.” Yani "oturunca” demektir. İllâ haffethümü'l-melâiketü. "Melekler o kavmi çepeçevre toplaşıp kuşatırlar.” O kavmi, o topluluğu. Kavim "insan grubu” demektir. Bir grup insan Allah'ı zikreder bir vaziyette bir yere gelip oturdular mı, hiç çaresi yok hemen otomatikman bu olur; melekler onların etrafına üşüşürler, hemen toplaşıverirler, melekler yığılıverirler. Melekler toplanır, sonra;
Ve ğaşiyethümü'r-rahmetü. “Allah'ın rahmeti bunları şöyle kaplar.” İnsanın tüyleri diken diken olur. Allah'ın rahmeti öyle onları kaplar. Ve nezelet 'aleyhimü's-sekînetü. "Allah'ın sekinesi onların üzerine iner." Şöyle bir huzur, bir rahatlık, Allah'ın verdiği bir ikram, huzur hali onlara iner. Ve zekerahümullâhu fî-men 'ındehû. "Allahu Teâlâ hazretleri etrafındaki yakın meleklerine yani yüce meleklerine, yüksek rütbeli meleklerine onları anıp, metheder.
"Bak bu kullarım yeryüzünde şeytana, nefse uymamışlar, gaflete düşmemişler, dalalete sapmamışlar, küfre girmemişler; oturmuşlar, beni biliyorlar, varlığımdan, birliğimden haberdarlar, beni istiyorlar, beni zikrediyorlar.” diye Allah bu kulları öteki meleklere över, metheder. "Görüyor musunuz benim kullarımı, nasıl beni zikrediyorlar.” diye Allah o kulları, onlara zikreder, anar, yâd eder. Yani sen burada Allah diyorsun, Rabbimiz Teâlâ orada meleklerine bu topluluğu anıyor.
Şimdi zikir iyi bir şey mi, kötü bir şey mi kardeşlerim? İşte hadis, işte akıl, işte mantık, işte siz, işte ben! Buyurun... Zikir iyi bir şey mi, kötü bir şey mi?
İyi bir şey. Kötü bir şey olsaydı melekler toplaşmazdı, Allah methetmezdi. İnsanların üzerine rahmet böyle inip kaplamazdı, sekînet üzerlerine inmezdi. İyi bir şey!
Biz tesbih çekiyoruz. Hadîs-i şeriflerden böyle sizlerle okuyoruz ya, bu hadîs-i şeriflere göre teşbih çekiyoruz. Mesela, Allahümme ecirnâ mine'n-nâr, Allahümme ecirnâ mine'n-nâr.... Yedi defa denmesi hadîs-i şerif var. Bir yerde bir camide bir kardeşimiz yapmış, imam mı demiş orada kim demiş bilmiyoruz. "Bırakın böyle bidatleri!” demiş.
Sübhanallah! Sübhanallah! Sübhanallah! Ne günlere kaldık ey Gazi Hünkâr! İmam veya öteki din görevlisi, bırakın bu bid'ati demiş.
Ona bid'at demezler sana bidat derler. Çünkü bu hadîs-i şerîf de var. Allahümme ecirnâ mine'nnâr. Yedi defa, "Yâ Rabbi! Sen bizi cehennemden koru!" diyorsun. Peygamber Efendimiz deyin demiş.
Yedi defa denmesi neden?
İnsan yedi cehennemden âzat olsun diye. Hikmeti anlaşılıyor.
Peygamber Efendimiz yapın demiş. Onu yapsak sünnet olacak, sevap olacak, hem de duamız kabul olursa cehennemden kurtulacağız. Ötekisi hiç ömründe duymamış, "Nereden çıkardınız bu bid'at işi, yapmayın şu bidati.” diyor.
Unutulmuş olan bir sünneti ihyâ ediyoruz, bidat değil!
"Ümmetin fesada uğradığı zamanda, sünnet-i seniyyeyi nebeviyyeyi ihyâ edene 100 şehit sevabı var." Onun peşindeyiz. Kim Peygamber Efendimiz' in sünnetini ihyâ ederse ona 100 tane şehitlik sevabı verilecek. Bir tane şehit sevabını alsak, yeter. Hesapsız cennete gireceğiz. Şehitlerin defteri açılmayacak, hesabı görülmeyecek. Onlara sen falanca gün şu kusuru işlemişin, bu kabahati yapmışsın denmeyecek. Onlar o şehitlik halleriyle kanları üzerinde kalkacaklar, onlara sorgu sual yok! Allahu Teâlâ hazretleri onları en üstün insanlar olarak cennete sokacak. Bir şehitlik makamını aldı mı öyle olacak.
Yüz şehitlik makamı ne demek?
Şehitlerden de önde gidecek demek. Öyle anlaşılıyor ki bu işte bazı zorluklar da olacak demek. Biraz da zorluk olacak, kolay değil. Eh tatlı dille, güleç yüzle anlatırsın;
Kardeşim, bu bid'at değil, senin sözün yanlış, böyle şeye bid'at demezler. Yanlış bir iş yapılırsa bid'at olur. Bunlara sünnet derler. Bunları yapalım filan diye yavaş yavaş öğreteceğiz. Yaygın bir cahillik var. Az buz değil, okumuşlar da cahil.
Okumuşlar ama ne okumuşlar?
Okumuş, matematik okumuş, okumuş fizik okumuş ama din ilmine ne fayda...
Biz bir mühendislik fakültesinde öğretmenler odasındayız. Ankara'da özel mühendislik fakültesi vardı ben de orada derse gidiyorum. Bir meşhur fizik profesörü de derse geliyor. Büyük salonu var; tabii ders arasında orada oturuyoruz. Fizik profesörü açtı ağzını yumdu gözünü İslâm hakkında yalan yanlış konuşuyor. Bilmiyor çünkü, profesör ama fizik profesörü... bilmiyor. Dedim ki;
"Hocam, şimdi ben size fizikten bir şeyler anlatsam; elektrik, optik bahsinden, daha başka konulardan ve fizik kanunlarına, sizin bilgilerinize aykırı, saçma sapan şeyler söylesem yani atsam ne yaparsınız? 'Yahu sen bu işi bilmiyorsun sus!' dersiniz. Siz profesörsünüz ama bu dini konuları bilmiyorsunuz, söyledikleriniz yanlış, susun bu işleri bize bırakın.” Dedim.
Bilmiyorsun! Sen fizik tahsili görmüşsün fizikten profesör olmuşun, ilahiyattan değil ki! Ben de ilahiyat tahsili görmüşüm. Büyük din alimi profesör bilmem kim?. O din âlimi değil ki, tarihçi, kime yutturuyorsun? E ilahiyat fakültesinde! Olsun. İlahiyat fakültesine bir tarihçi lazım olmuş getirmişler, tarihçi tayin etmişler. O dini mesele oldu mu gider ilahiyatçı profesöre sorardı. Kendisi bilmezdi, ötekisine sorardı. Sen onu nereden büyük din adamı yapıyorsun. O da tabii orada kasılmış köşeye diyor ki;
-Araplar fenadır, bilmem kimler fenadır!
Olabilir, iyisi de olur fenası da olabilir ama ne geçecek eline?
Senin yaptığını İngiliz Lawrense de yaptı. Araplara gitti, Türkleri kötüledi. Türklere geldi, Arapları kötüledi. Bizi birbirimizden ayırdı, şimdi kendisi sömürüyor. Bizim beldelerimizde biz kardeş kardeş yaşıyorduk. Şimdi aynı şey Kürtçülük meselesinde de var.
Kürt devleti kurulsa ne olacak? Rusya bizim Raman'da, Batman'da çıkan petrolleri sömürecek. Kafkasya'nın petrolleri az geldi, oraları da sömürecek. Yani yorgan gitti mi kavga biter. Hiçbir şey kalmaz. Oradaki ahalinin hepsini Sibirya'ya sürerler. Oradan başlarlar petrolleri emmeye.. Herhalde Kafkasya'daki petrolleri azaldı. En büyük petrol yatakları Ortadoğu'daymış; Kuveyt'te, Suudi Arabistan'da, bilmem nerede...
Biz de petrol yataklarımızı daha kullanmadık. Biz akıllılık ediyoruz yani sonda kullanırız diye... Bize şimdi 30 yıllık, 50 yıllık petrol olduğuna dair bilgiler geliyor. Burada kardeşi kardeşe kırdıracaklar, ayrı devlet kurduracaklar sonra ayıkla pirincin taşını! Böyle böyle sömürdüler bizi. Sizi Osmanlılar sömürüyor diye diye Arapları bizden ayırdılar, şimdi kendileri sömürüyorlar. Kanını iliğini sömürüyor ve birbirine kırdırıyor görüyorsunuz. Onun için biz evvelce kardeş kardeş geçiniyorduk, mutlu idik; şu şöyle bu böyle diyerek bu hâle getirdiler.
Allahu Teâlâ hazretleri bize müslümanın gözünde, aklında olması gereken feraseti versin. Şöyle baktığın zaman şıp diye gerçekleri görmeyi Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize nasip eylesin.
Demek ki Allah'ı zikretmek dinin farzlarından biridir kardeşlerim. Özetleyeyim; Allah'ı zikretmek dinin farzlarından biridir, yasak olamaz. Çünkü namaz, oruç, hac, zekât yasak değildir o da Allah'ın fazlarından biridir, yasak olamaz..
Allah cümlemize uyanıklık versin.
Lâ yekûlenne ahadüküm habüset nefsî velâkin li-yekul le-kaset nefsi.
Buhârî'de, Müslim'de ve diğer kaynaklarda var, Peygamber Efendimiz diyor ki; "Sizden biriniz ruhum, nefsim habis, pis oldu demesin.” Habis kelimesi var ya nefsi hakkında O kelimeyi kullanmasın. Ama desin ki; "Ruhum katılaştı." Yani feyz alamaz oldum, duygularım biraz şey yaptı manasına böyle diyebilir ama habis oldu, demesin. Demek ki Araplar bu sözleri kullanıyorlarmış.
Peygamber Efendimiz bize sözün edebini de, nasıl konuşmamız gerektiğini de öğretiyor. Biz de zaman zaman çocuklarımıza demez miyiz, evladım öyle deme ayıp olur şöyle de. Misafire şöyle denilir, sen diye hitap edilmez siz diye hitap edilir filan diye öğretiriz ya. Büyüğüne bir şey dilekçe vereceğin zaman 'arz ederim' denilir. Kendinden aşağı olanlara söylerken rica ederim denir filan diye yazışmalar da filan edep öğretiriz. Burada da Peygamber Efendimiz diyor ki; "Sizden biriniz nefsim habis oldu demesin. Dese dese içim katılaştı, nefsim ruhum biraz katılaştı, kasvet bağladı desin, fazla demesin." Neden? Müslüman esas itibariyle mayası itibariyle temizdir. Bizler de bütün kardeşlerimize bu gözle bakalım. Madem ki dersimizin sonunda en son bu hadîs-i şerif geldi, bütün kardeşlerimize bu gözle bakalım.
Esas itibariyle [müslümanın] mayası temizdir. Peygamber Efendimiz onlara pis denmesine razı olmuyor; mü'minlerdir, madem ki müslümandır, kalbi temizdir, kusurları düzelir. Biz de onlara yumuşaklıkla muamele edelim, doğruları, gerçekleri anlatalım, insanlara İslâm'ı yeniden öğretelim. Peygamber Efendimiz'in sünnetini bu asırda biz ihyâ edelim, şehit sevaplarını biz alalım.
Allahu Teâlâ hazretleri bizi dîn-i mübîn-i İslâm'a en güzel tarzda hizmet edenlerinden eylesin. Dedelerimizin cepheden cepheye koşup, canlarını mallarını varlıklarını emeklerini İslâm için harcadıkları gibi bize de Rabbimiz Teâlâ İslâm'ı hizmet aşkı şevki versin. Bizim elimizden çok hayırlar hâsıl olsun. Müslümanlık gelişsin beldelerimiz emniyet, âsûdelik, huzur, saadet içinde nice nice asırlar payidar olsun, diğer milletlere önder olsun, numune olsun. Allahu Teâlâ hazretleri beldelerimizi düşmanlarımıza çiğnetmesin, pis yanlış ideolojilere istila ettirmesin.
Fâtiha-ı şerîfe mea'l-BesmeIe.
16.02.1986 -
Ölüm, Emr-i Maruf
16.02.1986 -
Açlık, Niyet
